HIDIR TOKTAŞ - 1959 Elazığ doğumlu. 8 sene cezaevinde kaldı. Halen Ankara'da yaşıyor.

-Özgeçmişinizden başlayalım..

-Yoksul bir aileden geliyorum. Evin tek çocuğuyum. Sanırım, alevi olmamızın da etkisiyle, ailemizde sosyal demokrat bir gelenek vardı. 1964- 65 yıllarında Elazığ'a yerleştik. Ortaokul yıllarında Denizlerin, Mahirlerin isimleri bende belirli bir merak oluşturmuştu. Ama siyasi anlamda bir şeylerin farkına varmam, lise sona doğru oldu. Okuduğum okulda faşistler hakimdi. Faşistlerin etkin olduğu bir okulda okumanın verdiği sıkıntıların dışında ideolojik ve siyasal olarak kendimi geliştirme olanağım olmadı. Genel olarak onlara teslim olmama şeklinde bir tavrım vardı. Elazığ genelinde faşistlerin yoğun saldırıları vardı. Devrimciler var olma, direnme savaşı veriyorlardı.

  Dev-Genç ismini o tarihlerde duymaya başlamıştım. Aynı günlerde mahallemizde dernek kurma çalışmalarına katıldım. Bu arada okulu bitirdim. Artık devrimcilerle daha yakın temas imkanı buluyordum.

- Niye Dev-Genç'i seçtin?

-O dönemde bir şeyleri araştırarak, okuyarak Dev-Genç'li olmam mümkün değildi. Kimi değerler, kimi ilişkiler seni bir yerlere götürüyor, bir tercih yapmak zorunda bırakıyordu. Benim tercihim de Dev-Genç'ten yana oldu. Neyse, dernek çalışmaları ve mahallede yaşanan olaylar nedeniyle aranır konuma düştüm. Barınabilmek amacıyla Tunceli'ye geçtim. Tunceli'de sivil faşistlerin olmamasından kaynaklanarak, daha çok siyasal bir çalışmanın içinde buldum kendimi.

-Neler yapıyordunuz siyasal çalışma adı altında?

-Kendi iç eğitimimizin yanında Köylere dönük çalışmalar yapıyorduk. Dergi dağıtıyorduk. Köylerin sorunlarıyla ilgileniyorduk, propaganda yapıyorduk.

- Dev-Genç'in belirli bir gücü var mıydı Tunceli'de?

-78-79 yılları için söylüyorum; belirli bir gücü vardı. Zaten, ben Tunceli'ye o yapının içinde yer almak için gittim. Aranır konuma düşünce belirli rahatlıklar ve özgür ortam yok oldu. Süreç yavaş yavaş sıkıntıları da beraberinde getirdi. Ailemle artık görüşemiyordum. Seyahat kısıtlıydı. Belirli düzeyde bir gizlilik içinde bulunuyorduk.

-Tunceli kent merkezinde mi bulunuyordun?

-Hayır. Önce kazalarında bir süre kaldım. Hozat'ta. Orada saklanmaya çalışıyordum. Tunceli merkezine sonra girdim. Burada, arkadaşlardan görev istedim. Beni, Mazgirt'e gönderdiler. Mazgirt'te yeni başlayan bir çalışma vardı. Devrimci Yol'un ülke genelinde gösterdiği gelişme Tunceli bölgesinde de belirli bir sempatinin oluşmasını sağlamıştı.

Bütün bu süreç içerisinde zaman zaman Tunceli merkez ve Elazığ'a çalışma yapmak için gönderildim. Kısa dönemli çalışmalardı bunlar.

-Peki bu süreçte belirli bir siyasi eğitimden geçtin mi?

-Zaman zaman bazı kitapları okuma fırsatım oluyordu. Kimi tartışmalar yapılıyordu. Ama bütün bunlar sistemli bir teorik çalışma anlamına gelmiyordu. Elazığ çok çatışmalı bir bölgeydi. Günde iki üç kişi ölüyordu. Bölge açısından ise, alevilerle sunniler rasında bir gerginlik hakimdi. Bu zamanla devrimcilerle faşistler arasında bir gerginliğe dönüştü. Sürdürülen mücadele sonucunda faşistlerin bölgedeki etkinliği kırılmaya başladı. Her günü dolu dolu yaşıyorduk. Böyle bir dönemdi. Bu dönemde Devrimci Yol'u öğrenmeye, kısacası Devrimci Yolcu olmaya başladım.

-Yani yalnızca pratiğine bakıp mı seçtin Devrimci Yol'u?

-Bir anlamda öyle. En azından benim açımından öyle oldu.

-Devrimci Yol teorik olarak halk savaşını savunan bir hareketti. Pratikte ona denk düşen bir tarzınız var mıydı?

