|
|
|
|
Sosyalizm Üzerine
Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği'nde önemli rejim değişiklikleri gerçekleşti. Kendilerine sosyalist diyen ülkeler birkaç ay içinde kağıttan kuleler gibi yıkıldılar. Daha sonra da "sosyalizm öldü" düşüncesi yaygınlaşmaya başladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sosyalizm her şeyden önce bir özgürIük ve eşitlik idealidir. Bu Sovyetler Birliği'nden önce de insanlığın peşinde koştuğu bir idealdir. Dolayısıyla bu idealin yok olması, ortadan kalkması SSCB'nin ortadan kalkmasıyla mümkün değildir. Konunun bir başka yönü şu: Sosyalizmin öldüğünü ifade eden görüşler genellikle, kapitalizmin zaferinden, piyasa ekonomisinin |
![]() |
|
galibiyetinden ve alternatifsiz olduğundan da söz
ediyorlar.
Aslında ortada çelişik düşünceler söz konusu. Bir yandan hemen hemen herkes "toplumun geriye gittiğinden, insanların bireycileştiğinden, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmediğinden vb." yakınıyor. Diğer yandan bunlara yol açan düşünce tarzının, belli bir yaşam felsefesinin alternatifsiz olduğu söyleniyor. Eğer insanlık kişisel çıkar düşüncesinin karşısında toplumu öne alan düşüncelerin geçersizliği noktasına gelmişse, bu insanlık açısından hiç de iyi bir durum değildir. Bu tür düşüncelcr her şeyden önce insanların bugünden daha iyi bir yarına gidemeyeceği gibi bir ön kabule dayanıyor. Ama ben insanlığın bugünden daha ileri bir yaşam biçimine, bir felsefeye, daha güzel bir geleceğe doğru gelişme idealini reddetmenin insanı reddetmek anlamına geldiğini düşünüyorum. Üzerinde durulması gereken şu; geçtiğimiz bütün bir çağ, yüzyıllık bir dönem, sosyalizmle kapitalizm arasında bir mücadele dönemi olarak yaşandı. Her alanda (ideoloji, ekonomi, politika) iki farklı düşüncenin mücadelesi olarak yaşandı. Ekim Devrimi öncesinde bu devletler arası bir mücadele biçimine bürünmüş değildi. Ekim Devrimi bu mücadeleyi devletler olarak örgütlenmiş iki siyasal sistem arasındaki mücadeleye dönüştürdü. Sovyetler Birliği bu mücadeleyi giderek sosyalist sistemle emperyalist-kapitalist sistem arasında bir ekonomik yarış, ekonomik üstünlüğü ele geçirme olarak algıladı. Özellikle 1950'lerden sonra bu SSCB'nin resmi devlet politikası haline geldi. Sosyalizmle kapitalizm arasındaki mücadele bu biçimde bir ekonomik yarışa indirgendiğinden; Sovyetler Birliği'nin çöküşü ile aslında böylesi bir düiünce kaybetmiş, yenilmiş oldu. Sovyetler Birliği'nin tarih sahnesinden silinmesiyle sonuçlanan bu gelişmeyi sosyalizmin yenilgisi olarak değerlendirmek doğru değildir. Yaşanan süreç aslında bir bütün olarak sosyalizm tarihinin bir evresi kabul edilebilir. Bir tarihsel dönemdir ve bunun zamanla farklı bir tarihsel döneme evrileceğini söylemek mümkündür. Bu nedenle yenilgi, iflas vb. Değerlendirmeler yerine "sosyalizmin bir tarihsel döneminin sona erdiğini" söylemek daha doğrudur. Aslında bir tarihsel dönemin sona ermiş olmasından umutsuzluk türetmek doğru değildir. Tarihin uzun erimli bir değerlendirmesi, benzer dönemlerden bütün tarihsel sistemlerin, bu arada kapitalizmin de geçtiğini gösterecektir. Kapitalizm de bir yerde ortaya çıkıp düz bir çizgi izleyerek gelişmesini sürdürmemiştir. Restorasyon dönemleri, devrimler ve karşı-devrimler kapitalizmin de yaşadığı şeylerdir. Yüzyıllık bir gelişim sonucunda kapitalizm bugünkü konumuna gelmiştir. Onunla kıyaslandığı takdirde sosyalizm daha "çocukluk" döneminde sayılabilir. Sosyalizmin de tıpkı kapitalizmin gelişmesi gibi kendi tarihi gelişmesini tamamlayabilmesi için çeşitli gerilemeler, duraklamalar yaşaması, geri dönüşler yaşaması, iniş-çıkışlar yaşaması kaçınılmaz bir şeydir. O yüzden ben bugünkü gelişmeyi, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla, Doğu Avrupa'da kendini sosyalist olarak adlandıran yönetimlerin yıkılmasıyla ortaya çıkan bugünkü gelişmeyi tarihin bir geri dalgası olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Her geri dalga bir yeni tarihsel döneme geçişin de
