|
|
|
|
SEVGİ. 1955 doğumlu. Fatsa Devrimci Yol Davası'nda yargılandı. Altı sene cezaevinde kaldı. Halen Ankara'da yaşıyor. İşyerindeki konumu nedeniyle adının açık yazılmasını istemedi. -Ordu, Fatsa 12 Eylül öncesi de sonrası da hep dikkat çeken yerler oldu. Bir parça anlatabilir misin oraları? -Ünye'de öğretmen olarak çalışıyordum ben. Fatsa ile
Ünye arası çok yakındır. İnsanlar Töb-Der'e gidip geliyorlardı. Bir lokali
vardı. Buralarda memurların ekonomik-demokratik haklarıyla ilgili, mesleki
sorunlarla ilgili toplantılar yapılıyordu. Arkadaşlarla tanışmaya
başladım. Sosyal ilişkilerim bu çerçevede oluşmuştu. -1979-80 yıllarıydı. Sadece gidip geliyorduk Töb-Der'e. Onun dışında evle iş arasında geçiyordu zamanım. Töb-Der yasal bir dernekti. Gidip gelmenin bir sakıncası yoktu. Ünye fındık üretiminin yoğun olduğu bir bölgeydi. -Olaylı bir yer miydi? -Evet olaylı bir yerdi. Bunu kısa sürede gözlemledim. Ben gittiğimde bir takım fındık üreticilerinin mitingleri oluyordu. Ne bileyim öğretmenlerin, öğrencilerin toplantıları. Demokratik mücadelenin yükseldiği bir bölgeydi. -Oraya giderken kafanın içinde belirli düşünceler var mıydı? -Öyle şeyler yoktu. Öğrencilikten kurtulmuş, memurluğa başlamış bir insandım. Ama Türkiye'de yaşanan olaylara duyarsız birisi değildim. Gelişmeleri görüyordum. yaşananların farkındaydım. Çok canlı örnekleri görebiliyorduk yakınımızda. Ünye'de de saldırılar vardı. Öğretmenler öldürülüyor, dövülüyordu. Kısa sürede biz, bu çatışmaların içinde bulduk kendimizi. Bu çatışmalar had safhaya çıktı. İlçedeki tüccar kesiminin örgütlediği çatışmalardı bunlar. Bafra'dan ya da başka bir yerden MHP'li militanlar ilçeye geliyorlardı. Can güvenliğinin olmadığı bir ortamdı. Okullarda öyleydi. MHP'li militanlar ellerini, kollarını sallayarak sınıflarda silahlarını açıktan gösteriyorlardı. Öğretmen ve öğrencileri tehdit ediyorlardı. Eğitim, öğretim yapılamaz bir duruma gelmişti. Çok yoğun saldırılar oluyordu. Bunları bizzat yaşadım ben. Yine, gidip geldiğimiz kuruluşlar bombalanıyordu. Sonuçta oradaki mücadele daha da yükseldi. 12 Eylül öncesi yaşanan olaylardı bunlar. Ve ben o günlerde kaçağa düşürüldüm. Ama aradan on yıl geçtikten sonra, bu olaydan beraat ettim. -Nasıl bir olay olmuştu? -Bir gün okuldan alındım. İfaden var, dediler. Öğretmenler odasından alındım. İşkence gördüm. Ünye'deki tüm olaylardan suçlandım. Sonra bırakıldım. Aradan bir kaç gün geçti? Bir polis otosunun taranması olayından kaçağa düştüm. Beş, altı öğretmenle birlikte. Okulu bıraktım. İlçeden ayrıldım. Kısa bir süre sonra da 12 Eylül geldi zaten. -Ünye'de sağın ve solun dayandığı toplumsal güçlerden söz edebilir misin? Dengelerden...Devrimci Yol'un güçlü olduğu ilçelerden birisi olarak bilinirdi Ünye. Ama anlattıklarından hiç de rahat olmadığınız anlaşılıyor. -Dengeler şöyleydi. Fındık tüccarları oranın
zenginlerindendi. Polisle işbirliği içinde gelişen bir güçtü. Fatsa'da
gelişen olayların Ünye'de de etkisinin görüleceğini biliyorlardı. -Kitle tabanları vardı biraz. Ama daha çok dışarıdan
geliyorlardı. Ne derler; transfer gibi. Gelip orada bir güç
oluşturuyorlardı. Fatsa'dan çekiniyorlardı. Memurlar, öğretmenler,
öğrenciler ezilen insanların yanındaydı. -Motor güç biraz öyleydi. Öğretmenler, konumlarını bilirsiniz, gerçekten ilerici insanlardır. Bölgede, 12 Mart olaylarının da bir etkisi vardı. -Örgütlülüğünüz hakkında bilgi verir misin? -Tam anlamıyla örgütlü bir yapıdan söz edemem.
