|
|
zeminini oluşturmak üzere hepimizin katkılarıyla
sürmektedir.
Bizler burada dünyada ve ülkemizde yaşanmakta olan
ekonomik, sosyal, siyasal krizin boyutlarını, işçi sınıfı ve devrimcilerin
sendikal-siyasal sorunlarını tartışacağız. Egemen sınıfların kısa, orta ve
uzun vadeli politikaları neler olabilir? Bizler bu politikalara karşı
uygun araçları ve zeminleri nasıl oluştururuz, mücadeleyi nasıl başarıya
ulaştırırız? İşte bu ve benzeri tüm soruları birlikte tartışıp bir
olgunluğa ulaştırmak için çalışacağız.
Bizler; devrimci ve sosyalist işçiler, emekçiler
yaşadığımız sıkıntıların giderilmesinde önemli bir dönemecin güçlü,
merkezi bir politik hareketin yaratılması olduğunun bilincindeyiz. Ancak
bu politik hareketin yaratılması, öncülüğü kendinden menkul birkaç kişinin
çabasıyla olamayacağına göre, bugün bizlere ikili bir görev düşmektedir.
Bir yandan bulunduğumuz her alanda emekçi sınıfların hak arama ve
örgütlenme talepleri için mücadele edeceğiz, diğer yandan bir politik
faaliyetin olmazsa olmaz ideolojik teorik zeminini oluşturmaya
çalışacağız. Bu doğrultuda neler yapabiliriz? Olguları
değerlendirebiliriz. Kalıcı geçici değişiklikleri tasnif edebiliriz.
Politik alt üst oluşu anlamaya çalışabiliriz.
Çağımızdaki sorunların artık kollektif bir çaba ile
aşılabileceğini gözönüne alarak, çabalarımızı kollektif bir tarzda
yürütmeliyiz. Böylece aynı zamanda bürokrasinin olumsuz etkisini de en aza
indirmiş oluruz.
Yöntem Üzerine
Üretken ve verimIi bir tartışmanın yürütülebilmesi için bu çalışmada somut
olgular, güncel gelişmeler özetlenecek, ardından;
- Dünya ve Türkiye'de kapitalizm, sömürü ve bağımlılık ilişkilerinde
meydana gelen değişiklikler,
- Teknolojik gelişmelerin emek sürecinde yarattığı değişiklikler,
- Sosyalizmin krizinin etkileri,
- Sendikal kriz ve çıkış yolları,
- İşyeri komite ve konsey örgütlenmelerinin geliştirilmesi gibi konularda
bir tartışma ortamı yaratılması için giriş yapılacaktır.
Güncel Gelişmeler
- Özelleştirme tüm hızıyla sürüyor. Bu yıl bittiğinde planlara göre toplam
300 bin kamu işçisi özel sektör işçisi olacak. Bu işyerlerinde çalışan
işçilerin % 50sinin işten atılması bekleniyor.
- Taşeron uygulaması tüm özel sektörde ve belediyelerde
yaygınlaştırılıyor. 94 yerel seçimlerinden sonra belediyelerde yoğun bir
işten çıkarma dalgası yaşanacak.
- İşsizler ordusu yedek olmaktan çıkıp asıl oluyor. İşten atılan işçilerin
tekrar iş bulmaları giderek zorlaşıyor.
- Yasal düzenlemelerin sonuç vermeyeceğini geniş çalışanlar kitlesi
anlamış durumda. Memurların sendika hakkı grevsiz ve toplu sözleşmesiz
olarak verilecek. İş güvencesi ile ilgili yasa tasarısı rafa kaldırıldı.
- SSK yasasında değişiklik yapılarak hastanelerin özelleştirilmesi
planlanıyor.
- İşçi işveren uzlaşmasının sağlanması adı altında ekonomik sosyal iş
konseyi kurulması için yasa teklifi hazırlanıyor.
- Çeşitli iş yerlerinde 36 aylık toplu sözleşmeler imzalanıyor. Bu
sözleşmelerin son 2 yılında sıfır sözleşme yapılıyor.
- Grev kararının uygulanmasında işverenler açık tavır alıyor (Hava İş
örneği). İşyerleri kapanma tehdidi ile işçileri grev uygulamasından
vazgeçiriyorlar.
