İbrahim Sevimli. 1980 öncesi öğretmen mücadelesi içinde yer aldı. 12 Eylül sonrası Devrimci Yol içindeki tartışmalarda önemli bir isim oldu. Halen Almanya'da yaşıyor.

-12 Eylül sonrası Devrimci Yol'un geleceğini belirleyecek tartışmalarda taraf oldunuz. Bir kısım tartışmalar sizin isminiz etrafında döndü. 12 Eylül'den başlayarak yurtdışında kurulan FKBDC'nin kurulmasına kadar geçen süreyi ve cephe girişimini sizden dinlemek istiyorum. Böyle bir cephe örgütlenmesine neden ihtiyaç duyuldu? Devrimci Yol, cephe ile belirlenen siyasi rotayı hayata geçirebilicek güçte miydi? 12 Eylül'e karşı silahlı bir direniş hareketinin gerçekleştirilebilme şansı var mıydı?

  -İlk soruyu kendi içinde tasnif ederek yanıtlayacağım.

a) Avrupa'da yaşayan eski Devrimci Yolcular arasında hem geçmişte hem de şimdi cereyan eden tartışmalarda benim taraf olduğum doğrudur. Bunun kadar doğru olan başka bir şey ise, Taner ve çevresiyle bizim aramızda ortaya çıkan fikir ayrılıklarını suni bulan, önemsemeyen veya iki taraftan da olmama kaygısıyla sonuçta hareketin aleyhine olacak tavır alanların da var olmuş olduğudur. Bir başka doğru ise, Türkiye'deki eski DY'liler arasında belli bir süredir devam eden tartışmaların, geçmişte Avrupa'da yapılanların genişletilmiş şekli olduğudur. Gerçekten de Türkiye'dekiler, Avrupa'da bölünmeye sebep olmuş konuları da kapsayan sorunlar etrafında belli bir süredir açık ya da örtük -ama çoğunlukla örtük- bir tartışma yapıyorlar ve de taraflaşıyorlar. Öyle ki, cezaevinde ya da dışarıda iken, «yurtdışındaki ayrılık ve sorunlar Türkiye'ye taşınmasın» diyenlerin bir kısmının (sanki fikir ayrılıklarının mekanı varmış gibi) gizli birer sivil toplumcu olduğu ortaya çıktı. Kimileri bunu radikal görünümler arkasında yapıyorsa da böylelerinin cümlelerinin altını kazıyınca, ya da yaptıklarına bakınca Taner etkisi kendini hemen ele veriyor. (Ne güzel değil mi, Taner, sadece fikirleriyle değil fizik varlığı ve pratiğiyle de Türkiye'de.

Geçmişte benim çevremde yeralmış olanların bazılarıyla, kendilerini «tarafsız» ilan edenlerin çoğu, Taner'i «Türkiye'yi unutmakla» suçlamışlardı. Hayat böylelerinin aramızdaki ayrılığın özünü anlamadıklarını kanıtladı. Taner, herkesten fazla «Türkiyeci» çıktı. Keskin «Türkiyeci» geçinenlerin bir kısmı Türkiye'deki eski DY'lilere bir şey yapmıyorlar diye bağırıp-çağırdıktan sonra siyaseti bıraktı. Bir kısmı ise Avrupa'da tek «siyasi» faaliyet olarak Türkiye'de yayınlanan dergileri dağıtıp satıyor. Bunların bazılarının sattığı dergide yazılanlardan bihaber olmak, hatta derginin görüş ve politikalarına karşı olmak gibi gariplikler sergilediklerini geçerken belirtmekte yarar var. Eski DY'liler dahil Türkiye'deki solcular, Avrupa'da kendileriyle ortak idealleri paylaşan, yaşadığı yerde bunların mücadelesini veren, karşılıklı dayanışma içinde olan insanlar ve örgütlü ilişkiler değil, benzer şeyleri düşünüp düşünmediklerine ve ne yaptıklarına bakmaksızın dergi dağıtıp satacak, istedikleri parayı gönderecek insanlar, çevreler ve örgütçükler arıyor. Bunca olup bitenden sonra ne yazık!...)

b) Ben, Askeri mahkemede «MK üyesi olmak»la yargılanan arkadaşların Ocak '81'de yakalanmalarından sonra Türkiye'de kalmaya ve birşeyler yapmaya çalıştım. Bazı denemeleri ve işleri saymazsam, kaçıp saklanmaktan başka yapabileceğim bir şey kalmadığını gördüğüm için '81 yazında Avrupa'ya çıktım ve kendimi yürüyen işlerin içinde buldum. Bunlar, bir cephe oluşturmak yönünde çeşitli grup ve kişilerle sürdürülen görüşmelerle DY'nin yeniden toparlanmasına yönelik faaliyetlerdi. Özellikle Devrimci Yol'un yeniden toparlanması hedefi, herkeste yeni bir umut ve heyecan yaratmıştı. Solun birliği ise zaten bizim gündemimizdeydi. Nitekim, darbeden önce DY'nin bu yönde çeşitli girişimleri olmuş fakat bunlar başarıya ulaşamamıştı. Almanya'ya geldiğimde Taner Akçam'la o sıradaki Devrimci İşçi yönetiminden bazı kişiler, cephe oluşturmak yönündeki girişimlerini ve ulaştıkları sonuçları aktardılar. Anlatılanlar çeşitli grupların içinde yeraldığı bir birliğin olanaklı hale geldiğini gösteriyordu. Ve tabii ki sevindiriciydi.

