|
|
|
|
"ÜÇ DÜNYA" TARTIŞMALARI ÜZERİNE
|
![]() |
Devrimci Yolun bu tespitleri aynen gerçekleşmiştir. Halkın Sesi ÇKPnin ve "üç dünya teorisi"nin "yılmaz" savunucusu olmayı sürdürürken, Halkın Kurtuluşu (HK), Halkın Yolu (HY), Halkın Birliği (HB) saflarında AEP eleştirileri yoğun tartışmalara neden olmuştu. Şimdilerde HK, HB ve Devrimci Proletarya (1970lerden bu yana profesyonel "hizip"çilik yapan grupçuk) "üç dünya teorisi"ni eleştirme konusunda birbirleriyle yarışıyorlar. Bir yenilginin verdiği yılgınlık içinde, 1971 devrimcilerine "onlar sosyal emperyalizmin ajanlığını yaptılar" diye kara çalıp, "proletarya enternasyonalizmi" adına "üç dünya teorisi"ni kabul edenler, şimdi yine "proletarya enternasyonalizmi" adına"üç dünya teorisi"ne saldırmaktadırlar. Proletarya enternasyonalizmini "radyo istasyonlarını izleme"ye indiren bu "siyaset"lerin siyasal istikrarsızlığını teşhir etmeden önce, daha önce çeşitli yazılarda değindiğimiz ve Devrimci Yol Bildirgesinde ana hatlarını koyduğumuz "üç dünya teorisi"ne ilişkin eleştirilerimizi açmaya, AEP eleştirisinin ve AEP izleyicilerinin eleştirilerinin eleştirisini yapmaya çalışacağız. 10 Nisan 1974 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC)nin resmi temsilcisi olarak, Birleşmiş Milletlerde yaptığı konuşmada Deng Siao Ping, ÇKPnin "uluslararası durum çözümlemesi" ile ilgili görüşlerini şöyle özetliyordu: "Uluslararası ilişkilerdeki değişiklik gözönüne alınırsa, bugün dünya aslında birbirleriyle hem ilişkili olan hem de çelişen üç kısım ya da dünyadan meydana gelmektedir. ABD ve Sovyetler Birliği birinci dünyayı meydana getiriyorlar. Asya, Afrika, Latin Amerika ve diğer bölgelerin gelişmekte olan ülkeleri üçüncü dünyayı meydana getiriyor. Bu ikisinin arasında kalan gelişmiş ülkeler ise ikinci dünyayı meydana getiriyor." (Halkın sesi, s. 6) Dünyayı üç grup ülkeye bölen ÇKP, "SSCBde, kapitalizme geri dönüşün tamamlanıp, sosyal-emperyalist bir ülke olması ve Doğu Avrupa ülkelerinin de kapitalizme geriye dönmeleriyle birlikte" sosyalist kampın dağıldığını, aynı şekilde, "eşitsiz ve sıçramalı gelişim yasası sonucu" emperyalist blokun da dağıldığını ileri sürerek çağımızın temel çelişkisi olan sosyalizm/kapitalizm çelişkisini reddediyor. ÇKP, emperyalizmin proletaryanın toplumsal devrimler çağı olduğunu, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı olduğunu reddediyor. ÇKP, Leninin 1920 yılında Komünist Enternasyonal Kongresinde metropol ülkelerdeki ile sömürge ülkelerdeki devrimlerin farklılığını ve uluslararası işçi sınıfı hareketi ile ezilen ulusların mücadelelerinin birlikteliğini vurgulamak için yaptığı "ezen ve ezilen uluslar" ayrımını; ve güçlü emperyalist ülkelerle diğer kapitalist ülkeler arasında ayrım gözetilmesini öneren sözlerini saptırarak, kendi "üç dünya" çözümlemesine Leninden teorik destek sağlamaya, dolayısıyla da söz konusu tezin anti-Leninist olmadığını kanıtlamaya çalışmaktadır. (Ustaların, değişik koşullarda ve zamanlarda söylediklerini ve yazdıklarını, kullandıkları bağlamdan soyutlayarak, kendi revizyonist tezlerinin açılmasında "joker" olarak kullananların başka türlü davranmaları beklenemez.) ÇKPnin dünyayı üçe bölerken kullandığı ölçütler, sınıfsal ilişkilere dayanmayan bilimsel olmayan ölçütlerdir. ÇHCni, Vietnamı, Güney ve Kuzey Koreyi, İranı, Şiliyi, Türkiyeyi vb. sosyo-ekonomik