Töb-Der bünyesinde mesleki anlamda gelişen bir örgütlülük vardı. Onun
ötesinde... -Vardı. şöyle vardı. Öyle ciddi bir örgütlülük anlamında değil ama bir Devrimci Gençlik vardı. Açıktan bir yapı yoktu. İnsanlar kendi içlerinde, kafalarının içinde bir çizgi olarak benimsemiş olabilirler. Zaten ben de, giderek bu insanların görüşlerinin doğru olduğuna inandım. Okudum, izledim. Gelişen olaylar sonucunda yavaş yavaş kendimi içinde buldum. -Kendini Devrimci Yol'un içinde mi buldun? -Ünye'ye gelmeden de bir parça vardı zaten. Memurluk öncesi bulunduğum ortamda Devrimci Yol çok yoğun bir şekilde vardı. Biliyorsun, okullar Türkiye'deki genel siyasi gelişmelerin en fazla etkilendiği yerlerdi. Eğitim yoktu. Ben de, bir kaç yıl kapalı kalmış ve sonra açılmış bir okula gitmiştim. Toplu gidiş gelişler oluyordu. Oradaki çatışmaları yaşadım ben. Akabinde memurluk başladı. -Ünye'ye Dev-Genç'li gibi gitmişsin anlaşılan.. -Evet. Bulunduğum çevrede Devrimci Yol çok güçlüydü. -Nerede? -Bursa'da. Güçlü bir yapı vardı. O ortamın içinden çıktık biz, o ilişkilerin. Gittiğim yerde de sıcak çatışmaların içinde buldum kendimi. Başlangıçta biraz belirsiz gibiydim ama kısa sürede gözlemledim, yaşadım ve kararımı verdim. -Peki bunu neye bağlıyorsun? Yani, Bursa'da Devrimci Yolcular vardı. Ünye'ye gittin, karşına yine onlar çıktı. Devrimci Yol nasıl böyle yaygın bir hareket oldu? -Devrimci Yol siyasi çizgi olarak, düşünsel olarak kitlelere, insanlara doğru yol gösteren, doğru siyasi tespitler yapan bir görüştü. 12 Martların bir devamı olmayabilir ama, geçmişin birikimi üzerinde yükseldi. Devrimci Yol günü yakalamasıyla öne çıktı. Ezilen insanlara kucak açtı. Karadeniz için de bu böyle oldu. Karadeniz'de üretici insanlar, ezilen insanlar çoktur. Mısır üretirler, fındık üretirler. Başkaca bir geçimleri yoktur. Halkın çoğunluğu dışarı çıkıp yevmiyeci olarak çalışır. Fındık var ama daha fındık çiçek halindeyken tüccar tarafından satın alınır. İnsanlar açtır. Mısır ekmeği yerler. Buğday ekmeği lükstür. İşte bu insanlar Devrimci Yol'da bir şeyler buldular. Destek verdiler. Daha iyi yaşama istekleri var. Bu isteklerini Devrimci Yol'da gördüler. Devrimci Yol o insanların sesi oldu. İnsanlar bir çıkış arıyorlar. Tabii, Devrimci Yol'un da çalışmasının etkisi var. Başka siyasi partiler onların yaşantısını değiştiremeyecek, sorunlarını çözemeyecekti. Bunu gördüler. -Kaçağa düşme olayına geri dönelim. Kaçağa düştükten sonra neler oldu? Ne yaptın? Nasıl yaşadın? -Ben Ünye ve çevresinde yaşadım. Biraz dolaştım oralarda. Belki şunu yapabilirdim; ben canlı olayları görünce gerçekten bir faşizm olgusunun farkına varınca, bizim tespitlerimizle yani Devrimci Yol'un tespitleriyle, yaşadıklarımız çok uygun düşüyordu. Aksini yapabilirdim. Başka yerlere gidip, aklanabilir ve tekrar memuriyete