-Ben illegal yaşama geçtikten sonra kimi tartışmalara katıldım. Vardı tabii. Uzun süreli halk savaşı, gerilla savaşı. Bunları konuşuyor, tartışıyorduk. Örneğin, daha 12 Eylül öncesinde bölgesel gerilla birliğinin kurulması tartışmaları yapılıyordu. Tunceli bölgesindeki çalışmalar daha çok kırsal alana dönüktü. Köylülerle ilişkilerin canlı tutulması, köylerin sorunlarıyla ilgilenme uzun vadede düşünüldüğünde böyle bir çabanın ürünleri olarak değerlendirilebilir. Ön çalışma sayılabilir. 12 Eylül sonrası kırsal alana zorunlu olarak çekildiğimizde şunun farkına vardık; 80 öncesinde yapılan çalışmaların meyvesini alıyorduk. Zaten Tunceli bölgesi 1938 yılından bu yana bu tip çalışmalara yatkın bir bölgeydi.

-Bölgesel gerilla birliğinin kurulma tartışmaları sizin bölgenizle mi sınırlıydı?

- Şimdi, şunu söylemek gerekiyor. Özellikle Devrimci Sol ayrımından sonra, Devrimci Yol içindeki gelişmeler biraz daha iradi oldu. Bu gelişmenin çerçevesinde gerilla birliği kurulması gündeme gelmişti. Zaten, merkezden gelen arkadaşların katıldığı tartışmalarda çıkmıştı bu görüş. Elazığ, Erzincan, Malatya ve Tunceli bölgelerini içine alan bir bölgesel güç olacaktı.

1980'lere gelindiğinde Tunceli ve çevresinde Devrimci Yol etkili bir güç durumuna gelmişti. Tunceli'de herhangi bir eylem yapılacağı zaman, bizlere mutlaka danışılıyordu. Özellikle merkez, Çemişkezek, Hozat, Mazgirt.. Buralarda bir güç durumuna geldik.

-Genel bir soru olacak. Devrimci Yol'un hem bölgenizde hem de ülke genelinde ciddi bir güç haline geldi. Bunu neye bağlıyorsun?

-Elazığ'da, Tunceli'de THKP-C'li olan arkadaşların varlığı, katkıları söz konusu. Ama onun ötesinde Devrimci Yol'un yürüttüğü mücadeledeki tutarlı tavrın ve insana yakın ve sıcak politikaların da etkisi olduğunu düşünüyorum. Bölge için söylüyorum. Devrimci Sol ayrımından sonra Devrimci Yol için gelişmeler daha iradi, daha merkezi sayılabilir. Bunun da etkisi oldu. Devrimci Sol ayrımı sırasında, Devrimci Yol'dan yana tavır koyan insanlar bir elin parmakları kadardı. Ama bir yıl geçmedi, eski gücümüzü bile ikiye katladık.

-12 Eylül'ün geldiği tespiti yapılıyordu. Bölgede gelişmeler ne yöndeydi? Bir askeri darbeye doğru gidildiğinin tespiti yapılıyor muydu? Bunu hissedebiliyor muydunuz?

-1978 Maraş katliamından sonra bölgede durum farklılaşmaya başlamıştı zaten. Elazığ sıkıyönetim bölgesi içinde kalıyordu. Elazığ'daki faaliyetlerimizde belli bir daraltılmaya gidilmişti. Kırsal alana daha fazla ağırlık verilmeye başlandı. Bu ağırlık sanırım biraz da mecburiyettendi. Çünkü, şehir merkezlerinde barınma olanağı oldukça azalmıştı.

Ama askeri darbeye dönük tartışmaların fazlaca bir etkisi olmadı. Darbeyle ne olacağını tam kestiremiyorduk. Teorik olarak mücadelenin daha da keskinleşeceğini düşünüyorduk yalnızca. Çatışmalar daha da yoğunlaşacaktı. Daha daralacaktık. Ama hepsi o kadar. Ne değiştirecekti ki askeri darbe, diye düşünüyorduk.

-Ne olacağını tam bilememek değil de, o anki örgütlü gücünüze duyduğunuz güven mi böyle düşündürüyordu sizleri?

-Biraz da onun etkisi olabilir. Gelseler dahi biz bu işi yürütürüz. Üstesinden geliriz düşüncesi hakimdi.

-Peki aynı soruyu bireye yani sana dönük olarak sorayım. Böyle, keskin çatışmaların yaşanacağı bir döneme hazır hissediyor muydun kendini? Kaç yaşındaydın?

-1980 yılında 19-20 yaşlarındaydım.

-O yaşta bir gencin, öylesi bir döneme hem siyasi hem de askeri açıdan kendisini hazır hissetmesi, bana pek inandırıcı gelmiyor. Hepimiz o yaşları geçirdik. Duygularımızı, isteklerimizi, hayata karşı acemiliklerimizi düşününce..

