4. KOLORDU KOMUTANLIĞI 1 NO'LU ASKERİ MAHKEMESİ
- DEVRİMCİ YOL DAVASI -
BAŞKANLIĞINA

ANKARA

"12 Eylül öncesi olayların yargılandığı Askeri Yargı kararlarında, sağ görüşlü sanıklara ilişkin olarak, "devleti koruma" saikiyle davrandıkları kabul edilerek, adi suç hükümlerine göre ceza verilmesi yoluna gidilmiştir. Hiçbir hukuki dayanağı olmayan böyle bir bakış açısının sonucunda, sağ görüşlü sanıklar daha az cezaya çarptırılarak korunurken; sol görüşlü sanıkların eylemleri "devleti yıkmaya yönelik eylemler" olarak mütalaa edilmiş ve TCK'nın 146. maddesi hükümlerine göre en ağır cezalarla cezalandırılmışlardır. 12 Eylül
 

  öncesinde gerçekleştirilen onca faşist katliam henüz belleklerden silinmemişken, bu tür bir siyasi değerlendirme sonucunda MHP'lilerin Askeri Yargı tarafından korunmasının yanlışlığını, bugüne değin ortaya koymaya çalıştık. 12 Eylül öncesinde Türkiye'yi bir iç savaş ortamına sürükleyenlerin MHP'liler ve diğer faşist odaklar olduğunun ortaya çıkarılması için, çeşitli kereler "tevsi-i tahkikat" dilekçeleri verdik.

Mahkeme bunların hepsini reddetti!

Son günlerde ülkemizde gelişen olaylar haklılığımızı bir kez daha onaylamıştır. Mahkemenin gereksiz bularak reddettiği taleplerimizde ne denli haklı olduğumuzu, bugün sağcı güçler işledikleri yeni cinayetlerle kanıtlamaktadırlar. Mahkemenin soruşturmadığı konuları, bugün yaşamın kendisi soruşturmakta, geçmiş olaylara yönelik istediğimiz "tevsi-i tahkikat", mahkeme tarafından reddedilmiş olsa bile, bugün adeta yaşanan olaylar tarafından yapılmaktadır.

3 Mayıs 1987 günü Van'da "Devrimci Yol Davası" ile ilgili "tevsi-i tahkikat" anlamına da gelen bir olay yaşandı. 12 Eylül dönemi ile birlikte geri plana çekilen sivil faşistler; 7 yıl sonra ilk cinayetlerini işlediler. 7 yıl sonra ilk cinayet yine şeriatçı ırkçı kırması gericiler tarafından gerçekleştirildi.
Cumhuriyet döneminde görülmedik boyutlara ulaşan irtica hareketlerinin geliştiği bir ortamda; Van'da M.ŞİRİN TEKİN isimli ilerici bir öğrenci oruç tutmadığı gerekçesiyle, din istismarı yapan sağcılar tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Biz, bu davanın sanıkları, bu olay olmadan çok önce, 12 Eylül öncesindeki gençlik olaylarına ilişkin olarak, olayların kimlerce niçin ve nasıl başlatıldığını ortaya koyabilmek için de "tevsi-i tahkikat" dilekçeleri verdik.

Mahkeme bu talebimizi de reddetti!

Van olayı bu konuda da bizi doğruluyor. Çünkü eskiden de saldırılar tıpkı böyle Van'da olduğu gibi başlamıştı. Ama sonra, olayların nasıl ve neden çıktığı unutturulmak istendi. Suç devrimcilerin üstüne atıldı. Dilekçelerimizde anlatmaya çalıştık ki 12 Mart sonrasında da devletin bir takım güçlerince korunan MHP'liler, hemen ilerici-devrimci öğrencilere karşı saldırılara giriştiler. 12 Mart sonrası dönemin ilk siyasal cinayetinde de devrimci öğrenci ŞAHİN AYDIN sağcılar tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Bu olaydan sonra birbiri ardına işlenen cinayetlerin sorumluları yakalanmadı ve Türkiye "bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz" diyen bir Başbakanın "benim komandolarım devletin güvenlik kuvvetlerinin yardımcılarıdır" diyen bir Başbakan Yardımcısının hükümette olduğu bir dönemde gerçekleştirilen birçok katliama tanık oldu. Halkın bu dizginlenmemiş terör dalgası karşısında, devlet güçlerinin açık tarafgir tutumunu da görerek ve yaşayarak kendini savunması düzleminde gelişen olaylar, en sonunda bir iç savaş görüntüsüne büründü.

Bu, yargı kararlarıyla, tek yanlı propagandalarla tersine çevrilemeyecek bir gerçekliktir.

İşte şimdi Van'da aynı oyun yeniden sahneleniyor. Sağcılar saldırıyor ve öldürüyor. Başbakan ve İçişleri Bakanı "önemli bir olay değildir" diye açıklama yapıyor. Gençliğin en masum hak taleplerinde bile işkenceli sorgularla gizli örgüt parmağı bulmaya çalışanlar, bu örgütlü cinayet tüm çıplaklığıyla ortadayken, ağızlarını bile açmıyorlar. Her demokratik talebin dile getirilişinde "12 Eylül öncesine dönmekten" sözeden Cumhurbaşkanı, bir kez bile olaya değinmiyor. Van'daki YÖK rektörü saldırıya uğrayanlarla saldırganları aynı kefeye koyuyor, "saldırganlar da olayı protesto edenler de yanacaklardır" diyor. Ve yine aynı 1974'lerde olduğu gibi, sağcı katil saptandığı halde, gözaltından serbest bırakılıyor; korunuyor.

