"ÜÇ DÜNYA" TARTIŞMALARI ÜZERİNE

"ÇKP Revizyonizminin uluslararası ilişkilerde giderek gericileşen, hatta emperyalist politikaların doğrudan desteklenmesine varan çizgisi, 1970’lerde uluslararası planda devrimci demokratik güçler arasında, ÇKP tezlerine ilişkin yoğun tartışmalara yol açmıştır. Son olarak 1977 yılı içinde AEP yönetimi ÇKP’nin uluslararası siyasetini dayandırdığı "üç dünya teorisi"ni doğrudan karşısına alarak eleştirmiştir. AEP’nin bu tavrı özellikle ÇKP yanlısı gruplar arasında büyük bir sarsıntıya yol açmıştır. AEP’nin

 

eleştirilerinin Türkiye’deki ÇKP izİeyicilerini etkilememesi düşünülemezdi. Devrimci Yol, AEP’nin ÇKP’nin "üç dünya teorisi"ne yönelttiği eleştirisini Türkiye Devrimci Hareketine bir belge olarak sunarken bu noktayı özellikle belirtmişti. AEP’nin karşı çıkışının ülkemiz içindeki sol gruplaşmalar içinde (ÇKP takipçisi gruplar içinde) de kaynaşmalara yol açacağına kuşku yoktur. Bizim ÇKP’nin revizyonist tezlerine yönelttiğimiz eleştirilere ajitatif ve spekülatif gevezeliklerle, ciddiye alınmayacak cevaplar yetiştirmeye kalkan Aydınlık şüphesiz kulağını Pekin radyosuna dayayarak bekleyecektir. Pekin’in Aydınlık’ın görüşlerine uygun bir tavır takınacağından(!) kuşku duyulamaz! Bunun yanında 1971 sonrasında ‘revizyonist olmamanın kriteri açıkça ÇKP yanında yer almakla mümkündür’ diyen ÇKP ve AEP arasında ‘orta yolculuk’ yaparak bocalayıp duran diğer grupçuklarında artık kesin bir tercih noktasıyla karşı karşıya kaldıklarına kuşku yoktur. Artık onlar da biraz Pekin radyosundan biraz da Tiran radyosundan derleme görüşlerle sınırsız-ilkesiz eklektisizmlerini sürdüremeyeceklerdir. Bu tür ‘ara akımlar’ın artık bundan sonra ‘iki sandalye arasında oturma’ya çalışmaları mümkün değildir. Kuşku yoktur ki, bugüne değin "üç dünya teorisi"ne ait sloganları çarşaf çarşaf gazetelerinde yayınlayan kişiler, belki de hiç özeleştiri gereği duymadan (ya da alışkın oldukları gibi hemen bir "özeleştiri" yaparak) sıkılmadan AEP görüşlerinin çığırtkanlığını yapmaya başlayacaklardır. Ama hiç kuşku duyulmasın ki, atacakları her adım eklektik şarlatanlıkların siyasi sonlarına doğru atılmış adımlar olmaktan öteye başka bir anlam taşımayacaktır." (Devrimci Yol, s. 6, 15 Temmuz 1977)

Devrimci Yol’un bu tespitleri aynen gerçekleşmiştir. Halkın Sesi ÇKP’nin ve "üç dünya teorisi"nin  "yılmaz" savunucusu olmayı sürdürürken, Halkın Kurtuluşu (HK), Halkın Yolu (HY), Halkın Birliği (HB) saflarında AEP eleştirileri yoğun tartışmalara neden olmuştu. Şimdilerde HK, HB ve Devrimci Proletarya (1970’lerden bu yana profesyonel "hizip"çilik yapan grupçuk) "üç dünya teorisi"ni eleştirme konusunda birbirleriyle yarışıyorlar. Bir yenilginin verdiği yılgınlık içinde, 1971 devrimcilerine "onlar sosyal emperyalizmin ajanlığını yaptılar" diye kara çalıp, "proletarya enternasyonalizmi" adına "üç dünya teorisi"ni kabul edenler, şimdi yine "proletarya enternasyonalizmi" adına"üç dünya teorisi"ne saldırmaktadırlar.

Proletarya enternasyonalizmini "radyo istasyonlarını izleme"ye indiren bu "siyaset"lerin siyasal istikrarsızlığını teşhir etmeden önce, daha önce çeşitli yazılarda değindiğimiz ve Devrimci Yol Bildirgesi’nde ana hatlarını koyduğumuz "üç dünya teorisi"ne ilişkin eleştirilerimizi açmaya, AEP eleştirisinin ve AEP izleyicilerinin eleştirilerinin eleştirisini yapmaya çalışacağız.

10 Nisan 1974 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC)’nin resmi temsilcisi olarak, Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada Deng Siao Ping, ÇKP’nin "uluslararası durum çözümlemesi" ile ilgili görüşlerini şöyle özetliyordu: "Uluslararası ilişkilerdeki değişiklik gözönüne alınırsa, bugün dünya aslında birbirleriyle hem ilişkili olan hem de çelişen üç kısım ya da dünyadan meydana gelmektedir. ABD ve Sovyetler Birliği ‘birinci dünya’yı meydana getiriyorlar. Asya, Afrika, Latin Amerika ve diğer bölgelerin gelişmekte olan ülkeleri ‘üçüncü dünya’yı meydana getiriyor. Bu ikisinin arasında kalan gelişmiş ülkeler ise ‘ikinci dünya’yı meydana getiriyor." (Halkın sesi, s. 6)

Dünyayı üç grup ülkeye bölen ÇKP, "SSCB’de, kapitalizme geri dönüşün tamamlanıp, sosyal-emperyalist bir ülke olması ve Doğu Avrupa ülkelerinin de kapitalizme geriye dönmeleriyle birlikte" sosyalist kampın dağıldığını, aynı şekilde, "eşitsiz ve sıçramalı gelişim yasası sonucu" emperyalist blokun da dağıldığını ileri sürerek çağımızın temel çelişkisi olan sosyalizm/kapitalizm çelişkisini reddediyor. ÇKP, emperyalizmin proletaryanın toplumsal devrimler çağı olduğunu, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı olduğunu reddediyor.