sistemlerini ve siyasal iktidarın sınıf niteliğini gözardı ederek, aynı soyutlama, aynı kategori içinde ele almanın ölçütü, bunların, sınıf ilişkilerinden bağımsız olarak değerlendirilen iktisadi gelişim düzeyi ve iki süper gücün hegemonya tehdidi ile karşı karşıya kalmalarıdır. ÇKPnin sınıf mücadelesini gözardı eden; sınıfsal ilişkileri çözümlemelerinde temel almayan anlayışı, en somut ve özlü bir biçimde "üç dünya teorisi"ne ilişkin 1 Kasım 1977de yayınladığı yazıda ifade edilmiştir: "Üçüncü Dünya ülkelerinin siyasi şartları ne kadar farklı olursa olsun, bu farklılıklar emperyalizm ve hegemonyacılıkla Üçüncü Dünya ülkeleri ve halkları arasındaki temel çelişmeyi değiştiremez. Bu farkılıklar, ülkelerin bağımsızlık, milletlerin kurtuluş ve halkların devrim isteğine dayanan karşı durulmaz tarihi akımı da değiştiremez." (Aydınlık, s. 82) Açıktır ki, bu . tespit, bilimsel olmayan, anti-Marksist bir anlayışın ürünüdür. Marksistler, çözümlemelerinde, kullandıkları sınıflamalarda sınıfsal ilişkileri esas alırlar, çünkü Marksistler her zaman devrimci sınıf mücadelesinin savunucusudurlar. Eleştirilerin asıl odaklaşması gereken nokta, "üç dünya teorisi"nin siyasal sonuçları olmalıdır. ÇKP, 2. emperyalist paylaşım savaşı sonrasında, sömürgeciliğin hızlanan tasfiyesi sürecinde, sömürge ülkelerde ortaya çıkan bağımsızlık eğilimini mutlaklaştırarak, kendi "üç dünya teorisi"nin bir unsuru haline getirip "bağımsız devlet kurma" ve bu bağımsız devleti koruyup güçlendirme mücadelesi veren bütün hareketleri fark gözetmeksizin destekliyor. Oysa devrimciler böyle bir anlayışı savunamazlar ve hiçbir zaman da savunmamışlardır. Lenin, 3. Enternasyonalde Uluslar ve Sömürgeler Komisyonundaki tartışmalarda sömürge ülkelerdeki kurtuluş hareketleri karşısındaki komünist tavrın ne olması gerektiğini şöyle açıklıyor: "Biz, sömürge ülkelerinin burjuva kurtuluş hareketlerini, ancak bu hareketler gerçekten devrimci oldukları takdirde, bu hareketlerin temsilcilerinin o ülkelerdeki köylülüğü ve sömürülen geniş kitleleri devrimci bir ruhla örgütlendirmemize engel olmadıkları takdirde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz. Eğer bu koşullar yerine getirilmezse, bu ülkelerde reformcu burjuvaziye karşı (ki bunlara II. Enternayonalin kahramanları da dahildir) mücadele ederiz." ( UKTH, s.226) (abç) ÇKP ve izleyicileri, "sosyalist kamp da, emperyalist kamp da çöktü dağıldı, koşullar değişti" diyerek, Leninin söylediklerinin bugün geçerli olmadığını iddia edeceklerdir. Bu Leninizmi revize etmektir. Çünkü çağımız emperyalizm çağıdır, proletaryanın toplumsal devrimleri çağıdır, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır ve Leninin söyledikleri bugün için de geçerlidir. İşte "üç dünya teorisi"nin revizyonist teori olduğu tam bu noktada somutlaşmaktadır. ÇKPnin fark gözetmeksizin, tüm "bağımsız devlet kurma" hareketlerini desteklemesi anlayışının doğal ve mantıki sonucu "devlet egemenliği"nin savunulması, yani, birçok ülkede egemen sınıfların devletinin savunulması oluyor. Bu politikanın bizim gibi ülkelerdeki sonucu ise, siyasal bağımsızlık eğilimi abartılarak, yeni sömürgeciliğin alkışlanması oluyor. (Bu anlayış bazen de, Çinin sakat politikalarını haklı gösterme gerekçesi olmaktadır. Örneğin Çin, Zairedeki iç savaş sırasında, ABD emperyalizminin adamı Mobutuya yardım etmesini, "isyancıların