- Metal, elektronik, beyaz eşya, otomotiv sanayilerinde teknolojik gelişme
ve esnek üretim mantığı giderek daha fazla yerleşiyor. Fabrikalar
küçülüyor, işten atmalar fazIalaşıyor.
- Uluslararası rekabete dayanamayan işkolları giderek çöküyor. İç pazarda
payı azalan işkolları daralıyor.
- 1 Mayıs yaklaşıyor.Türk-İş, Hak-İş, DİSK miting başvurusunda bulundu.
- DİSK'e, geçişler sürüyor. Ancak toplam sendikalı işçi sayısında bir
duraklama hatta gerileme var.
- İşyeri örgütlenmeleri duraklama yaşıyor. Devrimci işçilerin sınıfı
hareketlendirme çabaları sonuç alıcı olmuyor.
- Memur sendikaları giderek güçleniyor, ilk toplu sözleşme imzalandı.
- Türk-İş'te eski sarı sendikacılık yerini daha çağdaş bir sendikacılığa
bıraktı. Bu yeni tip çağdaş sendikacılık bir yandan özelleştirme,
taşeronlaştırma, sıfır sözleşme, 36 aylık sözleşme gibi işveren
saldırılarına karşı sınıfın tepkisini engelleme misyonu yüklenirken, diğer
yandan ILO sözleşmelerinden daha fazla bahseder oldular. Ekonomik sosyal
iş konseyine, işçi temsilcisi olarak Türk-İş'in çağrılması planlanıyor.
Türk-İş baraj sistemini savunan bir yasa teklifi hazırlıyor.
- DİSK sendikal yaşama giderek daha etkin giriyor. Özellikle Genel-İş
örgütlülüğü hızla gelişiyor. Tekstil, Limter-İş; Basın-İş, Deri-İş,
Oleyis, Gıda-İş örgütlenmeleri başladı. Laspetkim-İş DİSK'e üye oldu.
Maden-İş ile Otomobil-İş arasında birleşme görüşmeleri devam ediyor.
- Hak-İş gerici yapısının yanısıra, özellikle Özçelik-İş ve
Öziplik-İş'teki demokrat unsurlar nedeniyle ilginç çıkışlar yapabilir.
- Sendikal rekabet kızışıyor. Konfederasyonlar düzeyinde birlikler şu anda
pek mümkün değil.
- Sosyalizm dünyada ve ülkemizde dip noktasında. Geleneksel olarak işçi
hareketinin öncüsü olması gereken sosyalistler, devrimciler kendi
ideolojik teorik politik sorunları ile ilgililer. Doğru devrimci politik
bir hat yaratarak yüzlerini işçi sınıfına dönmüş değiller. Ülkemizde bu
sorunun çözümlenmesinde kendi tartışma sürecimizin önemi çok fazla. O
halde bugün işçi hareketine sunulacak somut önermeler bu geçiş sürecine
denk düşmelidir.
- Sendikal yönetimlerdeki devrimci sosyalist işçiler sendikacılığın
dışında bir işlev görememekteler. Çünkü uzun vadeli bir siyasal perspektif
genel olarak devrimcilerde yok. Demek ki sendikal krizin aşılmasında
siyasal alanda yapılacak çabaların önemi çok fazla.
- Ulusal sorunda yaşanan kutuplaşma ve halklararası çatışma zeminleri
ülkemizde sendikal ve diğer alanlarda daha sağlıklı bir mücadelenin
sürdürülmesini engelliyor. Bu düzlemde yaşanacak bir yumuşama sendikal
alanda önemli sıçramalar yaratabilir.
Dünyada ve Türkiye'de Kapitalizm
Bugün insanlığın önünde eşit, özgür, kollektif bir toplum projesi yok.
Böyle bir proje olmadığı gibi böyle bir umut da yok. Dünya kapitalizmi,
kendi dönemsel krizlerini aşmada önemli üstünlükler yakalamış durumda.