1982'nin yaz aylarında cephe kuruldu. Bu gruplardan ibaret bir cephe, ya da başka türlü bir birlik ihtiyacı, bizlerin ve başkalarının 12 Eylül rejimine karşı mücadele etme isteğinden kaynaklanmaktaydı. Ne yapılacağı konusunda farklılıklar ve belirsizlikler var olmakla birlikte bir çok grup ve kişi faşizme karşı birlikte bir şeyler yapmanın gerekliliğini ve zorunluluğunu kavramıştı.

c)Cepheyle belirlenen siyasi rotayı bizlerin gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği meselesine gelince: Açıkça söylemek gerekirse, o sırada, cephe platformunda belirlenen siyasi rotayı hayata geçirip geçiremeyeceğimiz üzerine kafa yormuyorduk. Böyle bir şeye ihtiyaç duymuyorduk. Çünkü bunları başaracağımızdan emindik. Kaldığımız yerden devam edebileceğimizi düşünüyorduk. (Kaldığımız yerin darbe öncesine ait dönem ve şartlar olduğunu belirtmem gerekiyor.)

Türkiye'nin 12 Eylül 80 darbesi ile sokulduğu yeni rotanın, toplumun o sıralardaki ruh hali ve eğilimlerinin, mevcut güç dengelerinin, kendimizin ve diğer grupların durumunun gerçekçi bir tahlilini yapmamış olmamız bir yana, merkezi yapısı, bölgelerde ve alanlarda yatay-dikey örgütlülükleri bulunan ve de mücadele halinde olan bir örgüt gibi hareket ediyor, ya da etmek istiyorduk. '82'de Türkiye dışında bir «Yürütme Komitesi»nin, daha ötesi askeri «kurumlar»ın vb. kurulmuş olduğu doğruydu. Ancak, Türkiye dışında kurulan yapıları ve belirlenen politikaları Türkiye içinde anlamlı kılacak karşılıklar (toplumsal muhalefet, kitle psikolojisi, mücadele, kadro, örgüt vb.) bulunmamaktaydı. Birçok insan saklanma telaşındaydı. şüphesiz şehirlerde ve kırlarda hala örgütlülüğünü koruyanlar vardı. Fakat bunlar kendi başlarına idiler, daha önemlisi, başka bir Türkiye konjonktürüne göre oluşmuşlardı. Bunların darbe sonrasının şartlarına uyumu ve yeniden siyaset yapılabilir hale gelmeleri, başka şeylerin yanısıra zamanı, yeni politikaları ve yeni örgütlenme modellerini gerektiriyordu. Ortada DY diye bir şey kalmadığı gibi kitle hareketi de yoktu. Adeta bir bozgun yaşanıyordu. (Okurun, o sıralar bunları niçin görememiş olduğumuzu anlaması için biraz sabretmesi gerekecek.)

Ne var ki, çeşitli bölge ve şehirlerden arkadaşların bir kısmının kendileri, bulundukları alan ve yaptıkları işler hakkında anlattıkları ile (bunların abartılı oldukları daha sonra açığa çıktı) bizlerin zihnindeki sahici olmayan Türkiye resmi birleşince, DY'nin toparlanması, cephe kurmak, cuntaya karşı silahlı direniş örgütlemek gibi politikalar, kolayca başarılabilecek işler olarak görülüyordu. Sanırım bazı şeylerin yanlış yapılmasına sebep olanların başında bu gelmekteydi. Kendisi ile ulaşmak istediği kişi, çevre, grup ve toplumsal kesitler hakkında doğru bilgi sahibi olmayan, daha ötesi haddinden fazla iddialı olan bir yapının (şu sözler o sıralar «Yürütme»deki bazı kişilerin ağzından sıkça duyuluyordu: «öncekilerin yapamadığını biz yapacağız») yanlış yapması kaçınılmazdı. Öte yandan o sıralar, sanki halkta cuntaya karşı güçlü bir mücadele eğilimi var, kitleler bir kıvılcım bekliyor gibi düşüncelerin bizlerin üzerinde etkili olduğunu sanıyorum. Oysa, kitlelerdeki ruh hali başkaydı. Kimi DY'lilerle başka gruplardan insanlar, cuntaya karşı her şekilde mücadele etme azminde olduklarını hayatlarını ortaya koyarak göstermekteydiler. Fakat kitleler, en azından dünün anti-faşistleri, yapılanların ve önerilerin peşinden gitmiyordu.