Zairenin devlet egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit ettiklerini" ileri sürerek haklı göstermeye çalışmıştır.) ÇKP, 2. empeıyalist paylaşım savaşı sonrasında yoğunlaşan ve yaygınla an ulusal kurtuluş savaşlarının tümünü aynı derecede bunların niteliklerini gözardı edip "üç dünya teorisi"nin çerçevesi içinde desteklemektedir. Bu anlayış da savunulamaz. Lenin bu nedenle 3. Enternasyonalde komünistlerin desteklemesi gereken geri kalmış ülkelerdeki kurtuluş hareketlerini "burjuva demokratik" terimi yerine "devrimci ulusal" terimi ile ifade edilmesini önererek şöyle demiştir: "Çünkü emperyalist burjuvazi bütün araçlara başvurarak, reformcu hareketi, ezilen halklar arasına da ekmeye çalışmaktadır. Sömürücü ülkelerin burjuvazisiyle sömürgelerin burjuvazisi arasında bir ölçüde yakınlaşma olmuştur; öyle ki, sık sık ve belki de çoğu halde, ezilen ülkelerin burjuvazisi, bir yandan ulusal hareketleri desteklerken, aynı zamanda, emperyalist burjuvaziyle anlaşma halindedir; yani emperyalist burjuvaziyle birlikte devrimci hareketlere karşı ve devrimci sınıflara karşı savaşım vermektedir." (UKTH, s. 225) Lenin, konuşmasının daha sonraki bölümlerinde (yukarıda belirttiğimiz gibi) bu hareketlerin desteklenemeyeceğini ifade etmiştir. İşçi sınıfı öncülüğün,de verilmeyen ulusal kurtuluş savaşlarında söz konusu olan ulusal kapitalist bir ekonomi programıdır. Emperyalizm döneminde bizim gibi ülkelerde gerçek anlamda ulusal ve bağımsız bir kapitalizmin olamayacağı açıktır. ÇKP tezlerinin savunucuları, bu tür bir ulusal kurtuluşa, bu tür bir ulusal ekonomiye bizim gibi yeni sömürge ülkelerin burjuvazilerinin taraftar olmayacaklarını, olamayacaklarını anlamamaktadırlar. Leninist emperyalizm teorisini kavramayan bu anlayışın sonucu ise, "uluslararası yeni ekonomik düzen" (UYED)in savunulmasıdır. Gerçekte, UYEDin savunulması emperyalizmin, metropol ülkeleriyle, sömürge, yarı sömürge, yeni sömürge ülkeleriyle bir bütün olarak bir uluslararası sistem olarak kendisini yeniden üretmesi sürecinde, emperyalist tekelci sermayenin ve onun bizim gibi ülkelerdeki uzantılarının "yeni(!)" iktisadi politikalarının savunulması, kısacası egemen sınıfların "ulusal(!)" ekonomilerinin savunulması anlamına gelmektedir. (Örneğin ÇKP ve izleyicileri, OPEC ve benzeri örgütlerin faaliyetlerini, anti-emperyalizm adına, büyük bir şevkle desteklemektedirler. ÇKP, "üç dünya teorisi" çerçevesindeki bu çözümlemelerini, uluslararası düzeyde genel bir siyasal mücadele hedefine ulaştırmakta ve bu hedefi "ülkeler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim istiyor" şiarında somutlaştırmaktadır. Bu şiardaki sonuncu tespit ("Halklar devrim istiyor" egemen sınıfların dışında kalan emekçi sınıf ve tabakaların isteğidir, bir tolumsal devrim programıdır. Ama bu, söz konusu şiarın ilk iki tespiti ile çelişmektedir. İlk ikisi, ÇKP tarafından savunulduğu bağlamda revizyonist bir öze sahiptir ve devrimcilerin bunları savunması söz konusu olamaz. ÇKP, bu şiarı sadece "3. dünya ülkeleri" için değil, "2. dünya ülkeleri" için de geçerli bir mücadele hedefi olarak savunuyor. Örneğin AET ülkelerinin bile devlet egemenliklerini korumalarını ve ulusal ekonomilerini pekiştirmelerini destekliyor. Hatta "2. dünya ülkeleri" ile "3. dünya ülkeleri"nin birbirleriyle olan iktisadi ilişkilerini geliştirmeleri savunulmaktadır. Bunun