ÇKP, Lenin’in 1920 yılında Komünist Enternasyonal Kongresinde metropol ülkelerdeki ile sömürge ülkelerdeki devrimlerin farklılığını ve uluslararası işçi sınıfı hareketi ile ezilen ulusların mücadelelerinin birlikteliğini vurgulamak için yaptığı "ezen ve ezilen uluslar" ayrımını; ve güçlü emperyalist ülkelerle diğer kapitalist ülkeler arasında ayrım gözetilmesini öneren sözlerini saptırarak, kendi "üç dünya" çözümlemesine Lenin’den teorik destek sağlamaya, dolayısıyla da söz konusu tezin anti-Leninist olmadığını kanıtlamaya çalışmaktadır. (Ustaların, değişik koşullarda ve zamanlarda söylediklerini ve yazdıklarını, kullandıkları bağlamdan soyutlayarak, kendi revizyonist tezlerinin açılmasında "joker" olarak kullananların başka türlü davranmaları beklenemez.)

ÇKP’nin dünyayı üçe bölerken kullandığı ölçütler, sınıfsal ilişkilere dayanmayan bilimsel olmayan ölçütlerdir. ÇHC’ni, Vietnam’ı, Güney ve Kuzey Kore’yi, İran’ı, Şili’yi, Türkiye’yi vb. sosyo-ekonomik sistemlerini ve siyasal iktidarın sınıf niteliğini gözardı ederek, aynı soyutlama, aynı kategori içinde ele almanın ölçütü, bunların, sınıf ilişkilerinden bağımsız olarak değerlendirilen iktisadi gelişim düzeyi ve iki süper gücün hegemonya tehdidi ile karşı karşıya kalmalarıdır. ÇKP’nin sınıf mücadelesini gözardı eden; sınıfsal ilişkileri çözümlemelerinde temel almayan anlayışı, en somut ve özlü bir biçimde "üç dünya teorisi"ne ilişkin 1 Kasım 1977’de yayınladığı yazıda ifade edilmiştir: "Üçüncü Dünya ülkelerinin siyasi şartları ne kadar farklı olursa olsun, bu farklılıklar emperyalizm ve hegemonyacılıkla Üçüncü Dünya ülkeleri ve halkları arasındaki temel çelişmeyi değiştiremez. Bu farkılıklar, ülkelerin bağımsızlık, milletlerin kurtuluş ve halkların devrim isteğine dayanan karşı durulmaz tarihi akımı da değiştiremez." (Aydınlık, s. 82) Açıktır ki, bu . tespit, bilimsel olmayan, anti-Marksist bir anlayışın ürünüdür. Marksistler, çözümlemelerinde, kullandıkları sınıflamalarda sınıfsal ilişkileri esas alırlar, çünkü Marksistler her zaman devrimci sınıf mücadelesinin savunucusudurlar.

Eleştirilerin asıl odaklaşması gereken nokta, "üç dünya teorisi"nin siyasal sonuçları olmalıdır.

ÇKP, 2. emperyalist paylaşım savaşı sonrasında, sömürgeciliğin hızlanan tasfiyesi sürecinde, sömürge ülkelerde ortaya çıkan bağımsızlık eğilimini mutlaklaştırarak, kendi "üç dünya teorisi"nin bir unsuru haline getirip "bağımsız devlet kurma" ve bu bağımsız devleti koruyup güçlendirme mücadelesi veren bütün hareketleri fark gözetmeksizin destekliyor. Oysa devrimciler böyle bir anlayışı savunamazlar ve hiçbir zaman da savunmamışlardır. Lenin, 3. Enternasyonal’de Uluslar ve Sömürgeler Komisyonu’ndaki tartışmalarda sömürge ülkelerdeki kurtuluş hareketleri karşısındaki komünist tavrın ne olması gerektiğini şöyle açıklıyor: "Biz, sömürge ülkelerinin burjuva kurtuluş hareketlerini, ancak bu hareketler gerçekten devrimci oldukları takdirde, bu hareketlerin temsilcilerinin o ülkelerdeki köylülüğü ve sömürülen geniş kitleleri devrimci bir ruhla örgütlendirmemize engel olmadıkları takdirde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz. Eğer bu koşullar yerine getirilmezse, bu ülkelerde reformcu burjuvaziye karşı (ki bunlara II. Enternayonalin kahramanları da dahildir) mücadele ederiz." ( UKTH, s.226) (abç) ÇKP ve izleyicileri, "sosyalist kamp da, emperyalist kamp da çöktü dağıldı, koşullar değişti" diyerek, Lenin’in söylediklerinin bugün geçerli olmadığını iddia edeceklerdir. Bu Leninizmi revize etmektir. Çünkü çağımız emperyalizm çağıdır, proletaryanın toplumsal devrimleri çağıdır, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır ve Lenin’in söyledikleri bugün için de geçerlidir. İşte "üç dünya teorisi"nin revizyonist teori olduğu tam bu noktada somutlaşmaktadır. ÇKP’nin fark gözetmeksizin, tüm "bağımsız devlet kurma" hareketlerini desteklemesi anlayışının doğal ve mantıki sonucu "devlet egemenliği"nin savunulması, yani, birçok ülkede egemen sınıfların devletinin savunulması oluyor. Bu politikanın bizim gibi ülkelerdeki sonucu ise, siyasal bağımsızlık eğilimi abartılarak, yeni sömürgeciliğin alkışlanması oluyor. (Bu anlayış bazen de, Çin’in sakat politikalarını haklı gösterme gerekçesi olmaktadır. Örneğin Çin, Zaire’deki iç savaş sırasında, ABD emperyalizminin adamı Mobutu’ya yardım etmesini, "isyancıların Zaire’nin devlet egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit ettiklerini" ileri sürerek haklı göstermeye çalışmıştır.)