Öncelikle sosyalist sistemin yıkılması artık tek tek herhangi bir ülkenin
sistem dışına çıkma ihtimalini emperyalist kapitalist sistem için ortadan
kaldırmıştır denebilir. Buna bir de burjuva medya araçlarının anti
sosyalist, bireyci propagandasını da eklersek durumun oldukça karanlık bir
tablo çizdiğini söylemeliyiz. Bu tabloyu aydınlığa çevirmek için öncelikle
varolan durumu anlamamız gerekir. Dünyayı anlamak için öncelikle üretim
ilişkilerini anlamak gerekir. Yani kapitalizmi, emperyalizmi, üretici
güçleri, teknolojiyi, emeğin örgütlenme sürecini anlamak gerekir. Bu
analizi başlıca dünya kapitalizmi ve yeni sömürgecilik ilişkilerindeki
değişiklikler, teknoloji ve emek sürecindeki değişiklikler olarak iki ana
başlıkta yapalım.
1. Dünya kapitalizmi ve yeni sömürgecilik
ilişkilerindeki değişiklikler.
Dünya kapitalizminin yeni dönemde bir yeniden
yapılanma sürecine girdiğini görmekteyiz. Bu yeniden yapılanmayı anlamak
için bir önceki dönemi tekrar kısaca inceleyelim. Bilindiği gibi ikinci
paylaşım savaşı sonrası iki kutuplu (sosyalist, kapitalist) bir dünyanın
gerçeği olarak emperyalist sistemin hegemonyasındaki azgelişmiş yarı
feodal yarı sömürge ülkeler için yeni bir sömürgecilik tarzı gündeme
getirilmişti. Somut çerçevesi Truman doktrininde çizilen bu yeni
sömürgecilik ilişkileri temel olarak,
- O ülkenin sömürülmesinde asli görevi işbirlikçi yerli tekelci
burjuvaziye devrediyordu (olmadığı yerlerde yaratılıyordu).
- Ülkenin sistem dışına çıkmasını önlemek için iç düşmana karşı
örgütlenmiş güçlü bir silahlı kuvvetler (ordu, polis, kontrgerilla)
organize ediliyordu.
- İktisadi sistem olarak gelişmiş kapitalist merkezlerde kârlılığı azalan
sektörler azgelişmiş yeni sömürgeIere aktarıIıyordu. Böylece yarı feodal
ilişkiler parçalanarak çarpık da olsa bir kapitalistleşme süreci
yaşanıyordu. Tüm bu çabalar 1945-90 yılları arasında sonuçta bazı
ülkelerin (Vietnam, Laos, Kamboçya, Küba vb.) sistem dışına çıkmasını
engelleyememiştir ama önemli sayıda azgelişmiş ülkede de emperyalizmin
hakimiyetinin korunması sağlanmıştır. Bu politikalar sayesinde pek çok
ülkedeki demokratik halk devrimleri engellenmiştir. Yine iktisadi olarak
bazı azgelişmiş ülkeler diğer azgelişmiş ülkelerden farklılaşarak
kapitalist üretim tarzında epeyce gelişme sağlamışlardır. Bu geçişler
genellikle askeri diktatörlükler altında sağlanmıştır. Dönemin sonuna
doğru yeni sömürgecilik işleyişinde Şili ile birlikte bir yöntem
değişikliği yaşanmıştır. İlk kez Şilide uygulanan ve Friedman modeli
olarak adlandırılan bu yöntem kısaca,
- Tıkanan dış borç geri ödemelerini düzen altına almak,
- Dünya çapında yaşanan kâr bunalımını aşmak için işçi ücretlerini
indirmek,
- Genişleyen dünya pazarında yeni bir işbölümü sağlamak,
- Tüm bunlar için iç pazarı kısmak ve ihracata yönelik üretim yapmak
şeklinde özetlenebilir. Böylece hızla dünyanın pek çok yeni sömürge
ülkesinde Friedman modeli uygulamaya kondu. l990'lara gelindiğinde
ihracata yönelik sanayileşme uygulaması kâr bunalımını atlatmada önemli
bir işlev görürken bir pazar doğurmuştur. Tam bu sırada ortaya çıkan (reel
sosyalizmin iç işleyişinden kaynaklanan) sosyalist sistemin çöküşü
emperyalist sistem için yeni bir pazar olanağı olarak
değerlendirilmektedir. Bu yeni pazar olanağının ne şekilde
değerlendirileceği tam belirginleşmemiştir.