anlamı emperyalist sömürünün, "iki süper güce karşı mücadele" adına alkışlanmasıdır. Ayrıca "2. dünya ülkelerinin "3. dünya ülkeleri" kapsamına giren emperyalist ülkelerin (AET ülkeleri, Japonya vb.) dünya devrimci hareketi önündeki engelleyici konumunun tümüyle gözardı edilmesine yol açıyor. (Örneğin bugün Fransa, Afrikadaki devrimci gelişmelere doğrudan askeri müdahalelerde bulunan bir emperyalist güç olma durumundadır. Afrikada ABDnin yapmadığını, ABDnin de onay ve desteğini alarak Fransa yapmaktadır. Fransanın yalnızca on yıl içinde Poliserio, Zaire, Çad, Cibuti ve Orta Afrika gibi ülkelerdeki tavrı bunun kanıtıdır.) "Üç dünya teorisi"nin iktisadi düzeydeki siyasal mücadele hedefi UYEDin kurulması için mücadele etmektir. ÇKP, emperyalist somürünün (esas olarak sermaye ihracı ilişkisi çerçevesinde üretim sürecinde ortaya çıktığını gözardı ederek) değişim (mübadele) sürecinde gerçekleştiğini öne sürmektedir. 26 Eylül 1975 tarihli Pekin Review Dergisi bu konuda şu görüşlere yer vermektedir. "Emperyalizmin, özellikle iki süper devletin ticari alanda sık sık başvurdukları bir uygulama, üçüncü dünya ülkelerinden ucuza alıp onlara pahalıya satarak, bu ülkeleri eşit olmayan mübadele yoluyla amansızca sömürmektedir. Bu uygulama son yıllarda giderek şiddetlenmiştir." (Ayınlık, s. 57) ÇKP, değişim ilişkilerinde ortaya çıkan bu "eşitsiz değişim"den hareket ederek, emperyalist ülkelerle "3. dünya ülkeleri" arasında sömürüden uzak, değişim sürecinde eşitlik ilkesine dayanan UYEDin kurulabileceğini savunuyor. Bu yöndeki çabaları destekliyor. ÇKPnin bu siyaseti Kautskyciliktir. Çünkü, bu anlayış, emperyalizmin temelindeki kapitalist üretim ilişkilerine dokunmadan emperyalizmin reformlar aracılığıyla derece derece emperyalizm olmaktan çıkabileceğini söylemektedir. (Kautsky, emperyalizm yok edilmeden "barışçıl" politikalar ve "barışçıl" emperyalist yöneticiler sayesinde daha eşitlikçi bir düzenin kurulabileceğini öne sürüyordu) Emperyalist ülkelerle geri bıraktırılmış ülkeler arasındaki sömürü ilişkisinin ortadan kaldırılması için söz konusu ülkelerin emperyalist sömürü zincirini parçalayıp emperyalist kapitalist sistemin dışına çıkmaları gerekmektedir. Bunun için de bu ülkelerde emperyalizmin uzantısı olan egemen sınıfların ve onların kurulu düzenlerinin yıkılması gerekmektedir. Yani bizim gibi ülkelerde ÇKPnin ileri sürdüğü gibi, egemen sınıflarla birlikte emperyalizmin sömürüsü engellenemez, çünkü bu ülkelerin egemen sınıflarının varlık nedeni ve koşulları bizzat emperyalizmle olan sömürü ilişkisidir. Egemen sınıfların kendi varlık koşullarını ortadan kaldırmalarını düşünmek ise saçmadır.(1) Açıktır ki, gümrükler, hammadde fiyatları vb. bazı "görüntü mekanizmalar"daki değişikliklerle kurulacak olan UYED, emperyalist kapitalist sistemin bir bütün olarak, bir başka düzeyde kendisini yeniden üretmesinden, yani emperyalist ülkelerle yeni sömürge ülkeler arasındaki ilişkisinin (üstelik) ÇKP desteği ile "sol"dan meşrulaştırılmış olarak) yeniden üretilmesinden başka bir şey olmayacaktır. Dolayısıyla ÇKPnin UYED tezi egemen sınıfların kuyrukçuluğunu yapmaya kısacası sınıf işbirliği politikasına saplanmaya varmaktadır. "Üç dünya teorisi"nin siyasal düzeydeki mücadele
hedefi ise, her an gündemde bulunan "iki süper gücün savaş siyasetini
tecrit etme"dir. Bunun için de, "iki süper devlete, özellikle de SSCBye
