Adil Ekonomik Düzen Üzerine

Egemen sistemin çatlaklarından (solun özel durumundan da yararlanarak) filizlenen ve giderek gelişen islami hareket ve onun örgütsel biçimleri karşısında nasıl bir tavır alacağımız bugün önemli bir sorundur. Solun içinden çıkan ve kendimizi ait hissetmediğimiz üç ayrı tavırdan söz etmek olanaklıdır. Birincisi Kemalist solun, kaybettiği mevziler sonucu 'bende müslümanım ama çağdaş yaşamdan vazgeçmek istemiyorum' çizgisine düşmüş olan, sağlıksız bir laiklik çizgisidir. İkincisi ise sosyalist solun 'sivilci' kesimlerinde gözüken 'islamcılar da muhaliftir, aslolan farklılıklarımıza rağmen birlikte nasıl yaşayacağımızdır' deyip islamcı hareketleri hoşgörüye çağıran, adeta onların hoşgörüsüne sığınma

  eğilimini gösteren, marjinal bir kaç aydının tavrını islami hareketin bütününe mal eden hayalci çizgidir. Üçüncü yanlış çizgi ise Perinçek çizgisidir, ve sosyalist solun önemli bir kesimini de etkilemektedir. Buna göre bugün fiilen kurulmakta olan laiklik cephesinin içinde yer almak, arkaya laikleri, alevileri vb. alarak cumhuriyetin kazanımlarını korumak bugünün ön açıcı yöntemidir. Dikkat edilirse sosyalist sol içindeki bu çizgi Kemalist çizginin kuyruğundadır. Bizler de dahil olmak üzere sosyalist solun geniş bir kesimi henüz bu yollardan farklı bir yol geliştirebilmiş durumda değildir. Bu konuda ne yapacağımız, konusunda kafalarımızın karışık olduğunu,ama en azından yukarıdaki çizgilerin yanlışlığını fark ettiğimizi söylemek doğru olacaktır.
Ülkemizde yeni bir devrimci muhalefet hareketinin, egemen sistemle olan kavgasının yanı sıra, islamcı politik hareketlerle mücadele içinde gelişeceğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu mücadelenin geçmişte (veya bugün) milliyetçi faşist hareketlere karşı verilen mücadeleden çok daha kapsamlı ve dikkatli yürütülmesi gerektiği de açıktır.
Mücadelenin birinci boyutu, aydınlanma mücadelesidir. Turan Dursun'un başlatmış olduğu bu süreç, günümüzde giderek gelişmektedir. Günlük hayatın ince ayrıntılarına kadar müdahale eden ve bunu mutlaklaştıran, politikleşen islam, ister istemez kendisinin de masaya yatırılmasına neden olmaktadır. Dinsel akımların yükselişe geçtiği bir dönemde dine karşı nötr kalmak giderek zorlaşmaktadır. Bu noktada aydınlanma mücadelesinin önemi artmaktadır.
İkinci mücadele alanı ise ağırlıklı olarak. ideolojik mücadeledir. Başta Refah Partisi olmak üzere politik islami hareketler, bu düzenin çürümüşlüğünden ve kendilerinin adalet, eşitlik vb. getireceklerinden söz ediyorlar. Getirdikleri çözümlerin sömürüyü vb. ortadan kaldırmayacağını göstermek zorundayız. Eşitlik,adalet, özgürlük ve kardeşliğin bugünkü somut yollarını sosyalizm zemininden gösterirken, söz konusu hareketin kitlelerde yaratmış olduğu duyarlılığı bir avantaj olarak kullanmak olasıdır. Sağlam bir eleştiri ve çözüm zemininde durduktan sonra onlarla her zeminde tartışmalıyız. Adil düzenin bu 'adi düzen' den radikal bir kopuş olmadığını, üstelik özgürlükleri kıstığını gösterip kendi düzenimizi anlatmalıyız. Bu nedenle tutarlı ve özgürlükçü bir sosyalizm hedefini bir bayrak olarak dalgalandırmak, evlere sokaklara taşımak, bugün, her zamankinden anlamlı ve zorunludur.
Üçüncü mücadele alanı ise politik mücadelenin kendisidir. Bu alanda (asla hayalci çözümlere kapılmadan) yükselişini sürdüren bu hareketle kapsamlı bir kavgaya girişmemiz gerektiğini bilmeliyiz. Bu hareketin içindeki liberal, ılımlı ve reformcu eğilimlerin varlığına rağmen, faşizan eğilimin en güçlü eğilimlerden biri olduğu unutulmamalıdır. Kavga kaçınılmazdır, ama kavga sıradan bir çatışma değil, kapsamlı ve çok yönlü bir mücadele olmalıdır. Özellikle yaşama alanlarındaki ve yaşam biçimleri üzerinde kurulan mücadele de bir taraf olmalıyız ve asla geri durmamalıyız.
Aydınlanma mücadelesi önemlidir, ama mücadelenin ekseni olamaz. Mücadelenin ekseni ideolojik-politik alanlarda kurulmalıdır. Politikamızın eksenine dinsel tartışmaları  koyamayız. Bu hareketle inançlar dünyasında değil, yaşam alanlarında dövüşmeliyiz. Kendi zeminimizde dövüşmeliyiz. Ancak bu şekilde,dünyasal umutsuzluklarını uhrevi umutlarla dolduran yoksulları kendi yanımıza çekebiliriz.
Kaçınılmaz olduğunu söylediğimiz kavgada;
1) "Şeriat tehlikesine karşı resmi güçlere bağlanan" umutlan kırmalıyız. Denize düşenin yılana sarılması gibi dinci gericiliğe karşı devletten medet ummak, gericiliğe karşı duyarlı olan kesimlerin önemli bir handikapıdır. Yılana sarılmak yerine yüzmeyi öğrenmek gerektiğini, bu tür eğilimleri dışlayarak değil bizzat söz konusu duyarlılığı kendi çalışmamızla yönlendirerek anlatabiliriz.
2) Gericiliğe karşı yaşam biçimini koruma mücadelesi meşru bir müdafadır ve militanca yürütülmelidir. Bu alanda taviz vere vere, çatışmadan sürekli kaçınarak sonuç elde etmek olanaklı değildir. Burada söylenmesi gereken söz konusu savunmanın a) militanca olması b) "çağdaş yaşamı savunma" çizgisinde kalmaması c) söz konusu alanlarda yaşayanlardan yalıtılmış olmaması gerekir.
Gerici yaşam tarzının dayatmalarına karşı gelişen tüm muhalif eğilimler devrimciler tarafından dikkate alınmalı, kendiliğinden gelişen eylemlilikler devrimci bir yola evriltilmelidir. Kentlerin gelişkin mahallelerinin yanı sıra ve esas olarak kent yoksullarının, emekçilerin yaşadığı mahallelere yönelmeliyiz.
3) Dinci gerici ve dinci faşizan eğilimlere karşı yürüteceğimiz mücadele, milliyetçi/ırkçı- faşistlere karşı yürütülen mücadeleden daha farklı ve daha kapsamlı olacaktır. Geleneksel faşist hareket temel olarak düzeni korumak güdüsüyle ortaya çıkmış ve hakimiyet kurduğu yerde halk üzerinde lümpence baskı kurmaktadır. Böyle bir hareketle dövüşmenin, halkın muhalefetini örgütlemenin yolu bellidir. Dinci hareket ise (düzen'le bağları güçlü olmasına ve düzenin köklü bir eleştirisini yapmıyor olmasına rağmen) sol düşüncenin yaratmış olduğu muhalefet boşluğundan sivrilmiş olmasından dolayı, gerici, baskıcı ve faşizan yöntemlerin yanı sıra popülist bir çizgi izlemeye de gayret göstermektedir. Bu harekete karşı muhalefet örgütlemek bu nedenle daha dikkatli olmayı gerektiriyor. Meşruiyet çizgisi asla kaybedilmemelidir.