-Dediğimi gibi, bir güven vardı. Hem kendine hem de siyasi yapıya karşı güven. O güne kadar sivil faşistlere karşı girişilen çatışmalarda ciddi bir kayıp verilmiyordu. Ne olacaktı; aynı çatışmalar daha üst boyutlarda sürdürülürdü, diye düşünüyordum.

-Bir ara kendinle ilgili bir sıkıntıdan, sorundan söz ettin. Kendine duyduğun güveni yitirdiğini söyledin..

-Evet, özellikle, 80 ortalarında kendime karşı duyduğum güveni yitirmeye başladığımı hissettim. Neden kaynaklandı tartışılır ama biraz da gençlikten kaynaklandığını düşünüyorum. Duygusallık, cinsellik, kendimi ifade edememe, her konuyu rahatça tartışamama gibi. O günlerde yaşadıklarım, cezaevini de sayarsak, onbeş yıllık bir zaman içinde yaşadığım en zor günlerdi benim için.

-12 Eylül'e gelelim istersen. Nerede karşıladın darbeyi?

-Elazığ'da. Yeni bir eve taşınmıştık. Ne radyo var, ne televizyon. Örgüt evi türünden bir şey. Sabah her tarafın askerle kuşatılmış olduğunu gördük. Yine bir mahalle araması olarak anladık kuşatmayı. Kuşatmayı yararak mahalle dışına çıkmayı düşündük. Evde dört arkadaş kalıyorduk. Silahlarımızı saklayıp, ayrıldık. Tabii, mahalle dışına çıkamadık. Askeri darbe olduğunu öğrendik. Yapacağımız tek şey vardı, malzemeleri saklayıp, Tunceli'ye geçmek.

-Elazığ'da genel bir değerlendirme yapma fırsatı bulamadınız mı hiç?

-Yok olmadı. Ben yeni gelmiştim zaten. Elazığ kent merkezinde bulunan arkadaşlar böyle bir fırsatı bulmuşlardır sanıyorum.

-Sokağa çıkma yasağının bitimini beklemeden mi geçtiniz Tunceli'ye?

- İki üç gün bekledik.

-O üç boyunca herhangi bir çatışma, operasyon gördünüz mü?

-Evimiz tespit edilmiş olabilirdi. Bekledik. Çatışmaya hazır bekledik. Ama gelen giden olmadı. Bir süre sonra evden ayrılıp Tunceli'ye ulaştık.

-Nasıl bir süreç bekliyordu sizi? Neler yapıldı ilk günler?

-Tunceli'nin bir köyünde geniş katılımlı bir toplantı yapıldı. Sanırım, yüzden fazla arkadaş vardı. İlişkiler daraltılacaktı. Mevcut ilişkilerin yeni oluşumlarla sürdürülmesi gerektiği vurgulanıyordu. Belirli sayıda bir arkadaş grubu da Tunceli kırsal kesiminde kalacaktı. Gerillacılığa ilk adım sayılabilir.

-O topluluğun genel ruh halini öğrenmek istiyorum. Coşku mu, sıkıntı mı, tedirginlik mi, ne hakimdi? Böyle bir gözlem yapabilme şansın oldu mu?

-O gün köyde 100 kişi falan vardı ama toplantılar dar yapıldı.

-Öyle forum şeklinde olmadı yani..

-Sadece sorumlu düzeydeki insanların ve bölge dışından gelen insanların katıldığı toplantılar oldu. Biz köyde bekledik, daha sonra yanıma gelip «sen kırsal alanda kalacaksın» dediler. Biz, bir kaç arkadaşla Hozat tarafına gidecektik. Mevcut silahlar pay edildi.

-Köyde bekleyen herkes dağıldı mı?

-Bir anlamda dağılma oldu. Bir kısım arkadaş Elazığ'a, Tunceli merkeze, Tunceli'nin değişik kırsal alanlarına gönderildi.

-Sözünü ettiğin bölgeye geçince, anlatır mısın neler olmaya başladı?

-Çemizkezek bölgesinde kısa bir bekleyişten sonra beni Ovacık'a gönderdiler. İki arkadaşla Ovacık'a gittik. Bölgeyi hiç bilmiyorduk. Daha önce yapılan çalışmaların üstünde geliştircektik ilişkilerimizi. Siyasal ağırlıklı ve barınmaya yönelik çalışmalar yürütecektik.

-Silahınız falan ne durumdaydı?

-Dağılmadan önce köyde belirli sayıda silah vardı. Herkes silah alsın dediler. Herkes aldı. Bana kırık dökük bir tomson düştü. Tomsonumun olmasına bir açıdan sevindim. Çünkü, Mahir'in de silahı tomsondu.

