|
|
|
|
4'ÜNCÜ KOLORDU KOMUTANLIĞI "Askeri yönetim döneminde, 12 Eylül öncesi olayları üzerinde tek yanlı ve çarpık bir propaganda yürütüldü. Bu propagandayla ülkemizin bütün ilerici, solcu, demokrasiden yana güçleri suçlandı. 12 Eylül öncesi olayların ve ortamın sorumluları olarak gösterilip en ağır cezalarla, idam cezalarıyla cezalandırılmaları istendi. Bu maksatla hazırlanan iddianamelerde demokrasiden yana derneklere, sendikalara "Anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak" suçlamaları yapılıyorken ve yığınların, derneklerin, sendikaların demokratik haklarını kullanmaları |
![]() |
|
suçlanıyorken, faşistlerin cinayet ve katliamlarından
söz edilmedi. Maraşlar, Çorumlar unutturulmaya çalışıldı. 12 Eylül
öncesinde faşist terör çetelerini "devletin yardımcı güçleri" ilan edip
arkalayan Tercüman Gazetesi ve sağcı çevrelerin görüşleri, askeri yönetim
döneminde resmi devlet görüşü haline dönüştürüldü. MHP'lilerin cinayetleri
mahkemelerde bu doğrultuda değerlendirildi. Cinayet ve katliamların
kimlerce ve ne için gerçekleştirildiği sorularına somut bir yanıt
vermeksizin soyut bir "terör" edebiyatı kullanılarak kafalar
bulandırılmaya, faşist güçlerin sorumlulukları gözlerden kaçırılmaya
çalışıldı.
Hakkımızda hazırlanan iddianamede de dönemin bu egemen çarpık görüşleri etkili oldu. İddianame bizlerin; "THKP-C'cileri" toparlayıp, uygun koşulları yaratarak "Halk savaşı" ile iktidarı ele geçirme çabası içinde olduğumuzu, AYÖD ve DEV-GENÇ'i de bu amaçla kurduğumuzu ileri sürüyordu. İddianameye göre, bu derneklerin faaliyetleri ülkemizde "anarşik ortamın" oluşmasına, can güvenliği ve öğrenim özgürlüğünün ortadan kalkmasına neden olmuştur. İddianamenin sunduğu bu tabloda ne MC'ler, ne faşistler, ne de onların ülkeyi teslim almayı amaçlayan eylemleri, cinayetleri vardı. 12 Eylül öncesinin Türkiye gerçeği böyle miydi? Yoksa gerçekler 12 Eylül döneminde gösterilmeye çalışıldığından çok daha farklı mıydı? Söz konusu olan çok yakın geçmişimiz olmasına ve herkesin bu olayları şu veya bu boyutta yaşamış olmasına karşın bellekler silinmeye, gerçeklerin dile getirilmesi engellenmeye kalkışıldı. Biz bugün hala 1974-80 Türkiye'sinde yaşanan olaylara ilişkin olarak mesnetsiz ve haksız suçlamalara maruz kalıyoruz. Israrla bir dönemin hesabı, çarpık ve taraflı bir yaklaşımla bizden sorulmak isteniyor. Biz, söz konusu 1974-80 sürecini sıkça suçlanan AYÖD ve DEV-GENÇ gibi örgütlerin yöneticisi olarak yaşadık. Bir anlamda bu süreç boyunca üniversite ve gençlik dünyasının tümüyle içindeydik. Bu nedenle sürekli çarpıtılmaya çalışılan yakın dönemi ve AYÖD, DEV-GENÇ gerçeğini ortaya koymayı gerekli görüyoruz. Ülkemizde yaygın deyimiyle "gençlik olayları" olarak anılan ve giderek ülke düzeyinde yaygınlaşıp "anarşi" ve "terör" olayları olarak tanımlanan olaylar, 1974 yıIında başladı. 12 Mart ara döneminde sal yoğun baskılara uğramış ve dağıtılmıştı. Devrimci gençliğin tüm örgütleri sudan nedenlerle kapatılmış, yönetici ve üyelerinin çoğu cezaevlerine doldurulmuştu. 12 Mart yönetimi faşist güçlere dokunmamış, üstelik devlet içinde kadrolaşmalarını sağlamıştı. 12 Mart öncesinin cinayetlerini işleyen Ülkü Ocakları kapatılmadığı gibi, üniversite ve yüksek okullarda örgütlenmesini geliştirmişti. 12 Mart ara dönemi sona erdiğinde durum buydu. Bu koşullarda solun ve devrimcilerin "devrim yapmak için" saldırıları başlattıkları iddiasi bütünüyle mantıksız ve gerçeklere aykırıdır. Ara dönemin sona ermesinin hemen ardından faşistler saldırılarına başladılar. 1974 yılının yazında yapılan üniversite sınavlarında faşistler ilk defa silah kullandılar ve izinli bildiri dağıtan öğrencileri kurşunladılar. 