KADDAFİ, İ.SELÇUK VE TEK YOL DEVRİM ÜZERİNE

M. Soysal 1 Ağustos tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki makalesinde, Libya Devlet Başkanı M.KADDAFİ ile yaptığı görüşmelerle ilgili izlenimlerini anlatıyordu. Ecevit Hiikümeti ülkenin karşı karşıya bulunduğu büyük ekonomik "darboğaz"ı aşmak için Kaddafi’den yardım istiyor ve Soysal, bu doğrultuda, Kaddafi’ye "iki ülkenin ekonomik yakınlaşmasının gereğinden, Libya’nın kaynaklarıyla Türkiye’nin olanaklarını bir araya getirip ‘helva yapma’nın yollarından" sözediyor.

Soysal, bu teklif karşısında, Kaddafi’nin, "Bütün bunlar doğru ama bugünkü durumumuzda ben sizinle nasıl işbirliği yapabilirim? Dünya ne der bana? Amerikan

  emperyalizminin ortaklarıyla işbirliği yaptığımı söylemezler mi?" dediğini aktarıyor. Kaddafi, "Amerika karşısında niçin bu şekilde ezildiğimizi, niçin ondan kopamadığımızı, niçin onun gözüne girmek için çırpınıp durduğumuzu anlamadığını" söylüyor. Soysal, "Kaddafi’nin yaklaşımı karşısında, ‘gerçekçiliği’ ve ‘adım adım gidiş’i savunmanın olanağı yok" diyerek izlenimlerini şöyle tamamlıyor:

"[Kaddafi] sağ elini yumruk yapıp yavaş gidişleri gülünç bulurcasına ‘tek yol devrim’ diyor. Bunu söylerken öylesine inandırıcı, öylesine içten ki, büyük çadırın altına oturup bu ilginç tartışmayı uzaktan sessizce izleyen ve hemen hepsi Türkiye’nin sağ basınını temsil eden gazeteci topluluğu bile dayanamayıp basıyor alkışı..."

M.Soysal’ın makalesinden birkaç gün sonra İlhan Selçuk da "Tek Yol Devrim" başlıklı bir makale yazdı. İ.Selçuk da, Kaddafi’nin "Ben olsam devrim yapardım" sözlerini aktararak şöyle diyor:

"Kağıt üzerinde bu sorunun yanıtı bellidir. Duvarlara da yazılıyor kurtuluş reçetesi. ‘Tek yol devrim’ özdeyişini, kentlerde, köylerde, dağbaşında okumak olasıdır. 1960’larda gazete ve dergi köşelerinde söylenenler, 1970’lerde dağa-taşa yazıldı. Ancak nasıl yapılır devrim?"

Bugün ülkemizde sağ ile sol arasında kritik bir güç dengesinin varolduğunu belirten Selçuk, "Türkiye’nin kısa veya uzun vadede ille de yeni bir hesaplaşmaya gideceğini" ileri sürerek bu koşullarda şunları öneriyor:

"1. Ecevit hükümeti devlet bürokrasisi içindeki faşist mekanizmaları temizlemek için gerekli zamanı kazanmalıdır. Bu yolda başarı, az gelişmiş ülkelerde devlet bürokrasisini kullanarak sağ dikta rejimlerini yürüten emperyalizmin tuzaklarını bozacaktır. 2. Ecevit yönetiminin sağ ile sol arasında sağladığı geçici demokratik denge içinde, hükümetin sağa kaymasını önleyecek bir taktiğin benimsenmesi gerekmektedir..."

***

"Kurtuluşun tek yolu devrimdir ama, devrimin yolu da kağıt üzerinde çekilmiş düz bir çizgi olmasa gerekir" diyen İlhan Selçuk’un önerisinin ‘nasıl bir devrim’e yönelik olduğu açık değildir. Belki bu nedenle; önerilen taktiklerin hangi hedefe yöneldiği bilinemediğinden, sözkonusu "hesaplaşma" açısından bu taktiklerin ne gibi bir rol taşıdığı da bir ölçüde belirsiz kalmaktadır. Selçuk, "CHP’ye, devlet bürokrasisi içerisindeki faşist mekanizmaları temizlemesi için zaman kazandırılmasını" öneriyor...