-Ovacık bölgesinin özellikleri neydi? Neler yapıyordunuz? Nerede kalıyor, ne yiyordunuz?

-Dağlık, ormanlık bir bölgeydi. Gerilla faaliyetlerine uygundu. Biz de, barınak, sığınak, silah, yiyecek, köylerin örgütlenmesi türünden çalışmaların içine girdik. Bölgeyi bol bol geziyorduk. Öğrenmeye, tanımaya çalışıyorduk. Bize söylenen, herhangi bir çatışmaya girmememiz şeklindeydi. Uzun sürecek bir mücadeleye hazırlık yapacaktık. Yani, yarın, 50-60 gerilla geldiği zaman onların barınabileceği bir ortam hazırlayacaktık.
12 Eylül öncesine göre daha dikkatli davranıyorduk. Gündüz, açıktan silahlı bir şekilde gezmiyorduk. Önce sığınak yapma işine giriştik. Ama sığınak ne? Nasıl yapılır? Hiç bir şey bilmiyoruz. El yordamıyla, köylülerin yardımıyla bir şeyler yapmaya çalıştık. Sırt çantası, silah kılıfı falan. Her defasında daha iyisini yapıyorduk. Ayakkabı bile sorun oluyordu. Hem rahat edeceksin hem de dikkat çekmeyeceksin. Halk arasında kara lastik denilen ayakkabıyı seçtik. Postalı ya devrimciler ya da askerler giyiyordu. Başta da söyledim. Silahım kırık döküktü. Bölgede silahtan anlayan birisini buldum. Silahımı nefis bir duruma getirdi.

-Bölge düzeyindeki ilişkilerinizden söz eder misin? Devrimci Yolcu olup da, Tunceli bölgesinde faaliyet yürüten diğer gruplar ne durumdaydı?

-Tunceli bölgesinde, geçmişte olan ilişkilerin ötesindeki ilişkiler sonradan oluşturuldu. 81 başlarında merkez komitenin yakalanması bizim üzerimizde sarsıcı bir etki yarattı. Biz bölgede yerleşmeye çalışırken, Karadeniz bölgesindeki arkadaşların yoğun çatışmalar içinde bulunduğunu duyuyorduk. Bu türden olumsuz gelişmeler, kendi aramızda tartışmalara yol açtı. Ne zamana kadar böyle bekleyecektik. Karadeniz'de arkadaşlarımız ölüyordu. 12 Eylül'den belli bir süre geçmesine rağmen merkezden gelen arkadaşların denetimi oluyordu. Bir süre sonra bu kesildi. Artık tamamen içimize dönmüştük. Başlangıçtaki gerillaya alt yapı hazırlığı yerini yakalanmamaya bıraktı.

-Ovacık dışındaki bölgelerde bulunan arkadaşlarınızla ilişkileriniz ne düzeydeydi...

-Tunceli'nin önemli bir kesiminde kırsal faaliyet vardı. Tunceli, Elazığ, Karakoçan, Mazgirt, Pertek, Hozat yörelerinde ekipler vardı. Tunceli civarında 8-10 ekip bulunuyordu. Gruplar genellikle üç beş kişiden oluşuyordu. Ayrıca biraz daha kalabalık bir grup ise geziciydi. Silah açısından daha donanımlılardı. Bölgede koordinasyonu ve siyasal faaliyeti organize ediyorlardı. Bizim de zaten, diğer ekiplerle değil, bölgede gezen ana grupla ilişkimiz vardı.

-Peki ilçe ve il merkezleriyle ilişkileriniz ne durumdaydı? Organize bir ilişkiden söz etmek mümkün mü?

-Çok sistemli olmasa da belli bir ilişkiden söz etmek mümkündü. İlişkiler noktasında bayağı bir mesafe katettik. Köylerde köy komiteleri oluşturma çabalarımızı yoğunlaştırdık. Bazı köylerde önemli adımlar atıldı. Bir süre sonra öyle bir hale geldik ki , herhangi bir grup bölgeye girse, çok kısa bir süre sonra haberimiz oluyordu.

-Arkadaşlarınız sizi nasıl buluyordu. Koskoca dağları, ovaları düşünecek olursak...

-Biz sürekli dağlarda kalmıyorduk. İhtiyaçlarımızı karşılamaya köylere giriyorduk. Sabaha karşı ayrılıyorduk. Duruma göre değişiyordu tabii. Köylülerle olan bu ilişkimiz sayesinde bizi arayan arkadaşlarımız bağlantı kuruyorlardı.

-Bu süreç ne kadar devam etti böyle?

-82 Haziran'ına kadar böyle sürdü. Bu çalışmalar ve faaliyetler içinde barınma ve korunma amacımız olmasına rağmen, 82'nin ilk aylarında bir arkadaşımızı kaybettik

-Kimdi o arkadaşınız?