ÇKP, 2. empeıyalist paylaşım savaşı sonrasında yoğunlaşan ve yaygınla an ulusal kurtuluş savaşlarının tümünü aynı derecede bunların niteliklerini gözardı edip "üç dünya teorisi"nin çerçevesi içinde desteklemektedir. Bu anlayış da savunulamaz. Lenin bu nedenle 3. Enternasyonal’de komünistlerin desteklemesi gereken geri kalmış ülkelerdeki kurtuluş hareketlerini "burjuva demokratik" terimi yerine "devrimci ulusal" terimi ile ifade edilmesini önererek şöyle demiştir: "Çünkü emperyalist burjuvazi bütün araçlara başvurarak, reformcu hareketi, ezilen halklar arasına da ekmeye çalışmaktadır. Sömürücü ülkelerin burjuvazisiyle sömürgelerin burjuvazisi arasında bir ölçüde yakınlaşma olmuştur; öyle ki, sık sık ve belki de çoğu halde, ezilen ülkelerin burjuvazisi, bir yandan ulusal hareketleri desteklerken, aynı zamanda, emperyalist burjuvaziyle anlaşma halindedir; yani emperyalist burjuvaziyle birlikte devrimci hareketlere karşı ve devrimci sınıflara karşı savaşım vermektedir." (UKTH, s. 225) Lenin, konuşmasının daha sonraki bölümlerinde (yukarıda belirttiğimiz gibi) bu hareketlerin desteklenemeyeceğini ifade etmiştir. İşçi sınıfı öncülüğün,de verilmeyen ulusal kurtuluş savaşlarında söz konusu olan ulusal kapitalist bir ekonomi programıdır. Emperyalizm döneminde bizim gibi ülkelerde gerçek anlamda ulusal ve bağımsız bir kapitalizmin olamayacağı açıktır. ÇKP tezlerinin savunucuları, bu tür bir ulusal kurtuluşa, bu tür bir ulusal ekonomiye bizim gibi yeni sömürge ülkelerin burjuvazilerinin taraftar olmayacaklarını, olamayacaklarını anlamamaktadırlar. Leninist emperyalizm teorisini kavramayan bu anlayışın sonucu ise, "uluslararası yeni ekonomik düzen" (UYED)’in savunulmasıdır. Gerçekte, UYED’in savunulması emperyalizmin, metropol ülkeleriyle, sömürge, yarı sömürge, yeni sömürge ülkeleriyle bir bütün olarak bir uluslararası sistem olarak kendisini yeniden üretmesi sürecinde, emperyalist tekelci sermayenin ve onun bizim gibi ülkelerdeki uzantılarının "yeni(!)" iktisadi politikalarının savunulması, kısacası egemen sınıfların "ulusal(!)" ekonomilerinin savunulması anlamına gelmektedir. (Örneğin ÇKP ve izleyicileri, OPEC ve benzeri örgütlerin faaliyetlerini, anti-emperyalizm adına, büyük bir şevkle desteklemektedirler.

ÇKP, "üç dünya teorisi" çerçevesindeki bu çözümlemelerini, uluslararası düzeyde genel bir siyasal mücadele hedefine ulaştırmakta ve bu hedefi "ülkeler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim istiyor" şiarında somutlaştırmaktadır. Bu şiardaki sonuncu tespit ("Halklar devrim istiyor" egemen sınıfların dışında kalan emekçi sınıf ve tabakaların isteğidir, bir tolumsal devrim programıdır. Ama bu, söz konusu şiarın ilk iki tespiti ile çelişmektedir. İlk ikisi, ÇKP tarafından savunulduğu bağlamda revizyonist bir öze sahiptir ve devrimcilerin bunları savunması söz konusu olamaz. ÇKP, bu şiarı sadece "3. dünya ülkeleri" için değil, "2. dünya ülkeleri" için de geçerli bir mücadele hedefi olarak savunuyor. Örneğin AET ülkelerinin bile devlet egemenliklerini korumalarını ve ulusal ekonomilerini pekiştirmelerini destekliyor. Hatta "2. dünya ülkeleri" ile "3. dünya ülkeleri"nin birbirleriyle olan iktisadi ilişkilerini geliştirmeleri savunulmaktadır. Bunun anlamı emperyalist sömürünün, "iki süper güce karşı mücadele" adına alkışlanmasıdır. Ayrıca "2. dünya ülkelerinin "3. dünya ülkeleri" kapsamına giren emperyalist ülkelerin (AET ülkeleri, Japonya vb.) dünya devrimci hareketi önündeki engelleyici konumunun tümüyle gözardı edilmesine yol açıyor. (Örneğin bugün Fransa, Afrika’daki devrimci gelişmelere doğrudan askeri müdahalelerde bulunan bir emperyalist güç olma durumundadır. Afrika’da ABD’nin yapmadığını, ABD’nin de onay ve desteğini alarak Fransa yapmaktadır. Fransa’nın yalnızca on yıl içinde Poliserio, Zaire, Çad, Cibuti ve Orta Afrika gibi ülkelerdeki tavrı bunun kanıtıdır.)