4) Onlarla devrimci bir tanda dövüşmek için esas olarak inanılır bir toplum projesine sahip olmak şarttır. Buradan beslenerek gerici hareketle ev ev, sokak sokak alternatif bir toplum projesini hayata geçirme mücadelesine girişmek zorunludur. Ancak böylesi bir devrimci konumla "şeriat a karşı düzenin koruyuculuğuna sığınan" eğilimleri kendi safımıza doğru çekebiliriz.
5) Güncel politik mücadele de şu temel yaklaşım gözetilmelidir: Öncelikle gerici harekete karşı 'bir arada yaşama' 'anlayışla karşılama' vb yanlış tutumları takınmaktan sakınmalıyız. Bu tutumlar politik değildir, olsa olsa yükselen bir gerici dalga dan aman dileme halidir. Bu nedenle politik bir tavır almalıyız ve en başta aydınlar olmak üzere emekçilere bu hatta çağırmalıyız. Gerici hareket yaymaya çalıştığı inançlardan öte esas olarak, günlük yaşamdan genel sorunlara kadar bir "siyaseti" dayatmakta ve üstelik bunu ilahi bir kudrete bağlamaktadır. Toplumsaldüzendengünlükhayatakadaryaşamınbütündüzeylerininbireylerin ve kitlelerin özgür iradesinden alınıp değişmez dogmaların denetimine verilmesini, bu şekilde bir yandan yoksul kitlelerin bugünkü düzenden daha baskıcı ve zorbaca bir düzen altında en başta mollalar olmak üzere 'kapitalist yöntemlerle' daha şiddetli sömürülmesinin koşullarını vadetmekte, diğer yandan bu dogma dışındaki yaşam biçimlerini ve kültürleri, arayışları ciddi biçimde tehdit etmektedir. Bu nedenle böyle bir hareketi 'anlamak' tan değil, "mücadele etmek için tahlil etmek"ten söz etmeliyiz. Ancak böyle bir militan ve devrimci bir tutumdan sonra 'kendi laiklik anlayışımızı, inanç özgürlüğü anlayışımızı' sergilemek anlamlı olacaktır.
Böyle bir yöntemle hem devrimcilerden bağımsız olarak oluşan cepheleşmeye yeni bir içerik kazandırılabilir hem de demokrat unsurları bu kavganın içinde düzen karşıtı-(tutarlı bir) özgürlük yanlısı bir çizgiye çekmek olanaklıdır. Yükselen bu dalganın ideolojik tezlerini, vaatlerini bilmek ve eleştirmek bu nedenlerle önem kazanmıştır. Bu yazıda adil düzenin ekonomik boyutunu ele alacağız. Ve eleştirmekten daha çok temel yapısını aktarmak ve temel tezlerini incelemeye çalışacağız. (Adil ekonomik düzenin eleştirisi bir başka yazının konusudur)
İslam Ekonomisi Yeni Bir Yol mu?
Uzun bir zamandır İslam ekonomisi adı altında yeni bir ekonomik sistem tarif edilmeye çalışılmaktadır. Bu yeni sistem Kapitalizm ve sosyalizm'in dışında her ikisinin de en iyi yönlerini alan üçüncü bir yol olarak sunulmaktadır. Fakat, üçüncü olduğu iddia edilen bu yolun çok geniş bir yelpaze ye yayıldığı görülüyor. Kapitalizmi bile serbest piyasa düşmanı ilan edip 'öz serbest piyasacı' olduğunu ilan edenlerinden, sosyalizme öykünenlerine kadar her tür islam ekonomisi tarifi bulmak olasıdır.
İslam ekonomisi yeni bir ekonomik sistem olmaktan öte, 'batı'lı değerler üzerinde yükselen 'batı'lı sistemlerin, islami değerler üzerinde yeniden inşası çabasıdır. Gerek kapitalizmin gerekse sosyalizmin doğululaştırılması çabalarından biridir bu. Sosyalizmin prestijinin kaybolması islam sosyalizminin modasını geride bıraktıysa da Kaddafi’nin islam sosyalizmi unutulmamalıdır. Ama bugün için islamlaştırma operasyonunun egemen sistemi kapitalizmdir. Bir yandan kapitalizm islami değerler üzerinde yeniden biçimlendirilmeye çalışılırken, diğer yandan bin yıllık ağır bir tempoyla gelişen doğu toplumlarında kendisini yenileyememiş bir din olan islamiyetin, kendisini çağa uydurma çabasını da görüyoruz.
Çok farklı biçimleri olmakla birlikte islami ekonominin en yaygın biçimi, bireysel özgürlüklerin oldukça kısılmış olduğu "sosyal adaletçi" bir kapitalizmdir.
Bugüne kadar ki uygulamalar bu tezi doğrulamaktadır.
İslami kapitalizmin temel özelliklerine kısaca değindikten sonra, bizim için asıl önemli olan 'adil ekonomik düzen' e geçeceğiz.
I1)Ekonomi islami yaşayışın bir alt başlığıdır ve tek başına ele alınamaz. Bir değerler bütünlüğünün içinde düşünülmelidir. Ahlak toplulukları ve ahlak tezkiyesi ekonomik sistem içinde önemli bir role sahiptir.
2)İslami ekonomi ahlakidir, islami değerlerin üzerinde yükselir. Bu ekonominin temeli yine (klasik burjuva ekonomisindeki gibi) bireydir, ama 'ekonomik birey' değil, ahlaklı, irfanlı 'müslüman birey' dir. (Aslında kapitalizmin kurucu bireyi de, bugünkü karikatürize kardan başka bir şeyi düşünmeyen birey değil, ahlaklı bireydir. Protestan ahlakı ile kapitalizm arasındaki bağlantıya dikkat etmek gerekir)
3) Kazanç, emeğe ve emekle beraber gündeme gelen riske dayanmalıdır. Yani üretim yapmak amacıyla bira raya gelen emek ve girişimcilikten gelen kazanç helaldir. Oturarak, 'paraya para kazandırma yöntemi' olarak faiz haramdır. (Spekülatif bir getiri olarak faiz(riba) ile sermayenin getirisi olarak faiz arasında ayrım yapma çabaları- ve faizin ancak peygamberin son iki yılında yasaklanmış olması, bu konuda birçok açık kapı bırakmaktadır)
4) Özel mülkiyet islamın kurallarına uyulduğu sürece kutsaldır.(yani zekat verildiği ve islamın miras hukukuna uyulduğu sürece).
5) Gerçek varlığın üzerinden belli bir servet düzeyinin üzerindeki herkes zekat vermek zorundadır. Zekat, gelirden değil servetten alınır, ve servetin niteliğine göre değişir. Para, altın vb. için kırkta bir, tarım ürünlerinde onda bir veya yirmide bir, madencilikte beşte bir.(Bu oranlar peygamberin döneminde belirlenmiştir). Zekatın, islami ekonomide hem sosyal dayanışmaya(çünkü zekat yoksullar için harcanmalıdır) yardımcı olduğu hem de sermayenin atıl kalmasına engel olduğu varsayılmıştır(çünkü kendisini büyütmeyen sermaye zekat yoluyla eriyip gider). Pratikte ise zekat gelirleri devletin ve devlet başkanının denetiminde olduğu için genellikle başka amaçlar için kullanılmıştır. Bu temel ve (burada değinmediğimiz çelişkili özellikleriyle bile islam ekonomisinin son tahlilde kapitalist bir ekonomi olduğu açıktır. Fakat kabile yaşamının henüz varolduğu ve şehirleşmenin yeni başladığı toplumsal koşullarda doğan ve uygulayıcısı peygamber olduğu için mutlaklaşan bir sistemin 20.yüzyıla ayak uydurmak için oldukça terlemesi gerektiği açıktır. Her bir önermenin bir hadis'e veya bir uygulamaya dayandırılmaya çalışılması yer yer komik durumlar bile ortaya çıkarmaktadır. Modern kapitalizmin yepyeni artı değer sızdırma mekanizmaları eninde sonunda, 1200 yıl öncesinin toplumsal koşullarında oluşmuş ideolojinin içinde kendi yollarını bulacaklardır. Nitekim bulmaktadır. Uygulamaya geçtiği her durumda Allah'ı aldatma pahasına da olsa söz konusu mekanizmalar tesettürlü bir tarzda olsa da kendini yeniden üretiyor.