dönebilirdim. Ama bunu yapmadım. Ben de dahil bir çok insan haksız yere emniyete çekilip işkence gördüler. Sürekli ölümle tehdit edildiler. Çünkü, bir mücadelenin gerekliliğine inanıyordum. Dönmedim bir daha. Çevrede halkımızla beraber yaşadım. Köylere çekildim. Çok kısa bir süre sonra da bir darbenin geleceği çerçevesinde düşünmeye başladık. Darbenin ne olacağını biliyorduk. Yani neler yapmak gerekir, tartıştık, konuştuk. İnsanlardan kopmadım ben. Köylerde kaldım. -Köylerde neler yapıyordun? -Köylerde çalışıyorduk. Siyasal çalışmalar oluyordu. O insanlarla bir arada işçi olarak da çalışıyorduk. Bahçelere birlikte gidiyorduk. Bu şekilde yaşamı öğreniyorduk. Köylülerle, bahçede, bağda, dağda hem siyasal olarak hem de fiziki olarak yanyanaydık. Beraberinde gelecek zor günlerin hazırlığını da yapmak zorundaydık. Deneyimsiz olarak köylere çekilmiştik. Beklenmeyen belki de, uzun vadede beklediğimiz siyasal bir gelişmeyi kısa vadede yaşamaya başlamamız hazırlıksız yakalanmamıza neden oldu. Gelecekte yaşantımızın biçimi nasıl olacak buna yönelik çalışmalar yapıyorduk. -Devrimci Yol'a bu noktada bir eleştiri var. 12 Eylül'ün geleceğini tespit etmesine karşı bu yönde bir hazırlığa girişmedi, şeklinde... -Evet. şöyle bir gözlemim oldu. 12 Eylül öncesi bir
kitle tabanı vardı. 12 Eylül sonrası bu ilişkilerin ne kadar perçinlenmiş
olup olmadığı tartışılır bir noktaya geldi. Örneğin bir Fatsa gerçekten,
kurtarılmış bölge imajı yaratılarak yıpratıldı. Hakim sınıfların kafasında
olduğu gibi bir durumun olmadığına inanıyorum. -Nokta operasyonu yapıldığında neredeydin sen? -Nokta geldiğinde, ben çok uzaklarda değildim. Biraz
daha uzaklaştık, o kadar. Kırın iç kesimine çekildik. -Ünye, Fatsa kadar nokta operasyonundan etkilendi mi? -Etkilendi. Fatsa kadar olmasa da etkilendi. O
noktada çekilmek gerekiyordu. Çok küçük bir yerdi çünkü. Belki farklı
gidiş gelişler, organizyonlar yapılmış olabilir ama genel olarak
kırdaydık. -Mutlaka! Tartışıyorduk. Yaşadığımız süreci, ne olacağını, nereye doğru gittiğimizi...Ben kendi içimde de tartışıyordum. şunu gördüm ben; bir gerilla mücadelesine doğru gidiyorduk. Çünkü yaşam tarzımız ona dönmüştü. Göğüsleyebilir miyim olayı; bunu da tartıştım. Çünkü, biz insanız. Ve olağanüstü koşullarda yaşıyorduk. Artık yeraltındasın, illegalsın. Ama göğüslemeye kararlıydım. Biliyorduk, faşizmin ne kadar acımasız olduğunu biliyordum. Gidebildiğimiz, götürebildiğimiz yere kadar götürecektik. Çünkü, bir Devrimci Yolcu asla teslim olmaz, direnir. Son gelen şey de buydu bize. Direneceğiz, çatışacağız, direneceğiz. Kaçmak ve teslim olmak, bunlar da yapılabilirdi. Ben bunları asla düşünmedim. Gerilla mücadelesinin hazırlıklarına girişilmişti. Artık ben de, göğüsleyip göğüsleyememe konusunu tartışmamaya başladım bir süre sonra. -Ne tür hazırlıklar