"Üç dünya teorisi"nin iktisadi düzeydeki siyasal mücadele hedefi UYED’in kurulması için mücadele etmektir. ÇKP, emperyalist somürünün (esas olarak sermaye ihracı ilişkisi çerçevesinde üretim sürecinde ortaya çıktığını gözardı ederek) değişim (mübadele) sürecinde gerçekleştiğini öne sürmektedir. 26 Eylül 1975 tarihli Pekin Review Dergisi bu konuda şu görüşlere yer vermektedir. "Emperyalizmin, özellikle iki süper devletin ticari alanda sık sık başvurdukları bir uygulama, üçüncü dünya ülkelerinden ucuza alıp onlara pahalıya satarak, bu ülkeleri ‘eşit olmayan mübadele’ yoluyla amansızca sömürmektedir. Bu uygulama son yıllarda giderek şiddetlenmiştir." (Ayınlık, s. 57) ÇKP, değişim ilişkilerinde ortaya çıkan bu "eşitsiz değişim"den hareket ederek, emperyalist ülkelerle "3. dünya ülkeleri" arasında sömürüden uzak, değişim sürecinde eşitlik ilkesine dayanan UYED’in kurulabileceğini savunuyor. Bu yöndeki çabaları destekliyor. ÇKP’nin bu siyaseti Kautsky’ciliktir. Çünkü, bu anlayış, emperyalizmin temelindeki kapitalist üretim ilişkilerine dokunmadan emperyalizmin reformlar aracılığıyla derece derece emperyalizm olmaktan çıkabileceğini söylemektedir. (Kautsky, emperyalizm yok edilmeden "barışçıl" politikalar ve "barışçıl" emperyalist yöneticiler sayesinde daha eşitlikçi bir düzenin kurulabileceğini öne sürüyordu) Emperyalist ülkelerle geri bıraktırılmış ülkeler arasındaki sömürü ilişkisinin ortadan kaldırılması için söz konusu ülkelerin emperyalist sömürü zincirini parçalayıp emperyalist kapitalist sistemin dışına çıkmaları gerekmektedir. Bunun için de bu ülkelerde emperyalizmin uzantısı olan egemen sınıfların ve onların kurulu düzenlerinin yıkılması gerekmektedir. Yani bizim gibi ülkelerde ÇKP’nin ileri sürdüğü gibi, egemen sınıflarla birlikte emperyalizmin sömürüsü engellenemez, çünkü bu ülkelerin egemen sınıflarının varlık nedeni ve koşulları bizzat emperyalizmle olan sömürü ilişkisidir. Egemen sınıfların kendi varlık koşullarını ortadan kaldırmalarını düşünmek ise saçmadır.(1) Açıktır ki, gümrükler, hammadde fiyatları vb. bazı "görüntü mekanizmalar"daki değişikliklerle kurulacak olan UYED, emperyalist kapitalist sistemin bir bütün olarak, bir başka düzeyde kendisini yeniden üretmesinden, yani emperyalist ülkelerle yeni sömürge ülkeler arasındaki ilişkisinin (üstelik) ÇKP desteği ile "sol"dan meşrulaştırılmış olarak) yeniden üretilmesinden başka bir şey olmayacaktır. Dolayısıyla ÇKP’nin UYED tezi egemen sınıfların kuyrukçuluğunu yapmaya kısacası sınıf işbirliği politikasına saplanmaya varmaktadır.

"Üç dünya teorisi"nin siyasal düzeydeki mücadele hedefi ise, her an gündemde bulunan "iki süper gücün savaş siyasetini tecrit etme"dir. Bunun için de, "iki süper devlete, özellikle de SSCB’ye karşı en geniş cepheyi (en geniş anti-sosyal emperyalist cepheyi) oluşturmak gerekmektedir. Bunun için de "3. dünya ülkelerini seferber ederek bunlarla 2. dünya ülkeleri arasındaki ittifakı sağlayıp (ve hatta, ABD’yi tarafsızlaştırıp) esas ,olarak Sovyet Rusya’ya vurmak." Bu siyasal hedefin sonucu "ulusal savunmanın güçlendirilmesi için mücadele etmeyi savunmak"tır. "2. dünya ülkeleri" için "ulusal savunmanın pekiştirilmesi"ni önerme, açıkça AET ülkelerinin, Japonya gibi emperyalist ülkelerin tekelci sermayelerinin devletlerini ve bunların militarist kurumlarını güçlendirmeyi savunma anlamına gelmektedir. Tam bu noktada takke düşmekte, kel görünmektedir. 2. Enternasyonal döneklerinin, savaşın hangi sınıfın hangi politikalarının devamı olduğunu tümüyle gözardı ederek saldırıya uğrayan anavatanın savunulması tezleri tam bu noktada su yüzüne çıkmaktadır. ÇKP ve izleyicileri "2. dünya ülkeleri"ne ilişkin tümüyle sosyal şoven bir siyaset geliştirmektedirler.
Bizim gibi ülkeler için "ulusal savunmanın güçlendirilmesi"ni önerme, emperyalizmin gizli işgalinin pekiştirilmesini destekleme anlamına gelmektedir. Örneğin 4. Ordunun kuruluş aşamasında, SSCB sınırında yer almak koşuluyla, PDA, 4. Ordunun kurulmasını desteklediğini açıklamış ve böylece işçi sınıfına, halka ve devrime ihanetin eşiğıne gelmiştir.

