|
|
|
|
Ne Yapmamalı?
Mehmet Yağmur
Sosyalizm mücadelesinin bugünkü temel sorunları genel ve evrensel hir özellik taşıyor. Tartışma konuları her sosyalistin ilgilendiği konular olarak beliriyor. Hemen her çevre ve sol grubun, yaşanan sorunlar karşısında tek başına bir çıkış yolu bulamızdığ, eski konum-çizgilerini koruyup sürdürmekte zorlandıkları gözleniyor. 1980 sonrasında hemen her çevrede değişik biçimlerde de olsa benzer tartışmlar yaşanmıştır. Bu bakımdan tartışmaların solun değişik çevrelerini de kapsayacak biçimde genişlemesi, sürecin başında da öngörülen bir yönelim oldu. Ancak böyle bir yönelimin sağlıklı bir sonuç yaratabilmesi için |
![]() |
|
eski tartışmaların derslerinden de yararlanarak, aynı
hatalara ve kısır çekişmelere, polemiklere düşülmemesi gereği de
ortadadır.
Eski PDA çevresi olarak bilinen çevrenin 2000'e Doğru ve Teori dergilerindeki yazılarla tartışmalara "müdahil" oluş tarzı bu bakımdan uyarıcı bir örnek oluşturuyor. Önce 2000'e Doğru dergisi tartışmayı "Dev-Yol Nereye?" gibi tuhaf bir başlıkla kapak yaptı. Tartışma hakkında hiçbir bilgisi olmayan ve herhalde "kapitalizm mi haklı yoksa sosyalizm mi?" diye tartışıldığını sanan (veya o şekilde yanıltılan) kişilerle röportajlar yayınladı. Dergi, daha çok ticari kaygıların ön planda göründüğü; ama aynı zamanda konunun özel amaçlı bir saptırılma çabasını da içeren tutumunu daha sonraki sayılarında da sürdürdü. Aynı çevrenin teorik yayın organı olan Teori dergisindeki H.Yalçın'ın "arkadaşça eleştiriler" olarak kabul edilmesi maalesef mümkün olmayan yazısı da "ne yapmamalı" veya "nasıl tartışılmamalı" konusunda güzel bir örnek teşkil etti. PDA çevresiyle fazla ortak yanımız olduğu söylenemez. Bugün sosyalizm ve devrimcilik konularında soyut ve genel söylemlerin fazla bir anlamı yoktur. Türkiyenin yirmi yılı aşan mücadele süreci -teorisi ve pratiğiyle- marksistlikten de, sosyalistlikten de, devrimcilikten de çok farklı şeyler anladığımızı gösteren olgularla dolu. Dünya çapındaki gelişmeler karşısında çıkış yolu olarak bize "Mao'ya sarılmayı" gösteren Ferit İlseverin yazısından Doğu Perinçek ve Hasan Yalçın'ın yazılarına kadar söyledikleri her şeyde bu ayrılığı vurgulayan çok şey var. Ancak bütün bu farklılıkların muhasebesi ve bu vesileyle iki farklı sosyalizm anlayışının incelenmesi ayrı bir konu. Bu yazı daha çok bu arkadaşların yaklaşımlarında gözlenen olumsuzluklar vesilesiyle sosyalizm mücadelesinin ve devrimci hareket (ler)in yüz yüze kaldığı bugünkü sorunlar karşısında "ne yapmamalı" veya "nasıl tartışmamalı"ya dair bazı değinmelerle sınırlı kalacaktır. *** Ferit İlsever, 2000'e Doğru dergisindeki tartışma süreci ile ilgili başyazısında Devrimci Yol'un bugünkü temel sorununun Mao konusu olduğunu yazıyor. Devrimci Yol gibi bazı "ara akımların" "revizyonizmle-devrimcilik arasındaki bölünmede orta yerde kaldığını, revizyonizmi kötü bir sosyalizm olarak gördüğünü, bu yüzden de Sovyetler Birliği'ndeki geri dönüşü açıklayamadığını" anlatıyor. Bu yüzden ortada duracak bir yer kalmadığını, ya Mao'ya sarılmak ya da kapitalizme atlamak gibi net bir tercih sorunuyla yüz yüze kaldığımızı söyleyen İlsever, Mao konusunun günümüzde sosyalistliğin biricik ölçütü olduğunu, Mao kökünden gelen devrimcilerin sosyalizmde ısrar etmelerinin öğretici olduğunu iddia ediyor. İlsever'in iddiaları onun, bırakın bugün dünyada yaşanan gelişme ve değişimleri kavramayı, kendi çevrelerinde olup bitenleri anlamaktan bile ne kadar uzak bir dünyada yaşadığını gösteriyor. O, "Mao kökünden gelenlerin" sosyalizmde ısrar ettiklerini söylerken, dergilerindeki diğer yazılarda Doğu Perinçek ve Hasan Yalçın, 80 sonrasında