-Hasan Gök. Bize haber vermeye gelen bir grup pusuya düşüyor. Hasan arkadaş vuruluyor, bir arkadaşımız da yakalanıyor.

-80-82 arasına genel bir yaklaşımda bulunursak neler söylenebilir?

-Bu süreci bir bütün halinde düşündüğümüzde, 1979 Sıkıyönetim uygulamasıyla başlayan örgütsel yeniden yapılanma, 80 askeri darbesiyle birlikte yeni bir sürece evrildi. Gerilla savaşına hazırlık yönündeki çabalar, örgütsel darbeler ve merkezi bütünlüğün yitirilmesinden sonra barınmaya ve korunmaya yönelik faaliyetlere dönüştü ve giderek de politik olarak önümüzü açamadığımız için, ilişkilerimiz olmadığı için kendi çevresinde dönen ve giderek daralan bir biçime dönüştü. Türkiye genelinde de devrimci hareketin aldığı ağır darbeler bizleri olumsuz etkiledi. Siyaseten önümüzün açık olmaması giderek umudun, güvenin zayıflamasını doğurdu. Bu açık açık tartışılmadı.

Artık devrimci olmanın bedeli budur diye düşünmekten daha ötesini çözümleyemiyordum. Bu sıkıntılar atlatılacak mıydı, nereye kadar böyle gidebilirdik..? Bütün bu sorular yavaş yavaş kafamda yer edinmeye başlamıştı.

-Peki süreç boyunca halkla ilişkileriniz ne düzeydeydi?

-Halkla ilişkilerimizde hep sevgi ve saygı boyutu vardı.Geçen hergün bunu pekiştirdi. Belki bugün gitsen, sorsan, Devrimci Yolcular iyi insanlardı, temiz insanlardı, derler. Bu bizim siyasal kültürümüzden kaynaklanıyor. O dönemde bizim dışımızda da gruplar vardı. Devrimci Sol, TİKKO, PKK- HK gibi. Biz hiç bir zaman bir ihbarcıyı öldürme yoluna gitmedik. Yalnızca, bize zarar vermesinin önüne geçmeye çalıştık. Çevresini daralttık, deşifre ettik. Örneğin, diğer grupların öldüreceklerini duyurdukları bir ihbarcı, akrabaları aracılığıyla bize haber iletti. «Yaptım, ama beni kurtarın bu durumdan» dedi. İhbarcıya karşı takındığımız tavır, bu ihbarcıyı devrimcilere zarar verme noktasından uzaklaştırmak oldu.
Tunceli halkı oldukça yoksuldur. Ama o yoksulluklarına rağmen devrimcilere herşeylerini veriyorlardı. Öyle köyler var ki, her evde ekmek ve çökelek veriliyor. Çay lüks sayılıyordu. Belki aynı gün içinde biz gittik, diğer gruplar gitti ama kimseyi geri çevirmediler. Evinde ekmeği dahi olmayan bir insan sana umut bağlamış, iki ekmeğinden birisini sana veriyor. En zor koşullarda, örneğin; asker köyün içine yerleşmiş, o, kapısını sana açıyor. Bu bağlılığın siyasal olarak bilinçlenme, bilinçli bir siyasal desteğin kesin ifadesi olduğunu söylemek pek doğru olmaz. Mutlaka siyasal bazı yaklaşımlar ve destek vardı ama ağırlıklı olarak bizleri kendilerinden birileri olarak görmeleri, bizim çocuklar, yardım etmeliyiz, gibi duygusal yaklaşımlar söz konusuydu.
Beni derinden etkileyen bir olayı anlatmak istiyorum; Ovacık'ta, Erzurum maden ocaklarında çalışmış, Yeraltı Maden İş üyesi bir işçi arkadaşımız vardı. Öyle pek siyasal kimliği olan bir insan da değildi. Devrimci Yol'u seven, bizleri tanıyan bir insandı. Dört çocuğu, iki de kendileri; altı kişilerdi. İki keçisi vardı. Başkaca bir şeyleri yoktu. Tek bir gözde kalıyorlardı. Birgün ekmek ihtiyacı duyduk. İki arkadaşı dışarıda bırakarak ben eve girdim. «Bize ekmek lazım» dedim. Gecenin bilmem kaçıydı. Perdenin öbür yanına geçti. Karısını uyandırdı. Konuşmaya başladılar. Karısının sesini duydum; «evde hiç un yok» dedi. O an bütün dünya başıma yıkıldı sanki. Yani sabah uyanacaklar, altı insanın yiyeceği yok. Ne yapacağımı bilemedim. Çağırdım. Özür diledim. Niye açık açık söylemediğini sordum. Yakın bir köyde bizi destekleyen bir köy bakkalı vardı. Oraya giderek bizim adımıza bazı ihtiyaçlarını almalarını söyleyerek oradan ayrıldık. Böyleydi Tunceli halkı.