Bundan sonra ne olabilir? Olaylar nasıl gelişebilir? Şeriatçı-ırkçı kırması gericiler bir genci öldürdüler. Geçmişte de böyle yapmışlardı. Ama başka işler de yapmışlardı. Örneğin camiye bomba atmışlar, "Komünistler camiyi bombaladı" diye ortaya atılmışlar, haklı görünmeye çalışmışlardı. Şimdi de benzerlerini tekrarlıyabilirler. Cinayetlerini gizlemek, meşru kılmak için yeni tertiplere başvurabilirler. Maraş'ta, Çorum'da olduğu gibi yaptıklarını unutturabileceklerini sanabilirler. Ve kendilerine inanacak, inanmış görünecek ya da inanmaya hazır pek çok kişi, yetkili ve kuruluş bulabilirler. Çünkü bu gericiler geçmişte olduğu gibi bugün de Van'daki cinayetlerini "devleti korumak" olarak gerekçelendirecek bir dayanağa-desteğe sahip olduklarına hukuki (!) olarak inanmışlardır, inandırılmışlardır.

Van'da meydana gelen son olayda da sağcılar -Askeri Yargı Kararlarına göre- yeniden devleti korumaya başladılar (!). Ve olayı yaşıyanlardan biri Van'daki cinayeti şöyle anlattı:

"Okulurı karşısındaki Evin Kafe'de otururken, ellerinde bıçak ve sopa olan bir grup "Kahrolsun Komünistler hepinizi buraya gömeceğiz" diyerek üzerimize saldırdı. Ortalık bir anda karışırken, saldırgan gruba, 20 metre ötemizdeki karakol seyirci kaldı. "

MİLLİYET 7.5.1987

Bu biçimde gerçekleşen bir olayın devleti korumakla ne ilgisi olabilir? Ve yine 12 Eylül öncesinde Türkiye’de işlenen onca faşist cinayetin Van olayından farkı nedir? Şimdi Van'da üzerlerine "Kahrolsun Komünistler" diye saldıranlara karşı kendini savunma konumunda olan bir genç, kavga sırasında saldırganlardan birini öldürse, devleti yıkmak için adam öldürdüğü gerekçesiyle 146. maddeye göre idamla mı cezalandırılacaktır? Cinayeti işleyen sağcı, eylemi devleti korumak için yaptığı kabul edilerek, 15-20 yıllık bir ceza ile mi cezalandırılacaktır?

Askeri Yargıtay, mevcut içtihatlarına göre, Van'daki cinayet olayını siyasi cinayet olarak görmeyecek; "eylemin amacına bakılmaksızın kanunda mevcut suç tipine uygun hükme göre uygulama yapmak zorunluluğu" gerekçesiyle bu siyasi suçu adi suç kapsamında ele alacak ve az bir ceza verecektir. Van'daki olayın Askeri Yargıtay içtihatlarıyla eli-kolu bağlı bir askeri mahkemedeki değerlendirilmesi başka türlü olamayacaktı. Askeri Yargı'daki "çifte standart" nedeniyle, oruç tutanların, oruç tutmayanlara saldırdığı bir durumda "sağ görüş" söz konusu olduğu için; "evet ideolojik maksatla adam öldürme suçu işlenmiş ama kanunda buna uygun suç maddesi yok" denerek eylemin amacına bakılmaksızın adi suç hükümlerine göre ceza verilmesi yoluna gidilecekti. Eğer aynı olayda saldırıya uğrayanlar da kendilerini savunurken sağ görüşlü bir kişiyi öldürecek olsa, bu kez "sol görüş" söz konusu olduğu için (gene eylemin amacına bakılmaksızın, ama bu kez genel siyasi fikir ve düşüncelerinden dolayı) devletin şahsiyetine karşı işlenmiş cürümlere göre ceza verilme yoluna gidilecekti.

Görüldüğü gibi Askeri Yargı'nın bir döneme ilişkin taraflı tutumu büyük bir adaletsizlik doğurmaktadır. Ve her türlü hukuki dayanaktan yoksun, siyasi bir tavırdır. Bu tutum ancak yeni cinayetlere prim verme anlamına gelir. Sadece ve sadece, sağcı-gerici saldırganları yeni cinayetler için cesaretlendirir.

Sonuç olarak Van'da meydana gelen olay, gerek mahkemenin "tevsi-i tahkikat" taleplerimiz karşısındaki kayıtsız tutumun yaratacağı sakıncaları vurgulaması, gerekse de Askeri Yargı'nın taraflı tutumuna karşı bugüne dek söylediklerimizi haklı kılması, bakımından önemlidir.
(....)


İKİNCİ BÖLÜM (EKLER) - 12 EYLÜL'DE ABD'NİN ROLÜ - Tevsi-i tahkikat istemine dair ilekçeden


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org