benzer tartışmaları kendilerinin de yaşadığını ve Halil Berktay, Oral Çalışlar, Gün Zileli, Necmi ve İlkay Demir gibi PDA hareketinin önderlik kadrosu içinde yer alan (Mao kökünden gelmiş!) arkadaşlarının kapitalizmi seçtiklerini anlatıp duruyorlar. Onların söylediklerinin de, bizim için, İlsever'in söylediklerini yalanlamaktan başka bir anlamı yok! (Gene PDA hareketinin ve Maoculuğun eski önderlik kadrosu içinde yer alan Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Nuri Çolakoğlu'ndan söz etmiyoruz.) Tüm bunlara rağmen İlsever'in Mao kökünden gelen devrimcilerin sosyalizmde ısrar ettikleri iddiasının pek de gerçekçi bir iddia olmadığını hatırlatmak istiyoruz. İlsever'in iddialarında gözlenen daha önemli bir olumsuzluk, onun hala 80 öncesindeki gibi revizyonizmle-devrimcilik arasındaki ayrımı, uluslararası sosyalist hareket içindeki bölünmede şu veya bu tarafı tutmakla ölçüyor olmasıdır. Doğru tarafı tutup Maocu olursan devrimci olursun, yoksa ya bizim gibi orta yolcu ya da sosyal faşist.. Bu yaklaşım karşı kampta yer alan Sovyet yanlısı kesimlerin de temel yaklaşımıydı. Bu tür "devrimcilik." anlayışlarının saçmalığı 80 sonrasında kısmen de olsa ortaya çıkmıştı. Nitekim Doğu Perinçek bile Saçak dergisinde "Türkiye sosyalistleri bir süredir Sovyetler Birliği ve Çin'de yaşıyorlardı" diye yazıyor ve şizofrenik, anakronik bir nakilcilikten yakınıyordu (Saçak, sayı 40). PDA hareketinin eski lider kadrosunda yer alan Oral Çalışlar da bir söyleşisinde nakilciliği şöyle anlatıyordu: "...Çin içindeki iktidar değişikliklerini dikkatsiz bir şekilde benimseme ve asıl önemlisi onların yanlış tahlillerini aktarma hatası yaptık. 1976'dan itibaren Çin yöneticileri Sovyetler'den gelen tehlikeyi abarttılar ve bir milli devlet politikasına yöneldiler. Moskova ile olan siyasi çelişmelerşni teorileştirerek geliştirdiler... Bir dünya savaşının çok yaklaştığı ve baş düşmanın Sovyetler olduğunu ilan ettiler ve ABD ile ittifak politikalarına girdiler. Halkların devrimci mücadelesi yerine Üçüncü Dünya ülkelerinin gerici yönetimleriyle ittifakı önplana çıkarttılar..." "Biz bu politikaları eleştirmeden aynen benimsedik ve Türkiye'ye adapte ettik. Sovyetler'i baş düşman görerek devleti ve orduyu ara güç olarak ilan ettik ve devlet partisiyle ittifakı savunduk. Bunun sonucu devletle uzlaşan sağcı politikalar izledik." (Sosyalist Sol Konuşuyor/Rafet Ballı, s:42) Devletle yapılan bu ittifak politikalarının 12 Eylül öncesinde milli ekonomiyi ve orduyu güçlendirme, 4. ordunun doğuya nakledilmesini talep etme gibi somut politik tavır alışlardan öteye 12 Eylül sonrasında uzunca bir dönem cuntayı desteklemek gibi (TİKP Savunma Belgelerinde gözlenen) uç noktalara kadar uzandığı gene 80 sonrasındaki tartışmalar sonrasında PDA hareketinin önderlik kadroları içinde yer alan kişiler tarafından ifade edilmiştir. Tüm bunlar ortada duruyorken, İlseverin yazdıklarını hayretle karşılamamak mümkün değil. O sanki hâlâ eski durduğu yerde (Çinde!) yaşıyor! Sadece kendisi yaşasa iyi, bizi de sosyalizm mücadelesinin bugünkü can sıkıcı sorunlarını tartışmaktan kurtaracak (çinki yanıt Maoda) o "huzur" beldesine çağırıyor. Bir dünya görüşünün, bir teorinin muhtevası sınıf
mücadelesi içindeki somut siyasi sonuçlarına göre belirlenir. Mao kökünden
gelenlerin bugün lafta sosyalizmde ısrar ettiklerini kabul edecek olsak
bile, dün kendilerini ABD ve "devlet partisi"yle ittifak politikalarına
götüren milli ekonomiyi ve milli orduyu güçlendirme kampanyalarına, 12
Eylül cuntasını desteklemeye yönelten bir teorinin bugün "geleceğe köprü"
diye gösterilmesi bize pek de mantıklı bir düşünce olarak görülmemektedir.