yapıyordunuz? -Hazırlanma şöyle; kırda yerel siyasi ilişkilerimizi güçlendiriyorduk. Barınma sorununa yönelmiştik. Daha kötü koşullarda ne yapabileceğimizi düşünüyorduk. Yaşam tarzımız bunlara göre şekilleniyordu. Tabii ki, yaptığımız her şey deneyimler sonucunda ortaya çıkıyordu. Yolda yürümeyi bilmiyorduk. Gece yürümeyi bilmiyorduk. Bunları öğrendik. Yolları öğrendik, patika yolları. Gerilla gibi yaşamaya başladık. Hem ayakta kalmak hem de siyasi ilişkileri güçlendirmek... -Ünye'den ne kadar insan çıktı dağa? -Bunu sayısal olarak vermek mümkün değil. Geçmiş gün ama kıra çıkan insanlar daha çok, 12 Eylül öncesi biraz solcu olarak bilinen, aranan insanlardan oluşuyordu. Bazıları köy kökenliydi zaten. Bireysel çıkışlar da oluyordu ama geri gönderiyorduk. Herkesin bir gerilla gibi yaşaması gerekmiyordu. şehirlere gönderdiklerimiz normal yaşantılarına devam edebilirlerdi. Dağda yaşamaya başlamıştık artık. Sığınaklar kazıyorduk. Sürekli nöbet tutuluyordu. Akşamları yemek yapıyorduk. Dumanın görülmemesi gerekir. Erzakları kah kendi çabamızla kah bölge halkından temin ediyorduk. Silahlanmamız gerekiyordu. Bu ihtiyaçlarımızı gidermeye çalışıyorduk. Örneğin, oturup hepimiz birer çanta diktik. Kılık kıyafet ayarladık. Aç kaldığımız zamanlar oluyordu. Bir sığınak kazası sırasında, talihsiz bir kaza sonucu bir arkadaşımızı yitirdik. Yaralı arkadaşımıza müdahale yapabilecek ortam yoktu. Kan kaybından öldü. Basit bir olay çok değerli bir arkadaşımızın kaybedilmesini getirmişti. Böyle olumsuzlukları da yaşadık. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, gerilla mücadelesi yavaş yavaş yerine oturmaya başlamıştı. Halkla ilişkilerimizi biraz daha sınırlamaya başlamıştık. Köylere pek uğramıyorduk. Daha yükseklere çekildik. Yaylalara doğru. Yaylalardaki küçük evlerde kalıyorduk. -Kaç kişi bir aradaydınız? -Sayımız sürekli değişiyordu. Başlangıçta biraz yoğundu. Geriye dönenler oldu. Geriye dönmesini istemediğimiz insanlardan da geriye dönenler oldu. Bu tür olumsuzlukları da yaşadık. Genellikle 14-15 kişiydik. -Ünye civarında sizin dışınızda farklı gruplar var mıydı? -Farklı gruplar olarak bilemiyorum ama, Ünye'ye
dışarıdan arkadaşlar geliyordu. Daha sonra dörtlü, beşli gruplara
ayrıldık. Farklı alanlara giden arkadaşlardan yakalananlar oluyordu. 80
Aralık ayıydı sanıyorum, bir çatışmada arkadaşlarımızdan ikisini
kaybettik. Bir arkadaş da soğuktan donarak öldü. Bölgeden hızla uzaklaştık. Aç kaldık. Tanımadığımız bölgelerdi bunlar. İhbar yedik. Yönümüzü kaybettik, yolumuzu bulamadık. Bir uzun yürüyüş sırasında, ben yürüyemeyecek bir duruma geldim. Beni bir köye bıraktı arkadaşlar. Altı, yedi ay haber alamadım onlardan. Köyde dar ilişkiler içinde yaşadım. Köylüler bana sahip çıktılar. Köylerde bir köylü gibi çalıştım. Onlardan birisi olmuştum. Bana aylarca