Buraya kadar söylediklerimle diğer sorulara vereceğim cevapların daha anlaşılır olması için kalın çizgilerle de olsa o sıradaki topluluğumuzun bir resmini çizmem gerekiyor: Cephe, DY'nin toparlanması gibi politikalara ve bunların yaslandığı fikirlere karar veren, onaylayan ya da onaylanmış gibi görünen o dönemdeki insan topluluğu her bakımdan karmaşık özelliklere sahipti. Farklı fikirler, eğilimler ve tercihler söz konusuydu. Fakat bunlar çok belirgin olmadıkları gibi açıktan ifade edilmiyordu da. En başta genel bir güvensizlik vardı. Operasyonların sonuçlarının, özellikle de yakalananların çözülmesinin şoku, öteki etkileri bir yana, insanları başkalarına karşı mesafeli durmaya sevkediyordu. Bir çok insan, olup bitenleri açıklayamamak, hangi politikanın doğru olacağını bilememek, kişisel olarak ne yapacağına karar verememek gibi bir açmazın içindeydi. şüphesiz kafası açık olanlar vardı ve bu sayede onlar belli üstünlüklere de sahip oluyorlardı. Hele böylelerinin bir de örgütlü ilişkileri varsa, söz ve karar onların idi. (O sırada örgütlü olan ya da öyle görünen iki alan vardı: Almanya ve kırsal kesim. Ayrıca, yine o sıralar, fikirleri ve yaptıkları doğru ya da yanlış, kafası açık olanların başında Taner geliyordu. Politika yapış tarzındaki malum kıvraklıkla birlikte ele alındığında bu, ona büyük bir avantaj sağlıyordu. Ayrıca o, «Merkez Komitesi»nin yakalanmayan tek üyesi olarak düşündüklerini uygulamaya koyma bakımından herkesten daha şanslıydı ve bu şansını tepe tepe kullandı. Kırsal kesim temsilcisi arkadaşların da «silahlı mücadele» konusunda kafalarının açık olduğunu belirtmek durumundayım.)
Bir kısım arkadaş, geçmişin muhasebesini yapmadan yeni işlere girişmenin yanlış olduğunu düşünüyordu. (Böylelerinin çoğu, geçmiş tartışmasından sadece, «örgütü bu duruma düşürenlerden» hesap sormayı anlıyordu.) Buna karşılık bir kısım arkadaş ise, geçmişin üzerinde fazla durulmasının yararlı olmadığını düşünüyordu. Bazıları belli bir hazırlıktan sonra geri dönüp bir şeyler yapma kararındayken bazıları Suriye'den Avrupa'ya geçmeye, eğer Avrupa'da iseler burada kalmaya eğilimliydiler. Umutlu, mücadele azmiyle dolu ve iyimser olanların yanısıra, umutsuz, bezgin ve karamsar olanlar vardı. Lakin, bu tabloda olumsuz unsurlar olarak duran özellikleri temsil edenler, düşünce, tercih ve kararlarını açıktan ifade etmiyor ya da edemiyorlardı. Bunda, kararsızlığın, kendine güvensizliğin, belirsizliğin, dışlanma korkusunun, pişmiş aşa soğuk su katma kaygısının payı olduğunu sanıyorum. Gerçekten de hiç kimse, yürüyor gibi görünen işlere çomak sokan insan olma pozisyonuna düşmek istemiyordu. İkili-üçlü sohbetlerde, operasyonlar sırasında ve sonrasında büyük zorluklar çektiklerini, sempatizanların ve halkın kendilerini barındırmaktan bile kaçındığını anlatanlar, yeniden örgüt olmak, silahlı mücadele vermek, cephe oluşturmak gibi konuların tartışıldığı toplantılarda düşüncelerini açıklamaktan genellikle kaçınıyorlardı. Yapılanları ve tasarlananları doğru bulanlardaki herşeyi sorgulamadan benimseme tutumu ile az önceki tavır birleşince, ortaya, Taner'in (daha sonraları ise «Yürütme»nin önerdiklerinin onaylandığı biçimde yorumlanacak bir sonuç çıkıyordu. (Gerçi itiraz ve tartışma oluyordu, ama sonuçta yine yönetimin dediği oluyordu. O sırada «örgütümüz» acaip işliyordu!...)

«Yürütme» tarafından belirlenen görevleri ve politikaları eleştirmenin korkaklık ve ihanet olarak anlaşıldığı (en azından böyle anlaşılabileceği), kimi eleştiri ve önerilerin bazı önde gelen kişiler tarafından DY'nin inkarı olarak nitelendirildiği bir ortam sözkonusuydu. Bunu şam'a ilk gidişimde (82'nin ilk ayları) bizzat yaşadım. Hem şam'daki dar toplantılara hem de gerilla adayı olarak görülenlerin yaşadığı kamptaki geniş tartışmalara katıldım. şam'daki bir evde bir kaç gün ve «DY büyükleri»nin katıldığı tartışmalar sırasında söz alıp genel durum hakkında kendimce bir tahlil yapmaya çalıştım ve bir ara «12 Eylül 80 darbesine doğru bizim yapabileceğimiz fazla bir şey kalmamıştı, deniz bitmişti.» dedim. (Aşağıda bu tespitimin gerekçelerini çok özet belirtmeye çalışacağım.) Kendisini askeri ve siyasi bir deha sanan ve o sıralar çeşitli örgütlerle görüşme görevinin yanısıra Türkiye'den ve Avrupa'dan oraya gelenlerin örgütsel ilişkilerini deviralmakla yükümlü kılınan ve daha sonra "Yürütme"de görev alan kişi, "bu Devrimci Yol'u inkardır" dedi ve toplantıyı terketti. Ardından Taner odadan çıktı. Bir süre sonra birlikte geri döndüler ama, bu olay ve başka örnekler, beni -başka kaygıların da etkisiyle- uzunca bir süre söylenenlere, tasarlananlara ve yapılanlara eleştirel bakmaktan, düşüncelerimi yüksek sesle açıklamaktan alıkoydu. Bir çok insanın da benzer bir durumu yaşadığını biliyorum. (şüphesiz bu, geçmişte olup bitenlerden, benim ve başkalarının, sorumlu olmadığımız anlamına gelmez. Aksine, ben kendimi herkesten daha fazla sorumlu tutuyorum.)

Cephe olayı, o sıralar yaşadığımız ortamı resmetmesi bakımından başka ilginç bir örnektir. Cephe programına son şeklinin verildiği günlerde ikinci kez Suriye'ye gitmiştim. "Yürütme"dekiler diğer gruplardan heyetlerle şam'da toplantı yapıyorlardı. Biz ise kampta mutad işlerle meşguldük; sohbet ediyor, «gerilla»eğitimi yapıyor, gruplar halinde ya da topluca tartışıyorduk.