Dün Ne Tartışıyorduk? Eski PDA çevresinin yazılarında Devrimci Yol'daki tartışmalarla ilgili iddialar arasında 80 öncesindeki geçiş süreci ve geriye dönüş sorununa ilişkin tartışmalara değiniliyorken (ve bu suretle Mao'nun ve kendilerinin haklı çıktığı kanıtlanmak istenirken) ilginç iddialar ortaya atılıyor. Onlara göre Devrimci Yol gibi ara akımlar 80 öncesinde Sovyetier Birliği'nde kapitalizme geri dönüş tehlikesini kabul etmemişler ve revizyonizmi sosyalizmin bir çeşidi zannetmişler. Sovyetler 80'lerde kapitalizme geçince de, olup biteni bir türlü açıklayamadıkları için kolları kanatları kırılmış, kafaları karışmış vb. Bugün olup biteni kimin nasıl kavrayıp nasıl açıklayabildiğini bir yana bırakalım; yazdıklarını okuyunca hakikaten "dün biz ne savunuyorduk ki?" diye sormamak "tereddüte" düşmemek elde değil! Evet, konumuz geçmişteki "geçiş süreci tartışmaları" değil ama, bu konuda kısacık da olsa bazı alıntı ve hatırlatmalar yapmak, müdahil tartışmaların niyet ve ciddiyetleri konusunda bir fikir vermesi bakımından yararlı olacaktır. Önce 80 öncesinde DY dergilerinde yer alan yazılardan rastgele birkaç alıntı: "Sosyalizm, kendisi siyasal bir geçiş sürecidir... "ML, sosyalizmden kapitalizme geriye dönüşün mümkün olduğunu kabul eder. Sosyalizmden kapitalizme geri dönüşü, kapitalizmin geri dönüşünü olanaklı kılan şey, politikanın bu süreç boyunca belirleyici olmaya devam etmesidir" (DY yazıları, s.541) "...Bu nedenle sosyalist devrim, proletaryanın sınıf olarak ortadan kalkmasına kadar üstyapıda siyasal bir devrim olarak sürmek zorundadır. Bu savsaklanır; ideolojik ve kültürel savaş üretici güçlerin geliştirilmesi ile birlikte yürütülmezse, kapitalizmin restore.edildiği görülür..." "Revizyonist diktatörlük, burjuva diktatörlüğüne geçiş için bir basamak oluşturmaktadır. (s. 543)" "Sovyetler Birliği'nde kapitalizme geriye dönüş olanaklıdır. Ama kapitalizmin 'yeniden dirilmesi' olanağının çoğalması ile bunun gerçekleşmesini birbirine kanştırmak diyalektiğin yerine sofizmi geçirmektir." "Bu geriye doğru bir gelişme, bir geriye dönüş sürecidir. Bu sürecin yeniden kapitalizmin dirilmesi ile sonuçlanması olanaklıdır." (s.557) Bu alıntılardan normal Türkçe kuralları içinde çıkanlabileeck sonuçların özetlenmesi gerekmiyor. Ama İlsever, Perinçek ve H. Yalçın'ın yazılarına bakılacak olursa onlar sosyalizmden kapitalizme geri dönüş tehlikesi var diyorlarmış. Biz de, bu tehlikeyi reddediyormuşuz; bir kere devrim oldu mu tıpkı bir sabunun bir buz üzerinde kayması gibi sınıfsız topluma kadar gider sanıyormuşuz. Sosyalizmin bir çeşidi sandığımız revizyonistler kapitalizme dönünce şaşırıp kalmışız. Oysa biz onların geriye dönüş tehlikesinden değil, bu tehlikenin daha o zaman gerçekleşip Sovyetlerin sosyal emperyalist olduğundan sözettiklerini sanıyorduk! Buna karşı bizim Sovyetler'de revizyonizmin kapitalizmin restorasyonuna yol açmasının olanaklı olduğunu (özellikle Kurtuluş, Bağımsız Türkiye, Emek grubu gibi gruplara karşı) savunduğumuzu, o tehlikenin revizyonizmle kapitalizmi basitçe eşitleyerek daha o zamandan gerçekleşmiş gibi kabul edilerek politika tespit edilmesinin yanlışlığını (ÇKP ve uzantılarına karşı) savunduğumuzu sanıyorduk! Bu noktadan sonra tartışmayı sürdürmenin (örneğin