Burada ortaya çıkan yeni durumu (yani sosyalist
sistemin dağılmasını) özellikle yeni sömürgecilik açısından incelemek
gerekir:
- Pazar bunalımının aşılması doğrultusunda azgelişmiş ülkelerin özellikle
daha sanayileşmiş olanlarında iç pazarın genişletilmesi (ama bu defa yerli
burjuvaziyi geliştirmek için değil, doğrudan uluslarüstü tekellerin
çıkarları doğrultusunda) girişimleri başlamıştır. Bu girişimler genellikle
yerli firmalarla ortaklıkların bozularak iç pazara doğrudan yabancı
sermayenin müdahalesi şeklinde olmaktadır.
- İki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş askeri
diktatörlüklerin emperyalist sistem için vazgeçilmez olmasını ortadan
kaldırmıştır. Örneğin Güney Amerikadaki diktatörlükler peşpeşe
yıkılmıştır. Ekonominin idaresi konusunda da askeri diktatörlükler genel
olarak emperyalist merkezler (IMF, Dünya Bankası) tarafından başarısız
bulunmuşlardır.
- Kapitalizmin işleyiş yasaları açısından serbest bir emek pazarının
varlığı önemli bir husustur. Sürekli sendikal gelişmelere müdahale eden
askeri diktatörlükler sistemin önünde engel oluşturmaktadır.
- Yine bir önceki döneme özgü, emek ve hammadde yoğun sektörlerin bağımlı
ülkelere aktarılması süreci, makina yoğun sektörleri de kapsayacak şekilde
genişlemektedir. Metropol ülkeler özellikle bilgi yoğun sektörlerde
yoğunlaşmaktadır.
2. Teknolojik gelişmeler, emek sürecindeki
değişimler. Emperyalist merkezlerle sömürgeler arasında sömürge
yöntemlerinde yaşanan bu değişimin çok önemli bir boyutu fabrika
ölçeğinde, üretim teknolojisinde ve emek sürecinde yaşanmaktadır. Bu
değişimin ana kaynağı olarak teknoloji 1980'lerden itibaren özellikle
bilgisayar, iletişim, otomatik kontrol ve robot alanlarında önemli
gelişmeler yaşadı. Önceki yıllarla karşılaştırılamayacak ölçüde üretimde
otomasyon sağlandı. Yine dünyanın farklı merkezleri arasında çok canlı blr
iletişim ağı kuruldu. Tüm bu gelişmelerin Türkiye gibi ülkelerdeki emek
sürecine etkileri şöyledir:
- Dev hantal (5 - 10 bin kişilik) birimler yerlerini daha küçük esnek
üretim birimlerine bırakmaktadır. (Bunda sendikaların etkisini
zayıflatmaya yönelik işveren politikalarının da etkisi vardır. Ama daha
önceki teknolojik düzey, işverenlere bu imkanı sağlamıyordu.)
- Gelişen iletişim teknolojisi ile kapitalistler için küçük, üretken,
yüksek teknolojili üretim birimlerinin daha kolay yönetilmesi imkanı
sağlanmış oldu.
- İş gücünün teknik düzeyini geliştirdi. İşçilerle teknik elemanlar
arasındaki sınıfsal fark azaldı.
Robotlar ve otomasyon toplam üretimin daha az sayıda
işçi ile yapılmasını sağlayarak, işsizliği arttırdı.
Dünya kapitalizmi ve emperyalist bağımlı ülkeler
arasındaki sömürü yöntemleri günümüzde bir değişim yaşamaktadır. Halen bu
değişimin içinde bulunduğumuz (????) için sonuçlarını tahlil etmek zordur.
Ancak temel değişikliklerin başlıca,
- Askeri diktatörlüklerin yerini parlamenter yöntemlere terk etmesi,
- Bölgesel çatışmaların emperyalizmin çıkarları doğrultusunda
çözümlenmesi,
- Yabancı (uluslarüstü) sermayenin bağımlı ülkelere daha etkin girmesi,
- Uluslarüstü sermayede merkezileşmenin hızlanması,
- Büyük ölçekli üretim birimlerinden, küçük ölçekli yüksek teknolojili
üretim birimlerine geçiş,
- İşsizliğin olağanüstü artması,
- Sendikaların üretim sürecindeki etkisinin azalması şeklindedir. Bütün bu
hususlar elbette emekçilerin sendikal ve siyasal mücadelesinde önemli
değişimler yaratmaktadır. Bu değişimi kavrayabildiğimiz oranda alternatif
mücadele ve örgütlenme biçimlerini tartışmak mümkün olacaktır.