Ayrıca bu siyaset bizim gibi ülkelerde "Sovyet Rusya’nın hegemonyacılığına karşı çıkma" gerekçesi altında ABD’nin yayılmasının desteklenmesine varmaktadır. (Bunun örnekleri Angola, Zaire, Mısır, Sudan ve Dofar’da görülmüştür)(2) Ayrıca, "üç dünya teorisi"nin siyasal düzeydeki diğer bir sonucu da, iç dinamiklerin tümüyle gözardı edilerek, devrimin bütünüyle emperyalistler arasındaki çelişkilere (özellikle "emperyalist paylaşım savaşıyla sonuçlanacak olan iki süper güç arasındaki çelişkiye" bağlanmasıdır. Örneğin PDA açık açık söylemektedir: "Dünya halklarının baş düşmanı olan iki süper devleti tecrit etmek ve aralarındaki çelişkiden yararlanmak" (Aydınlık s. 57). Dolayısıyla devrim sorunu erteleniyor, gerçekte devrimden vazgeçiliyor, sınıf işbirliği siyaseti temeline dayalı bir "milli bağımsızlık" talebi devrim hedefinin önüne geçiriliyor, hatta devrim sözcüğü ağıza bile alınmaz oluyor.
Aslında "üç dünya teorisi"nin vardığı yer SBKP revizyonizminin kapitalist olmayan yol tezinin vardığı yerdir. Örneğin TKP’nin ileri demokrasi tezine göre halktan yana bir CHP’li hükümet ya da cunta, (kapitalist olmayan yoldan) ileri demokrasi durağından geçerek sosyalizme barışçıl geçişi sağlayacaktır. PDA’ya göre ise şimdiki CHP (tıpkı 1923’lerde olduğu gibi) ikinci bir kuvayi milliye ruhu içinde, "sosyal emperyalizme" karşı çıkmak görevi ile karşı karşıyadır. İlk bakışta birbirlerinin karşıtı gibi görünen TKP ve PDA, görüldüğü gibi CHP kuyrukçuluğunda birleşmektedirler.

Sonuç olarak, ÇKP tezlerinin vardığı yer SBKP tezlerinin vardığı yerden çok farklı değildir. Hatta daha tehlikeli boyutlara "emperyalist politikaları doğrudan ve açıktan destekleme" boyutlarına ulaşmıştır. ÇKP ve izleyicilerinin vardığer yer milliyetçi bir çizgidir. Örnegin Türkiye’de, PDA’nın vardıgı yer, günlük gazetesi için MHP’lilerden ve AP lilerden bağış toplamakla övünme çizgisidir! (Halkın Sesi, s.143)
 

"Üç dünya" "Eleştirilerinin" Eleştirisi

ÇKP’nin "üç dünya teorisi"ne uluslararası düzeyde yöneltilen eleştirilerin şüphesiz en ilginç olanı, bugüne kadar ÇKP ile aynı tavırlar içinde olan AEP’nin eleştirileridir. Dünyadaki yeni bir kutuplaşmanın atılımı olmasına rağmen bu eleştriler AKP’nin dünya çözümlemeleri ile uyumsuzluk içindedir. Gerek ÇKP’nin gerek AEP’nin dünyayı yorumlayışları aynı teorik temellere  dayanmaktadır. Marksizmin sınıfsal çözümlemelerine tümüyle aykırı olan "yayılmacı ve hegemonyacı" Soviyet Sosyal  Emperyalizmi" (SSE) çözümlemesi temeli üzerinde, ÇKP ve AEP, temel görevin bu "yayılmayı" önleme olduğu konusunda anlaşmaktadırlar. Son AEP eleştirileri ile birlikte sorun tam bu noktada ilginç bir görüntü kazanmaktadır. Sözkonusu olan, aynı temelden hareket edilerek getirilen iki ayrı çözüm önerisidir.

ÇKP’nin çözümlemesi "iki süper güç"ten baş tehlikenin SSE olması tespitiyle AEP’ninkinden "ayrı" olma görünümündedir. "Bu iki süper gücün hegemonya mücadelesi, çıkacak olan 3. paylaşım savaşının esas kaynağıdır." Madem ki "her türlü emperyalizm" yayılmaktadır, o halde "her türlü güçle (faşist, sosyalist, emperyalist vb.) bu yayılma bloke edilmeli, önlenmelidir. Üstelik "bu hegemonya mücadelesinde asıl saldırgan konumda olan SSE olduğuna göre, esas olarak SSE’nin saldırgan yayılmacılığı önlenmelidir. "Görüldüğü gibi ÇKP’nin Marksist sınıflar çözümlemesine tümüyle aykırı olan "yayılmacı SSE" çözümlemesi ile bu yayılmayı önlemeye yönelik çözüm önerilerinin dayandığı hiçbir sınıfsal özü olmayan "üç dünya teorisi" belli bir "iç tutarlılık(!)" göstermektedir. Bir başka deyişle Marksizmin sınıfsal çözümlemelerine kökten aykırı düşen tespitlerin (yayılmacı SSE) sonucu, sınıfsal olmayan bir çözüm (üç dünya) önerilmektedir.