Adil Düzenin Kökeni
Bizim için asıl önemli olan adil düzendir. Çünkü ideolojik-tarihsel kökleri bir yana ideolojik-politik bir önerme olarak -adil düzen- giderek maddi bir güç kazanmaktadır. Başlangıçta oldukça zayıf ve içi boş bir slogan olmasına rağmen giderek içi doldurulmaktadır. İçi doldurulurken çok farklı ideolojilerden ve koşullardan etkilenerek eklektik bir yapıda ortaya çıkmaktadır. Zaten adil düzenin kendi iddiası 'kapitalizm ile sosyalizmin iyi yönlerini birleştirmek'tir. Adil düzeni etkileyen koşullara ve ideolojilere bir göz atalım.
1) İslamiyet ve Orta Doğu kültürü. Aslında adil düzen, başlangıçta yasal nedenlerden dolayı 'şeriat' kavramının yerine kullanılıyordu. Bunun kökeni ise Kur' an, hadisler ve asr-ı saadet dönemindeki uygulamalarda yatmaktadır. Daha sonraki mezhepsel yorumlardan da etkilenmiştir. Yeraltı tarikat kültürü de önemli etkenlerdendir. Fakat adil düzen giderek tarihsel kökeninden uzaklaşarak kendine özgü bir içeriğe kavuşuyor.
2) Milli görüş ve adil düzen' i Osmanlı nizamı da çok derinden etkilemiştir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğunun ihtişamlı dönemleri hep bir ilham kaynağı olmuştur. Büyük Türkiye, Lider Türkiye hayalinin ardında Osmanlı'ya özenme yatmaktadır.
3) Adil düzen ilhamını cumhuriyet karşıtı bir ideolojiden almakla, propagandasını (özellikle başlangıçta) anti-cumhuriyet anti-kemalizm eksenine oturtmuş olmakla birlikte, Cumhuriyetten ulusalcılık ve kalkınmacılık motiflerini hem de köklü bir biçimde devralmıştır. Bugün kalkınmacılığın en büyük savunucusu durumundadır.
4) Sosyalizm dalgası da adil düzeni biçimleyen etkenlerdendir. Fakat sosyalizmin eşitlikçi ideolojisi zamanla gözden düştükçe adil düzenin piyasacı söylemi artmış durumdadır.
5) Özalizm ve serbest piyasacılık. İslami ekonomi özel mülkiyeti ve serbest ticareti başından itibaren temel alır. Fakat, adil düzenin sosyalizan motiflerden piyasacı motiflere evrilişi Özalizm ile başlar. Bu evrimi henüz tamamlamış da değildir. 1980 sonrasının bu etkisi adil düzeni, islami kapitalist sistemle eklemleyen (muhalefet ede ede eklemleyen), modern koşullara uyduran bir katalizör haline getirdi. İslami ekonomide çok önemli bir yer tutan zekat'tan adil düzen broşüründe söz edilmemiş olması ilginçtir.(Bir tür servet vergisi olan zekat, aslında oldukça yüksek bir orandır. Adil ekonomik düzen broşürü zekat yerine, devletin serveti koruma karşılığında, cüzi bir miktarda servet vergisi alacağını söyler)
6) Kentlere yığınsal göç. Adil düzen başlangıçta ağırlıkla orta sınıfa, tüccarlara ve esnafa dayanıyordu. Bugün bile yönetici kesimleri bu sınıflardandır. Fakat, tarım reformu gerçekleşmediğinden kırların barındıramadığı kitleler kente hücum etti. Kentler ise özellikle son 10 yıldır sınai üretimin gözardı edilmesiyle bunları emecek bir gelişme sağlayamadı. Kentlerin varoşlarında biriken bu milyonlar Refah Partisinin kitle tabanını(yönetici kadroları değil) oluşturmaya başladılar. Adil düzenin içeriğini de etkileyen bu durum Adil düzenin neredeyse bir kurtuluş projesi olarak sunulmasına da zemin hazırladı.
İşte adil düzen projesi yukarıdaki temel etkenlerin ve daha birçok tali etkenin kucağında şekillenmiş eklektik bir sistemdir. Başlangıçta mutlak bir slogan iken, hareket maddi güç kazandıkça, iktidara yakınlaştıkça içi dolmaya başlamıştır. Adil Ekonomik Düzen(1991) broşürü bu konudaki sistemli tek yayındı. Ve geleneksel islami motiflerle ütopik hedeflerin buluştuğu bir model sergilenmişti. Bu model özellikle serbest piyasacı islamcılar tarafından eleştirilmiş ve devletçi karakterinin azaltılması istenmiştir.
Necmettin Erbakan, adil düzeni biçimleyen etkenlerin her birini kendisinde cisimleştirmiş şeriat-adil düzen-kapitalizm-cumhuriyet arasındaki dengeyi koruyan, islamcı hareket içindeki farklı eğilimlerin büyük bir kısmını etrafında toplayan kişidir. Adil düzendeki Erbakan' ın öznel etkisini de eklemek gerekiyor. Böylece farklı üretim tarzlarından, tarihsel geleneğinden, modern kapitalizmden ve daha bir çok şeyden etkilenen adil düzen, Erbakan'ın abartılı katkılarıyla beraber hem kökeninden biraz uzaklaşmış hem de eklektik ama özgün bir proje olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle eklektik ve biraz da ütopik olan projenin son halini henüz almadığı, hele iktidara yaklaştıkça değişim geçireceğini tahmin etmek zor değil.
Adil Düzen: Bir Kurtuluş(!) Projesi mi?
Adil düzen bu zulüm düzenine karşı bir kurtuluş projesi olarak sunuluyor. Kurtuluş(!) projesi şu aşamalardan geçecek.
1)Taklitçilik yerine Milli Görüş'ün iktidar olması: Türkiye'de bizim iktidara gelmemiz en büyük devrimdir."(Erbakan,program broşürü)
2) Maddi manevi tahribat yerine; Maddi ve Manevi kalkınma.
3) 'Köle düzeni' yerine ‘Adil Ekonomik Düzen'.
4) Kuvveti üstün tutan aldatma rejimi yerine hakkı üstün tutan 'Adil Devlet Düzeni'.
5) Avrupa Topluluğuna uşak olma yerine, 'Lider Ülke' olma. Kurtuluş projesi olarak sunulan adil düzen, milli görüş'ün iktidara gelmesi ile kurulmaya başlanıyor. Adil düzen geneldir ve alt düzenlerden oluşmaktadır.