Türkiye'deki Değişim Süreci
Emperyalist sistemde yaşanan bu değişimler Türkiye'deki yeni sömürgeci
sistemi oldukca etkiledi. 1980-1989 arasında, daha çok devletin mali
politikalarına yansıyan bu değişim, 1989dan itibaren sendikal faaliyetin
canlanması ile üretim sürecine de girdi. Yabancı sermaye girişleri
hızlandı. Taşeronlaştırma ve özelleştirmede patlama oldu. Yoğun bir
işsizlik olgusu gündeme geldi. Türkiye, yabancı sermaye için ucuz işçi
cenneti haline getirilmektedir. I993 yılında 300 bin kamu işçisinin özel
sektör işçisi yapılması ve bunların da yarısının işten atılması
bekleniyor. Sağlık hizmetleri, belediyeler, madenler, enerji üretim ve
dağıtımı, tekstil, ulaşım, iletişim (PTT), ormancılık sektörlerinde
özelleştirme planları büyük ölçüde takvime bağlanmış durumda. Taşeron
uygulaması ile zaten zorluklar içindeki sendikal yapıların büyük bir
çıkmaza sürüklenmesi sözkonusu olacaktır.Büyük bir işsizler ordusu,
herhangi bir hak arama, ücret mücadelesinin hemen işten çıkarma ile
sonuçlanmasına neden olmaktadır. Bugün sadece kamu çalışanlarının sendikal
mücadelesinde olumlu bir ivme söz konusudur.
Emperyalizm-Türkiye ilişkilerinde özellikle son
yıllarda en önemli konulardan biri de Kürt sorunudur. Bu sorunun esnek bir
çözümü, emperyalizmin Ortadoğudaki çıkarları açısından önemli olduğu
için, TC'nin de esnek bir çözüme doğru yönelmesi mümkündür. Özellikle Orta
Asya petrolünün taşınması hususu bu konuda TC'yi esnemeye zorlayacaktır.
Bu yumuşama süreci işçi sınıfının sendikal ve siyasal mücadelesi için
olumlu olacaktır. Ancak yine de sendikal hareketin bütün dünyada ve bizde
bir kriz içinde olduğu ayrı bir gerçektir. Bu krizin analizi bize çıkış
yolları için ipuçları verecektir:
Sendikaların Krizi ve Çıkış
Yolları
Bir önceki bölümde açıklanan kapitalist üretim ilişkilerindeki değişimler,
ülkemizde kendini en·belirgin biçimde sendikal alanda hissettirmektedir.
Türkiye'de sendikacılık 1960'lardan bu yana bir yandan devlet
sendikacılığı, diğer yandan da sınıf ve kitle sendikacılığı şeklinde iki
kutuplu bir biçimde gelişmekteydi. Devlet sendikacılığının temsilcisi
Türk-İş 1980'e gelindiğinde özel sektörde etkisini büyük ölçüde kaybetmiş,
ağırlıklı olarak devlet işletmelerinde örgütlü bir konuma sürüklenmişti.
Sınıf ve kitle sendikacılığının temsilcisi DİSK ise, yönetimine egemen
olan reformist anlayışa rağmen, geleneksel olarak sol, sınıfsal bir
anlayışla, özellikle tabanındaki sosyalist, devrimci işçilerin etkili
çalışmaları sonucu hızla gelişen bir çizgideydi. 12 Eylül müdahalesi ile
durdurulan bu gelişme, yaygın olarak bilinmemesine rağmen, 12 Eylül'den
hemen sonra yine devam ettirilmeye çalışılmıştır. DİSK'in sosyalist,
devrimci işçileri, sendikal çalışmanın serbest bırakıldığı 1984'ten
itibaren bağımsız veya Türk-İş'teki sendikalara girerek, sınıf ve kitle
sendikacılığını bu yapılara taşıdılar. Otomobil-İş, Laspetkim, Kristal-İş,
Genel Hizmet-İş sendikaları bu dönem büyük ölçüde bu dalganın etkisi ile
gelişti. Ancak 1990'lara doğru özellikle sosyalizmin krizinin artık çok
belirginleşmesi ve kapitalizmde yaşanan değişimler etkisini göstermeye
başladı. İlk olgu sendikalarda sosyalist kimliği ile sendikacılık yapmanın
zorlaşması olarak ortaya çıktı. Ve giderek sendikal yapıların işçiler için
alternatif olmaktan çıkmaya başlaması olarak sürdü. İşyeri ölçeğinde
üretim sürecinde yaşanan değişimlerin Türkiye'ye yansıması 12 Eylül
müdahalesi nedeniyle kesikli bir gelişme göstermiştir. Genel olarak
dünyada 1980'lerden itibaren teknolojik gelişmelerin üretim sürecinde
etkileri ortaya çıkmakta iken, 12 Eylül müdahalesi Türkiye'deki üretim
sürecinde dünyadaki gelişmelere paralel sürecin izlenmesini engellemiştir.