60lardan itibaren kapitalizme geri dönerek emperyalist olmuş bir ülkenin
30 yıl sonra yeniden kapitalizme geçmesinin nasıl mümkün olduğunu ve bu
gelişmenin Mao'yu nasıl kanıtladığını sormanın) bir anlamı olmasa gerek.
80 sonrasında TİKP içinde "önderliğin" müdahalesiyle bastırılan muhasebe
tartışması sırasında "Mao kökünden gelen bir devrimci" 80 öncesinde kendi
tahlillerini yalanlayan olgular ortaya çıktığında nasıl onları görmezden
geldiklerini, buna karşılık nasıl bu tahlilleri doğrulayacak deliller
aramaya, böylece gerçeği kendi teorilerine uydurmaya çalıştıklarını
anlatıyordu. Demek. ki yaşanan onca olaydan sonra değişen hiçbir şey yok
ve orda yaşamaya hâlâ devam ediyorlar. Önderlik Sorunu Veya Teoriyi Kim Yapar? 2000 çevresinin Devrimci Yol'daki tartışmaya yaklaşımında en çok dikkat çeken yanlardan biri önderlik anlayışı etrafında düğümleniyor. "Bir devrimci örgütün muhasebe ihtiyacı olduğu zaman önderlik ortaya bir tez atar, geçmişinin bir bilançosunu çıkartır, geleceğe yönelik bir eylem çizgisi, program ve örgütsel çözüm önerir. Siz böyle yapmadınız, tabanın önüne teorik sorular ve sorunlar koydunuz... Teorik sorunların önderlik tarafından çözülmesi gerekmiyor mu?" diye soruyorlar. D. Perinçek'in de en çok üzerinde durduğu konu bu. "Taban sadece kendisine sunulan teoriyi tartışır, kendisi teori üretmez", diyen Perinçek'e göre işçi sınıfı ne yazık ki hâlâ öncüye muhtaç olduğu bir çağdadır. D.Perinçek. "maalesef işçi sınıfı hâlâ öncüye muhtaç olduğu bir çağda yaşıyor," derken öncülük kuramını kendisine kadar daraltan bir anlayış sergiliyor. Marksizmde öncü kavramı işçi sınıfının sınıf bilinçli, örgütlü kesimi ve onun partisi için kullanılır. Bir devrimci örgütün üyeleri öncüdür. Perinçek, "taban teori üretmez" diyerek bir devrimci örgütün tabanını da (işçi sınıfı gibi) teorik ve siyasi üretim ve karar verme süreçlerinin dışında sürü olarak görüyor; "öncü benim, ve teoriyi de ancak ben üretebilirim, maalesef herkes bana muhtaç, zaten yazdığım kitapta her şeyi açıkladım, alın okuyun," diyor. Böyle bir anlayışın Sovyetler Birliği'nde bir avuç öncü komünist partisi yöneticisi dışında Komünist Parti üyeleri dahil bütün bir toplumu teorik ve politik karar verme süreçlerinin dışında tutan (ve nihayet gene o "öncü"lerin karar ve marifetleriyle çöküşünü-iflasını ilan eden!) bir "sosyalizm" anlayışından zerrece farkı yoktur. Bir "'taban" sadece önüne konulan teorik önermeleri sözde tartışmaktan ibaret pasif bir konumda görülürse daha başlangıçtan itibaren teorik ve siyasi kararları belirlemede ve üretmekte etkin bir role sahip olmazsa, sonuçta o tabanın önüne konuları tahlillerle ilgili ciddi teorik bir tartışma yeteneği kazanması bile olanaksız hale gelir. Tartışma, önderliğin ortaya koyduğu tezlerin meşrulaştırıldığı bir bürokratik işleme dönüşür. Yanlışlığı açıkça kanıtlanmış politikalar bile böyle