-Bölgeyi terk edişinize dönelim. Bir açıklama, bir tartışma yaşadınız mı?

-Yok, açıklama gelmedi. Yalnızca, «hazırlanın» dediler. Benim aklıma ilk gelen; dağda kalmamızın bir anlamı yok, şehirlere gideceğiz, oldu. Yalnız, daha önce, yeni bir toparlanma sürecine girildiği, yurtdışında belli ilişkilerin oluşturulduğu, cephe kurulduğu duyurulmuştu. O dönem, bu söylenenler umut ışığı olmuştu bizim için.
Neyse, hazırlıklara başladık. Bizi almaya gelen ekip, daha önce söylemiştim, pusuya düştü. Aradan onbeş gün geçmeden yeni bir ekip geldi. Yurtdışına çıkacağımız söylendi. İlk önce Hozat'a geldik. Diyarbakır'a geçeceğimiz söylendi. Ayrıldık. Önce Elazığ, sonra Diyarbakır. Yolculuk epey sıkıntılı geçti. Düşünsene, uzun süredir kentlere inmiyorsun, insan içine çıkmıyorsun. Bir tedirginlik, korku. Diyarbakır'da bana daha önce söylenen gün ve saatte bir arkadaşla buluştum. O arkadaşın evine gittik. Akşama doğru, Tunceli bölgesinde sorumlu düzeyde olan arkadaş geldi. Durumu anlattı. Son siyasi gelişmeleri, yurtdışında eğitimden geçeceğimizi falan. «Yeniden Türkiye'ye döneceğiz» dedi. Bir hafta içinde Suriye'ye geçecektik. Sanırım bir aksilik olmuş. Diyarbakır'da 2,5 ay bekledik. O bekleyiş sırasında, bir arkadaş polisle girdiği çatışmada öldürüldü.

Eylül ayıydı sanıyorum. Önce Hatay'a, sonra sınırdan Suriye'ye geçtik. şam yakınlarında bir kampa götürdüler beni. Kamp, silahlı eğitimin yapıldığı bir kamp değildi. Burada, dört ay boyunca siyasi eğitimden geçtik. Geçmişin değerlendirilmesinden geleceğe dönük projelere, sosyalizm tartışmalarına kadar pek çok konuda yapıldı eğitim. Günün on oniki saati böyle geçiyordu.

-Yalnızca Devrimci Yolcuların bulunduğu bir kamp mıydı?

-Evet

-Kaç kişiydiniz kampta?

-Dönem dönem eğitime alınıyordu insanlar. Bizim dönemde yüze yakın insan vardı. Bir kısım çadırlarda, bir kısım evlerde kalıyordu. Bu kamp süresi böyle geçtikten sonra bizi Lübnan'a götürdüler. Orada Filistinlilerden alınan bir askeri kamp vardı. Cephe kampı. Orada bizlere askeri eğitim verildi. Silah kullanmadan tut da bir gerilla için gerekli olan şeyler öğretildi.

Tabii bu süreç; kaybolan umutların tekrar ortaya çıkmasını, güven kaybının önüne geçilmesini getirdi. Askeri faaliyetler zemininde bir siyasi çalışmanın yapılabileceği noktasında hareketimizin önü açıldı.Türkiye'de yeniden siyasal bir güç olabileceğimize inanmaya başladık.

-Bir birey olarak, ne tür duygular taşıyorsun? Yani, ne bileyim, kampta geceleyin yatağa girdiğinde, neler, kimler geçiyor kafanın içinden? O ortamdan çıkmayı, kurtulmayı, o an başka bir yerde olmayı, ya da yaşadığın onca şeyi başa almayı, hiç yaşamamayı düşündüğün oldu mu? Tabii bunlar hep insani duygular..