başlangıcıdır hiç kuşkusuz. Bugün gelinen durum ne sosyalizmin kesin bir
yenilgisi ne de kapitalizmin kesin zaferidir. Bir ara dönem demek
mümkündür. Söylediklerinizden şu sonuç çıkabilir mi? SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde kısmi de olsa sosyalizm vardı. Sosyalizmin inşası süreci yaşanıyordu. Çeşitli iç ve dış nedenlerden dolayı bu kesintiye uğradı. Hayır, Bizler kafamızdaki, kendi idealimizdeki sosyalizm düşüncesine ister uygun görelim, isterse görmeyelim yaşadığımız süreç sosyalizm tarihinin bir parçasıydı. Herhangi bir evresini veya herhangi bir ülkedeki uygulamayı yanlış kabul etmek mümkündür. Lenin dönemini, Stalin dönemini, SSCB'yi, Bulgaristan'ı, ya da Yugoslavya'yı yanlış bulabiliriz. Ama bütün bu ülkelerde sosyalizm adına bir takım uygulamalar gündeme gelmiştir. Ve hepsi sosyalizm tarihinin bir parçasıdır. Herhangi bir ülkede veya dönemde sosyalizm vardı, yoktu diye değerlendirmek doğru değil. Sosyalizm, Marx'taki anlamıyla sınıfların kaldırılmasıdır, işçi sınıfının kendi kendini de ortadan kaldıracağı bir süreçtir sosyalizm. Dünyanın hiçbir yerinde sınıflar arasındaki eşitsizliğin ortadan kaldırıldığı, işçi sınıfıyla köylülük arasında, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki farklılıkların giderildiği bir toplumsal düzen gerçekleşmedi. Bu anlamda dünyanın hiçbir yerinde sosyalizmin olmadığı çok açık; ama bunu söylemek hem yetmez hem de bu sürecin sosyalizm tarihinin bir parçası olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Kuşkusuz yaşanan bu sürecin eleştirilmesi gereken,
olumsuzluklar taşıyan birçok yanı var. Ama ister iktidar olmuş isterse
iktidar için mücadele etmiş olsun, bütün sosyalist hareketlerin sosyalizm
idealleri açısından da, genel olarak insanlık ideali açısından da bir dolu
kazanım ve değer taşıdığı unutulmamalıdır. Bütün bunlar bizzat kapitalizm
tarafından da, burjuvazi tarafından da inkâr edilmez gerçeklikler olarak
görülmektedir. Bütün bu değişimler sonucunda uluslararası dengeler, ilişkiler yeniden şekillenmeye başladı ve bir yeni-dünya düzeni söylemi gelişti. Bu düzen yeni bir düzen mi? Buna bağlı olarak da Türkiye'de ikinci cumhuriyet tartışmalarıyla bu yeni dünya düzeninin propagandası yapılmaya başlandı. Bu konulara sosyalistler nasıl bakıyor? Ne düşünüyorsunuz? Bugün yaşadığımız süreç tam olarak belirginleşmemiş geçici bir süreçtir. SSCB'nin dağılmasından sonra henüz kendini geçmişte sosyalist olarak adlandıran ülkelerin içindeki gelişmelerin bile nereye varıp dayanacağına ilişkin kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ayrıca Batı toplumlarının da henüz bütün bu değişim ve gelişim karşısında yeni bir vaziyet alış çabası içinde olduklarını söylemek mümkün. Bu noktada yeni dünya düzeni diye ifade edilen
şeylerin Çoğu için propagandif amaçlı, ideolojik propaganda amaçlı şeyler
denilebilir. Bütün bu söylenenleri, yeni dönemin kalıcı özellikleri olarak
nitelemek mümkün değildir. Belki söylenenlerde geleceğin ipuçlarını belli