bir işlem sırasında (yukarda "Mao kökünden gelmiş" bir arkadaşın anlattığı şekilde) "izah" edilir. Tabanın bu şekilde pasif bir konumda tutulması önderliğin kalıcılığının ve sürekliliğinin de bir teminatına dönüşür. Örneğin yukarıda o çalışmadan yaptığımız aktarmada mahiyeti sergilenmiş olan TİKP'nin politikalarını üreten önderliğin hazırladığı bir sözde muhasebe ancak böyle bir yöntemle ve ancak böyle "taban teori yapmaz" zihniyetiyle yetiştirilmiş bir tabanla oybirliğiyle kabul edilebilir. O politikaları üretmiş bir "önderlik", tabanı bu şekilde süıü olarak görülmeyen devrimci bir örgütte aynı konumda kalamaz. D.Perinçek'in savunduğu anlayış aslında Sovyetler Birliği'nde bir avuç "öncü" (Komünist Parti yöneticisi) dışında Komünist Parti üyeleri dahil bütün bir toplumu teorik ve polilik karar verme süreçlerinin dışında tutan (ve nihayet o "öncü"lerin karar ve marifetleriyle dağılan!) bir sosyalizm anlayışının aynısıdır. (Bu yüzden Sovyetler'in çöküşünün kendilerini haklı çıkardığı boş laftır. Sovyetler'le birlikte çöken kendi sosyalizm anlayışlarıdır.) Bu anlayışlar genellikle sınıflı topl.umlara has yöneten yönetilen ayrımının kaçınılmaz olarak bir süre daha devam edeceği, proletarya partilerinin de diğer çağda; burjuva sınıf partileri gibi böyle bir ayrım ve işbölümünü barındırmasının kaçınılmaz olduğunu kabul eden Lenin'e dayandırılmak istenir. Oysa Lenin bütün iktidarın partiye değil Sovyetler'e, yani sınıfın kitlesel örgütlemnelerine devredilmesini savunan bir anlayışa da sahiptir. Partiye (ve parti önderliğine) tanınan rol geçişseldir. Ancak uygulamada partinin geçişsel olmaktan çok kitle (taban) inisiyatifınin gelişmesini önleyen bir rol oynadığı süreçler yaşanmıştır. Daha Lenin zamanında Sovyetler'in yönetsel rolleri devrimin kazanınılarını koruma kaygılarıyla geri planda kalmış, giderek parti ve onun yönetici kadrosu her şeye egemen hale gelmiştir. Parti içinde bile bir yönetilen-yöneten (taban-önderlik) ayrımının giderek ortadan kalkacağı yerde kalıcılaşması bütün işi "yönetmek" olan burjuva demokrasilerindeki politikacılara benzeyen üretimden ve sınıftan kopuk (ve muhtemelen aynen D. Perinçek gibi "taban teori üretmez, maalesef işçi sınıfı hâlâ öncüye muhtaç" diye düşünen) profesyonel "önder" politikacıların türemesi, Lenine ait bir anlayışın yozlaşmasından başka bir şey olmamıştır. 2000 muhabiri arkadaşın söylediği gibi gerçekten genellikle sol örgütlerin önderlikleri bir teorik tez, bir muhasebe ve öneriler paketi ortaya atarlar. "İllegal" olanları bir gün partinin bilmem kaçıncı kongre veya konferansının yapıldığı haberleri ve konferans belgeleriyle ortaya çıkar. Bu adeta geleneksel sol kültürün bir parçası haline gelnıiştir. Bu tür belgeler çoğunlukla o örgütün tabanı tarafından bile okunmaz ve inanılmaz. Hizmet ettiği yegane şey de eski örgütsel yapının ve önderliğinin ihya edilmesinden ibarettir. Devrimci Yol'un böyle bir yola başvurmaması, eski önderliği yeniden ihya etmek yerine kolektif bir tartışma süreci içinde solun benzer sorunlarla yüzyüze olan geniş kesimleriyle birlikte bir ortak çıkış yoluna yönelmesi, kuşkusuz bazılarının -aslında burjuva siyaset kültürü ve ahlakının uzantısından başka bir şey olmayan- siyaset ahlakına ve kültürüne aykırı bir anlayıştır. Ama direniş komiteleri tartışmalarından Fatsa'ya bütün teori ve pratiğiyle taban inisiyatifnin geliştirilmesine özel bir önem veren Devrimci Yol'un kendi anlayışına uygun bir tutumdur. Bize göre geçmiş sosyalizm anlayışları içinde,