Konuştuklarımızdan birisi de cephe işi idi. Aralarında belli bir güven ilişkisi olanlar, cepheye karşı olduklarını birbirlerine söylüyorlar, fakat bunları yüksek sesle dile getirmekten kaçınıyorlardı. Ben de aynı şeyi yaptım. Türkiye'deki genel havanın, kendi gücümüzle ruh halimizin ve cephe işinin yürümeyeceğine kanaat getirmiştim. Fakat bu kanaatimin gerektirdiği tartışmayı yapmaktan çekindim. Bu fikrimi sadece, kendisi DY'li olmayan, DEV-GENÇ davasından '71'de birlikte yargılandığımız, cephenin aydınlarından olması düşüncesiyle Avrupa'dan Suriye'ye çağırılmış olan (şimdi Türkiye'de olduğu için ismini açıklamıyorum) bir arkadaşa söyleyebilmiştim.
Her neyse, Cephenin kurulmuş olduğu bize kampında kaldığımız Filistin örgütü tarafından duyuruldu. Filistinli, sevinçle bizim bulunduğumuz mekana geldi ve sonucu açıkladı. Birkaç olumlu tepkiyi saymazsam, kamptaki militanlarda ve gerilla adaylarında ne bir alkışa, ne de başka bir sevinç gösterisine tanık olundu. Filistinli şaşırmış ama yine de Kalaşnikof atışlarıyla cephenin kuruluşunu selamlamaktan geri kalmamıştı. Biz bir süre sessizce durduk. Daha sonra ben, o anki durumun kampında misafir kaldığımız Filistinliler tarafından yanlış anlaşılabileceğini düşünerek birşeyler yapma gereği duydum. Ayaküstü bir tartışmadan sora bir arkadaşla birlikte kamp komutanlığına gittik ve az önceki durumla ilgili uyduruk bir hikaye anlatıp adamların gönlünü almaya çalıştık. İnanıp inanmadıklarını bilmiyorum tabii. Bu örnek, Cephenin gerillası olarak düşünülen insanların FKBDC'nin kuruluş sürecindeki durumunu yeterince açıklar sanırım.

Bir başka ilginç örnek şudur: Taner ve çevresini etkileyen ve o sıralar DY imzasıyla yayınlanan metinlere arka plan oluşturan fakat çok net ifade edilmeyen teori ve tesbitler (bunlar daha sonraları açıkca savunuldu), başka politik kararları ve adımları gerektirdiği halde, bunlar, silahlı mücadele, buna uygun örgüt kurmak gibi politikalara ve pratiklere eşlik ediyordu. Yazılara ve bazı arkadaşlara giderek hakim olan düşünceler başka bir istikameti gösterirken, öne koyulan politikalarla pratikte yapılanlar tam tersi istikameti göstermekteydi. Bunu, askeri-örgütçü görüş ile nüve halindeki sol-liberalizmin ittifakı ya da eklektik birliği şeklinde tanımlamak mümkün. Bu zıtlığın yarattığı gerilim uzun süre varlığını korudu. Birçok insan, benimle Taner arasındaki ayrılığın (benim askeri ve örgütçü görüşü temsil ettiğimi sanarak) bu ittifakı çözdüğünü düşündü. Olayın dışarıdan böyle anlaşıldığını ben daha sonra farkettim. (Oysa durum bambaşkaydı; benim düşüncelerimle yaptıklarım, bir kitabı dolduracak kadar farklıydı. Bunun bazı yönlerine daha önce yayınlanan bir kitabımda değindim.) Yukarıda sözünü ettiğim eklektik birlik ya da ittifak, ayrılık sırasında ve sonrasında başka kişi ve çevrelerin düşüncelerinde ve politikalarında varlığını korumaya devam etti. Özellikle de «tarafsızlar"olarak bilinen çevrede.)
Sonuç olarak şunu teslim etmek gerekiyor: O sıralar DY'lilerin durumu, ne cephenin siyasi rotasını hayata geçirmeye, ne de 12 Eylül'e karşı silahlı mücadele (bu kavram, polis teşkilatıyla misillemeye girişmeyi, ya da arazide gerilla dolaştırmayı değil, daha başka şeyleri anlatıyor) örgütlemeye elverişli değildi. Ama bizler bunun farkında değildik. şüphesiz farkında olanlar vardı, fakat onların gelişmeleri etkileme şansları ve olanakları yoktu.

-Cephe aynı zamanda sol hareketlerin birlikteliğini ve bu birlikteliğin silahlı direniş biçiminde devamını öngörüyordu. ama bu başarılamadı. Hem birliktelik başarılamadı, hem de silahlı direniş. Bunu neye bağlıyorsunuz?

-Sol hareketlerin birlikteliğinin ve silahlı direnişin başlatılamamasının ardında farklı ve karmaşık sebepler var. Bazılarına yukarıda dolaylı olarak vurgu yapılan bu sebeplerin hepsini burada belirtmenin olanağı yok. Bunların birkaçına kabaca değinmekle yetineceğim: Cephenin yürümeyişinin bir önemli sebebi, anti-faşist kategorisiyle tanımlanan saflarda yeralmış olan ve çeşitli sol grupların kitle tabanını oluşturan kesimlerin yorgun (ve de şaşkın) oluşudur. Galiba o sıralarda, 5 yıllık bir iç-savaş (benzeri durum) bütün toplumu bezdirip yormuştu. Siyasal alanda ise durum daha çapraşık idi. Darbeden önce Türkiye'de siyasal mücadele kilitlenmişti. Tarafların (sağ-sol, faşistler-devrimciler, sermaye-emek, iktidar-halk) kilitlenmeyi aşacak, süreci kendi lehlerine olacak şekilde ileriye doğru sıçratacak politikalar geliştiremedikleri gözleniyordu. DY, bu kilitlenmeyi aşacak kimi girişimlerde bulunmuş olmakla birlikte, o da başarılı olamadı. Darbe bizi ve başkalarını böyle bir durumda yakaladı. Darbenin hemen ertesindeki günlerde cuntaya karşı şu ya da bu şekilde, ama onun ve herkesin anlayacağı dilden bir karşı koyuş örgütlenebilmiş olsaydı, süreç başka bir mecraya akabilirdi. (Değişen hiçbir şey olmayabilirdi de.) Hiçbir güç böyle bir çıkışı yapamayınca, darbeciler duruma bütünüyle hakim oldular. DY ise yeni politikalar geliştirme çabasındayken peşpeşe gelen operasyonlar nedeniyle bir şey yapamaz duruma düştü.