"Adil siyasi düzen" devleti ve anayasayı yeniden düzenleyecek, "adil manevi ve ahlaki düzen" manevi kalkınmayı gerçekleştirecektir. Toplumdaki yozlaşmanın önüne geçilecek, ahlakı bozan neşriyatlar denetim altına alınacak, ahlaklı, irfanlı, imanlı ve cihad gayretinde, mücahitlik şuuruna sahip gençler yetiştirmek,
"adil manevi ve ahlak düzen"iyle beraber "Adil İlmi Düzen"in de görevi olacak. Adil Ekonomik Düzen ise maddi kalkınmayı sağlayacak. Bunu diğer düzenlerle uyumlu bir şekilde ve genel düzenin bir cüz'ü olarak yapacak.
Projenin bütünü incelendiğinde, vaat edilen refah artışının, eşitliğin ve maddi kalkınmanın kaynaklarının nereden bulunacağı gibi bir soru akla gelmektedir. RP'nin çıkışından rahatsızlık duyan diğer burjuva partileri sık sık bu soruyu sormaktadırlar, 'vaatlerin kaynağını nereden bulacaksınız?' diye. Gerçekten Adil Düzen, her şeyin üçte bir ucuzlamasını, istihdamın üç kat, üretimin,gelirin üç kat artmasını vadetmektedir. Üstelik AT kapılarında dilenen Türkiye yerine 'LİDER ÜLKE' Türkiye en parlak vaatlerden bir tanesi. Bu vaatleri nasıl karşılayacaklar acaba?
a) Bu düzen halkı beş mikropla sömürmektedir. Bunlar sırasıyla, Faiz mikrobu, Darphane mikrobu, Kambiyo mikrobu, Haksız vergi mikrobu, Bozuk kredi sistemi mikrobu. Bu beş mikrop vasıtasıyla sistem bir kişinin 100 olan hakkının ancak 8'ini ona vermektedir. 92'sini çalmaktadır. Erbakan'ın abartılı üslubuyla yapılan hesaplamalar, maddi kalkınmanın ve herkese refah artışı sağlanmasını temel kaynağını göstermeye çalışıyor.
Faiz yasak olacak, darphane karşılıksız para basmayacak, devlet vergi almayacak sadece üretime yaptığı (hizmet-altyapı) katkısı oranında pay alacak, sonsuz kredi olanakları olacak, tüm olanaklar üretim için seferber edilecek ve herkesin refahı katlanarak artacak.
b) Yine adil düzene göre siyonizm tüm müslüman ülkeleri olduğu gibi
Türkiye'yi de pençesine almıştır.(Siyonizm ve emperyalizm çoğu kez aynı kavram olarak, birlikte veya ayrı ayrı kullanılmaktadır. Onlara göre neredeyse tüm kötülükler yahudilerden ve siyonizmden gelmektedir. Buna kur'an’ın dilinin neden olduğu söylenebilir).
Batı taklitçisi partiler ise bu gerçeği görmeyip AT kapılarında dilenmektedirler. Oysaki Türkiye Avrupa’da güçlüler içinde güçsüz olacağına, güçsüzler (müslüman ülkeler) içinde en güçlü olmalıdır. Sık sık 1.5 milyarlık islam pazarından sözedilmektedir. Türkiye’nin bu geniş pazara yönelmek yerine Avrupa ya dilenmesi anlamsız bulunmaktadır.
Bir yandan borç batağından, faiz müptelasından ve 'müstemleke tipi kalkınma' dan kurtulmak gerekir. diğer yandan İslam ülkeleriyle her düzeyde işbirliğine girip, bir tür İslam enternasyonali oluşturup, bunun liderliğini yürütmek gerekir.
İslam birliğini gerçekleştirmek için, I)Müslüman ülkeler Birleşmiş Milletler Teşkilatını, 2) Müslüman ülkeler savunma teşkilatını, NATO'sunu 3) Müslüman ülkeler ortak pazarını, 4) Ortak para birimini 5) Kültür İşbirliği Teşkilatını oluşturmak ve kurmak gerekir. Burada gerçektende müslüman ülkeleri büyük bir pazar olarak gören, ve bu pazarın denetimini ve siya,sal liderliğini isteyen ideolojiyi açıkça görüyoruz. Maddi kalkınmanın ve refah artışının önemli bir kaynağı olarak şu gösterilmektedir: Siyonizm-emperyalizmin elinden kurtulmak ve büyük islam pazarını ele geçirmek.
Adil Ekonomik Düzen
Adil düzenin en önemli ait başlıklarından biri ekonomik düzendir. şimdi bu düzenin içeriğine girmeden önce adil ekonomik düzenin evrensel(tanrısal) işlevine bir göz atalım.
Adil Düzen Cennete Geçiş Sürecidir
Erbakan bunu şöyle anlatıyor. ' ..hayvanlar çok üretiyorlar az tüketiyorlar...Bunun hikmeti Cenab-ı Hakk'ın hayvanları insanlara faydalı olmak için üretmesidir.(...) İnsanlar tabiatı itibariyle sadece tüketmek istiyorlar, üretmenin zahmetine katlanmak istemiyorlar.(...) B unun hikmeti ise insanların Cennet için yaratılmış olmalarıdır. Cennet'te insanlar sadece tüketecekler ayrıca üretmek mecburiyetinde kalmayacaklar. Ancak ne var ki insanlar muvakkat olarak bu dünyada imtihan olmaktadırlar ve yukarıda bahsedilen tab'ıları bu dünyanın şartlarına ters düşmektedirler". İşte cennet için yaratılmış, tüketmek isteyen ama üretmek istemeyen insan için bu dünyanın sınırlı kaynakları göz önüne alınarak geçici olan bir düzen tasarlamak gerekiyormuş. "Ne yapalım ki biz de işte bu yaradılıştaki insanlar için Adil Düzeni kurmak mecburiyetindeyiz".(Erbakan)
Adeta adil düzen geçici olan bu dünyada, asıl hedef olan cennet için bir geçiş süreci olarak tasarlanmaktadır. Çünkü bu dünyada kaynaklar sınırlıdır.
Adil Ekonomik Düzenin Temel Şartı
İşte bu nedenle, yani kaynaklar sınırlı olduğundan aslında cennet için yaratılmış olan insan istediği kadar tüketemiyor. Bunu ancak, eğer geçiş sürecinde iyi sınav verirse ve cennete ulaşırsa öbür dünyada yapabilir.
"İnsanlara denmesi lazımdır ki; Gel kardeşim buraya bak sen hep tüketmek istiyorsun buna mukabil hiç üretmek istemiyorsun. Sana müsaade ediyoruz, lüzumsuz israf yapmamak şartıyla istediğin kadar tüket ama bir şartımız var. Ne kadar tüketeceksen o kadar da kendin üreteceksin, başkasının hakkını yetinmeyeceksin"
Bu ilke bir anda Marx'ın Gotha programındaki ifadeleri hatırlatır. Yani herkesin ürettiği oranda tüketim hakkına sahip olması gibi. Ama adil düzenin özel mülkiyeti ve ücretli köleliği kutsadığı düşünülürse, emek ürününe el koymayı bile hak yeme olarak görmeyen bir sistemde, bu ifadelerin anlamını yitireceği açıktır.
Genel Esaslar, Devletin Görevleri
Adil düzende devletin çok önemli görevleri vardır. Planlama, genel hizmetler, tanzim(dağıtım) hizmetleri ve bankacılık-kredi sistemi ağırlıkla devletin görev alanıdır.
Devlet öncelikle makro planlama yapar. Bölgelere ve sektörlere göre kalkınma planları hazırlar. Ekonomik faaliyetleri ağırlıkla bireyler, şirketler ve vakıflar yürütür ama devlet, teşvik, destek ve yönlendirme faaliyetini yürütür.
Devletin diğer önemli görevi genel hizmetlerdir. Güvenlik, yargı vb. yanı sıra enerji, yol, su ,iletişim vb. altyapı hizmetleri devletin görev alanına giriyor. Ayrıca sağlık ve eğitim de devletin denetimindedir.