karşı en geniş cepheyi (en geniş anti-sosyal emperyalist cepheyi)
oluşturmak gerekmektedir. Bunun için de "3. dünya ülkelerini seferber
ederek bunlarla 2. dünya ülkeleri arasındaki ittifakı sağlayıp (ve hatta,
ABDyi tarafsızlaştırıp) esas ,olarak Sovyet Rusyaya vurmak." Bu siyasal
hedefin sonucu "ulusal savunmanın güçlendirilmesi için mücadele etmeyi
savunmak"tır. "2. dünya ülkeleri" için "ulusal savunmanın
pekiştirilmesi"ni önerme, açıkça AET ülkelerinin, Japonya gibi emperyalist
ülkelerin tekelci sermayelerinin devletlerini ve bunların militarist
kurumlarını güçlendirmeyi savunma anlamına gelmektedir. Tam bu noktada
takke düşmekte, kel görünmektedir. 2. Enternasyonal döneklerinin, savaşın
hangi sınıfın hangi politikalarının devamı olduğunu tümüyle gözardı ederek
saldırıya uğrayan anavatanın savunulması tezleri tam bu noktada su yüzüne
çıkmaktadır. ÇKP ve izleyicileri "2. dünya ülkeleri"ne ilişkin tümüyle
sosyal şoven bir siyaset geliştirmektedirler. Ayrıca bu siyaset bizim gibi ülkelerde "Sovyet
Rusyanın hegemonyacılığına karşı çıkma" gerekçesi altında ABDnin
yayılmasının desteklenmesine varmaktadır. (Bunun örnekleri Angola, Zaire,
Mısır, Sudan ve Dofarda görülmüştür)(2) Ayrıca, "üç dünya teorisi"nin
siyasal düzeydeki diğer bir sonucu da, iç dinamiklerin tümüyle gözardı
edilerek, devrimin bütünüyle emperyalistler arasındaki çelişkilere
(özellikle "emperyalist paylaşım savaşıyla sonuçlanacak olan iki süper güç
arasındaki çelişkiye" bağlanmasıdır. Örneğin PDA açık açık söylemektedir:
"Dünya halklarının baş düşmanı olan iki süper devleti tecrit etmek ve
aralarındaki çelişkiden yararlanmak" (Aydınlık s. 57). Dolayısıyla devrim
sorunu erteleniyor, gerçekte devrimden vazgeçiliyor, sınıf işbirliği
siyaseti temeline dayalı bir "milli bağımsızlık" talebi devrim hedefinin
önüne geçiriliyor, hatta devrim sözcüğü ağıza bile alınmaz oluyor. Sonuç olarak, ÇKP tezlerinin vardığı yer SBKP
tezlerinin vardığı yerden çok farklı değildir. Hatta daha tehlikeli
boyutlara "emperyalist politikaları doğrudan ve açıktan destekleme"
boyutlarına ulaşmıştır. ÇKP ve izleyicilerinin vardığer yer milliyetçi bir
çizgidir. Örnegin Türkiyede, PDAnın vardıgı yer, günlük gazetesi için
MHPlilerden ve AP lilerden bağış toplamakla övünme çizgisidir! (Halkın
Sesi, s.143) "Üç dünya" "Eleştirilerinin" Eleştirisi ÇKPnin "üç dünya teorisi"ne uluslararası düzeyde yöneltilen eleştirilerin şüphesiz en ilginç olanı, bugüne kadar ÇKP ile aynı tavırlar içinde olan AEPnin eleştirileridir. Dünyadaki yeni bir kutuplaşmanın atılımı olmasına rağmen bu eleştriler AKPnin dünya çözümlemeleri ile uyumsuzluk içindedir. Gerek ÇKPnin gerek AEPnin dünyayı yorumlayışları aynı teorik temellere dayanmaktadır. Marksizmin sınıfsal çözümlemelerine tümüyle aykırı olan "yayılmacı ve hegemonyacı" Soviyet Sosyal Emperyalizmi" (SSE) çözümlemesi temeli üzerinde, ÇKP ve AEP, temel görevin bu "yayılmayı" önleme olduğu konusunda anlaşmaktadırlar. Son AEP eleştirileri ile birlikte sorun tam bu noktada ilginç bir görüntü kazanmaktadır. Sözkonusu olan, aynı temelden hareket edilerek getirilen iki ayrı çözüm önerisidir. ÇKPnin çözümlemesi "iki süper güç"ten baş tehlikenin SSE olması tespitiyle AEPninkinden "ayrı" olma görünümündedir. "Bu iki süper gücün hegemonya mücadelesi, çıkacak olan 3. paylaşım savaşının esas kaynağıdır." Madem