baktılar. Olağan yaşayan insanlardı. Benim oradaki varlığım onları zaman zaman rahatsız ediyordu. Bunu söylemediler ama anlıyor insan. Bu yüzden arada bir köy değiştiriyordum. Unutmam, geceyarısı bir köyden bir köye geçecektim. Karadeniz köyleri birbirinden uzaktır. Çetin yolları aşmak gerekir. Tek başıma geceyarıları böyle yolculuklar yaptım. -O arada dağlarda kimse kalmamış mıydı? -İnsanlar vardı oralarda. Beni bir kaç arkadaş köye bırakmıştı. Çok zor bir şekilde. Biz, Kumru Yaylalarından dönüşte şöyle bir olay yaşadık. Gruptan bir arkadaş yürüyemez bir durumdaydı. Geceydi. Çok üşümüştük donmak üzereydik. Bir yayla evine girip ateş yakıp ısındık. Oradan çekildik. Yolumuzu kaybettik. Döndük aynı yerlere. O dağlar çok karlıdır. Belimize kadar kar geliyordu. Bir yayla evinde ne yapacağımızı kararlaştırmak için bekledik. Bir kaç arkadaş yardım almak üzere gitti. Ben, yaralı arkadaş ve yerel bir arkadaş kaldık orada. Yaralı arkadaş kendini vurmak istedi. İzin vermedik. Uyumamamız gerekiyordu. Geç vakit oldu dönmedi gidenler. Biz oradan çekilme kararı aldık. Beş kişiydik. Ben ve iki arkadaş köye gitmeye karar verdik. Bir arkadaş keşfe çıktı. Bir arkadaşta yaralı arkadaşın yanında kaldı. Geceyarısı çıktık ayışığı var. Çok yüksek yerler buralar. Uçsuz bucaksız yerler. Rüzgarın açtığı yerleri yol zannediyorduk. Ayağımıza naylon sardık, kar geçirmesin diye. Buna rağmen yarım saat yürüdük. Ayağımız donmaya başladı. Yol yok. Ağuların içine batıyoruz. Dalga geçiyor arkadaş; «Sevgi biz şu karşı dağa çıkacağız, onu biliyor musun?», biliyorum, bakınca çok yakın görünüyor. Her adımımızda biraz daha batıyoruz. Köye ulaşmamız imkansız, geriye de dönemiyoruz. Orada bizi bekleyen yaralı bir arkadaşımız var, ayağı donmuş. Onların durumu çok zor. Bir iki gün önce asker çekilmiş. Yanımdaki arkadaş çok umutsuz bir biçimde geriye dönmeyi önerdi. Ben reddettim. Gitmek zorundaydık. Bu arada sesler duyduk. Bizim arkadaşların sesi olduğunu anladık. İzimizden arkadaşın biri bizi takip etmiş. Köye gidenler geri dönmüş. Çok büyük bir sevinçti bizim için. Düşün yani oradaki halimizi. Bize yiyecek bir şeyler getirmişler. Yaralı arkadaş için sedye falan. Bir kaç gün geçirdik orada. Romanlardakinden daha buruk hem karmakarışık duygular vardı. Ayışığı, yollar takır takır. Biz yaylanın başında. Köye inmeye başladık. Arka arkaya dizildik. Benim elimde bir sopa gibi birşey vardı. Seke seke arkalarından gidiyorum. Yaralı arkadaşı ve beni başka başka yerlere bıraktılar. Bu bekleyişten sonra tekrar kurulan bir ilişkiyle harekete katıldım. Alınan siyasi kararlar vardı. Yeni bir dönem olacaktı bizim için. Gidecek başka bir yer de yoktu zaten. O aşamadan sonra kalabilir miyim, kalamaz mıyım tartışmasını tekrar yaptım. Sonuçta kalmaya karar verdim. -Bir süre sonra kapını çalıp, hadi gidiyoruz mu