ölçülerde bulmak mümkündür. Derinliğine bir takım incelemeler yapıldığı
takdirde, uluslararası ilişkilerin nasıl bir dengeye doğru
gelişebileceğinin ipuçlarını bulabilmek mümkün olabilir. Ama bütün bu
gelişmeleri ABD stratejilerinin adlandırılmış hali olan "yeni dünya
düzeni" kavramıyla anlayabilmek ve açıklayabilmek mümkün değildir. Türkiye'de gelişen ikinci cumhuriyet tartışmaları konusunda ne düşünüyorsunuz? Burada söylenmesi gereken çok şey var. Türkiye'deki devlet yapısı, siyasal yapı özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra oluşan uluslararası ilişkilere göre şekillenmiş bir yapıdır. ABD'nin Sovyetler'e karşı yürüttüğü soğuk savaş ve kuşatma politikalarının uzantısı olarak geliştirdiği ideolojiler çerçevesi içinde ona bağlı bir siyasal sistem ve devlet yapısı oluşmuştur Türkiye'de. Ancak son üç dört yıldır Türkiye'de eğemen sınıflar adına politika yapan kişiler ya da partiler dünyadaki bu değişimler karşısında Türkiye'de devlet yapısının altının boşaldığını, ideolojik dayanaklarından yoksun kaldığını görerek bir takım politikalar oluşturmaya çalışıyorlar. Başta Demirel dünya çapında soğuk savaş sona erdiği için "demokrasiyi ve insan haklarını" ön plana alan bir propagandaya ağırlık verdi. Böylece bir takım burjuva politikacısı katı, baskıcı politikaların "yeni dünya düzeni"nin ideolojik çerçevesine pek uygun düşmediğini görerek kendilerine çekidüzen vermeye çalıştı. Kuşkusuz dünyadaki gelişmetere paralel olarak Türkiye'de de siyasal düzen belli bir evrilme gösterecektir. Burada üzerinde durulması gereken durum şu: egemen sınıflar açısından konunun nasıl görüldüğü bir tarafa bu gelişmeler karşısında emekçi kesimler açısından durum nasıl görülüyor? Çünkü halk kitlelerinin örgütlü ve güçlü bir siyasi etkinliğine dayanmadan gerçek bir değişimden, gerçekten yeni bir cumhuriyetten söz edilemez. Bu konunun üzerinde ısrarla durulmalıdır. Bu açıdan bakıldığında halkın, işçi sınıfının, emekçilerin bütünüyle örgütsüz olduğu, gelişmeler karşısında tamamen etkisiz kaldığını söylemek gerekiyor. Emekçi sınıflar adına siyaset yapan örgütlülüklerin de bu çerçeve içersinde sonucu etkileyecek, Türkiye'deki siyasal yapının şekillenmesine yön verebilecek konumda olmadıkları; bu alanda etkili olabilecek mücadele araçlarının uzağında durdukları görülmektedir. Türkiye örgütsüz bir toplum; halk açısından, işçiler, emekçiler açısından örgütsüz bir toplum. Halkın, işçilerin örgütsüz olduğu bir toplumda, örgütlü bir azınlığın hükmü geçer. Bu durumda şöyle bir görüntü ortaya çıkıyor: Halk, işçiler; emekçiler kendi kaderlerini kendi karşıtlarının, çıkarları onlarla taban tabana zıt olan kesimlerin eline, iradesine terk etmiş durumdadırlar. Örgütsüz çoğunluk sessiz çoğunluk demektir. Vurgulanması gereken ikinci olgu şu: İkinci
cumhuriyet deniliyor, şeffaflık, demokrasi, insan hakları vb. deniliyor,
bir takım programlar ortaya konuluyor. Yeni anayasa değişiklikleri,
demokrasi, katılımcılık gibi ifadeler kullanılıyor. Ama uygulamayla
söylenenler arasında tam bir çelişki var. Siyasi yöneticilerin iddialarına
bakacak olursak, 12 Eylül'ün bütün kural ve kurumlarının; anayasa dahil,
yasalar dahil ortadan kaldırılacağı söyleniyor. 12 Eylül'ün kendileriyle
ilgili getirdiği kısıtlılıklar ortadan kaldırılıyor da. Ama emekçiler
açısından, sol açısından 12 Eylül hukuku bütün sonuçlarıyla geçerliliğini
koruyor ve bugün de sürdürülüyor. Kürt sorununda da durum ortada. Askeri
çözüme saplanıp kalınmış, siyasi-demokratik bir çözüm bir yana bırakılmış.
