|
|
|
|
İdeolojik Hegemonya - Kitle İletişim Araçları ve Sol
Caner Soylu
I. |
![]() |
|
üzerinde son derece karmaşık düşünce biçimleri
(ideolojiler) yükseliyor. İdeolojik düzlemde yaşananlar gündelik düşünüş
biçimlerinden en sofistike teorik-entellektüel üretime değin etkisini
gösteriyor.
Her şeyden önce burjuva toplumlarına karşı en yetkin alternatifi oluşturan sosyalizmin içine sürüklendiği ideolojik-teorik kriz kitlelerin bilincini oluşturan ideolojik düşünceler konusundaki "hegemonya" mücadelesini tek kale bir maça çevirmiş durumda. Kitle iletişim araçlarındaki gelişmelerle yaygınlaştırılan burjuva düşünceler toplumların bütün dokularına yayılıyor. Yine iletişimin ulaştığı dev boyut, ideolojik manipülasyonun uluslararası bir düzleme yayılması için son derece elverişli olanaklar yaratıyor. Politik düzlemde de sosyalizmin uğradığı yenilgi, ideolojik manüpülasyonun etkıli olması için uygun bir vasat yaratıyor. Bir yenilgi ortamında, yenenlerin düşünceleri daha kolay taraftar bulabiliyor ve daha inandırıcı olabiliyor. Çok yakın bir zaman öncesinde marksizm hem geniş halk kitleleri açısından hem de entellektüeller açısından cazip bir düşünce olarak kabul edıliyordu. Marksizm, bir yandan SSCB ve müttefikleri tarafından "resmi devlet ideolojisi" haline getirilerek devrimci içeriğinden uzaklaştırırken, diğer yandan da entellektüel dünyadaki cazibesini hızla yitirdi. Batılı aydınlar arasında önceleri Avrupa KP'lerinden uzaklaşma olarak beliren bu tavır alış, giderek bilimsel planda da marksizmden uzaklaşmaya geldi dayandı. Oysa iki savaş arası ve ikinci savaş sonrası dönemde özünde burjuva ideolojisinin bir varyantı olarak ortaya çıkan birçok düşünce akımı bile kendine marksizm içinde bir yer aramak zorunda kalıyordu. Kendi varoluşçuluğunu "çağımızın aşılmaz ideolojisi" olan marksizm içinde "bir dizge" olarak niteleyen J.P.Sartre ya da marksizmden etkilendiklerini açık açık söyleyen Braudel, Levi Strauss gibi dev düşünürler marksizmin entellektüel dünyadaki cazibesinin en belirgin örnekleri olarak sayılabilirler. Bu, tek tek düşün adamlarıyla marksizmin ilişkisinde olduğu kadar değişik düşünce akımlarıyla marksizm arasındaki ilişki açısından da geçerli bir durumdu. Yapısalcılıkla marksizmin ya da psikanalizle marksizmin ilişkisini kurma doğrultusunda girişilen teorik çalışmalar bu dönemin entellektüel dünyasının ana yönünü oluşturmaktaydı. Bugün gelinen noktada marksist düşüncelerin aynı cazibeyi koruyabildiğini söyleyebilmek mümkün görünmüyor. Özellikle Fransa'da etkisini duyuran post-strüktüralist akımlar ya da post-modernizmin bir varyantı olarak ortaya çıkan düşünceler kendi teorik konumlarını marksizmle bir ortaklık arayışından daha çok onunla karşıtlık içinde tanımlamaya özen gösteriyorlar. Entellektüel dünyadaki bu marksizm karşıtı dalganın bir benzeri, toplumsal mücadeleleri güdüleleyen ideolojiler noktasında da geçerli. 20. yüzyılın başlangıcında bir çok toplumsal mücadeleye damgasını vuran ve Ekim Devrimi'yle birlikte Rusya'da iktidara gelen marksist akımların etkisi bütün bir 20. yüzyıl boyunca sürdü. İkinci Dünya Savaşı, yıllarında faşizme karşı gelişen rezistans hareketlerinin içindc önemli bir işlev gören marksist hareketler daha sonraları da özellikle sömürge savaşları döncminde bir dolu ulusal kurtuluş savaşının sosyalist hedefler, programlar ilan etmesine yol açtılar. Sosyalizmin dünya çapında kazanmış olduğu prestij dünyanın birçok cografyasında ortaya çıkan muhalefet akımları için de bir çekim merkezi oluşturdu. Başlangıç talepleri açısından sosyalist olmayan toplumsal hareketler kendilerini marksist olarak nitelediler. Uzak Asya'daki anti-emperyalist sömürge devrimleri ya da Latin Amerika'nın gerilla hareketleri bu çerçevede değerlendirilebilir. Oysa günümüzde, bir zamanlar sosyalizmin iktidar olduğu ülkelerde bile toplumsal hareketlerin temel ideolojik hareket ettiricisi marksizm değil. Bu hareketler ya kendilerini milliyetçi bir programla ya da burjuvazinin ideolojik egemenlik sloganları olan serbest piyasa ve burjuva demokrasisini hedeflemekle tanımlıyorlar. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız gibi dünya çapında sosyalist düşüncelerin gerilemektc olduğu bir dönemden geçiyoruz. Ancak kapitalizmin insanlığın önündeki temel birçok sorunu çözmek bir yana her geçen gün biraz daha derinleştirmesi sosyalizmin hala insanlık için vaadettiği geleceğin geçerli olması anlamına geliyor. Ancak kabul etmek gerekir ki; 90'lı yılların sonunda gündeme gelen değişimler sosyalizm açısından bir tarihsel dönemin sona erişini nitelemektedir. Özettikle SSCB ve Doğu Bloku ülkelerinde yaşanan gelişmelerden sonra "eski sosyalist teorinin" geniş halk kitleterinin gözünde inandırıcılığını yitirdiği sosyalist düşüncelerle kapitalist düşünceler arasındaki hegemonya mücadelesinde burjuvaziye özgü düşüncelerin egemenliği ele geçirmiş olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bilindiği gibi burjuvazinin toplumu yönetebilmek için başlıca iki temel yöntemi uyguladığı, bunların baskı ve ikna olduğu söylenebilir. Baskı ve zor uygulamaları yönetenlerin yönetilenleri egemenlikteri altında tutmak için başvurdukları en kadim yöntemlerin başında gelir. Ancak kontrol mekanizmalarının giderek karmaşıklaştığı ve buna uygun kurumların toplumsal örgütlenişin elementer bileşenlerinden biri olduğu tarihsel koşullarda egemenliğin yürütülmesinde en az baskı kadar ağırlık kazanan ikna yönteminin üzerinde durulması gereklidir. İkna en genel anlamıyla baskın sınıfların bağımlı sınıfları, varolan toplumsal düzene ilişkin ne düşünürlerse düşünsünler ve ona ne kadar yabancılaşmış olurlarsa olsunlar, herhangi bir alternatifin felaket getirecek kadar kötü olacağına ve her durumda böyle bir altenatifi oluşturmak için yapabilecekleri pek bir şey olmadığına ikna etme kapasitesidir."(1) Miliband'ın bu belirlemesi tam da bugün kapitalist düşüncelerin genel halk kitleleri üzerindeki hegemonyasının önemli sacayaklarından birini tanımlamaktadır. Gerçekten de özellikte kitle iletişim araçlarındaki ve burjuva ideologlarının ağzından dökülen sözlerin içeriğini yukarıdaki ikna tanımı ortaya koymaktadır. Mevcut toplumsal koşullar karşısında genel bir kitlesel hoşnutluktan söz edebilmek olanaksızdır. Burjuva düzeni içinde yaşayan insanlar ne ekonomik koşullardan ne de burjuva toplumunun kendilerine sunduğu kültürel olanaklardan hoşnut durumdadırlar. Ancak bu hoşnutsuzlukla at başı giden ve büyük oranda hoşnutsuzluğun anti-kapitalist bir başkaldırıya dönüşmesine engel olan bir diğer düşünce hiçbir alternatifın kapitalizmden daha iyi olamayacağına duyulan inançtır. Hatta kapitalizmin temel mantığını ortaya koyan serbest piyasa ve demokrasiye karşı getirilecek her hangi bir alternatifin felaket getireceği de ileri sürülmekte ve en acısı kitlelerde karşılık bulmaktadır. Kuşkusuz böyle bir onayın kurulması kapitalist toplum açısından son derece karmaşık bir mekanizma eliyle başarılmaktadır. Eğitim kurumlarının işleyişinden kitle iletişim araçlarına, dinsel kurumlardan siyasal parti ve örgütlenmelere varıncaya değin ideoloji üreten ve bunu yaygınlaştıran bir mekanizmayla karşı karşıyayız. Araç ve kurumlardaki karmaşıklığın yanısıra bizatihi burjuva ideolojisi de en kaba siyasal propagandadan en rafine gündelik yaşam önerilerine uzanan bir yelpaze içinde karmaşık bir ideolojik yapılanma yaratmış durumdadır. Bir diğer ifade ile burjuva düşünüş biçimlerinin etkisi kendini toplumsal yaşamın bütün düzeylerinde (ekonomi, politika, sanat, gündelik yaşam vb...) hissettirmektedir. Burjuvazinin gerek kurumsal düzlemde gerekse de ideolojik düzlemde son derece yaygın ve karmaşık bir ideolojik üretim ve yeniden üretim faaliyeti içinde olduğu düşünülürse bunun karşısında bir karşı-hegemonya savaşı veren sosyalistlerin de ideolojik mücadele perspektiflerini aynı genişlikte oluşturmaları gerekmektedir. Yukarıda genel hatlarıyla açıklamaya çalıştığımız gibi sorunun bir yönünü burjuvazinin ideoloji üreten mekanizmalarının ve bunların ürettiği ideolojinin karmaşıklığı oluşturmaktadır. Sorunun bir diğer yönü ise burjuva ideolojisine karşı yürütülen hegemonya mücadelesinde sosyalistlerin