ki "her türlü emperyalizm" yayılmaktadır, o halde "her türlü güçle (faşist, sosyalist, emperyalist vb.) bu yayılma bloke edilmeli, önlenmelidir. Üstelik "bu hegemonya mücadelesinde asıl saldırgan konumda olan SSE olduğuna göre, esas olarak SSEnin saldırgan yayılmacılığı önlenmelidir. "Görüldüğü gibi ÇKPnin Marksist sınıflar çözümlemesine tümüyle aykırı olan "yayılmacı SSE" çözümlemesi ile bu yayılmayı önlemeye yönelik çözüm önerilerinin dayandığı hiçbir sınıfsal özü olmayan "üç dünya teorisi" belli bir "iç tutarlılık(!)" göstermektedir. Bir başka deyişle Marksizmin sınıfsal çözümlemelerine kökten aykırı düşen tespitlerin (yayılmacı SSE) sonucu, sınıfsal olmayan bir çözüm (üç dünya) önerilmektedir. ÇKPnin dünyayı yorumlayışı, AEP ile baş tehlike konusunda "ayrı" gibi görünür: AEP her iki "süper gücü" aynı derecede tehlikeli görmektedir. Ancak AEP bu konuda bir çıkmaz içindedir. Hem "emperyalist güçler arasındaki baş çelişki ABD .ile Sovyet Rusya arasındadır ve bunlar arasında, ezen uluslar ve ezilen uluslar üzerindeki hegemonya mücadelesi yükselmektedir" diye bir tespit yapmakta, hem de bu gelişim sürecinde ağır basan yönün tespitinden kaçınmaktadır. Oysa bu tespiti yaparken yürütülen mantığın kaçınılmaz sonucu "SSEni tırmanan emperyalist güç olarak kabul etmek"tir. Yani, ÇKPnin çizgisine düşmektir: Gerçekte, AEP de ÇKP gibi Marksizmin sınıfsal çözümleme anlayışını kökten reddeden bir bakış açısıyla dünyayı çözümlemektedir. Bu bağlamda, AEPnin "üç dünya teorisi"ne yönelttiği eleştiriler, kendi genel siyasal çözümlemeleri ile birlikte ele alındığında bir eklektisizm, bir tutarsızlık örneği olmaktadır. "Üç dünya" tespitini ve dolayısıyla "ülkelerin birliği" hedefini reddedip bunun yerine "ezilen halklar" tespitini ve "halkların birliği" hedefini koyma, Marksist sınıfsal çözümleme anlayışının özünü reddeden bir çözümlemeyle varılan bir tespitin (yayılmacı SSE) çözümü olarak, doğru bir sınıfsal çözüm önerisi (halkların birliği) getirmek anlamına gelir. Dolayısıyla AEPnin dünyayı dönüştürmeye ilişkin tavrı dünya yorumlayışı ile birlikte ele alındığında tutarlılıktan yoksundur, eklektikdir. Sonuç olarak "ÜÇ DÜNYA" TEORİSİNİ REDDETMENİN ZORUNLU ÖNKOŞULU ÇKPNİN DÜNYA.ÇÖZÜMLEMESİNİ (SSE DAHİL) REDDETMEKTİR. Çünkü "üç dünya" ÇKP tahlillerinin zorunlu mantıki sonucudur. Bir şeyin sebebi reddedilmeden zorunlu sonucu reddedilemez. Bizim Devrimci Yol olarak bu teoriye AEPden çok önceleri yönelttiğimiz eleştiri ile bugün AEPnin eleştirileri birçok noktada çakışmaktadır, ancak bu konuda aramızdaki en temel ayrılık bizim SSEni reddetmemizden kaynaklanmaktadır. AEPnin ise tutarsız mantığından kaynaklanan eklektisizmi, siyasal gelişmeler karşısında, kendini birçok noktada yalpalamalarla belli edecektir. Ülkemizdeki AEP savunucularına, AEPnin yalpalamalarının yansıması, bu gruplar açısından önümüzdeki günlerde ilginç "özeleştiriler" yapma fırsatını da yaratacaktır. Bu fırsatlara ÇKP yanlısı oportünistlerimizin büyük bir "özeleştiri" aşkıyla sarılacaklarına kuşkumuz yoktur. AEP eleştirileri Türkiyede HK, HB, DP (Devrimci Proletarya) gibi gruplarca büyük rağbet gördü. Ancak bu oportünistlerin AEP tarafında yer almalarıyla sorun çözülmedi. Orıları daha önceleri ÇKP çizgisini savunmaya iten mantık, bugün AEP çizgisini savunmalarındaki mantığın aynısıdır. HKnun özeleştirisinde de açıkça