Devletin ekonomik faaliyetlerle ilgili en önemli görevi tanzim hizmetleri başlığı altında toplanmıştır. Hemen her sektörde adeta dev bir borsaya benzeyen vakıflar biçiminde örgütlenerek, ülkenin her yerinde depolar kurarak, temel muhasebe ve ambar hizmetlerini devlet yürütecektir. Bunu kar gayesiyle değil üretimi düzenlemek için yapacaktır.
Bankacılık alanını, kredi sistemini ve sosyal güvenlik alanını da devlet elinde bulundurmaktadır. Sigorta sistemi tamamen devletin elindedir.
Bunun dışında kalan alanlarda ekonomik faaliyetleri temel olarak bireyler yürütür. Devletin (ilke olarak) kendi üretim faaliyetleri de olabilir, devlet aynı zamanda girişimci de olabilir ama onun temel görevi bu değildir.
Adil Düzende Para
Adil düzen ilginç bir şekilde parayı meta olarak kabul etmiyor ve paranın değişim değerinin olmaması gerektiğini ifade ediyor. Diyelim ki bir kişi A malını üretti ve ilgili vakıfa malını teslim etti, o malın o anki değeri bellidir. Bu kişi bunun karşılığında, o malın değeri kadar başka mallar tüketebilir. Önemli olan ürettiği kadar tüketmesidir, başkasının hakkını yememesidir.
"İşte bunun için A malını üreten kimseye, o malın kıymetine eşdeğer dilediği mallardan tüketebilmesi için özel bir senet verilir. Bu özel senede para denir. Bundan dolayı para demek herhangi bir üretimi yapan kimseye bu üretime eşdeğer tüketme hakkı olduğunu göstermek üzere verilen özel senet demektir"
Sistemin temel önermelerinden biriside para-mal eşitliği ilkesidir. Yani mal karşılığı olmayan para basılmayacaktır. İşte darphane virüsünden kurtulmanın yolu olarak, para mal eşitliğini sağlamak için yukarıdaki biçimde tanımlanıyor para. Yani devlet kendiliğinden para basamıyor. Sadece üretilmiş bir malın (vakıfa teslim edildiği anda) eşdeğeri kadar tüketim belgesi veriyor. (Sanki bir an için sosyalizmdeki emek bonosundan söz ediyor sanabilirsiniz)
Ünlü faiz yasağı da temel bir yasadır. Faiz, yeni üretim yapmadan elde edilen ilave tüketim hakkı olarak tanımlanıyor. Haklı veya haksız olarak bir defa sermayeyi ele geçiren kimse faiz yoluyla hiç emek harcamadan oturduğu yerden büyük kazançlar elde edebiliyor. Adil düzen kazanca değil işte bu spekülatif kazanca karşıdır. Bu tür kazançlar ahlak çöküşünün de temelidir ve "40 çeşit belarun mikrobu" dur.
Faiz yasağına karşı getirilen eleştirilere verilen yanıtlarda, 'malın kirası oluyorsa paranın da kirası olmalıdır' tezine karşı, paranın sembolik bir değer olduğu, üretimin bir unsuru olmadığı anlatılıyor. Para ne motorun pistonudur nede ekmeğin tuzudur deniyor. (Bu tartışma da has burjuva iktisatçılarının kendi paylarına haklı olduğunu belirtmek gerekiyor. Özel mülkiyet olduğu sürece kıymetli madenlerin ve para'nın üretimi için emek harcandığını ve bizzat kendi üretimlerinden doğru değer kazandıklarını görmezlikten geliyor.)
Buna göre karşılıksız para adil düzende olamayacaktır. Paranın karşılığında ya mal, ya altın, döviz vb. yada arsa tesis olacaktır. Para ancak üretim karşılığında, herkesin ürettiği kadar tüketmesi için verilen bir kağıttır.
Fiyat Sistemi
Adil düzendeki fiyat sistemini anlatırken, sistemin bütününü anlatma fırsatı bulacağız. Çünkü fiyat sistemi genelin ipuçlarını veriyor.
Bilindiği gibi adil düzen sosyalizm ve kapitalizmin iyi yönlerini aldığını iddia ediyor. Sosyalizmden sosyal işlevleri ve faiz karşıtlığını alırken, kapitalizmden özel mülkiyeti, kar ve en önemlisi serbest piyasayı alıyor.
(Son zamanlarda kapitalizmin bile yeterince serbest piyasacı olmadığını söylemeye başladılar.) İddia bu ama adil düzenin ne kadar serbest piyasacı olduğu tartışma götürür.
Devlet her sektör için tanzim vakıfları kuruyor. Bu vakıflar kar amacı gütmeden tanzim ve muhasebe hizmetlerini yürütüyor. Örnek olarak buğday üretimi veriliyor, bizde o örnekten gidelim. Buğday vakfının ülkenin her yerinde depoları var. Bütün depolar bir bilgisayar ağı ile birbirine bağlanmış. Konunun uzmanları belli koşullarda tüm depolarda bulunması gereken stoklan tespit etmişler. Diyelim belli bir anda stokta 500 ton buğday olmalıdır.
Fiyatlar arz talep(!) ilkesine göre şöyle belirlenir. Stoklarda 500 ton varken normal fiyat uygulanır. Stoklar artarsa fiyat düşer, stoklar azalırsa fiyat artar. Konunun uzmanları bu konuda bir cetvel yaparlar ve stokların her bir düzeyi için aynı fiyat belirlerler. Bir kişi diyelim vakfın Akhisar şubesine buğday satmaya geldi. Bilgisayar aracılığıyla tüm Türkiye deki depolara bakılıyor, toplam stok miktarı öğreniliyor. Görevli vakıf memuru önündeki fiyat cetveline bakıyor ve fiyatı bildiriyor. Eğer o sırada stok düzeyi normalin üzerinde ise fiyat düşük olacaktır. Satıcı bu durumda biraz daha buğday alayım, fiyatlar yükselince satanın diyebilir. (Bunun spekülatif hareketler için kapı açtığını, adil düzenciler de biliyor ve adil düzen, stokçuluğu önleyecek önlemleri alır diyorlar, herhalde idari önlemler)
Burada ilginç bir şey var, hem piyasa ekonomisi deniyor hem de ülke düzeyinde sabit fiyat uygulanıyor. Fiyat cetvelini fiyat hareketi olarak algılamamak gerekiyor, çünkü cetveli bizzat vakıf uzmanları hazırlıyor. İşin ilginç tarafı, bunların anlatıldığı bölümde sovyet sistemine atıfta bulunularak, fiyatların keyfi olarak merkezden belirlenmesi eleştiriliyor.

Ülkenin her yerinde eşit fiyat olabilmesi için ulaşım masraflarını kim karşılayacak? Elbette devletten başkası değil. Üretilen her mal yeminli muhasebeciler gözetiminde vakıf depolarına aktarılıyor. Bu işlem önemli, çünkü vergi ve sigorta işlemlerinde tamamen bu göz önüne alınıyor.
Ahlak Toplulukları ve Meslek Örgütleri
Kredi sistemine geçmeden önce ahlak topluluklarından ve meslek örgütlerinden söz etmek gerekir. Çünkü bunlar hem adil düzenin temel örgütlü yapılandır hemde kredi sisteminde belirleyici konumundadır.