Öncelikle bir nokta üzerinde duralım: Ülkemizdeki birçok solcu (ve işçi sınıfı partilerimiz!) uzun süre faşizme karşı mücadele anlayışını CHP’yi iktidara geçirme sorunu olarak kavramışlardır. CHP’nin iktidara gelmesiyle faşizm tehlikesi (geçici de olsa!) ortadan kalkacaktı. Bu anlayışın sakatlığının temelinde ülkemizdeki faşizmin mevcut devlet yapısından, özellikle emperyalizmin denetimi altındaki (ordu, MİT, kontr-gerilla, vb.) kurumlardan kaynaklanan niteliğinin kavranamayışı yatmaktadır. Teslim etmek gerekir ki İlhan Selçuk ve U.Mumcu gibi ilerici yazarlar, üstelik CHP döneminde altı kalın çizgilerle çizilmiş bulunan bu gerçekleri, bizim anlı şanlı "proletarya sosyalistlerimiz" ve de "işçi sınıfı partilerimiz"den daha iyi görmektedirler.

Buna rağmen İ.Selçuk CHP’nin devlet bürokrasisi içindeki faşist mekanizmaların temizlenmesi için zaman kazanması gereğinden sözederken, belli ki devlet içindeki yerleşik kurumların fonksiyonlarını değil, bu kurumlardaki bazı "görevlileri" kastetmektedir. Devletin ordu, MİT, vb. kurumlarındaki nitelik değişimlerinin ancak köklü (devrimci) çözümlerle gerçekleşebileceği gerçeği gözönünde bulundurulacak olursa, önerinin özellikle ordu ve MİT içindeki bazı görevlilerin değiştirilmesine yönelik olduğu görülmektedir: Bu görevlilerin değiştirilmesi bir sağ darbe olanağını ortadan kaldıracak..

Devrime giden yolun kağıt üzerinde düz bir çizgi olmadığı tartışılmaz bir gerçektir ama, bu önerilen yolun devrime giden bir yol olup olmadığı herhalde tartışılmalıdır!

Ecevit Hükümeti mevcut düzenin (ve devletin) içine düştüğü çıkmazların bir sonucu olarak, bizzat egemen sınıflar (ve egemen emperyalist güçler) tarafından işbaşına getirildi; mevcut düzenin ve devletin onarılması (devletin kurtarılması) görevini üstlendi. Hükümetin kuruluşundan sonraki bir dönem, hükümetin bu görevin gereklerini yeterince yerine getirebilmesi için uygun ortamın sağlanmasını gerektirmiştir. Bu hükümetten faşizmin ezilmesini bekleyen şaşkın "solcu"lar dahil herkese bu hükümetin görevinin bu düzeni sürdürmek ve istikrarı sağlamak olduğunun anlatılması gerekmiştir.

Ve de gariptir; faşist katliamlar ve cinayetler sayesinde(!) Ecevit bunu becermiştir! Her faşist saldırı ve katliam karşısında Ecevit, kendisinin sola da karşı olduğunu anlatmaya ve kanıtlamaya koyulmuş, her tertip ve katliam, hükümetin sola karşı tedbirleri ağırlaştırması için bir vesile olmuştur. (Yoksa hükümetin sola karşı olduğu kanıtlanamayabilir, faşizm gelebilirdi!!).

Bugün, bizzat Ecevit, hiikümette kalabilmenin teminatını tekelci buıjuvazinin ve ABD emperyalizminin güven ve desteğini sağlamada (daha doğrusu devam ettirmekte) görmektedir. Bugün bu hükümetin bir süre daha işbaşında kalacağının en büyük güvencesi en başta ABD emperyalizmidir, ve de emperyalizme bağımlı yerli egemen güçlerdir. Böyle bir durumda, bu hükümetten, kendisine dayandığı güçlerin elinden bir sağ darbe düzenleme olanağını alması, mevcut devlet bürokrasisi içindeki faşist mekanizmaları temizlemesi nasıl beklenebilir? Böyle bir şeyin bazı devlet görevlilerinin değiştirilmesi yoluyla elde edilemeyeceği apaçık ortada olan bir şeydir. Apaçık bellidir ki emperyalizme dayanarak ve faşizmle uzlaşarak faşizmi ortadan kaldırmak sözkonusu olamaz. Bu hükümet ancak oligarşinin izin verdiği işleri yapabilir.

Bugün gelinen noktada gerek ABD emperyalizmi gerekse ükemizdeki uzantısı durumunda bulunan yerli egemen güçler bugünkü hükümeti tercih etmektedirler. Ancak bu hiçbir zaman bu güçlerin bir faşist hükümet alternatifıni elden bırakmaları anlamına gelmez. Tam tersine, bugünden açıkça görülmektedir ki egemen güçler bu hükümeti, bir faşist hükümet alternatifi ile birlikte ele almaktadır; bir açık faşist darbe ortamını sürekli canlı tutmayı tercih etmektedir. Bu bir yönüyle bugünkü hükümetin kendisine bağımlılığını pekiştirmenin, diğer yönüyle de en güvenilir alternatifi hazırda tutmanın yoludur.