ifade edildiği gibi, "proletarya enternasyonalizmi" adına "üç dünyayı" savundukları ve yine aynı "proletarya enternasyonalizmi" adına "üç dünyayı" reddettikleri fikri, temel mantıksal hatalarını ortaya koymaktadır. HK "üç dünya teorisi"ni eleştirirken yaptığı "özeleştiri"de "üç dünya teorisi"ni diyor, "devrim yolunu aydınlatan bir teori olduğunu incelemek ve bir sonuca vardıktan sonra onu kabul etrmek yerine, madem ki uluslararası proleter devrimci harekette bu savunuluyor, biz de savunmakla görevliyiz anlayışıyla kolaycı bir yol tuttuk... Revizyonizme, Troçkizme karşı mücadele ile Marksizm Leninizm saflarrnda yer alınan 1975,yılında henüz uluslararası Marksist-Leninist harekette bu konuda açıktan açığa ve bize ulaşan bir tartışma yoktu. Dış görünüşte uluslararası harekette bir fikir birliği ve tek bir çizgi vardı. Bu durum, bu hataya düşmemizde dış faktörlerin en önemlilerinden birini oluşturdu. Gazetemiz uluslararası proleter devrimci hareketin çizgisine sadık kalmanın, bağlanmanın bir gereği olarak üç dünya teorisini kabul ettik. (HK, s. 84) Proletarya enternasyonalizminin bu tür bir " yabancı radyo dinleme" sorununa indirgenmesi kabul edilemez. Proletarya enternasyonalizmi dünya çapında bir sapmanın peşine takılmaya indirgenemez. Eğer sorun böyle ele alınırsa varılacak nokta hep, proletarya enternasyonalizmi adına(!) Marksizm-Leninizmin inkarı olur. Örneğin bugün birden bire AEPci kesilen HK
önderleri dün, ilk önce Mihriciliklerinin (1972) daha sonra Troçkist
maceracılıklarının (1975) "en son(!)" da ÇKPye egemen olan siyaseti
savunmalarının "özeleştirisi"ni yapmış "proleter devrimciler(!)"dir. Bütün AEP yanlıları, bugün var güçleriyle "üç dünya
teorisi"ne saldırmakta ve onu "günah keçisi"ne çevirmektedirler. Ancak
kendilerini bu noktaya getirenin ne olduğu konusunda hala tutarsızdırlar,
hatalarının temel kaynağını tespit edememişlerdir. Örneğin "faşizmin
tırmanışı"ndan "legalist ve menşevik bir anlayışı savunmaları"na kadar
bütün günahlarını "üç dünya teorisi"ne yıkıp suçlarından arınmaya
çalışması, Halkın Kurtuluşunun kurtuluşunu sağlamaz. Yılladır "sınıf iş
birliği","menşeviklik", "oportunistlik" yatığını söyleyip hala "proleter
devrimci(!)olduğunu iddia etmek de çözum değildir. Özeleştiri bu kadar
kolay bir olay değildir. HK, HY, HB vb. gibi gruplara yönelttiğimiz eleştirilerde onların temel hatasının "proletarya enternasyonalizmi" adına dünya çapında bir yanlış çizginin kuyruğuna takılmak olduğunu vurguladık. Gerçi HY henüz hangi yanlışı savunacağı konusunda tavır belirlememiştir. İşin ilginç yanı, "Üç dünya teorisi"ne devrimci hareketin yönelttiği eleştirilere uzun süredir kulaklarını tıkayanlar, AEP eleştirileri üzerine birdenbire devrimcilerin iki, üç yıl önce yaptıkları tespitleri savunmaya başladılar. Bu bayların eleştirilerimızi dinlemelerini sağlamak için anlaşılan yurt dışında bir radyo istasyonu kurmak gerek! Yalnız kendilerine bir tavsiyemiz var: Radyo istasyonlarına bu kadar bel bağlamasınlar. Yanlışlıkla dalgaları karıştırıp, farkına varmaksızın, Moskova, Bizim Radyo ya da benzeri istasyonları doğru istasyon diye dinleyip birdenbire "toplumsal ilerleme" vb. şeyleri savunmaya başlamalarından kendileri hesabına endişeleniyoruz. Proletarya enternasyonalizminin basit bir dayanışma anlayışı içinde, radyo izleyiciliği, yanlış çizgilerden birinin peşine takılma