Bunlar egemen güçlerin ne denli tutarlı olduklarının göstergesi. Sosyalistler nasıl bir toplum projesiyle kitlelerin önüne çıkmalı? Burada şunu açmak gerekiyor. Sosyalizmin geride kalan, biten, tarihsel olarak aşınmış bazı yanları var. SSCB'de, Bulgaristan'da, Doğu Almanya'da, Çin'de, Küba'da, kısacası bütün dünyada sosyalist yönetim altında yaşamış ülkelerde yaşanan süreçler sosyalizm düşüncesinin bir uygulama alanı olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bunlar içersinde kazanılmış değerler, sahip çıkılması gereken değerler olduğu kadar insanlığın gelişiminin artık geride bıraktığı pek çok şey de vardır. Sosyalizmin yeni bir dönemi şimdi artık sadece kapitalizmin eleştirisiyle yetinemez. Sosyalist uygulama süreçlerinin de köklü ve devrimci bir eleştirisi, yeni bir dönemin sistematiğini oluştururken temel alınacak bir yöntem olmalıdır. Şimdi Sovyetler Birliğinde merkezi plan anlayışı uygulanmıştır, Yugoslavya'da özyönetim anlayışı uygulanmıştır. Pek çok yerde Sovyet deneyleri uygulanmıştır. Tek bir partinin bir ülkedeki bütün getişmeleri yönlendirdiği ve proletarya diktatörlüğünün bu biçim altında uygulandığı sistemler yaşanmıştır. Tarımda kollektivizm, ağır sanayinin öncelikli olduğu sosyalist ekonomi modelleri ya da Çin ve Macaristan'da olduğu gibi hafif ve orta sanayiye ağırlık veren modeller görülmüştür. Sonuç olarak birçok deney birikimi ortaya çıkmıştır. Bugün bu uygulamaları ve bunların sonuçlarını görmezden gelen bir anlayışla yeni bir sosyalizm modeli getiştirebilmek olanaksızdır. Ya da bütün bunlar zaten sosyalizm değildi diye bunların sonuçlarını göz ardı eden ve eski sosyalizm anlayışını aynen ortaya koyan bir anlayışın da herhalde başarı şansı yoktur. Üstelik bu, bilimsel bir tutum da değildir. Yeni bir sosyalizm anlayışı bugünkü emperyalist-kapitalist sistemin yeni bir eleştirisi temelinde olduğu kadar, yaşanan sosyalizm deneylerinin de köklü bir eleştirisi temelinde kurulmak zorundadır. Sosyalizm düşüncesi açısından bir yenilenme
ihtiyacının gerekliliğini de bu arada ifade etmek gerekiyor. Bütün bu
gelişmeler sosyalizmin öldüğü anlamına gelmiyor, ama sosyalizmin ideolojik
bakımdan bir yenileme sorununun ortaya çıktığını da kabul etmek gerekiyor.
Her toplumsal mücadele ideolojik-felsefi bir anlayış temelinde yükselir.