1974 yılı sonlarında ise 12 Mart sonrasının ilk cinayetini işlediler. Yıldız Mühendislik Yüksek Okulu öğrencisi Şahin Aydın İstanbul'da faşistlerce bıçaklandı. Bunu, Ankara'da Turizm Ticaret Yüksek OkuIu öğrencisi Veli Yıldırım'ın, İstanbul'da Vatan Mühendislik Yüksek Okulu öğrencisi Kerim Yaman'ın öldürülmesi izledi. Saldırıya uğrayıp kurşunlanan öğrencilerin, faşistlere karşı olmak ve okuluna devam etmekten öte bir özelliği yoktu. Faşist çetelere boyun eğmeden okumak kaygısı gençliği bir arayışa itti. Artan saldırılar karşısında, yüksek öğrenim gençliği demokratik haklarını kullanarak dernekleşmeye yöneldi ve okullarda, ülkenin çeşitli yörelerinde gençlik dernekleri kurulmaya başladı. 1975'lerde MC'nin kurulmasıyla da gençliğin can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü sorunu ülkemizin başlıca sorunlarından biri haline geldi. MC Türkiye'nin siyasal yaşamında bir dönemeç noktasıdır. Amerikancı egemen çevrelerin, TÜSİAD'ın, Aydınlar Ocağı'nın yoğun çabalarıyla kurulan MC, bir iç savaş hükümetiydi. Onun bu niteliğini en iyi karakterize eden olgu da faşist MHP'nin hükümet ortağı yapılmasıdır. MC, ülke çapında bir cepheleşmeye yöneldi. Demokratik güçlere, devrimcilere karşı başlattığı saldırı kampanyasıyla ve "komünizm tehlikesi" umacısını kullanarak egemen sınıfları ve sağcıları kendi iktidarı etrafında toparlanmaya zorladı. Bu durum doğal olarak ülkede politik gerilimi artırdı. MC bu politikalarının gereği olarak faşist saldırıları kışkırtıp destekledi. Faşistler MC'nin sağladığı geniş olanaklarla daha çok insiyatif kazanıp, cüretlendiler. Nitekim, MC ile birlikte faşist saldırı ve cinayetler hızla tırmanmaya başladı ve giderek ülkenin tüm yüksek öğrenim kurumları işlemez duruma itildi. Can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü kalmadı. MC'nin mimarı Başbakan Süleyman Demirel faşist cinayetler karşısında "Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz" diyerek adeta yeni cinayetlere davetiye çıkardı. Olaylara ilişkin olarak da 1961 Anayasası'nın sunduğu demokratik hakları ve devrimcileri suçladı. 2.5 seneden fazla süren MC döneminde izlenen politikalar giderek ülkemizi bir iç savaş ortamına itti. Faşistlerin devlet içinde kadrolaşması, bu dönemde ileri boyutlara vardı. Bu güçlerin egemen olmak için en yoğun çaba sarfettikleri kurumların başında da eğitim kurumları geliyordu. Bu anlamda MC'nin uygulamaya koyduğu politikalar açıkça, eğitimin faşistleştirilmesini ve gençliğin teslim alınmasını amaçlıyordu. MC'nin gündeme getirdiği bu politikalar kavranılmadan 1974-80 döneminin olayları, özellikle de "gençlik olayları" anlaşılamaz. Tabii bu noktada AYÖD, DEV-GENÇ gibi gençlik derneklerinin ne olduğu, nasıl bir ihtiyacın ürünü olduğu da anlaşılamaz (....) Tüm bunlar kamuoyunun, savcıların gözlerinin önünde olmuştur. MHP'lilerin üstüne gitmek isteyenler ise sindirilmek istenmiştir. Yalnız bırakılmaya çalışılmıştır. Nitekim Ankara Atatürk Öğrenci Yurdu'nda MHP'lilerin faaliyetlerini saptayıp, soruşturma konusu yapmaya kalkıştığı için savcı Doğan Öz MHP'lilerce kurşunlanarak öldürülmüştür. Kamuoyunun tüm tepkisine karşın devlet, savcısına bile layıkıyla sahip çıkmamış, "devletin yardımcısı" ilan edilen MHP'li katiller cezasız kalmışlardır. Keza Anayasa Mahkemesi ve Danıştay gibi 1961 Anayasası'nın demokratik kurumları, MC aleyhine verdikleri kararlardan dolayı, bir kaç defa MHP'lilerce kurşunlanıp, bombalanarak sindirilmek istenmiştir. Bugün ise geçmişin bu dosyalarını kimse açmaya yanaşmamakta, MC'nin ve faşistlerin günahları uydurma iddia ve suçlamalarla solculara, devrimcilere yüklenmeye çalışılmaktadır. (...) Evet, belki de devrimci gençlik saldırılara karşı
koyup okullara gitmekte böyle diretmeseydi, okulları faşistlere
terketseydi, o zaman faşistler okullarda bu cinayetleri
işleyemeyeceklerdi. Peki ya sonra ne olacaktı? Okulları terkedince sorun
çözülecek miydi? Faşizmin iktidara yürüdüğü tüm ülkelerdeki deneyler böyle
bir davranışın nelere malolduğunu ortaya koymuyor mu? Devrimci Gençliğin
direniş mücadelesini suçlayan askeri savcı, o koşullarda DEV-GENÇ'e ne
yapmasını önerirdi? (*) Sanıklardan DEV-GENÇ yöneticilerince mahkemeye verilen 08.04.1987 tarihli dilekçeden. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org