olarak algılanışı, ülke somutunda yaşanılan ve toplumun eksenini oluşturan anti-faşist mücadeleden geride kalmayı getirdi. "Sosyal Faşizm" teorisi ile faşizme karşı mücadelede hedef şaşırtıldı. Kısacası oportünistler yaşanan hayatın artan karmaşıklığını çözümleme yerine kolay olanı seçtiler. Tavırları bugünden aynıdır. Savunduklarının açık tutarsızlığını görüp "kolaycı" bir tavırla daha kapalı tutarsızlıkları olan bir çizgiye sarılmışlardır. Ancak Türkiye devriminin sorunları böylesi bir cendereye sokulamaz. Devrime kazanılabilecek sağlıklı unsurlar böylesi sorumsuz bir anlayışa teslim edilemez. Bugün geliştirdikleri "özeleştiriler" siyasi iflaslarının belirtrleridir, "proleter devrimciliğin" değil! Burada üzerinde durulması gerekli olan bir sorun da şudur: Gerek AEP, gerekse ülkemizdeki AEP izleyicileri, ÇKPnin "Üç Dünya" siyasetine veryansın eleştiriler düzüyorlar. "Üç Dünya teorisi sınıf işbirlikçiliğidir," "Üç Dünya, devrime ihanettir, anti-Leninizmdir" vb. yöneltilen eleştirilerin tümü, hiç tereddütsüz, ÇKPnin revizyonist bir çizgiyi savunmakta ve izlemekte olduğundan başka bir anlama gelmez ve bilindiği gibi ÇKP bu revizyonist çizgiyi 1970lerden bu yana uygulamaktadır. Oysa, yine hem AEP, hem de ülkemizdeki yeni izleyicileri, revizyonizmin iktidara gelmesinin burjuvazinin iktidara gelmesi demek olduğunu, partinin revizyonist bir çizgi izlemeye baştaması ile birlikte, o ülkenin kapitalist-emperyalist bir ülke olduğunu, SSCBnin bu şekilde sosyal emperyalist bir ülke haline geldiğini ileri sürüyorlardı. Sosyal emperyalizm teorilerinin temel mantığı budur. Eğer hem bu mantığın doğru olduğunu, hem de ÇKPnin 1970lerden beri revizyonist olduğunu kabul ediyorsanız, bu mantığın zorunlu bir sonucu ÇKPnin sosyal emperyalist bir ülke olduğunu kabul etmektir. ÇHCde bugün tıpkı 1956da Kruchevin "bir komplo" ile iktidara geldiği gibi, burjuvazi (şu revizyonist burjuvazi) iktidarı gaspetmiş, Çin halkını aldatarak sosyalist Çini sosyal emperyalist bir ülke haline getirmiştir. Üstelik bu konuda dış politikada bol miktarda "kanıt" da elde edilebilir. İçerde de sınıf ayrıcalıklarına ilişkin, ücret farklılıklarına, özel mülkiyete ilişkin gene bolca "kanıt" bulunabilinir! Çok mu saçma? Ama bu mantığı siz SSCB için uyguluyorsunuz! Gerek ÇKPnin, gerekse AEPnin sosyal emperyalizm teorilerindeki çıkış mantığını reddetmedikten sonra, bugün ÇKPye (ve "üç dünya" teorisine!) yöneltilen eleştirilerin varacağı zorunlu sonuç (eğer tutarlı olmak diye ihtiyaç varsa tabii!) Çinin de sosyal emperyalist olduğunun ilanından başka bir şey olamaz! Hayır, elbetteki bizim istediğimiz bu değildir. Anlaşılması gereken ve bizim anlatmaya çalıştığımız, sosyal emperyalizm teorilerinin bir safsatadan başka bir şey olmadığıdır. Ve bunu anlamadan hiçbir şey yapılamayacağıdır. İstediğimiz, Çini de içine alan bir çözümleme ile
"Kahrolsun üç süper devlet" deme kolaycılığını göstermek zorunda kalmadan,
"üç dünya teorisi"ni dayandığı "sosyal emperyalizm" safsataları ile
birlikte reddederek ve onu söyleten mantığı reddederek Türkiyede yaşanan
anti-faşist devrimci mücadelede yer almanız. Dipnotlar (1) Çinin UYED tezi, "3. Dünya
Ülkeleri" ile emperyalist ülkeler arasında sömürüden uzak, değişim
sürecinde eşitlik ilkesine dayanan bir düzen kurulacağı ütopyasıdır.
|
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org