İdeolojik çerçeve hayata bakışı, ekonomiyi, siyaseti vb. kucaklayan
çerçevedir. Bugün sosyalistlerin bu felsefi-ideolojik alanda kendilerini
geliştirme ihtiyacı ile yüzyüze olduğunu düşünüyorum. Temel olarak bundan
yüz yıl önce oluşturulan ideolojik çerçeve ve yine yüzyıldan bu yana süren
sosyalist mücadeleler içinde ortaya atılan kavramlar pek çok noktada
kitlenmiş ve örselenmiştir. Hayat; tarihin gelişmesi, insanın ve insan
bilgisinin gelişmesi bu düşünceleri ve kavramları birçok noktada aşmıştır.
Şimdi yeni bir dönem, bütün bu konular üzerinde ideolojik-fetsefi,
ekonomik (sosyalizm modeli vb.) konular üzerinde yürütülecek ciddi ve
özgür tartışma süreçleri tarafından biçimlendirilecektir. Başlangıçta masa
başında bunu kolayca, biraz basmakalıp bir biçimde birkaç düşünürün
bireysel çalışmalarıyla yapmanın, yeni bir sosyalizm modelinin,
ütopyasının kolayca oluşturulamayacağını düşünüyorum. Kuşkusuz pratik
mücadele, bu pratik mücadeleye ilişkin orta ve kısa vadeli öneri ve
saptamalar devam edecektir. Ama yeni bir dönemin düşünsel anlamda altını
dolduracak saptamalar özgür ve bilimsel tartışma ve araştırma süreçleriyle
yapılabilecektir. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'da çöküntü, demokrasi, çoğulculuk ve serbest piyasa talebiyle geldi. Sosyalizmle bu kavramların ilişkisini açıklayabilir misiniz? Sosyalizmi bir merkezi planla özdeşleştirmenin, sosyalizmi Doğu Avrupa ülkelerinde ortaya konan anlayışlarla özdeşleştirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Sosyalizmin özellikle Sovyetler Birliği'nde uygulanan tek parti egemenliğine dayalı bir Komünist Partinin bütün topluma, toplumun ekonomik, sosyal, siyasal bütün hayatına egemen olduğu, hatta Komünist Partinin belli bir yönetici kesiminin bütün toplumsal, siyasal süreçleri yönlendirdiği, geniş kitlelerin yönetim ve karar verme mekanizmalarının dışında tutulduğu bir anlayışla sosyalizmin özdeşleştirilemeyeceğini, sosyalizm anlayışının esasında bundan başka bir şey olduğuğunu düşünüyorum. İkincisi; ekonomik uygulama bakımından ele alındığı zaman, dünya çapındaki gelişmeler, özellikle SSCB'deki ekonomik tıkanmalarla birlikte merkezi plan düşüncesinin iflası karşısında kapitalist piyasa ekonomisi sisteminin rakipsiz kaldığı şeklinde yorumlanmıştır. Böyle bir değerlendirmenin gerçeğe uygun olmadığı görüşündeyim. Katı bir merkezi plan düşüncesinin, Sovyetler Birliği'ndeki uygulamalarla büyük bir gerileme kaydettiğini, önemli noktalarda zaaflarının ortaya çıktığını söylemek belki mümkün, buna karşılık dünyadaki gelişmenin serbest piyasa ekonomisinin haklılığını ortaya çıkardığı şeklinde bir düşünce tamamen yanlış bir şey. Çünkü bizatihi Batılı ülkelerin, kapitalist ülkelerin ekonomilerinde gelişen şey de büyük tekellerin bütün talebi ve piyasayı kontrol ettikleri, talebi yönlendirdikleri, bu bakımdan da üretimi kendine özgü bir şekilde planladıkları bir doğrultuda gelişiyor. Yani kapitalist ülkelerde bile geçerli değil serbest piyasa ekonomisi denen şey. Demokrasi açısından, SSCB'de ve benzeri ülkelerde ortaya çıkan yönetim anlayışının, demokrasi ve özgürlüğü geliştirmekte geıi kaldığı, ileri bir demokrasi anlayışı geliştiremediği bir gerçek. Sosyalizm burjuva demokrasilerini eleştirir. Eleştirirken bu