İkinci olarak, sol grupların büyük bölümünün arasında ciddi ideolojik-siyasi farklılıkların yanısıra kabul edilemez olan sürtüşmeler vardı. Başka şeyler bir yana bu bile, kısa sürede solun birliğinin başarılı olamayacağını gösteriyordu. (Aradan 15-20 yıl geçtiği halde solun eskisinden daha parçalı ve çok gruplu oluşu bunun bir kanıtı sayılmalıdır. Bunu ideolojik-politik farklılıklarla izah etmeyi doğru bulmuyorum. Yapılanların büyük bölümü kabilecilik ve cemaatcilik idi. En modernimiz DY idi, o bile bu özelliklerden kurtulamamıştı. Baksanıza, onun içinden bile hala kabileler çıkıyor. Herkes şef, ortada Kızılderili yok!.. Yoksa herkes kendi Kızılderilisini yaratmakla mı meşgul?)

Böyle bir solun birleşme şansının oldukça zayıf olduğu 12 Eylül sonrasında kanıtlandı. FKBDC bunun istisnası olduğu için kaideyi bozmadı. Onun başarılı olamayışının -sol grupların birliği düzleminde kalarak konuşursak- bir önemli sebebi, bizim bu işe fiziken hazır olmayışımızdır. Çünkü, sol kamuoyuna sunduğumuz görüntünün aksine, gerçek anlamda örgüt olamamıştık. O sıradaki yönetim, bir süre sonra 180 derecelik dönüş yapmamış ve herşeyi dağıtmayı denememiş olsaydı, toplumdaki ve bizim hitap etmek istediğimiz kesimlerdeki tereddütlere, korkulara, yanısıra ise askeri rejimin oturmuş, özellikle polisin güçlendirilmiş olmasına ve öteki engellere rağmen belki de zamanla bir şeyler olabilirdi. Elde olanı korumayı, yeni bir döneme hazırlanmayı hedefleyen bir politika güdülmüş olsaydı, 80'lerin ikinci yarısına, ya da en azından 90'lı yıllara eski DY'liler daha bir örgütlü ve ne yapacağını bilir halde girebilirdi. O dönemdeki birlik girişimlerinden birisi olan FKBDC'nin yürümemesinin bir önemli nedeni, kitlelerin ruh halinin ve düşünüş şeklinin cephe tarafından önerilen politikaların yürütülmesine elverişli olmamasıydı.

-Kırsal kesim pratiğinde fiili olarak yeralan insanlar, hem cephenin kurulmasını hem de dağıtılmasını kendilerinin haberi olmadığı gerekçesiyle eleştiriyorlar. Cephenin kurulma ve dağıtılma sürecinde yaşanan tartışmaları öğrenmek istiyorum.

-Kırdaki arkadaşların (hepsinin olmasa bile belli kesimlerinin) cephenin kurulmasından haberleri vardı. Ben daha Almanya'ya gelmeden Taner onlarla ya da onlar Taner'le ilişki kurmuştu ve haberleşiyorlardı. Taner'in onları cephe girişimi hakkında ve diğer konularda bilgilendirmediğine dair elimde bir bilgi yok. Ayrıca sözü edilen arkadaşların bir kısmı, FKBDC'nin kuruluş sürecinde Suriye'de idiler. Özellikle o kesimin sorumluları olarak bilinenler karargahta idiler; bazıları sorumlu ve komutan idi, cephe görüşmelerine katılıyorlardı. Bunlardan ikisinin ise o sıralardaki «DY Yürütme Komitesi»nde bulunduğunu kim unutabilir? şu ya da bu sebeple kırsal kesimde konumlanmış olup da Suriye'ye çıkmamış ya da dışarıyla henüz ilişki kuramamış olan arkadaşların gelişmelerden haberleri olmaması doğaldır. (Umarım kastettikleriniz bunlardır)

Cepheden bizim çıkışımızın kırsal kesimdekilerle ilişkisine gelince: Bildiğim kadarıyla cepheden ayrılma konusunda sözü edilen arkadaşların fikirleri sorulmadı. Sadece onların değil şehirlerdekilerin fikri de sorulmadı. Belki sorulmuştur da benim haberim olmamıştır. Onların, bir çeşit oldubittiyle karşıkarşıya kaldıkları söylenebilir. Bizim cephe ile ilgili olarak Almanya'da yaptığımız tartışmalarla ulaştığımız sonuçların kırsal kesimdeki arkadaşlara daha sonra iletildiği doğrudur. O arkadaşların sadece bu konudaki eleştirilerine katılabilirim; diğerlerine değil. Tekrar belirtirsem: Kırsal kesim pratiğinde yer alan arkadaşların çoğunluğu, özellikle sorumlu mevkide olanları (bunların arasında Suriye'den Türkiye'ye dönmüş olanlar bulunduğu gibi, Avrupa'ya geçmiş olanlar da var), cephenin kuruluşundan haberdar idiler. Onlarla ilişkiyi sürdüren Avrupa'dakilerin ise -ki bunlardan birisi yürütmede idi- cepheden çıkma tartışmalarında doğrudan yer aldığını herkes biliyor. Yeri gelmişken şunu belirtmekte yarar var: Kırdaki arkadaşlar, hem bizim aramızda ortaya çıkan tartışmaların yol açtığı yeni ortam nedeniyle, hem de onları dağa gönderenlerin artık başka işlerle meşgul olması nedeniyle, deyim yerindeyse yüzüstü bırakıldılar. O arkadaşların aç ve açıkta kalmamaları için sevgili Aydın Erol'la ben ve başka bazıları elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ama ne yazık ki çabalarımız, kırdaki arkadaşların bir kısmının öldürülmesine, bir kısmının gelişigüzel bir şekilde şehirlere gelip yakalanmasına engel olmaya yetmedi.