Her insan normal koşullarda belirli bir ahlak topluluğuna üyedir. Üye olduğu ahlak topluluğu devlet tarafından tanınır ve üyelerinin davranışlarından eğer 'ahlak tezkiyesi' vermişse sorumludur. Ahlak toplulukları dini temelde düşünülmüştür. Müslümanlar, hırıstiyanlar, veya aleviler vb. Bunun dışında farklı ahlak topluluklarının olup olmayacağı bilinmiyor. Ama herkesin mutlaka ahlaki bir örgütü var. Bir kişi herhangi bir girişim yapacağı zaman kendisinden dürüst ve namuslu bir insan olduğuna dair 'ahlak tezkiyesi' isteniyor.
İkinci örgütlenme düzeyi ise mesleki dayanışma örgütleridir. Bunların başında loncalar gelir. Sendikalar ise hak alma örgütleri olarak değil, işçiler arasında dayanışma örgütü, işçilerin aldığı payı, işçiler arasında bölüştüren bir örgüt olarak tasarlanıyor. Zaten adil düzen tam bir uyum ve uzlaşma düzeni olduğu için mücadele söz konusu olmayacaktır.
(Burada siyasi partilerden söz etmiyoruz ama onlar da temel olarak dayanışma örgütü olarak niteleniyor.) Loncalar ve sendikalar üyelerinin yapacağı girişimlerde 'ehliyet belgesi' veriyorlar ve bu belgeyi verdikleri kişilerden bu anlamda sorumlu oluyorlar.
Kredi Sistemi
Adil düzende sınırsız kredi olanaklarının olacağı iddia ediliyor. Tüm bankacılık sistemi ilke olarak devletin elinde bulunuyor. Kişilerin de özel banka kurması yasak değil. Bir kimsenin kendi tasarrufunu başkasına vermesine, ve bu kişinin geçici bir süre fazladan tüketme hakkına sahip olmasına kredi deniyor. 7 tür kredi var. Birden çok kişinin tasarruflarını birleştirip ortak yatırım yapmasına ortaklık kredisi deniyor. Bir kişi parasını 3 Ay bankada yatırdı mı, faiz alamıyor ama isterse aynı miktar parayı 3 ay kendisi kullanabiliyor (istediği zaman). Emek karşılığı kredi, Yatırım projesi karşılığı kredi türleri için iki temel belge gerekiyor. Birincisi ahlak topluluğundan, güvenilirliği belirten 'ahlaki tezkiye' ve mesleki örgütten(lonca veya sendika) bu işi yapmak için ehliyetli olduğunu belirten 'teminatlı ehliyet' belgesi. Diyelim bir projeniz var ama sermayeniz yok, eğer her iki belgeyi de almışsanız, güvenilir ve ehliyetli bir kişiyseniz, o yatırım için gerekli işçilik, hammadde, makine vb. giderleri kredi olarak devlet karşılıyor. Söz konusu çaptaki yatırımda kaç işçi çalışması gerektiğini, kimin ne kadar ücret alması gerektiğini ilgili meslek kuruluşu belirliyor.
Selem Senedi ve Selem Senedi Karşılığı Kredi (Atom Bombası mı?)
Yine Erbakan’ın abartılı üslubuyla siyonizmi yıkmak için atom bombasından dahi daha etkili ilan edilen bir senet olarak tanıtılıyor. Üretilen bir malın ileri bir tarihte teslimatının yapılması karşılığı şimdiden satılması söz konusudur. Diyelim bir malı 3 ay sonra 100 liraya satabileceğinizi düşünüyorsunuz ve diyelim şimdi 70 lira verene bu malı üç ay sonra teslim etme vaadini(selem senedi) veriyorsunuz. S iz daha üretmediğiniz ama mutlaka üreteceğiniz malın karşılığını alıyorsunuz, alıcı da ucuza almış oluyor.
Selem senedinin bu biçimi bize hemen ürünleri daha kış aylarından tüccarlarca ucuza kapatılan köylüleri hatırlatıyor. Evet iddia edildiği gibi bu yöntem ucuzluk sağlayabilir. Ama bu ucuzluğun (tüccarlar sayesinde) tüketiciye yansımayabileceği gibi, üreticileri çok kısa bir sürede tüccarın eline düşürür. Bu haliyle selem senedine nasıl bu kadar önem atfedildiğini anlamak zordur.
Fakat selem senedinden esinlenen bazı uygulamalar bize ipucu sağlayabilir. Son olarak Çorurn belediyesinin giriştiği uygulama buna örnektir. Buna göre belediye müteahhitlere para değil, özel bir senet veriyor. Müteahhitler işçilerine bu belediye senetlerini veriyorlar ve işçiler bu senet karşılığı belediye hizmetlerinden yararlanıyorlar.(Otobüse binip, mağazalarından alışveriş ediyorlar). Belediye müteahhitlerin inşa ettiği binaları, dükkanları ise daha bitmeden (selem senedi gibi) satıyor ve kendisi hiç nakit harcamadığı gibi bir anda elinde nakit birikiyor. .
Fakat, bu nakit-senet hareketlerinin ilk başta rahatlatıcı etkisi olsa bile sistem oturduktan sonra nelerin olacağı bilinmiyor. Bu yöntem sonucunda, gelecek dönem yapacakları üretimlerini sürekli satmaya zorlanan üreticiler ve belediyelerle karşılaşmak gerçek ve yüksek bir olasılıktır.
Selem senedinin bir tür atom bombası olduğu kesin. Ama özel mülkiyet koşullarındakinin başına patlayacağı belli değil(muhtemelen küçük üreticilerin başına patlar).
Kredi ,sisteminin esas kaynağı devlettir. Devlet emeği, projesi olan herkesi krediyle destekler. Bu nedenle herkes proje karşılığı rahatça kredi alabileceğinden, projeler için işgücü bulmak zorlaşacaktır. Bu yöntemle işsizlik de ortadan kalkacaktır. Peki hem karşılıksız para basılmayacak hem de devlet bu değirmenin ' suyunu nereden bulacak. Hani (bireylerdeki) refah artışını beş mikrobu öldürerek sağlamak olanaklı oldu diyelim. Peki kredi bolluğunun kaynağı ne olacak? Bu soruyu biraz sonra yeniden soracağız.
Vergi Sistemi ve Bölüşüm Biçimi
Beş mikroptan biri haksız vergiler idi. Milli görüşe göre bugünkü devlet çok çeşitli isimler altında vergi almaktadır ve bunlar haksızdır. Sadece üreticiye haksızlık değil, yatırımları dizginlediği için son tahlilde devlet gelirlerini azaltıcı bir mikroptur. Adil düzende bütün vergi ve fonlar lağvedilecektir. Bunun yerine devletin üretim yaptığı katkı oranında bir pay olarak tek vergi almayacaktır. Tek ve sabit bir vergi.
Diyelim ki yeni bir proje için girişimciler (tesis sahipleri), yönetici kadro, emek gücünü sunan sendika, hammadde vb. temin edenler bir araya geldiler. Devlet de beşinci bir etken olarak genel hizmetleri sunan ortak olarak bu projeye dahil olacaktır. Devlet bir yandan altyapı hizmetlerini (elektrik, su iletişim, ulaşım vb.) diğer yandan tanzim hizmetlerini (muhasebe ve ambar hizmetleri) gerçekleştirecektir.
Devletin ve her bir üretim faktörünün (tesis,emek,hammadde,yönetim,genel hizmetler) alacağı payın temel esasları Anayasa'da belirlenir. Her bir yatırım projesi için kimin ne kadar pay alacağını bu esaslara göre uzmanlar belirler. Diyelim ki her bir faktör üretimin beşte birini alacak.