CHP hükümeti, faşist nitelikli bir devlet aygıtının üstüne oturdu. Bu elbette, belirli bir çelişmeyi de içinde taşıyan bir durumdu. Bu çelişmeden kaynaklanan bir çatışma CHP’nin bütün sağ politikalarına rağmen varlığını sürdürecektir. Bu çekişme bugün CHP’nin mevcut devlet aygıtının niteliğine uygun politikaları benimsemesiyle "uyumlu" hale getirilmiştir. CHP sözde devleti yönetiyor! Devtet aygıtı, siyasi fonksiyonları MC dönemindekinden farksız, "kendi bildiği gibi" işliyor; Ecevit de hükümeti idare eder gibi yapıyor! Benzetmemiz biraz abartılı da olsa dıırum üç aşağı beş yukarı böyle. Egemenler istediği, Ecevit de oynamaya devam ettiği sürece bu uyum oyunu sürecek... Tabii, kısa vadede ABD desteğini almadan da bir faşist darbenin gündeme gelmesi olanaksız değildir. (Bunun başarı şansının olup olmadığı ayrı bir sorun). Daha önce de birçok defa söylediğimiz gibi, geçmekte olduğumuz dönem içerisinde faşist güçlerin temel taktiği hükümeti, mevcut devlet güçlerini, giderek orduyu anarşiyi önleme "işine" yöneltmek; bu gelişmede inisiyatifi ele geçirerek ve ortamını, desteğini oluşturarak bir açık faşist darbe için bir geçiş, bir basamak oluşturmaktır. Bunda da önemli ölçüde başarı kazandıkları söylenebilir.

Bu gelişmelerin en son geldiği nokta "sivil sıkıyönetim" uygulamalarıdır. Bugün polis tarafından her türlü işkence ve baskı uygulamaları, faşist katliamları takviye edecek şekilde sürdürülürken, sözde asayişi önleme uğruna, giderek artan biçimde ordu devreye sokulmaktadır. Bu gelişmelerin Latin Amerika ülkelerinde sıkça rastlanan türden sol görünümlü bir hükümet aracılığıyla yürütülen baskıcı bir yönetim doğrultusundaki bir gelişme sayılması gerektiği söylenebilir ki, bu tür yönetimleri çoğunlukla açık faşist bir yönetimin izlemesi kaçınılmaz bir şeydir. Ordu üst kademesindeki görevlilerin, arada kazanılacak zaman içerisinde "değiştirilmiş" olmasının, böyle bir gelişme açısından hiçbir tayin edici anlam taşımayacağı kesindir.

Hayır, CHP hükümetinin zaman geçirilmeden alaşağı edilmesini öneriyor değiliz elbette! İşaret etmek istediğimiz şey, CHP’nin bir süre daha iktidarda kalmasıyla devlet bürokrasisi içerisindeki bazı değişimlerin öneminin abartılmasınm ve buna dayanarak CHP eliyle yürütülecek baskıcı politikalara karşı mücadeleden vazgeçmenin önerilmesinin temelden yanlış bir düşünce tarzı olduğudur.

İçinde bulunduğumuz koşullarda tüm yurtseverlere düşen görev, CHP hükümetinin bir süre daha iktidarda kalmasmı sağlama uğruna onun bütün anti-demokratik uygulamalarına, faşizmle ve emperyalizmle uzlaşma politikalarına karşı sessiz kalınması değil, tam tersiııe bütün bunlara karşı uzlaşmaz bir mücadele yürütülmesidir.

"Bu ne anlam ifade eder ki, bugün hükümetin yerine daha iyisini önerecek durumda olmadıktan sonra?" diye bir soru yöneltilmesi mümkündür.

İster, İ.Selçuk olsun, ister aynı düşünce eğilimindeki diğer ilerici aydınlar, bize göre bu şekilde bir düşünce yapısına sahip olanların temel yanılgıları, devlet ve iktidar katındaki bürokratik değişimlere ve halk yığmlarının doğrudan taraf olmadığı "hesaplaşmalara" abartılı bir değer atfetmeleri, devrime giden yolu çizerken daima bu umudu esas almalarıdır. Ve de halk yığınlarının içindeki sıcak canh mücadelenin bağrında sağlıklı bir şekilde gelişip gürbüzleşen gerçek devrim hareketini görememeleridir. Oysa gerçek bir hesaplaşma ve halkımızın Devrimci yolu orada çiziliyor.