-Cephenin dağıtılmasına neden ihtiyaç duyuldu? Dağılma tartışmaları nasıl yürütüldü ve sonuçları Türkiye'ye, dağdaki insanlara nasıl yansıdı?

- «Yürütme»den üç kişiyle (dördüncü Yürütme üyesi Türkiye'ye dönmüştü) başka bazı arkadaşlar 83'ün ilkbaharında Suriye'den Almanya'ya temelli dönüş yaptılar. (İlginçtir, Yürütme'dekiler, yanlarında katı bir örgüt şemasıyla gelmişlerdi, -bu arşivlerde duruyor- fakat geldikten sonra yaptıkları tam tersi oldu.) Sözü edilen kişiler, cephe ile ilgili tartışmaları ve diğer gelişmeleri aktardıktan sonra şunları söylediler: «Cephe yürümeyeceğe benziyor.» Almanya'da benim de katıldığım tartışmalarda, cephenin bu haliyle yürümeyceği iyice kesinlik kazandı. İşin aslına bakılırsa, bizi o sıralar (83 ilkbaharı ve yazı) meşgul eden cephe olayı değil, içimizdeki sorunlardı. O ana kadar yazılanların ve yapılanların öyle olmasına karar verenler, şimdi tam tersini yazmaya ve yapmaya başlamışlardı. Örneğin '83'ün Mart ayında «Yürütme» tarafından kaleme alınan ve Devrimci Yol imzasıyla yayınlanmak istenen bir yazıda, yeni -aslında eski- bir tarih tezine vurgu yapılarak, Demirel'in demokratlığından, o sıralar kurulmuş ve ardından kapatılmış olan Büyük Türkiye Partisi'nin demokrasiyi temsil ettiğinden vb. söz ediliyordu. Biz cepheden ziyade bu tesbitlerin ve onlara arka plan oluşturan teorilerin yarattığı sorunları tartışıyorduk. Böyle olmakla birlikte bir yandan kendi içimizdeki tartışmaları sürdürürken, bir yandan da uygun bir zamanda cephe işini bitirmek istiyorduk. Cepheden ayrılmak konusunda aramızda hiçbir fikir ayrılığı yoktu. Kaç taraf vardıysa (buna kendisini kırdakilerin temsilcisi olarak gören Yürütme'deki kişi de dahildir) herkes, bu işin bitirilmesini istiyordu. Neticeten, FKBDC içinde yer alan gruplarla '83 sonlarında yapılan bir toplantıda, biz tutumumuzu açıkladık. (Bu karardan sonraki süreçte en fazla zorlananlar, ben ve Devrimci İşçi yönetimindeki arkadaşlar olduk. Çünkü, bir süre öncesine kadar hepimiz cephe seminerleri veriyor, cephenin gerekliliği ve hedefleri hakkında Devrimci İşçi kitlesini ve solu ikna etmeye çalışıyorduk.)

Kendilerine danışılmamış olmakla birlikte Cepheden ayrılmış olduğumuzun şehiri ve kırıyla Türkiye'dekilere, haberleşme olanakları ölçüsünde iletildiğini biliyorum. Kırdakilere şehirdekilerden daha geç haber gitmiş olması anlaşılır bir durumdur. Buna rağmen şunu söylemek durumdayım ki, kırdakiler de en geç '84'ün ilk haftalarında bu gelişmeden haberdar oldular. Zira, '83'ün Mart ve Haziran aylarında Almanya'da yaptığımız ve «DY Büyükleri»nden o sırada Avrupa'da olanların katıldığı toplantılarda aramızdaki fikir ayrılığının derinleştiği ortaya çıkınca, '83 Ekim'inde geniş bir toplantı yapma kararı aldık. İşte bu toplantıdan (Paris toplantısı) sonra birisi sivil toplumcu, birisi «tarafsız» «Yürütme»den iki kişi, içimizdeki sorunları Türkiye'dekilere iletmek ve tartışmak üzere '83'ü '84'e bağlayan günlerde Türkiye'ye gittiler. Birisi kırdakilere, diğeri ise şehirdekilere ulaşmakla yükümlü idiler ve ulaştılar da. Daha sonra Almanya'ya dönen bu kişilerin «DY»nin Cepheden ayrılmış olduğunu Türkiye'dekilere anlattıklarından emin olmamak için ortada bir sebep göremiyorum.

Yeri gelmişken bazı açıklamalar yapmak istiyorum: Avrupa'daki gelişmeler anında olmasa bile, bir süre sonra Türkiye'ye iletildi. Sadece Cepheden ayrılmış olmamız değil, iç-sorunlar ve tartışmalar da Türkiye'dekilere bildirildi. Bunun çok sayıda kanıtı var. Örneğin, «Haziran '83 tartışmaları» aynı yılın yaz ve sonbahar aylarında, «Ekim '83-Paris Tartışmaları» ise aynı yılın sonlarında ve '84'ün ilk aylarında yazılı olarak Türkiye'ye iletildi.

Ayrıca, kırdakilerle ve şehirdekilerle görüşmek ve mevcut durumu tartışmak üzere '83'ün son günlerinde «Yürütme»den iki kişi Türkiye'ye gittiler ve olanaklar ölçüsünde herkesle görüştüler. Telefon ve mektup trafikleriyle iletilen bilgileri bir yana bırakıyorum.