ÇKP’nin dünyayı yorumlayışı, AEP ile baş tehlike konusunda "ayrı" gibi görünür: AEP her iki "süper gücü" aynı derecede tehlikeli görmektedir. Ancak AEP bu konuda bir çıkmaz içindedir. Hem "emperyalist güçler arasındaki baş çelişki ABD .ile Sovyet Rusya arasındadır ve bunlar arasında, ezen uluslar ve ezilen uluslar üzerindeki hegemonya mücadelesi yükselmektedir" diye bir tespit yapmakta, hem de bu gelişim sürecinde ağır basan yönün tespitinden kaçınmaktadır. Oysa bu tespiti yaparken yürütülen mantığın kaçınılmaz sonucu "SSE’ni ‘tırmanan’ emperyalist güç olarak kabul etmek"tir. Yani, ÇKP’nin çizgisine düşmektir: Gerçekte, AEP de ÇKP gibi Marksizmin sınıfsal çözümleme anlayışını kökten reddeden bir bakış açısıyla dünyayı çözümlemektedir. Bu bağlamda, AEP’nin "üç dünya teorisi"ne yönelttiği eleştiriler, kendi genel siyasal çözümlemeleri ile birlikte ele alındığında bir eklektisizm, bir tutarsızlık örneği olmaktadır. "Üç dünya" tespitini ve dolayısıyla "ülkelerin birliği" hedefini reddedip bunun yerine "ezilen halklar" tespitini ve "halkların birliği" hedefini koyma, Marksist sınıfsal çözümleme anlayışının özünü reddeden bir çözümlemeyle varılan bir tespitin (yayılmacı SSE) çözümü olarak, doğru bir sınıfsal çözüm önerisi (halkların birliği) getirmek anlamına gelir. Dolayısıyla AEP’nin dünyayı dönüştürmeye ilişkin tavrı dünya yorumlayışı ile birlikte ele alındığında tutarlılıktan yoksundur, eklektikdir. Sonuç olarak "ÜÇ DÜNYA" TEORİSİNİ REDDETMENİN ZORUNLU ÖNKOŞULU ÇKP’NİN DÜNYA.ÇÖZÜMLEMESİNİ (SSE DAHİL) REDDETMEKTİR. Çünkü "üç dünya" ÇKP tahlillerinin zorunlu mantıki sonucudur. Bir şeyin sebebi reddedilmeden zorunlu sonucu reddedilemez. Bizim Devrimci Yol olarak bu teoriye AEP’den çok önceleri yönelttiğimiz eleştiri ile bugün AEP’nin eleştirileri birçok noktada çakışmaktadır, ancak bu konuda aramızdaki en temel ayrılık bizim SSE’ni reddetmemizden kaynaklanmaktadır. AEP’nin ise tutarsız mantığından kaynaklanan eklektisizmi, siyasal gelişmeler karşısında, kendini birçok noktada yalpalamalarla belli edecektir. Ülkemizdeki AEP savunucularına, AEP’nin yalpalamalarının yansıması, bu gruplar açısından önümüzdeki günlerde ilginç "özeleştiriler" yapma fırsatını da yaratacaktır. Bu fırsatlara ÇKP yanlısı oportünistlerimizin büyük bir "özeleştiri" aşkıyla sarılacaklarına kuşkumuz yoktur.

AEP eleştirileri Türkiye’de HK, HB, DP (Devrimci Proletarya) gibi gruplarca büyük rağbet gördü. Ancak bu oportünistlerin AEP tarafında yer almalarıyla sorun çözülmedi. Orıları daha önceleri ÇKP çizgisini savunmaya iten mantık, bugün AEP çizgisini savunmalarındaki mantığın aynısıdır. HK’nun özeleştirisinde de açıkça ifade edildiği gibi, "proletarya enternasyonalizmi" adına "üç dünyayı" savundukları ve yine aynı "proletarya enternasyonalizmi" adına "üç dünyayı" reddettikleri fikri, temel mantıksal hatalarını ortaya koymaktadır. HK "üç dünya teorisi"ni eleştirirken yaptığı "özeleştiri"de "üç dünya teorisi"ni diyor, "devrim yolunu aydınlatan bir teori olduğunu incelemek ve bir sonuca vardıktan sonra onu kabul etrmek yerine, ‘madem ki uluslararası proleter devrimci harekette bu savunuluyor, biz de savunmakla görevliyiz’ anlayışıyla kolaycı bir yol tuttuk... Revizyonizme, Troçkizme karşı mücadele ile Marksizm Leninizm saflarrnda yer alınan 1975,yılında henüz uluslararası Marksist-Leninist harekette bu konuda açıktan açığa ve bize ulaşan bir tartışma yoktu. Dış görünüşte uluslararası harekette bir fikir birliği ve tek bir çizgi vardı. Bu durum, bu hataya düşmemizde dış faktörlerin en önemlilerinden birini oluşturdu. Gazetemiz uluslararası proleter devrimci hareketin çizgisine sadık kalmanın, bağlanmanın bir gereği olarak üç dünya teorisini kabul ettik. (HK, s. 84) Proletarya enternasyonalizminin bu tür bir " yabancı radyo dinleme" sorununa indirgenmesi kabul edilemez. Proletarya enternasyonalizmi dünya çapında bir sapmanın peşine takılmaya indirgenemez. Eğer sorun böyle ele alınırsa varılacak nokta hep, proletarya enternasyonalizmi adına(!) Marksizm-Leninizmin inkarı olur.