dediler? -Hayır, benim irademle ilgili bir sonuçtu. Ben ve bir kaç arkadaşım YSB'ler içinde yer alacaktık. Bulunduğumuz bölge içinde siyasi çalışmalar, alt yapı hazırlıkları yapacaktık. Giden gelen insanlar değişti. Yeni yüzler görülmeye başladı. Ortada bir hareketlilik vardı. Kapsamlı ve uzun vadeli hedefler belirleniyordu. Ona hazırlanıyorduk. Bütün bunlar güvenlik güçlerinin dikkatini çekiyordu tabii ki. Operasyonlar ona paralel bir biçimde artmaya başladı. Pek çok pusu ve çatışma atlattık. Bir köyde, evinde kaldığımız insan tarafından ihbar edildik. Etrafımız sarıldı. Çatışma çıktı. Çatışarak çekildik. O çatışmada Kadir Aksoy yaralandı. Arkadaşımız hastaneye götürülmeyi kabul etmedi. Daha sonra öldüğünü duyduk. «Bırakın gidin beni» demiş. Arkadaşlar kabul etmemişler. Hastaneye yetiştirmeye çalışmışlar ama başarılı olamamış arkadaşlar. Daha sonra biraz da tesadüf, bizi arayan AGB'den arkadaşlarla karşılaştık. Onlarla birlikte İçanadolu'ya dönmeye çalıştık. Dönemedik. Sivas dağları üzerinde geri döndük. Bunlar zorlu günlerdi. 82 politik örgütlülüğünün bittiğini öğrendik. Herkes dağılabilirdi. İsteyen istediği yere gidebilirdi. İsteyen de kalabilirdi. Bu büyük bir moral bozukluğu yarattı bizlerde. Tabii, bende de etkisi büyük oldu. Gidebileceğimi söyledim. Arkadaşlar arasındaki ilişkilerde de hoş olmayan gelişmeler oldu. Bu beni çok üzüyordu. Kararımı verdim. Ama organizasyon sorunu vardı. Ayrılacaktım. -Ailenin yanına mı gidecektin? -Hayır. Farklı bir şeyler düşünüyordum. Orada kalmanın bir anlamı, bir hedefi kalmamıştı. Giderken bir arkadaşımız ayrıldı. Bağımsız tavrını koydu. Çok nitelikli bir arkadaşımızdı. Bu arada yiyeceğimiz yoktu. Zor durumdaydık. Bir eve gittik. Çevreden istihbarat topladık. O evde kalmamamız gerektiğini söylediler. Benim bildiğim bir evdi. Ben evde kalmamamız gerektiğini söyledim. Ama kalmaya karar verildi. İnsanların basireti bağlanmıştı derler ya, öyle bir şey oldu. Fakat ben çok huzursuzdum. Çekilmeye vaktimiz vardı. Arkamız dağdı. Kalmayalım diye ısrar ediyordum. Ertesi gün, arkadaşlar çok yorgundu. Hepimiz yorgunduk. Uyudular. Ben sürekli nöbetçi kaldım. Bir ara sarıldığımızı gördüm, hissettim. Çünkü, bir köpeğin damına atılması büyük bir sinyaldir. Olağanüstü bir durumun olduğunu gösterir. Daha emin olmak için etrafa iyice baktım. Karşıdaki fındık bahçelerinden çok temkinli bir şekilde eğilerek geçen komandoları gördüm. Arkadaşlar çok soğukkanlıydı. İnanmak istemediler ama sonra ikna oldular. Herkes giyindi, kuşandı.Bir gözcü gönderildi. O arada, geliyorlar, dendi ve herkes balkondan atladı aşağıya. Yanlış bir yöne doğru kaçmışız. Ben daha çok arakasından gidebileceğim insanları takip etmeye başladım. Hepsinin gidebilirdim de, benim için belirleyici olan bir iki kişi vardı orada, onları takip ettim. İlk anda