-Dediğin gibi, 1980-81-82 yıllarında dağda, battaniyenin içinde gökyüzünü seyrederken çok karmaşık duygular yaşıyorsun. Sevgi, cinsellik, aileni özlüyorsun. Yaşayamadıklarını yaşamadığın halde özlüyorsun. Sabah uyandığında ise yeni günün zorluklarıyla karşı karşıya kalınıyordu. Uzun yolculuklar, yağmur, çamur, soğuktan donma tehlikesi bazen de aç kalma gibi. Örneğin; 81'in kış aylarıydı. Bir yere gitmem gerekiyordu. 5-6 saatlik bir yolculuktan sonra gideceğim yere on dakikalık bir yol kalmıştı. Ama ben bitmiştim. Tek başımaydım. Hozat'tan yola çıktığım zaman yanımda yiyecek vardı. Onu da bir mola yerinde unutmuştum. Soğuk, açlık, kar, yorgunluk. Kar yemeye çalışıyordum. Donmama az kalmıştı. Ama, yine de kendimi zorlayarak köy evine ulaşabilmiştim. Köylüler yetişip kurtardılar. Zaman zaman, bütün bunları yaşamak zorunda mıyız, diyordum, kendi kendime. Daha rahat yaşayamaz mıydık?
Aynı şekilde, Türkiye sınırından çıktıktan sonra bir rahatlama oluyor. Artık korku yaşamayacağım diyorsun. Yakalanma yok, öldürülme korkusu yok. Ha, öldürülme korkusunu yaşadım mı, tam olarak bir şeyler söyleyemem. Aklıma daha çok yakalanma ve işkence geliyordu, doğrusu. Ölümle yüz yüze kaldığımda da kalıcı bir etki bırakmadı bende. Tabii bu sıcak pratik içinde böyle.

Yurtdışına çıktığım zaman, o rahat ortamda daha farklı düşünüyorsun. Duygusal yönlerin, cinsel sorunların, aile özlemin günışığına çıkıyor.

-Kampta kadınlar var mıydı?

-Vardı. Hem siyasi hem de askeri kampta. Tunceli'de dağda yaşarken pek kadın gerilla yoktu. Bir ara iki kişi vardı ama daha sonra onları da şehirlere gönderdiler. İlişkide olduğun köylülerle de o türden bir ilişkiye giremiyorsun. Duygusal bir ilişki yani. Birisiyle ciddi bir ilişkiyi düşünmüyorsun. Zaten bölgede kadın erkek ilişkileri pek rahat değil. Kadınları tanımamız, onları izlememiz kamp döneminde oldu. Onları tanıdıkça, sohbet ettikçe, tartıştıkça kadın konusu kafamızda daha da netleşiyordu. En azından onları da kendimiz gibi görmeye başlıyorduk. Kadınları sadece cinsellik açısından değerlendirmemeyi öğreniyorduk.

-Kampın bitmesi...

-Askeri eğitim sürecinin bitiminde benimle konuştular. Tekrar Türkiye'ye dönecektim. Gideceğim bölge söylendi. Sivas-Tokat bölgesine gidecektim. Alış-veriş yapmamız için bir miktar para verdiler. İhtiyaçlarımı giderdim. Ayakkabı, yağmurluk falan. Neyse, iki arkadaş Türkiye'ye girdik. Önce Mersin'e, sonra Sivas'a, daha sonra da Tokat'a geldik. Tokat bölgesinde bizi bir sığınağa götürdüler. Bir grup arkadaş bizi karşıladı. Tunceli sürecinden sonra böyle donanımlı bir şekilde Türkiye'ye dönmek anlamlıydı.

Sığınakta bir kaç gün kaldık. Grubu ikiye ayırdılar. Sekiz kişiydik. Biz dört kişi o bölgede kalacaktık. Bölge hakkında bilgi verildi. Bölgenin Yerel Siyasi Birliği olduğumuz, söylendi. Askeri faaliyetten daha çok siyasal bir faaliyet yürütecektik. Ana Gerilla Birliği'nin belli bir hat üzerinde çalışacağını söyleyip bizim de bu geçişe uygun alt yapı çalışmalarını yapmamızı istediler. Bölgeyi tanımaya çalışıyorduk. Köyleri tanıyor, ilişki kuruyor, araziyi geziyorduk. Tunceli'de biraz daha rahattık.
Bir ara AGB'den arkadaşlar geldi. Bölge hakkında ayrıntılı bilgi verdiler. Sivas ve Ordu arasında kalan bir bölgenin yerel siyasi birliği olmuştuk. AGB daha önceki ilişkilerle bizleri tanıştırdı.

-Kısa bir süre sonra da yakalandınız sanıyorum..

-AGB tarafından aktarılan bir eve gidecektik. Tanışmamız gerekiyordu. AGB'nin kimi çatışmalara girdiğini duyuyorduk. Bölgede operasyonlar yapılıyordu. Neyse, köye yaklaştık. En yakın eve girdik.«Biz devrimciyiz, Devrimci Yolcuyuz» dedik. Evsahibi «ben devrimci mevrimci bilmem, tanrı misafiriyseniz girin» dedi. İçeriye girdik. Görmek istediğimiz arkadaşın adını söyledik, çağırmasını istedik. Evsahibi çıktı, gitti ve bir daha dönmedi. Gecikince meraklanır gibi olduk. Ne olduğunu anlamadan askerler içeri daldı. Silahlarımıza bile uzanacak vakit kalmamıştı. Bir gerilla için çok kötüydü bu şekilde yakalanmak.