Çünkü işçi ücretlerinin dondurulması, sendikal ve siyasal mücadelenin
yasaklanması işverenler için maliyetlerde görece bir azalma meydana
getirmiştir. Bu azalma bir dönem için yüksek teknolojinin girişini de
gereksizleştirmiştir. 1984'ten itibaren sendikal hakların kullanılmaya
başlanması ve özellikle 1989 bahar eylemleri sonucu elde edilen
kazanımlar, dünya kapitalizminin genel işleyişinin önünü açmıştır.
1989'dan itibaren yükselen ücretlere ve sendikal haklara karşı
işverenlerin cevabı çok kısa bir sürede (yaklaşık 3 ay) 500 bin işçinin
işten çıkarılması olmuştur. Süreç içinde özel sektördeki büyük ölçekli
işletmeler hızlı bir teknolojik yenilenmeye girerek küçülmeye başlamışlar,
dolayısıyla işten çıkarılan işçilerin yeniden başka bir iş bulması
olanaksız hale gelmiştir.
Geçmiş dönemin klasik sendikacılıkları bu
gelişmeleri yeterince hızlı algılayıp alternatif örgütlenmeler ve
politikalar geliştiremedikleri için genel olarak bir krize girmişlerdir.
Bu krizin somut göstergesi, 1980 yılında 2.5 milyon sendikalı işçiye
karşılık bugün 2 milyon sendikalı işçinin bulunmasıdır. İşçi sınıfı
geçmişte sendikalarına tüm eksikliklerine rağmen sahip çıkardı.
Çıkarlarının korunmasında bir örgütlülük ihtiyacını doğal bir refleks
olarak kavrardı: Bugün ise sınıf ve kitle sendikal anlayışını savunan
sendikaların bile gözle görünür bir üye kaybı söz konusu.
Bu kriz özellikle devlet sendikacılığını
etkilemiştir. Büyük işyerlerinin küçülmesi ve yoğun işçi çıkarılması bu
tip bir ortamda uzlaşmacılığın eskisi gibi sürdürülmesi imkanını
bırakmamıştır. Sürekli hareketli bir emek piyasasında, işverenlerle eski
tip uzlaşan sendikacılık değişmek zorundadır. İşverenlerin de desteği ile
çağdaş adı altında yeni bir sendikacılık tarzı geliştirilmektedir. İlk
örneğini Laspetkimde gördüğümüz bu modelde işçiler üretim sürecine
katılma, üretimde daha etkin olma adı altında sömürülme oranlarını en üst
düzeye çıkaran bir tempoda çalıştırılmaktadırlar. Kalite çemberleri adı
altında organize edilen işçi grupları, kendi işlerinin yanı sıra işyerinde
üretimle ilgili tüm sorunlarla ilgilenmekte, tatil zamanlarında bile
işyeri sorunlarını tartışmaktadırlar (elbette üretimi arttırmak ve
maliyetleri indirmek için). Bu sistem, sendikacılıktan üretimi ve kârı
azamileştirmek için yararlanmakta, bunun adı da çağdaş sendikacılık
olmaktadır. Türk-İş hızla çağdaş sendikacılık tarzına doğru yönelmektedir.
Son genel kurul bu yönde bir gelişmedir.