taranmaya başlandık. Panik oluştu. Üzülerek söylüyorum. İlk ateşte yaralanmışım. O sıcaklıkla fark etmedim. Sürünerek İbrahim Levent'i takip ettim. Küçük bir şelale oluşmuş, su toprağı çukurlaştırmış. Oraya girdim. Heryerden o kadar kurşun yağıyordu ki. Bir kaç arkadaşımız o şelale gibi yerin üstündeler. Alttan habire yaylım ateşi geliyor. Teslim ol çağrıları falan. Kimse oralı olmadı. Ben büyük bir şaşkınlığın içindeydim. Çatışamadım. Arkadaşlar karşılık veriyorlardı. Her yerden kurşun yağıyordu. Onlar alttan, bizimkiler üstten. İki ateşin arasında kaldım. O çukurda siper aldım. İbrahim Levent'i gözlemledim. Harun ve Necmi varmış. Onlarla ben askerin arasında kaldık. Ayaklarım tutmuyordu. Sürünüyordum. Suyun içine girmişim ama, üsten gelenleri kaya önlüyor, alttan gelenler önlenemiyor. Bir ara çatışma kesildi. İbrahim, ben yaralıyım, dedi. O arada, ne yapalım hoca, diye konuşmaya çalışıyorum. Bir kargaşa var. Herkes bağırıp, çağırıyor. Teslim olun diye bağırıyor askerler. Ateş durunca İbrahim, teslim olmayın, diye bağırıyor. İbrahim o arada şarjör falan değiştirdi. Öbür tarafta ateş kesildi. İbrahim ateşe başladı. Etrafıma bakmaya çalışıyordum. Onlar gidiyordu. O boşluktan yararlanıp İbrahim yürümeye başladı. Ben hareket edemiyordum. Silah da yoktu yanımda. Birisi düşürken parçalanmış bir tanesi de düşerken belimden kayıp gitmiş. İbrahim kendisine mevzi aramaya başladı. İbrahim'e yerimden çıkamadığımı söyledim. Kısa bir diyalog geçti aramızda. Üstte neler oluyor bilemiyorum. Bir kapana kıstırılmış gibiydim. Askerler yavaş yavaş yaklaşıyorlardı. İbrahim'i göremiyordum. Taş duvardan nasıl indi bilemiyorum. Ben, hiç bir şey yapamamanın sıkıntısı içindeydim. Bir süre sonra askerlerin iyice yaklaştığını gördüm. Burada, dediler. Yakaladılar beni. Sürükleyerek çıkardılar. Necmi ile Habil'i gördüm yatıyorlardı. Bir arkadaş ters istikamete gitmiş ve oradan sağ kurtuldu. Üç arkadaşımızı kaybettik o çatışmada. -Hem gerilla hem de kadın olmak nasıl bir şey? Kadın olmanın getirdiği zorluklar oluyor muydu? -Kadın gerillalanın diğer erkek gerillalardan farkı yok. Gerilla gerilladır. Ama kadınlar fizyolojik açıdan bazı dezavantajları taşıyorlar. Bu dezavantajlar bazen avantaja da dönüşebiliyordu. Kadınların daha fazla duygusal olduklarına inanıyorum ben. Çevreden zaman zaman tepkiler alıyorduk. Kadının ne işi var, diyorlardı. Ben kendimi aştığımı düşünüyorum. Başka kadın arkadaşlar da vardı. Gerilla, fizik olarak güçlülüğü, dinamizmi gerektiren bir yaşam tarzını zorunlu kılıyor. Gerilla olmak çok zor. Ama o koşullara da uyum sağlıyor, yaşayabiliyorsun. Hiç bir şey fark etmiyor. Biz dürüsttük. Onurumuz bizim için çok önemliydi. Herşey o kadar doğaldı ki orada. Herşeyin en güzelini yaşıyorsun. |
![]() |
|
|
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org