-Genel bir değerlendirme yapabilir misin? Gerilla tarzı konusunda. Yani, bugün için böyle bir tarzla sonuç alınabileceğine inanıyor musun?

-Gerilla tarzına, ya da silahlı mücadelenin kırsal ve şehir diyalektik bütünlüğü içinde sürdürülüş biçimine teorik olarak inanıyorum. Ancak, siyasal bir güç olmayan bir yapının dağda silahlı mücadele yürütülebilmesi mümkün değildir. Biz gerillacılığı dönemin dayatması sonucunda yaşayarak öğrenmeye çalıştık.

-Ama bu tarzda, özellikle Latin Amerika ülkelerinde görülen bir sıkıntı bir tıkanıklık var. Siyasal hedeflere ulaşmada silahlı mücadele tarzıyla sonuç almak mümkün görünmüyor bana göre..

-Elbette, dünyada ve özellikle Latin Amerika'daki gerilla mücadelesi ya da diğer bir deyişle silahlı mücadele ile iktidarı alma mücadelesi sorunu bugün hemen hemen herkesçe tartışılıyor. Bunun bir çok nedeni var mutlaka ama bence tıkanma, sürece ilişkin bir durumdur.Yoksa iktidarın zorla ele geçirilmesi düşüncesinin halen doğru olduğuna inanıyorum. Zaten, silahlı veya silahsız olması, sürecin ve iktidarı ellerinde tutanların uyguladıkları siyasal ve askeri baskının ve şiddetin boyutuna göre bir tercih olarak görülmeli. Ama burada bir sorun var. Silahlı mücadelenin biçimlerinden biriolan gerilla savaşı ancak siyasal olarak önü açık, hedefi amacı belli olan ve ülke koşullarında bu mücadeleyi meşru kılan bir siyasal güç tarafından yürütülürse anlamlı olur. Yoksa, taktik bir evre olarak görülmesi gereken gerillla savaşı temel stratejili bir öneme dönüştürülür ki, o zaman siyasal mücadelenin önü daralır ve giderek kör bir askeri çatışmaya dönüştürülür.

-Sosyalizm için ölümü göze aldın. Bugün de, sosyalizm için, «uğruna ölünecek bir rejimdir» diye düşünüyor musun?

-Şöyle düşünüyorum; devrimcilik bir yaşam biçimidir. Gerillacılık da öyle. Kendimiz için söylüyorum. Bütün bunları yaşamamız gerekiyordu. Yaşadık. Bir şeyler yaptık. Bir noktaya kadar getirdik. O günler çok anlamlıydı. şimdi o kadar anlamlı gelmeyebilir başkalarına.
Sosyalizme inanıyorum. Bugün dünyanın, insanlığın geldiği noktaya bakacak olursak, sosyalizme her zamankinden daha çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Ama bugün yine dağa çıkıp gerilla faaliyeti yürütür müsün, yaşadıklarını tekrar yaşamak ister misin diye sorsan; çok zor, derim. Belki de genç olmanın, fiziksel dayanıklılığın sonucu bu kadar zorluğa dayanabildik. Belki de benim için en önemlisi siyasal olarak inandığımız ve uğruna ölünebilir diyebildiğimiz değerlerin, bugün için beni tamamıyla motive edememesinden söz edebilirim.

Bugün bizim olan pek çok değer ayaklar altına alınıyor. Hem de kendilerine devrimciyim diyen insanlarca. Neyse, Türkiye gibi ülkelerde geleceğe dönük konuşmak pek anlamlı olmuyor. Gelecek kime ne getirir bilinmez.

-PKK'nın, Devrimci Sol'un kamuoyunun tepkisini çeken kimi eylemleri oluyor. Eski bir gerilla olarak, bu tür eylemleri sen nasıl değerlendiriyorsun?

-Uzun bir konu ama kısaca değineyim. İkisinin de gerillacılığı ya da eylemleri, siyasal hedeften yoksun hale gelmiştir. Var olup yok olma noktasında. Bu noktaya gelip dayanan bir silahlı mücadelede her şey mübağ görülür. Oysa devrimcilerin mücadelesinde her şey mübağ değildir, olmamalıdır.

-Son bir sorum, Devrimci Yol çevrelerinin yer aldığı tartıştığı ve muhtemelen yakın zamanda kurulacak yasal parti ile ilgili. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?

-Denenmesi gerekir diyorum. Bana sorarsan, kafan yasal parti konusunda ya da illegal bir yapı konusunda açık mı? Cevabım, hayır olur. Böyle bir süreç zaten başlatılmış öyleyse, yaşanmalı ama geçmişi yok sayarak değil, geçmişi içinde taşıyarak yaşanmalı. Herşey bir tarafa, Devrimci Yolculuğun bir tarz olduğuna, bir felsefe olduğuna, yaşama bir bakış olduğuna inanıyorum.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org