Bu sisteme karşı çıkan sınıf ve kitle sendikal
anlayışı ise ciddi bir alternatif geliştirememiştir. Sınıf ve kitle
sendikal anlayışının çağdaş sendikacılıktan farkları işçilerin gözünde
yeterince açığa çıkarılamamıştır. Özellikle değişen üretim ilişkileri
çağdaş sendikacılık tarafından (burda eksik bir kelime mi var? sınıf
olabilir mi???) uzlaşmacılığının maddi temeli olarak sunulmaktadır. Bu
anlayışın, "azgın rekabet koşullarında işyerlerinin batmaması için
işverenlerle uzlaşmak gerekir' mazereti vardır. Bu maddi temelin
işverenlerin kendi üretim biçimlerini (yani kapitalizmi) dayatmalarından
kaynaklandığı ve bu anlamda sendikal mücadelenin giderek anti kapitalist
bir tarzda siyasallaşması gereği işçilere anlatılabilmelidir. Yine tek tek
işyerlerinden öte işkolu ve bölgesel yerel örgütlenme tarzları
geliştirilmelidir. Tek tek fabrikalarda işveren saldırılarını göğüslemek
yerine işkolu veya bölgesel çaplı mücadeleler örgütlenebilmelidir.
Özellikle bazı temel politikaların (örneğin 6 saatlik iş günü) gündeme
sokulabilmesi için Türkiye çapında etkin bir örgütlenme şarttır.
Sendikaların krizini aşmada en önemli nokta ise,
özellikle iki temel görevin yerine getirilmesine bağlıdır:
-İşyerlerinde tüm çalışanları kapsayan ve sendikal
konulardan siyasal konulara kadar tüm konuları tartışan, üreten, karar
alan organizasyonların, işyeri konseylerinin yaratılması. Bu
organizasyonlar aynı zamanda bölgedeki diğer işyeri örgütlenmeleri,
mahalle örgütlenmeleri, işsiz örgütlenmeleri gibi muhalefet odakları ile
organik bağ içerisinde olmalıdır.Sınıfın sendikal sorunları ile siyasal
sorunlarının içiçe geçtiği günümüzde giderek aktif rol alacak bir tarzda
örgütlenmelidirler. İşyeri konseylerini kesinlikle sendikaların bir
danışma organı olarak değil, karar alan, uygulayan, sendikayı da
yönlendirebilen bir organ olarak görmeliyiz.
-Diğer temel görev ise sendikalarda tabanın söz ve
karar sahipliği ilkesini gerçekten hayata geçirmektir. Buna göre sendikal
organların oluşturulmasında tabanın gerçek temsili sağlanmalı,
pazarlıklarla yönetim oluşturma anlayışlarına karşı çıkılmalıdır.
Tabanında etkin olunamayan sendikaları yukarıdan ele geçirme senaryolarına
başvurulmamalıdır. Devrimci işçiler ancak kendi politikalarının tabana
kavratılabildiği bir çalışma sonucu yönetime aday olmalıdırlar. Bugün
Türkiyedeki sendikal alanda TKP geleneğinin boşalttığı kötü bir yöntem
olan tepeden sendika yönetimlerine egemen olma mantığı, bizler için
sakınılması gereken bir husustur. Bu şekilde elde edilecek koltukların
uzun vadede devrimci işçi çalışmasına zarar vereceği unutulmamalıdır.
Burada kısaca DİSK gerçeğine değinelim. DİSK yeniden
açıldığı 1991 yılından bu yana zikzaklı bir gelişme göstermektedir.
Yönetici kesime ilk dönem ağırlıklı olarak çağdaş sendikacılık anlayışı
egemendi. Ancak DİSK'e sıcak bakan tabanın sınıf ve kitle sendikal
anlayışını savunduğu da biliniyordu. Buna rağmen DİSK çağdaş sendikacılık
doğrultusunda bazı adımlar attı. Bir yandan pratikte mücadeleci olmayan
uzlaşmacı bir tavır sergilerken, öte yandan da bu uzlaşmacılığının teorik
bir uzantısı olarak Ekonomik Sosyal İş konseyi adında bir uzlaşma kurumu
formüle etti. Önerisi işveren kesimlerce ve özellikle devlet tarafından
benimsendi. Ancak süreç içinde bu konseye Türk-İş'in çağrılacağı, DİSK'in
katılamayacağının belli olması ve yeni katılan üyelerin sınıf mücadelesini
tercih eden tavrı DiSK'i hızla sınıfsal çizgiye çekmektedir. Önümüzdeki
dönem DiSK, sınıf ve kitle sendikal anlayışı ile çağdaş sendikacılığın
önemli bir çatışma alanı haline gelebilir. Bu çatışmada sınıf ve kitle
sendikal anlayışını hakim kılmak biz devrimci sosyalist işçilere
düşmektedir.