Örneğin bugün birden bire AEP’ci kesilen HK önderleri dün, ilk önce Mihriciliklerinin (1972) daha sonra Troçkist maceracılıklarının (1975) "en son(!)" da ÇKP’ye egemen olan siyaseti savunmalarının "özeleştirisi"ni yapmış "proleter devrimciler(!)"dir.
HK, "özeleştirisi"nde bizzat kendisinin ifade ettiği gibi, bugüne kadar teoriyi bir süs olarak gördüğü" için, "teori ile pratiğin birliğini kavramadaki zaaflarından dolayı, "üç dünya teorisi"ni eklektik bir biçimde de olsa savunarak.., saflarını sağın etkilerine açık hale getirmiş, ülkemizde savunulan birçok sağ teze sahip çıkmış... ‘proleter devrimci’ gazetelerin (HY, HB olsa gerek) de aynı yanlışa düşmelerinde önemli rol oynamış.., sınıf düşmanlığına karşı uyanıklığın körelmesine ve onların taktik açısından da olsa küçümsenmesine neden olmuş, legalist ve menşevik bir çalışma tarzını savunur olmuş.., saflarında sınıf kininin azalması ve ihtilalci ruhun körelmesi eğilimini yaratmış.., oportünizme hizmet etmiştir" (HK, s. 84). Bizzat kendi ifadelerinden anlaşıldığı üzere, Halkın Kurtuluşçuları bugüne" kadar Marksizm-Leninizmden, devrimden ve işçi sınıfından başka her şeye hizmet etmiş olan "proleter devrimciler(!)"dir! Bu sadece HK için değil, HY ve HB için de geçerlidir. Siyaset olma ididası ile ortaya çıktıklarından bu yana, siyasetsizliklerinin sıkıntısı ve kompleksi içinde, hep "özeleştiri" yapıp durmuşlardır. Ve onların PDA ile en temel ortak özellikleri de işte adeta bir günah çıkarma işlemine dönüşen bu "özeleştiri" hastalığıdır. Gerçekten onlar için proleter devrimcilik, bilim gücü ile de iman gücü ile elde ettikleri ve bunun için de bilimden uzaklaştıkları halde kaybetmedikleri bir "paye"dir. Onların "en son(!)" savundukları hep bir önceki "siyaset"lerinin eleştirisi olmuştur. Özeleştiri silahını siyasetsizliklerini örtmek için kullanarak tümüyle etkisizleştirmişlerdir. Ve döne döne Mevlana ya dönen bu "siyaset"lerin, bugün savundukları AEP’nin görüşlerini, yarın (radyoda başka bir istasyon bulunca) reddetmeyeceklerinin garantisini kendileri bile veremezler. Ve böyle bir garanti de yoktur. O halde HK, HY, HB, DP vb. gruplar teori yapıyoruz diye ,kağıt israfından başka bir şey yapmamaktadırlar. Bu gruplar sınıf mucadelesi sahnesine çıktıklârından beri arkalarında bugün kendileri dahil hiç kimsenin kabuletmediği onlarca boşür, yüzlerce dergi bırakmışlardır. Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün yazdıklarını, "yarın reddedecekleri şeyler" olarak değerlendirmek elbette herkesin en doğal hakkıdır.

Bütün AEP yanlıları, bugün var güçleriyle "üç dünya teorisi"ne saldırmakta ve onu "günah keçisi"ne çevirmektedirler. Ancak kendilerini bu noktaya getirenin ne olduğu konusunda hala tutarsızdırlar, hatalarının temel kaynağını tespit edememişlerdir. Örneğin "faşizmin tırmanışı"ndan "legalist ve menşevik bir anlayışı savunmaları"na kadar bütün günahlarını "üç dünya teorisi"ne yıkıp suçlarından arınmaya çalışması, Halkın Kurtuluşu’nun kurtuluşunu sağlamaz. Yılladır "sınıf iş birliği","menşeviklik", "oportunistlik" yatığını söyleyip hala "proleter  devrimci(!)olduğunu  iddia etmek de çözum değildir. Özeleştiri bu kadar kolay bir olay değildir.
Bugün ÂEP’nin ve onun Türkiye’deki radyo izleyicilerinin "üç dünya teorisi"ne yönelttikleri eleştirilerin birçoğunu Devrimci Hareket iki üç yıldan beri yapıyordu. ÇKP izleyicisi "proleter devrimciler(!)" devrimcilerin bu eleştirilerine saldırıyorlar, devrimcileri "revizyonistlik"le "oportünistlik"le suçluyorlardı. Zaman ve gerçekler Devrimci Hareketin tespitlerinin doğruluğunu ve haklılığını göstermiş ve ÇKP izleyicisi proleter devrimciler" geçmişte savunduklarının oportünist ve revizyonist bir tez olduğunu itiraf ederek "özeleştiri" yapmışlar, günah çıkartmışlardır. Ama kendileri yine "proleter devrimci(!)" Devrimci Hareket ise yine "oportünist, revizyonist ve orta yolcu. " İşte bu anlayışa siyasal ahlaksızlık denir, Makyavelizm denir. Bu gruplar, hem her yanlışı yapacaklar, yanlıştan kendilerini kurtaramayacaklar, her ihaneti yapacaklar, hem de hep "proleter devrimci(!)" kalacaklar! "Proleter Devrimcilik" bu bayların kendilerine koydukları göbek adları olsa gerek!

HK, HY, HB vb. gibi gruplara yönelttiğimiz eleştirilerde onların temel hatasının "proletarya enternasyonalizmi" adına dünya çapında bir yanlış çizginin kuyruğuna takılmak olduğunu vurguladık. Gerçi HY henüz hangi yanlışı savunacağı konusunda tavır belirlememiştir.

İşin ilginç yanı, "Üç dünya teorisi"ne devrimci hareketin yönelttiği eleştirilere uzun süredir kulaklarını tıkayanlar, AEP eleştirileri üzerine birdenbire devrimcilerin iki, üç yıl önce yaptıkları tespitleri savunmaya başladılar. Bu bayların eleştirilerimızi dinlemelerini sağlamak için anlaşılan yurt dışında bir radyo istasyonu kurmak gerek! Yalnız kendilerine bir tavsiyemiz var: Radyo istasyonlarına bu kadar bel bağlamasınlar. Yanlışlıkla dalgaları karıştırıp, farkına varmaksızın, Moskova, Bizim Radyo ya da benzeri istasyonları doğru istasyon diye dinleyip birdenbire "toplumsal ilerleme" vb. şeyleri savunmaya başlamalarından kendileri hesabına endişeleniyoruz.

Proletarya enternasyonalizminin basit bir dayanışma anlayışı içinde, radyo izleyiciliği, yanlış çizgilerden birinin peşine takılma olarak algılanışı, ülke somutunda yaşanılan ve toplumun eksenini oluşturan anti-faşist mücadeleden geride kalmayı getirdi. "Sosyal Faşizm" teorisi ile faşizme karşı mücadelede hedef şaşırtıldı. Kısacası oportünistler yaşanan hayatın artan karmaşıklığını çözümleme yerine kolay olanı seçtiler. Tavırları bugünden aynıdır. Savunduklarının açık tutarsızlığını görüp "kolaycı" bir tavırla daha kapalı tutarsızlıkları olan bir çizgiye sarılmışlardır. Ancak Türkiye devriminin sorunları böylesi bir cendereye sokulamaz. Devrime kazanılabilecek sağlıklı unsurlar böylesi sorumsuz bir anlayışa teslim edilemez. Bugün geliştirdikleri "özeleştiriler" siyasi iflaslarının belirtrleridir, "proleter devrimciliğin" değil!