geleceğe bir "köprü" aranacaksa, bu Mao'da değil, bu anlayışta
bulunacaktır. Ne Tartışıyor muşuz? En olumsuz örnek Teori Dergisindeki Hasan Yalçın imzalı yazı. Bu (Mao kökünden gelmiş!) "arkadaş" tartışma metnini çok "karmaşık" bulduğunu ve bu nedenle "berraklaştırıcı" bir özetleme yapmanın gerekli olduğunu söylüyor (Yapıyor da! Ama yazdıklarını okuyunca özetleme mi, yoksa başka bir şey mi yaptığını anlamak çok zor oluyor(*). Onun yaptığı "berraklaştırıcı" özetlemeye bakılacak olursa Devrimci Yolcular oturmuşlar "acaba kapitalizm haklı mı çıktı?" diye tartışıyorlar. "Teorik sorunlar çözülmeden örgütlenmek yanlış diyorlar, teorik sorunların çözümü neredeyse imkânsız olduğu için de örgütü ve öncünün rolünü tümden reddetmiş, böylece sivil toplumcu olmuş oluyorlar!" vb. Elbette Hasan Yalçın'ın yazısındaki bu tür saçma sapan iddialarla uğraşmak gerekmiyor. Kullandığı mantık ve yöntemler, ileri sürdüğü düşünceler, sahip olduğu siyasi kültür ve ahlakın tipik bir örneği olmaktan ileri gitmiyor. Böyle bir siyasi kültürle her seçimdc sonuç tablolarına yansıyan (hindelik) profilini görmeden atıp tutması ise klinik bir vakaya dönüşüyor. O, tıpkı Doğu Perinçek gibi taban teori üretmez derken herhalde kendisini tabandan biri olarak değil de "önder" olarak görüyor olmalıdır. Yoksa herhalde böyle "ciddi" teorik yazılar yazmaya kalkmazdı. Ama doğrusu yazdıkları bize göre tabandaki sıradan bir Devrimci Yolcunun çok daha gerisinde kalan bir teorik düzey sergiliyor. Zaten onun tartışma belgeleri içinde en çok., O zaman neden bu işi illa sadece kendisi gibi "önder"lerin yapabileceğini iddia ettiği gerçekten de anlaşılmıyor. Yaptıkları teorik üretimi yukarıda görmüştük: Çin dış politikasını Türkiye'ye tercüme etmek ve onun gereği olan (Devlet partisiyle ittifak yapmak, milli savunmayı güçlendirmek, Dördüncü Ordunun Doğu'ya nakledilmesini talep etmek gibi!) politikaları dergide yazmak... Bütün teorik üretim kapasitesini böylece sergilemiş bir kadronun bir başka devrimci hareketin tartışmaları vesilesiyle ortaya çıkıp "taban teori üretmez" diye tepinmesinin anlamsızlığı ortada değil midir? Kendilerine, endişelenmelerine hiç gerek olmadığı, en sıradan Devrimci Yolcunun bile hiç değilse sağ duyusuyla kendilerinin düştüğü hatalara düşmeyeceği hatırlatılırsa, acaba saygısızlık mı edilmiş olur? Hasan Yalçın yazısında sol hareketlerin kültürüne, geleneksel burjuva siyaset anlayışlarından bulaşmış ne kadar olumsuzluk varsa, ne kadar düşünüş ve davranış bozukluğu varsa adeta hepsini sergilemeye çalışıyor. "Geleneksel sol anlayış iflas etti" sözünden kalkıyor, "bunun içine sosyalizmin bugüne