demokrasi anlayışının biçimsel düzlemde kaldığı, ekonomik eşitlik temelinde olmayan bir demokrasi anlayışının sonuçta, ekonomik gücü elinde tutanların iktidarına hizmet ettiğini söyler. Ama sosyalizm bunun karşısında bu biçimsel demokrasiyi aşan bir deınokrasi anlayışı geliştirmk zorundadır. Sosyalist ülkelerde ortaya çıkan demokrasi ve özgürlük anlayışı uygulama olarak bu noktada geri kalmıştır. Ve bunların, bugün için, bugünden sonra sosyalizm açısından bir çıkış noktası olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Sosyalizmin aslında öngördüğü, kapitalizm
aşamasından sonra kısa bir geçiş devresidir. Bu devrede devletin sönmesine
yol açacak, proletarya diktatörlüğü olarak ifade edilebilecek kısa bir
geçiş dönemi yer alır. Şimdi sosyalizmin, ilk kez gelişmiş kapitalist bir
ülkede değil, aslında ekonomik olarak yetişmemiş bir Doğu ülkesinde
gerçekleşmiş olması, umut edilenden farklı bir takım süreçleri ortaya
çıkarmıştır. Bu geçiş süreci öngörülenin aksine kalıcı bir sistem gibi
ortaya çıkımıştır. Sosyalizm diye kitlelerin algıladığı şey budur
esasında. Şimdi bu geçiş süreci ne kadar uzun süre kalırsa, ne kadar
kurumlaşırsa o kadar kalıcılaşır ve kendine özgü bir rejim olarak ortaya
çıkar: Baskıcı, kitlelerin yönetimden uzaklaştığı, yöneten-yönetilen
ayrımının ortadan kalkması şöyle dursun, yönetilenlerin, yönetiın
üzerinde, karar mekanizmaları üzerinde burjuva demokrasilerinden bile
görülmeyecek kadar uzakta kaldıkları biçimler ortaya çıkmıştır. Böyle bir
gelişme burjuva demokrasileri karşısında sosyalizmin totaliter, baskıcı
bir rejim olarak görünmesine yol açmıştır. Bugün fiilen sona erdiğini
kabul ettiğimiz süreç içerisinde, artık geride kalması gereken şeylerin
başında bu geliyor. Yani sosyalistlerin eleştirmeleri gereken bu geçiş
süreci içinde ortaya çıkmış olan ve hiç de demokratik ve özgürlükçü bir
gelişmeyi sağlayamamış olan sapmaları görmek ve yeni bir sosyalizm
anlayışını öngörürken bütün bu gelişmeleri dikkate almak gerekiyor. Sosyalistler belki de tarihlerinin en marjinal dönemlerini yaşıyorlar. Tamamıyla politik hayatın dışındalar. Yeni Türkiye'de, yeni insan malzemesi, yeni talepler, yeni sorunlar gözönüne alındığında sosyalistler nasıl bir mücadele yöntemi belirlemeliler? Sol açısından mücadele araçları ve mücadele biçimlerine geçmeden önce üzerinde durulması gereken şeyler yukarıda belirlediğimiz konular. Araçlar ve mücadele biçimleri Marksist düşünce açısından ikinci sorunlardır. Özellikle örgütlenme biçimi (araç sorunu) öne çıktı mı daha sonra bir amaç haline geliyor. Ben araçlardan, mücadele biçimlerinden başlayarak doğru sonuçlara ulaşabileceğimiz kanısında değilim. Önce amaçları iyi belirlemek gerekir. Bugün sosyalizm düşüncesi ve sosyalizm düşüncesi olarak üretilmiş olan eski çerçeve ve eski kalıplar bu toplumu, onun içinde yaşayan insanları çekebilecek düzeyde değildir. Sosyalizm düşüncesi ideolojik olarak çekiciliğini kaybetmiştir. Önce bu çekiciliğin yeniden sağlanması gerekir. Bu bakımdan sosyalistlerin herşeyden önce topluma vaat ettikleri bir ideoloji, bir düşünme şekli, bir hayat felsefesi açısından kendilerini yeniden belirlemeleri sorunuyla yüzyüze olduklarını düşünüyorum. İster parti olsun ister başka araçlar; söylenenler, programlar