Diyelim bir ay boyunca (söz konusu yatırım motor fabrikası olsun) 100 motor üretildi. Herkes payını para cinsinden değil motor cinsinden alır. Motorlar ambara teslim edildiği, o anki fiyatından karşılığı alındığı vakit her faktörün 20 motor karşılığı geliri var demektir.(Diyelim ki 100 motor üretildi ama piyasanın ihtiyacı 5O motor. Bu durumda hangi 50 motor karşılığını bulacak? Kullanılmayan motorlar ne olacak? Planlama yapmadan bu sistem yürüyebilir mi? Sorular çoğaltılabilir.)
Devlet de diğer ortaklar gibi 20 motor sahibi ve ayrıca kimseden vergi almıyor. İşçiler sendika aracılığıyla 20 motor karşılığını alıyorlar ve meslek örgütleri olan sendikanın daha önce belirlemiş olduğu ölçülere göre paylaşıyorlar.(Meslek örgütü hangi nitelikteki bir emekçinin ne kadar pay alması gerektiğini önceden belirlemiş). Vergi para olara değil, üretilen mal cinsinden ödeniyor. Yine ambara teslim ediliyor. Vergi beyana göre ve yeminli ambar memurlarının hesaplarına göre veriliyor.
Devlet kredi bolluğunu yaratacak kaynağı nereden temin edecek? Şimdi bu sorunun yanıtını arayabiliriz. En önemli kaynağı işte üretimden alacağı bu paydır. Devlet bu payın dışında başka bir vergi alınmayacağı için sürekli yeni yatırımlara girişileceği ve aslında devletin gelirinin de sürekli artacağı varsayılmıştır. Devletin bunun dışında da gelirleri var. Devlet meraların, ormanların, toprağın sahibidir. Çünkü aslen buralar şehitlerindir, ve şehitleri devlet temsil eder. Ayrıca devlet bazı sebeplerle şu veya bu tesisin sahibi olabilir, bunlar da gelir kaynağıdır. Devlet ayrıca huzur, asayiş ve güvenlik karşılığında vergilendirilmeyen servetlerden küçük bir pay  alacaktır. İşte devletin tüm kaynaklan bunlardır. Bu kaynaklar kredi bolluğu için yeter mi bilinmez ama üzerinde durmaya değer bir kaç nokta var.
Bugünkü kapitalist sistem bile gelir dağılımındaki çarpıklığı biraz olsun gidermek, biraz olsun dengelemek için artan oranlı vergilendirme yapmaktadır. Yani az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi prensibi gözetilmektedir. Türkiye gibi talan ekonomisine dönüşen örnekleri bir yana bırakırsak, klasik kapitalist ülkelerde sağlam bir vergi sistemi vardır ve bu prensip uygulanır. Adil olduğunu söyleyen bir düzen ise, 'zenginlerin kazancı gayri meşru mudur ki onlardan daha çok vergi alalım' deyip tek oranlı bir vergi öngörmektedir.
İkinci nokta ise zekat konusudur. İslami ekonominin diğer arayışlarında zekat'a temel bir önem verilir. Aslında gerçek servet üzerinden alındığında oldukça yüksek servet vergilerine dönüşen zekat, normal koşullarda yoksullara verilecek kredilerin kaynağı olarak görünür. Adil düzen ise nedense bunu es geçmekte, veya servetten cüzi bir miktar (o da sigorta karşılığı olarak) pay almayı düşünmektedir. Bu nokta adil düzenin yeni koşullara uyum sağlarken bazı temel tarihsel bağlarını da koparmaya başladığım gösteriyor.
Gelirden vergi alınmadığına göre, sadece üretimden vergi alındığına göre. Hem de üretim esnasında alındığına göre, adil düzende tüccardan vergi alacak herhangi bir mekanizma görünmüyor. Tüccarlar bilinçli olarak mı vergi sisteminin dışında tutuluyor(ki adil düzenin geleneksel kökleri açısından anlamlı bir tutumdur), yoksa eklektik ve yer yer hayali olan adil düzenin sıradan bir çarpıklığımıdır?
Sınıf Mücadelesi mi, Toplumsal Uzlaşma mı?
Adil düzen bir barış düzeni olarak tanıtılıyor. Toplumsal kesimler, meslekler arasında herhangi bir paylaşım kavgasının olmayacağını ifade etmektedirler. Aslında bu mesnetsiz değildir. Fakat toplumsal mücadelenin sadece dağıtımdan kaynaklandığını sandığı için elbette yanılmaktadır. "Adil düzenin menfaat çatışması düzeni değil ortaklık düzenidir", tezi yukarıda anlattığımız üretim biçiminden besleniyor.
Üretimin başında bir araya gelen unsurlar (emek, girişimci,devlet vb.) daha başından anayasal dayanaklarla belirlenen paylaşım oranları üzerinde anlaşıyorlar. Burada söz konusu olan herhangi bir ücret değil, herkesin kendi payıdır. İşçiler üretim I00 olursa 20 pay alırlar, 200 olursa 40 pay, 500 olursa 100 pay alırlar. Bu durumda kimse kimseyle pazarlık etme şansına sahip değil ve böyle bir ihtiyaç da yok. Çünkü kesimler birbirleriyle mücadele edeceklerine elbirliği yapıp, paylarım arttırmak için üretimi arttırma yoluna gideceklerdir.
Bu durumda sınıf mücadelesi değil büyük bir uzlaşma gerçekleşecek, ve üretim sürekli artacaktır. Böyle bir sistemde sendikaların rolü de tamamen değişmektedir, tamamen bir meslek örgütüne dönüşmektedir.
Bu uzlaşmanın maddi temeli olarak şu örnek veriliyor. Herkesin bir doktoru olacaktı ve bu gideri devlet karşılayacaktır. Doktorlar gelirlerini devletten ama ilgilendikleri insan sayısı kadar alacaklardır, Bu durumda doktorlar daha çok tedavi yapmak için değil, insanları daha sağlam tutmak için(hastalıktan korumak için) uğraşacaktır. Çünkü ne kadar kişi kendisini tercih ederse geliri artacaktır. Bu durumda da doktor ile hasta arasında bir kandırmaca değil, uyum ortaya çıkacaktır. Doktor ile hasta arasında çıkar paralelliği vardır.
Adil düzen esas sorunun bölüşüm alanından kaynaklandığını sandığı için, bölüşüm prensiplerini kapitalist emek piyasasının denetiminden alıp anayasal bağlayıcılığa ve devlet denetimine bırakmaktadır. Fiiliyatta ise temel sorun ücretli emek köleliğinden kaynaklandığı için, sınıf mücadelesi devam edecek, grevler devam edecektir. Bu durumda adil düzen (belediyelerde olduğu gibi) işçi direnişlerini zorla bastırmaya gidecektir. Benzer bir durum tüm toplumsal düzeylerde ortaya çıkacaktır. Genel toplumsal uzlaşma bekleyen adil düzen, gerçek çelişkilerle karşılaştığında baskıcı yöntemler uygulamaktan başka bir yol bulamayacaktır.
Sosyal Güvenlik ve Sigorta Sistemi, Emeklilik
Hiç kimse sigorta primi ödemiyor ama herkes sigortalı. Bütün malvarlıkları küçük bir ücret karşılığı sigortalı sayılıyor. Fakat özellikle mal varlıklarının sigorta bedeli beyan edilerek ödenen vergi ile ölçülüyor. Böylelikle verginin beyana göre alınmasının sakıncaları da giderilmiş oluyor. Diyelim ki bir kişi varlığı 100 iken 50 beyan etti. Vergi mahkemeleri vb. olmadığı için kimse buna karışmıyor. Fakat bir gün bu varlığa zarar gelirse, zararın tazmini de 50 üzerinden yapılacak. Bu durum verginin doğru beyan edilmesini teşvik edecek. Sadece sigorta bedeli değil, bir gayrimenkulun değeri, hisse senedi bedeli ve istimlak bedeli de beyan edilen vergiyle belirlenecektir. Ayrıca kredi sisteminde de beyan edilen ve ödenen vergi birincil belirleyici olacaktır. Dahâ çok vergi ödeyen daha öncelikli ve daha çok kredi alacaktır. Adeta ödenen vergi ahlak ve ehliyet tezkiyelerinden sonra bir kişinin toplumsal konumunu belirleyen üçüncü bir belge niteliğini taşıyor.