Bunları şunun için açıklıyorum: Genellikle kırsal kesimdeki arkadaşlar, Avrupa'da olup bitenlerden kendilerinin haberdar olmadıklarını, tartışmaların mahiyetini bilmediklerini iddia etmektedirler. Onların, bizim aramızda ortaya çıkan durum üzerine daha önceleri yazdıkları ve birilerini hedefleyen zehir-zemberek mektupları bir yana bırakırsam, Ağustos 1984'te uygun bir mekanda, geniş katılımlı bir toplantı yaptıkları, çıkan sonucu Almanya'ya ve muhtemelen şehirlerdeki kendi ilişkilerine yazılı bir şekilde ilettikleri biliniyor. Bu bakımdan, arkadaşların açıklamalarını kabul edilebilir bulmuyorum. Aynı arkadaşların Taner ve çevresiyle bizim aramızdaki tartışmaları suni bulmuş olmaları da doğru bir tahlilin ürünü değil, başka bir odak olma amacına hizmet eden bir söylemdi. Nitekim, hem Türkiye'de hem de burada «tarafsızlar», «dağcılar» şeklinde adlandırılan bir odak oldular. İlginçtir, böylelerinin bir kısmı, Avrupa'ya geldikten sonra, suni buldukları taraflaşmanın taraflarından birisinin, sivil toplumculuğun pratiğini yaptılar, Taner'le birlikte dergi çıkardılar, ortak iş yaptılar. Bunun bolca örneğini Avrupa'daki eski DY'liler yaşadı ve gördü.

-Devrimci Yol çevrelerinin içinde bulunduğu yasal parti tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz? Dünyadaki, özellikle Latin Amerika'daki köklü gerilla hareketlerinin silahı bırakıp, yasal siyasal arenada yer alma girişimlerini bu çerçevede değerlendirebilir misiniz?

-Eski Devrimci Yolcuların (DY çevreleri yerine böyle bir ifadeyi daha doğru buluyorum) bir kısmının ya da bir çoğunun içinde yer aldığı yasal parti tartışmasına ve girişimine, görüşleri, politikaları henüz çok net olarak ifade edilmemiş olsa bile, sıcak bakıyorum. Burada bu tavrımın sebeplerinden ancak birkaçına değinebileceğim.
Ben, Türkiye Solu'nu geçmişte bölüp, saflaştıran koordinat sisteminin büyük oranda parçalanıp, geçersizleştiğini, görüşleri, politikaları, örgütlenme modelleri ve diğer yönleriyle eski grupların herhangi bir anlamının kalmadığını düşünüyorum. Bu bakımdan eski grupları yeniden canlandırmayı, ya da onlardan yeni grupçuklar oluşturmayı doğru bulmuyorum. Bugünkü görevin (baskı ve haksızlıklara karşı muhalefet etmenin yanısıra), solu harmanlayıp yeniden saflaştıracak yeni bir koordinat sistemi oluşturmayı hedefleyen bir tartışma ve yenilenme sürecinin yaşanması için emek harcamak olduğunu düşünüyorum. Bu yeni koordinat sistemi, hiçbir şeyi tabu olarak görmeyen, ulusal ya da başka nitelikteki sınırları tanımayan bir tartışmanın uygun bir evresinde ancak oluşabilir. (Bunun mükemmel, herşeye cevap veren bir sistem olması mümkün değil, hem de gerekmiyor.) Bu yöndeki çabaların bir yönü eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun nitelikleri, özellikleri, imkanları ve koşulları etrafında birlik ve mücadele ile ilgili ise, diğer bir yönü, tek tek ülkelerin (örneğin Türkiye'nin) verili koşullarında devlete, kapitalizme ve iktidara karşı halk yığınlarının çıkarlarının korunmasının, kitlelerin kendileriyle ilgili kararların alınmasına katılımının politikası, yolu, yordamı etrafında birlik ve mücadele ile ilgilidir. Bunlar bana göre birbirleriyle bağımlı işlerdir, birisi olmadan ötekisi olmaz. (İstenirse olur, ama, şimdiye kadarki örneklerin kanıtlamış olduğu gibi eksik, yarım ve de yanlış olur.)
Örgütsel düzlemde konuşursam: Sosyalizm/komünizm için mücadele edecek ayrı bir parti/örgüt (açık ya da gizli, çoğunlukla gizli!), demokratik hak ve özgürlükler için mücadele edecek ayrı bir parti/örgüt (çoğunlukla açık) tasnifini sorgulamak gerekiyor. Bunun yanlış bir sosyalizm projesinin ürünü olduğunu, sosyalist/komünist elitlere ayrıcalık tanıyan ve bu ayrıcalığın kurumlaşmasını meşrulaştıran bir tasnif olduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan bugün, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal kuruluş oluşturma mücadelesi ile mevcut şartlarda varolan haksızlıklara ve eşitsizliklere karşı mücadelenin birlikte yürütülmesi; bunun, farklı kesimlerin, katmanların, görüşlerin içinde yer aldığı bir siyasal oluşumda cisimleşmesi gerektiğini düşünüyorum. (Burada çok kısa değinebildiğim konu ve sorunlara ilişkin görüşlerimi, «Uzun Bir Göç Öyküsü» adlı kitabımla, Avrupa'da yaşayan ve geçmişte farklı gruplarda yer almış sosyalistler olarak birlikte yayınladığımız «Sosyalizmin Sorunları Kitap Dizisi»nden şimdiye kadar çıkmış olan iki kitapta ayrıntılı bir şekilde ifade etmeye çalıştım.)