Burada üzerinde durulması gerekli olan bir sorun da şudur:

Gerek AEP, gerekse ülkemizdeki AEP izleyicileri, ÇKP’nin "Üç Dünya" siyasetine veryansın eleştiriler düzüyorlar. "Üç Dünya teorisi sınıf işbirlikçiliğidir," "Üç Dünya, devrime ihanettir, anti-Leninizmdir" vb. yöneltilen eleştirilerin tümü, hiç tereddütsüz, ÇKP’nin revizyonist bir çizgiyi savunmakta ve izlemekte olduğundan başka bir anlama gelmez ve bilindiği gibi ÇKP bu revizyonist çizgiyi 1970’lerden bu yana uygulamaktadır. Oysa, yine hem AEP, hem de ülkemizdeki yeni izleyicileri, revizyonizmin iktidara gelmesinin burjuvazinin iktidara gelmesi demek olduğunu, partinin revizyonist bir çizgi izlemeye baştaması ile birlikte, o ülkenin kapitalist-emperyalist bir ülke olduğunu, SSCB’nin bu şekilde sosyal emperyalist bir ülke haline geldiğini ileri sürüyorlardı. Sosyal emperyalizm teorilerinin temel mantığı budur. Eğer hem bu mantığın doğru olduğunu, hem de ÇKP’nin 1970’lerden beri revizyonist olduğunu kabul ediyorsanız, bu mantığın zorunlu bir sonucu ÇKP’nin sosyal emperyalist bir ülke olduğunu kabul etmektir. ÇHC’de bugün tıpkı 1956’da Kruchev’in "bir komplo" ile iktidara geldiği gibi, burjuvazi (şu revizyonist burjuvazi) iktidarı gaspetmiş, Çin halkını aldatarak sosyalist Çin’i sosyal emperyalist bir ülke haline getirmiştir. Üstelik bu konuda dış politikada bol miktarda "kanıt" da elde edilebilir. İçerde de sınıf ayrıcalıklarına ilişkin, ücret farklılıklarına, özel mülkiyete ilişkin gene bolca "kanıt" bulunabilinir! Çok mu saçma? Ama bu mantığı siz SSCB için uyguluyorsunuz!

Gerek ÇKP’nin, gerekse AEP’nin sosyal emperyalizm teorilerindeki çıkış mantığını reddetmedikten sonra, bugün ÇKP’ye (ve "üç dünya" teorisine!) yöneltilen eleştirilerin varacağı zorunlu sonuç (eğer tutarlı olmak diye ihtiyaç varsa tabii!) Çin’in de sosyal emperyalist olduğunun ilanından başka bir şey olamaz!

Hayır, elbetteki bizim istediğimiz bu değildir. Anlaşılması gereken ve bizim anlatmaya çalıştığımız, sosyal emperyalizm teorilerinin bir safsatadan başka bir şey olmadığıdır. Ve bunu anlamadan hiçbir şey yapılamayacağıdır.

İstediğimiz, Çin’i de içine alan bir çözümleme ile "Kahrolsun üç süper devlet" deme kolaycılığını göstermek zorunda kalmadan, "üç dünya teorisi"ni dayandığı "sosyal emperyalizm" safsataları ile birlikte reddederek ve onu söyleten mantığı reddederek Türkiye’de yaşanan anti-faşist devrimci mücadelede yer almanız.
 

Dipnotlar

(1) Çin’in UYED tezi, "3. Dünya Ülkeleri" ile emperyalist ülkeler arasında sömürüden uzak, değişim sürecinde eşitlik ilkesine dayanan bir düzen kurulacağı ütopyasıdır.
Lenin değişim sürecindeki "eşitsiz değişim"in kaynağının üretim sürecinde olduğunu gösterir. "Eşitsiz değişim" sermayenin organik bileşiminin farklı olduğu sektörlerin mallarının değişimi sürecinde ortaya çıkar. Yani "eşitsiz değişim" bizatihi değişimin tarafları olan ülkelerin üretici güçlerinin gelişim düzeylerinin farklılığından kaynaklanır. Dolayısıyla değişim sürecinde ortaya çıkan "eşitsiz değişim"in gerçekten ortadan kaldırılması için emperyalist sömürgeciliği, yeni sömürgeciliği tasfiye etmeye yönelik anti-kapitalist mücadelenin başarıya ulaşmasının hedef alınması gerekmektedir. Oysa ÇKP böyle bir şey önermiyor. ÇKP sadece bazı "görüntü mekanizmalarda" (hammadde ve mamul madde fiyatları, gümrükler vb.) bazı değişiklikler öneriyor. Açıktır ki, bu tür reformist değişikliklerle "eşitsiz değişim" ortadan kaldırılamaz. Bu bağlamda ÇKP’nin değişim ilişkilerinde eşitliğe dayanan UYED tezi bir ütopya olmaktan öteye gidemez.
(2) Bu konuda bkz. Devrimci Yol, s. 6, "Zaire/Sudan; Devrimci Yol, s. 7, Mısır "Sosyal Emperyalist" Saldırganlığa Karşı "Savunma" Savaşı mı Veriyor?; Devrimci Yol, s.11, "Ortadoğu Sahnesinde Bir Amerikan Oyunu."


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org