Faşist güçler geçtiğimiz günlerde saldırılarını özellikle aydın kesime ve doğrudan sempatizan halk kesimlerine yönelttiler. Kamuoyuna yansıyan cinayet ve katliamlarının yanısıra yoğun bir tehdit kampanyası da sürdürmektedirler. Bu şekilde yarattıkları psikolojik baskı ortamı içinde halkın ileri unsurlarını ve aydınları Devrimcilerden ayırmak-tecrit etmek için çaba sarfetmektedirler. (Bu gerçekte bir kontr-gerilla öğretisidir: Suyu kızdır -yani halka baskı uygula- balık sudan çıksın, yani halk devrimcileri kendinden uzaklaştırsın!). Bu suretle bir yandan halkı dirençsiz hale getirmenin ve daha kolay bir şekilde teslim almanın yolunu ararlarken (belki de) diğer yandan CHP hükümetinin sol anarşistlere karşı tedbirlerini daha kolayca alabileceği bir ortam yaratılmak da istenmektedir.

Bugün birçok ilerici aydın faşist saldırı ve katliamlar karşısında yer yer umutsuzluğa kapılabilmektedir. Faşistler güçlü ve örgütlüler. Geniş olanaklara sahipler. CHP hükümeti de birşey yapamıyor. Şimdi başka bir alternatif de yok. O halde birşey yapılamaz.

Böyle bir umutsuzluk ve karamsarlığın daha çok bir CHP hükümetine abartılı umutlar bağlanmasından ileri geldiğini söylemek mümkündür. Bir CHP hükümetine umut bağlanılması kadar, ondan beklenenlerin gerçekleşmemiş olması sonucu doğan karamsarlık ve umutsuzluk da yanlıştır. Bugünkü durumda ise CHP hükümetinin zaman kazanarak bürokrasi içindeki faşist mekanizmaları temizlemesini ve bir faşist darbe olanağını yoketmesini ve de yeni bir "hesaplaşma"da devlet bürokrasisinin olumlu bir rol oynama olanağını kazanmasını beklemenin, aynı yanlışın bir kez daha tekrarından başka bir anlam taşımayacağı ortadadır.

Oysa ne böyle umutlara ne de aynı dünya görüşünden kaynaklanan umutsuzluk ve karamsarlıklara kapılınmamalıdır. Gerçekte bir tek şeye; halka ve onun bağrında gelişen devrimci mücadeleye güvenmekten başka devrimci bir yol yoktur.

Bugün büyük şehirlerin beton duvarları arasına, bürolara kapanıp kalan, faşist katliam ve saldırılardan, ardı arkası gelmez cinayet ve tehditlerden ve CHP hükümetinin beceriksizliklerinden(!) yüreği karamsarlıkla dolan bütün ilerici-aydın kişiler, Ankara-İstanbul gecekondularında, Elazığ’da, Bahadın’da, Kars’ta, Artvin’de, Hozat’ta, Çeltek’te, Ardanuç’ta, Adana’nın kenar mahallelerinde bütünüyle ülkemizdeki geniş emekçi halk yığınları içinde hızla gelişip güçlenen devrimci mücadeleyi görmeli, buraların devrimci halkını tanımalıdırlar. İşte o zaman, her şeye rağmen faşistlerin kazanamayacağını görebileceklerdir. Çünkü faşizmin ve emperyalizmin çanına ot tıkayaeak olan devrim, işte buralarda, emekçi halkımızın sıcak bağrında büyüyüp gelişiyor. Ve işte biz bütün gücümüzü, bütün savaş azmimizi ve kararlılığımızı buralardan alıyoruz. Köylerde, kenar semtlerde, gecekondularda, okullarda ve fabrikalarda süregiden kıyasıya mücadeleden bağımsız bir "hesaplaşma" bir an bile düşünülememelidir. Ve de bugün faşizme karşı kararlı ve tutarlı bir savaş yürütmeden herhangi bir "hesaplaşma"nın kazanılabileceği, hayal dahi edilmemelidir. Hem bu hükümetin hem de her türden başka burjuva hükümetlerin tek devrimci alternatifi buralarda doğup büyüyor. Devrime giden yol kağıt üzerinde çizilmiş düz bir çizgi değildir ama, bu yenilgiler ve başarılarla, acı, sevinç ve kavgayla dolu çetin ve uzun yol buralardan başka biryerlerden geçmiyor!

İlhan Selçuk ve aynı düşünce eğilimindeki ilerici aydınların samimiyetle devrim istediklerine şüphe yok. Ama şimdi, belki sadece "tek yol devrim" demek de yetmiyor. Bu özlü tümceyi, bir başka tümceyle, "devrim için tek yol devrimci yol" tümcesiyle de tamamlamak gerekiyor.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org