Burada yapılan saptamaların, teorik ve politik bir yenilenmeyi önerdiği ve gerektirdiği açık. Yanısıra, önerilen siyasal oluşumun eski grupların arta kalanlarının, ya da hala varolduklarını söyleyen grupların fikir alışverişinde bulunmaları, ya da basitçe yanyana gelmeleri ile sağlanamayacağı da açık. Bütün bunlar, kapsamlı bir teorik tartışmanın örgütlendirilmesi, yanısıra ise olup bitenlerle ilgili net politikaların ortaya konulması ile başarılabilecek şeylerdir. Her ne kadar hangi gelecek tasarımına sahip olduğu ve mevcut koşulların halk lehine nasıl değişeceği ile ilgili ne söylediği tam olarak belli olmasa da, önerilen partinin yukarıda işaret ettiğim ihtiyaçları karşılayacak bir süreci başlatabileceğini sanıyor ve umuyorum.

Eski DY'lilerin birkaç yıl önce başlattıkları tartışma süreci, süreci başlatan ilk yazıda belirtilen görüş ve tesbitlerin gerisine düşmüş vaziyette. Burada tartışılan türden bir partileşme süreci, başka güçlerin de katılımıyla belki sözkonusu tartışmaların başaramadığını başarabilir, teorik-politik bir yenilenmeye ve yeni bir birlik zemini yaratmaya hizmet edebilir. İzleyebildiğim kadarıyla (umarım yanılmıyorumdur), sözkonusu parti girişiminde yer alan eski DY'liler, eski DY'lilerin partisini değil, kendilerinin yanısıra, eskiden başka gruplarda yer almış sosyalistlerle aydınların, bağımsız kişilerin, sınıf ve meslek örgütlerinin, etnik, kültürel alt tabaka mensuplarının ve örgütlerinin, yerel organizasyonların, çevre ve kadın örgütlerinin ve ilerici temeldeki diğer muhalif güçlerin içinde yer aldıkları bir partileşme süreci önermektedirler. Politikaları ve yapacakları böyle bir girişimin içinde yer alanlar tarafından, sürecin belli bir evresinde belirlenip saptanacak böyle bir girişimin, eski grupları yeniden canlandırmak gibi beyhude işlerden daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Ben Türkiye'de «devrimci-demokratik» bir kitle partisi fikrini ('80 öncesini bir yana bırakırsak), ta '84'ten beri açıkça savunagelmekteyim. Sivil toplumcularla aramızdaki tartışmaların bütün hızıyla sürdüğü dönemde, Almanya'da yayınlanmakta olan Demokrat Türkiye dergisinde (1984'ün ilkbahar ayları) bu fikri ve öneriyi yazdım ve savundum. (Söz uçabilir, ama matbaa mürekkebi kurumuyor.) Bu bakımdan böyle bir girişimin geç bile kaldığını düşünüyorum.

Latin Amerika'daki kimi gerilla hareketlerinin bir süredir yapmaya çalıştıkları işler ve girişimlerle, benim sıcak baktığımı söylediğim Türkiye'deki parti girişimi arasında paralellikler kurmak mümkün. Aslında sadece onlarla değil, öteki kıtalardaki sosyalistlerin durumu ve yapmaya çalıştıkları arasında da paralellikler var. (Ne güzel değil mi, dünyanın çeşitli bölgelerinde kapitalizme ve burjuva demokrasisine teslim olmamak için direnen, eşitlikçi ve özgürlükçü bir topluma ulaşmak için mevcut şartlarda bir şeyler yapmaya çalışan sosyalistler var.) Ne var ki, bu paralellikleri, «silahlı mücadele anlayışını terketmek»le eşitlemeyi doğru bulmuyorum.
Ayrıca, «yasal siyasal arenada yer almak» ile «silahı bırakmak», daha genelde silahlı mücadele anlayışını terketmek arasında bağ kurmada da zorlanıyorum. Birilerinin silahı bırakmış olması değil ama, yaşanan deneyler, sosyalistleri, iktidar, iktidara geliş, bu gelişin biçimi, geldikten sonra olacaklar gibi konuları sorgulamaya mecbur ediyor. Sahi, silahı bırakmayanların sayısı çok olsaydı, sosyalistler olarak bizler, şimdi tartışmakta olduğumuz sorunlardan kurtulmuş mu olacaktık? Ayrı bir yazıyı dolduracak kadar geniş olduğu için bunlara burada girmenin olanağı yok.

Sadece şunu söylemekle yetineceğim: Yeni bir sosyalizm projesine ihtiyaç olduğu ortada. Bu, sadece iktidara geliş biçiminde değil, başta sosyalizmin kendisi ve tanımı olmak üzere bir çok konuda değişikliği gündeme getirebilir. Bundan korkmamak gerekiyor. Ben dahil eski DY'lilerin dillerine doladıkları, «sosyalizmin tarihsel bir dönemi kapandı» tesbitinin gerçekten bir anlamı varsa ve olacaksa, bu, yeni bir sosyalizm projesini tartışmaya açmayı gerektiriyor.

Türkiye'nin haldeki sorunlarının çözümünü içeren, yanısıra ise eşitlikçi ve özgürlükçü bir hayat ve gelecek vaadeden ve hedefleyen yeni bir toplumsal kuruluş ve kurtuluş projesi oluşturmanın, kapitalizme, devlete, baskıcı politikalara, her türden eşitsizliğe ve ayrımcılığa karşı mücadelelerden kopmadan yapılması halinde başarılı olacağını artık herkes öğrenmiş ve anlamış bulunuyor. Bu bakımdan, başta Kürt sorunu olmak üzere, TC olarak adlandırılan devlet sınırları içinde yaşayan toplumu ilgilendiren sorunlar hakkında demokratik, katılımcı ve gerçekçi çözüm önerilerine sahip, yanısıra da başka bir Dünya için mücadele eden bir siyasal güce ihtiyaç olduğunu düşünüyor ve bunun önerilen türden bir parti aracılığıyla başarılabileceğini sanıyorum.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org