aynı olduktan sonra, eski çerçeve içinde kaldıktan sonra sosyalistler içinde bulundukları marjinallikten kurtulamayacaklardır. Elbette böylesi bir ciddi yenilenme süreci doğrultusunda önemli adımlar atılabildiği oranda araçlar ve mücadele biçimleri konusu da şöyle veya böyle tartışma konusu olacaktır. Yasal parti konusunu da, mücadele biçimleri konusunu da bu çerçeve içerisinde bir yere oturtarak tartışmak gerektiği düşüncesindeyim. Prensip olarak yasal partiye karşı olmadım. Ortaya konan siyasal görevler bir yasal partiyi gündeme getiriyorsa, o araç kullanılmalıdır. Araçları betirleyecek olan şey, siyasi görevlerdir. Yasal parti konusundaki tartışmalar bir zamandır sürüyor. Solun birliği açısından yasal parti öneren arkadaşlar var. Değişik sol çevrelerde bir kısım arkadaş, solun seçim platformlarındaki geçici birliği olarak bir yasal parti öneriyor. Sosyalistlerin topluma, kitlelere, emekçilere vaat edecekleri, cezbedici özelliği olan bir düşünce üstünlüğüne ulaşmadan, bir program birliğine ulaşmadan başvurulabilecek bu yolların başarı getirebileceğine inanmıyorum. Sosyalistlerin anlamlı birlikteliği, yeni bir sosyalizm anlayışı üzerinde asgari bir mutabakat sağlamaktan geçer. Bu bakımdan ben, Türkiye solunun bu doğrultuda kendisini yenileyebilecek bir tartışma sürecine girmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu süreç içinde eski dar grupçu anlayışlardan eski kutuplaşmalardan uzak ve gerçekçi, sağlıklı ve özgür bir tartışma ortamı yarattığımız takdirde, böylesi bir sağlıklı ortam içerisinde geleceğe yönelik önemli, gerçekçi programlar, düşünceler üretebildiğimiz oranda daha anlamlı birliktelikler ve araçlar geliştirebileceğimiz kanısındayım. Kısaca, solu içinde bulunduğu marjinallikten çıkarabilecek bir yeniden yapılanma ancak yeni bir fikir temeli üzerinde yükselebilir inancındayım. Türkiye'de mücadele biçimleri açısından solu, geçmiş dönemde karşı devrim cephesi belirledi. Egemen güçler devrimcileri marjinal bir konuma sürüklemeyi daima tercih ettiler. Bugün önümüzdeki dönem içerisinde de sosyalistlerin kendilerine istedikleri gibi bir mücadele biçimi ve alanı seçebilecekleri kanısında değilinı. Ama var olan toplumun duygularını dikkate alan bir anlayış içerisinde olmaları gerektiğini, başarıya ulaşabilmek için de bunun şart olduğunu düşünüyorum. Geçmişte yaşadığımız olayların, yaşanan acıların toplumda derin izler bıraktığını görüyorum. Toplumun sol mücadele biçimleri konusunda, özellikle eskiyi anımsatan mücadele biçimleri konusunda daha duyarlı ve çekingen bir psikolojik hal içinde olduğunu söylemek mümkün. Sosyalist mücadele anlayışının bunu dikkate almadan hareket etmesini, kaçınılmaz bir yenilgiyi getirecek bir hata olarak kabul etmek gerekir. Siyaset yapma biçimleri bakımından, yine militanca mücadele anlayışı sürdürmek gerekebilir. Ama eski biçimlere takılıp kalmakla, onları sürekli tekrar etmekle bir yere varamayacağımızı vurgulamak gerekir. Şimdi sosyalizm adına yapılan pek çok eylem hiçbir şekilde halkta karşılığını bulmuyor. Bunu görmek gerekiyor. (*) Yukarıdaki röportaj Yurdagül Erkoca tarafından Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanmak üzere yapılmış, ancak yayınlanmamıştır. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org