Sonuç
Mevcut geleneksel sendikal anlayışlar bugün ideolojik ve örgütsel kriz
içerisinde bulunmaktadır. Bu kriz temel olarak,
- Üretim birimlerinin gelişen teknolojiler sonucu küçülmesinden,
-Üretim birimlerinin gelişen olanaklar sonucu (iletişim) parçalanmasından,
-Üretimdeki teknik boyutun artması sonucu sayılan artan teknik personele
yönelik sendikal politikaların olmamasından,
-İşverenlerin işçilere yönelik yeni politikalarına (kalite çemberleri vb.)
karşı alternatif üretilememesinden,
-İşverenlerin taşeron uygulamalarına karşı politika üretilememesinden,
-Devlet işletmelerinin hızla özelleştirilmesi ve işçi çıkarılmasından
kaynaklanmaktadır.
Özellikle eski sarı sendikacılık kendi alternatifini
çağdaş sendikacılık olarak tanımlamaktadır. Çağdaş sendikacılık eski
bürokratik tarzdan farklı olarak daha dinamik, gerektiğinde patronla kavga
eden (elbette ipleri koparmadan) ama büyük ölçüde üretim sürecinde
işçilerin azami sömürüsü için yeni yöntemler öneren bir tarzda
gelişmektedir. Buna karşı sınıf sendikacılığı ise henüz ipuçlarını veren
ama çerçevesi tam çizilmemiş olan iki önemli özellik sunmaktadır.
Birincisi mücadeleyi tüm çalışanları kapsayacak şekilde ve sendikal
siyasal sorunları birleştiren tarzda yürütmek için işyeri
örgütlenmelerinin yaratılması ve bu örgütlenmelerin bölgesel, mahalli,
diğer muhalefet örgütlenmeleri ile koordineli hale getirilmesi. İkincisi
ise sendikalarda tabanın söz ve karar sahipliği ilkesinin titizlikle
uygulanması.
Önermeler
- Sendikal kriz, büyük ölçüde işçi sınıfının ve sosyalistlerin siyasal
krizinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle siyasal alanın krizini aşma
çabalarımızın (tartışma sürecimizin) bir olgunluğa erişmesi yaşamsal öneme
sahiptir. Tartışma sürecimizin kendine özgü faaliyetinin devrimci işçi ve
kamu çalışanlarının faaliyetinde de hayata geçirilmesi gerekir.
- İşyerlerinde çalışan bütün işçilerin sendikal
siyasal örgütlülüğü için komite konsey çabaları geliştirilmelidir. Bu
örgütlülükler her düzeydeki sendikal yapıların devrimci bir tarzda
yenilenmesi için temel öneme sahiptir. Ancak varolan tıkanıklıkların da
aşılması gerekir. Özellikle bölgesel ve yerel ilişkilerde adım
atılmalıdır. Fabrikalardaki mücadele ancak mahallelerle ilişki kurabilirse
başarıya ulaşabilecektir.
- Sendikal yönetimlerin oluşturulmasında tabanın söz
ve karar sahipliği ilkesine titizlikle uyulmalıdır. Devrimci işçiler ancak
taban çalışması ile yönetime aday olmalıdır.
- Önümüzdeki dönem Türk-İş'in çağdaş
sendikacılığının karşısında DİSK'in sınıf ve kitle sendikacılığını
geliştirdiğimiz bir dönem olmalıdır.
- DİSK içerisinde sınıf ve kitle sendikal
anlayışının egemen kılınması için çalışma yapılmalıdır. DİSK yönetiminin
sola kayması ihtiyatla karşılanmalı, sendikal yönetimler için pazarlık
yapılmamalıdır.
- İşyeri sendikacılığı terk edilmeli, bölgesel ve
işkolu düzeyli birlikler, dayanışmalar geliştirilmelidir.
- Sözleşmelerde 6 saatlik iş günü, taşeron işçilerin
sendikal haklardan aynen yararlanması zorunluluğu, kapsam uygulamasının
kaldırılması talepleri, temel talepler haline getirilmelidir.
- Sendikalarda işsizler bölümleri oluşturulmalı,
işten atılan işçilerin sendikal mücadeleden kopmamaları sağlanmalıdır.
- İşçi memur ayrımının sendikal örgütlenmelerde
kaldırılması için çaba harcanmalıdır.
|