kadarki bütün teori ve pratiği girmektedir" diye kendi yargısını ekliyor. Devrimci Yol tartışmalarında binlerce kişi önünde defalarca ve kuvvetle savunulmuş (yaşanmış sosyalizm deneylerinin değerlendirilmesi ve devrimci bir eleştirisinin gerektiği gibi) fkirlerin tam tersi düşünceleri "platforma" mal ederek eleştiriler düzmeye koyuluyor. Tartışmalara katılan bir devrimcinin "tartışmaların özgürce yürütülmesini ve geçmişin reddi gibi suçlamalara kapılmadan kendi siyasi çizgimize ait kavramları da bugünün koşullarına göre değerlendirilmesi gereğine işaret eden sözlerinden kalkarak, sanki Devrimci Yol'un görüşleriyle bir ilgisi varmış gibi, "geçmiş savunuculuğu" pozları takınıyor; Pratik-örgütsel sürecin ilerleyişinin teorik-ideolojik sürecin gelişmesiyle ilgili olduğu anlamındaki sözlerden pratik-siyasi mücadelenin reddedilmiş olduğu gibi çoktan aşılmış, (kimbilir kulağına nereden üflenmiş) tartışma argümanlarını tazelemekten bir şeyler umuyor: Demirel'den Özal'dan aktarmalarla siyaset ve liderlik dersleri veriyor!.. (Yazdıklarından bu liderlik işini çok iyi bildikleri ama liderlik yapacak bir taban bulmakta güçlük çektikleri anlaşılıyor) Hasan Yalçın özellikle Mao kökünden gelmiş ve PDA hareketinin önderlik kadrosu içinde yer almış eski arkadaşları için bol bol ve fülursuzca "dönek", "ABD emperyalizminin savunucusu" gibi sözler kullanırken; "Tabii biz arkadaşlara böyle demiyoruz ama..." gibi laflarla dolaylı imalarda bulunmayı, "sivil toplumculuğa kayma" gibi oldukça etkili olacağını umduğu "çamur atmaları", "arkadaşça ve devrimci nezaket üslubu içinde" beceriyor. "Bu yenilik sözleri beni kuşkulandırıyor" diye kulakları dikip, sorular sorulmasını yasaklarken tam da, Humeyni'nin devrim muhafızlarına benziyor. (Bir tek alnında besmele yazılı mendili eksik!) "Platform D.Yol'un fiilen dağılıp topluma karışması yönünde kapıları ardına kadar açmış oluyor. D.Yol geleneği divan tarafından reddedilmiştir. Artık. bu gelenek... devrimcilere (yani PDAcılara demek istiyor!) aittir," diye yazabilen Hasan Yalçın'a aynı nezaket kuralları içinde ve "arkadaşça" bir şeyler söylemek gerekiyor. Söz aslında "maruftur" ama bazen galiba Picasso'ya mal edilen bir öyküye de bağlanır. Ressam bir tablosunda yer alan çizme figürüyle ilgili bir kunduracının bilgisine başvurma gereği duyar. Onu atölyesine çağırır ve çizmelerin biçimleriyle ilgili bilgi alır. Bu sırada kunduracı kendi bilgisine başvurulmasından hoşnut bir halde, tablonun diğer bölümleriyle ilgili tavsiyelerde bulunmaya koyulunca, "lütfen" der Picasso, "siz çizmeden yukarı çıkmayın" Evet, tartışalım; herşeye rağmen gene arkadaşça tartışalım. Ama konu devrimcilikse eğer, siz çizmeden yukarı çıkmayın, lütfen! (*) Karmaşık karışık değil girift, (kompleks) demektir. Marksizm derinliği olan, girift bir dünya görüşüdür. H. Yalçın ise, kendi düşünüşüne göre biraz karmaşık gelen konuları ak-kara mantığına göre "anlaşılır" hale getirirken, aslında ortada kendi kaba düşünceleri dışında hiçbirşey bırakmıyor. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org