Ayrıca hiç kimse emeklilik için prim ödemeyecek. Ama herkes sigortalı olacak. Belli bir vasıftaki bir kişinin emekli olunca veya işsiz kalınca ne kadar gelir elde edeceği önceden belli olacak. İsteyen istediği an emekli olabilecek ama emekli olan kredi alma hakkını kaybedecek. Bütün bunların kaynağı da yine devletin gelirleridir.
Adil Ekonomik Düzenin Problemleri
Adil ekonomik düzenin klasik bir islami ekonomi modeli olmadığı ve kendine has özellikleri olduğu açıktır. Bir yandan serbest piyasa vurgusu yapılıyor ama fiyatlar bile her ürünün (devlet denetiminde olan) vakfı tarafından belirleniyor. Hem piyasa deniyor hem de ülke çapında tek fiyat uygulanıyor, ürünler tek elde toplanıyor. Bu durumu serbest piyasacı islamcılar şiddetle eleştiriyorlar ve bu haliyle adil düzeni sosyalizan buluyorlar.
Vergi dahi ürün cinsinden toplanıyor. Böyle bir sistemin gerektireceği depolama sistemi ve dağıtım mekanizması muazzam büyüklükte olmalıdır. Bu soruna adil ekonomik düzende değinilmiyor bile.
Bütün bir tasarım motor; buğday vb. ürünler için yapılmış. Günümüzde hızla gelişen hizmet sektöründe verginin nasıl ödeneceği adil ekonomik düzenin ilgisini çekmiyor. Mesela bir otel vergisini, yataklarını yılda bir ay devlete vererek mi ödeyecek?
Bir diğer eleştiri konusu ise selem senedine yapılan abartılı vurgudur. Selem senedi benzeri uygulamaların islam tarihindeki kötü sonuçlan bizzat islamcı ekonomistler tarafından vurgulanmaktadır.
Müslüman insanı, irfanlı imanlı insanı temel aldığını, konuya ekonomik değil ahlaki açıdan yaklaştığını söyleyen bir ideoloji bütün dikkatini 'üretmeden tüketmek isteyen' insanı dizginlemek için kullanmaktadır. Aslında adil düzenin kendi insanına güvenmediğini söyleyebiliriz. Erkeklerin şehvet duygularına güvenmediği için kadını örten bu ideoloji, üretmeden tüketme özelliğine güvenmediği için bin bir iktisadi önlem almıştır.
Adil Düzen ve Sosyalizm
Yukarıdaki eleştirileri çoğaltmak olasıdır ama amacımız bakımından çok da anlamlı değildir. Çünkü adil düzen eklektik, sonradan içi doldurulmuş, yer yer ütopik ve birçok ideolojiden etkilenmiş bir modeldir. Kendi içinde çelişkiler barındırdığı gibi, bir çok bakımdan tezleri oldukça zayıftır. Üstelik bizim açımızdan en büyük zaafı, sömürünün en yaygın biçimini (artı emeğe el koyma) kutsamış olmasıdır.
Hedeflediği düzenin son tahlilde bir kapitalizm olması veya oraya varacak olmağı bizim her ikisini özdeşleştirmemiz gerektiğini göstermez. Çünkü adil ekonomik düzen kendi içinde 'yapma' da olsa özgün özellikler taşımaktadır.
Birçok açıdan (en azından bugünkü haliyle) sosyalizmin ekonomisinden esinlendiği açıktır(Fakat, gelen eleştiriler sonucunda giderek piyasacı yönünün arınması beklenebilir).
Sosyalizmle birinci benzerliği ekonomiye baştan teknik bir sorun olarak değil ideolojik yaklaşmasıdır. Para ve fiyat sistemindeki çarpık benzeşimler de dikkat çekicidir. Bu ideoloji kendisini tarihsel olarak 'ortaklık düzeni', 'ortaklık ekonomisi' olarak nitelemektedir. Bu ortaklığın yukarda anlattığımız girişim yatırım örneğindeki gibi emek, girişimci, yönetici, devlet, hammadde temin edicisi(tüccar) arasındaki bir ortaklığa dayalı bir üretim sistemi hayal ettiği açıktır.
Birçok sosyalist düşünür adil düzeni basitçe kapitalizmdir deyip geçiştirmektedir. Mesela kapitalist sendikal düzenle islamın veya adil düzenin öngördüğü düzen aynı değildir. Adil düzen uyum varsaydığı için grev hakkından söz etmez bile. İran da grevlere karşı yürütülen katliamlar başlangıçta ütopik olması bakımından olumlu gibi gözüken bu özelliğin aslında pratikte (böyle bir uyum yakalanamadığından) çok vahim sonuçlara yol açtığını göstermiştir. Ütopik ama esas olarak korporatist olan özellikleriyle adil düzen klasik bir kapitalizmden çok farklıdır. Çoğu kez sınıf fark mı gözardı ettiği için çok daha gericidir, bu bakımdan faşizme daha yakındır.
Sosyalizme olan benzerlikleri bu bakımdan yanıltıcıdır. Asıl hedefi kapitalizmin yağmacı özelliklerine sınırlayıp, ahlak çöküntüsüne yol açan eşitsizlikleri yumuşatmak, sınıf mücadelesinin çok alt düzeyde olduğu bir toplum yaratmaktır. Japonya’nın kültürü ve adanmış insanının yerine islami kapitalizm de müslüman, irfanlı,imanlı insana ve ortaklık ekonomisinden gelen uyuma dayanarak yükselmek ve gelişmek istiyor.
Adil düzen sosyalizmin gerilemesinin ve bunun sonucunda fütursuzlaşan kapitalizmin (hiçbir sınır tanımadan bütün değerleri çökerterek) yarattığı boşluktan sıyrılmaya çalışan, hem ütopik-eklektik bir arayıştır hem de gerektiğinde dinci faşizme zemin hazırlayabilecek bir niteliğe de sahiptir. Bir yandan kapitalizmi dizginlemeye ve kendi değerleriyle etkilemeye çalışırken, diğer yandan kendisi de etkilenmektedir. Adil düzen ezilen veya pastadan, rant gelirlerinden pay almak isteyen vb. kitlelerin bütün taleplerinin cisimleştiği bir slogan olarak belirmektedir. İçeriği zaman içinde doldurulmaktadır. Üstelik muhalefeti esas olarak ekonomik düzeyden değil ahlaki -politik düzeyden başlamaktadır. Bu nedenle programatik öğeleri çok belirleyici değildir.
On1an bulundukları muhalefet kürsüsünden, devrimci bir alternatifle indirmek o kadar kolay değildir. Çünkü onlar sadece muhalefet ve daha çok pay önermiyorlar, ucunda ölüm veya işkence olmayan, somut bir refah artışı olan bir mücadele öneriyorlar. Bu nedenle düzenle bir biçimde eklemlenme yaşıyorlar. Kendi özgürlük ve eşitlik anlayışımızı somut bir talep olarak bir bayrak gibi dalgalandırırken, islamcı dalgayı düzenle eklemlendiği noktadan radikal bir eleştiri bombardımanına uğratmak olanaklıdır. Onların adalet ve eşitlik sloganlarının sahteliğini işte bu noktalarda açığa çıkarabiliriz.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org