konumudur. Çünkü burjuva ideolojisinin gücü ve inandırıcılığı bir noktada sosyalistlerin başarı ve başarısızlığıyla doğru orantılıdır. Günümüzün en katı burjuva ideologlarından olan Fukayama bile bugün burjuva düşüncelerin başarısının, sosyalist düşüncelerin başarısızlığından kaynaklandığını kabul ederek şunları söylemektedir: "Batının Batılı düşüncenin başarısı, her şeyden önce Batı liberalizmine tutarlı sistematik seçeneklerin total boşluğunda açığa çıktı." (2) Fukayama'nın saptaması bugün burjuva düşüncelerle sosyalist düşünceler arasında sürüp giden "ideolojik hegemonya" kavgasında tarihsel bir dönemde yaşamakta olduğumuzu ortaya koymaktadır. Burjuvazinin ideolojik hegemonyasının ve burjuva düşüncelerin inandırıcılığının doruk noktasında olduğu bir tarihsel periyotta ideolojik teorik sorunların bir anahtar sorun haline geleceği açıktır. Bugün, siyasal mücadelenin yürütülmesinde kavranılması gereken temel halka budur. Bu noktada ideolojik-teorik sorunları masa başı sorunlar ya da entellektüel bir tatmin olarak gören bir anlayışla, böyle bir temel halkanın "pratik dışı" bir uğraş olarak görülebilmesi olanaksızdır. Çünkü "praksis" süreci marksizm açısından hem dünyayı değiştirmenin bir aracı hem de dünyanın doğru yorumlanabilmesi için gerekli olan "epistemolojik" zemindir. Teorik- ideolojik mücadelenin bir ön mesele haline gelişi saptamasını "pratik mücadelenin" inkârı olarak görmek, pratiği yapanlarla teoriyi yapanlar arasında kategorik bir bölünme öngören geleneksel sol bakış açısını benimsemek demektir. Böyle bir bakışaçısı ise sonuçta "bilim işçileri" kitleler ayrımının geçerli olduğu geleneksel sol bakış açısıyla aynı sorun alanını (teorik öncülleri) paylaşmak demektir. II. "Yaklaşık ikiyüz yıl önce dünyanın kimi bölgelerinde endüstriyel ürünlerin üretiminde ve dağıtımında makinaya dayalı tekniklerin kullanımı büyük bir hızla artış göstermişti. Bu makinalaştırma süreci -büyük ölçüde ürünün maliyet miktarının hesaba katılmasıyla birlikte -rasyonelleştirme (Taylorizm) taşıyıcı kemer otomasyonu (Fordizm) gibi kimi evrelerden geçerek zamanla gelişti." "Makinalaştırmayla birlikte geliştirilen kimi tekniklerin endüstriyel üretimde kullanımı önemli toplumsal dönüşümlere neden olmuştur. İktidar feodal toprak sahiplerinden kapitalist yatırımcının eline geçmiştir. Bu olgu teknik aygıtların kullanımı - aletlerden makinaya geçiş- sürecinde fabrikaların doğuşu ve yeni ulaşım araçlarıyla toplumsal yapıda ve sanayi - devrimi sonrasında ortaya çıkan proleter sınıfla pek çok insanın yaşam biçiminde önemli toplumsal değişiklikleri beraberinde getirmiştir." (3) Engels'in İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu başlıklı çalışmasında son derece parlak bir biçimde ortaya koyduğu sanayi devriminin İngiltere'deki toplumsal yapı içindeki önemi ve kapitalizmin gelişmesi son derece önemli toplumsal sonuçlara yol açmıştı. "İngiliz proletaryasının tarihi, son asrın ikinci yarısında buhar makinasının ve pamuklu dokuma makinasının icadıyla başlar. Bilindiği gibi bu icatlar bir sanayi devrimine tüm sivil toplumu değiştiren bir devrime yol açmıştır." diyor Engels (4). Gerçekten de 19. yüzyıl sanayi devrimi, yol açtığı toplumsal değişimlerle insanlık tarihinin en köklü devrimlerinden biri oldu. Ekonomik, sosyal ve siyasal dokuyla birlikte ideolojik düzlemde de önemli değişimler yaşandı. Feodal beyin yerini alan kapitalist girişimci, meta üretiminin yaygınlaşması, yalıtılmış feodal yaşantının yerini hızla sanayi kentlerine bırakması, Kilisenin ve onun tarafından bir toplumsal ideoloji olarak ortaya konulan Tanrı egemenliğinin yıkılışı ve yerini aklın egemenliğine bırakışı, eski dünyayı ve buna bağlı olan eski evren algılanışını bütünüyle değiştirdi. Sanayi devriminin temellerini attığı burjuva yüzyılı günümüze değin insanlığın geleceğini betirleyen en önemli toplumsal düzen oldu. Kitle, sanayileşme, demokrasi, ulus vb. birçok çağdaş kategori bu dönemin ürünüdür. Ancak kapitalizm de kendi gelişimi boyunca düz bir çizgide gelişmedi. Sermayenin egemenliği her dönemde farklı biçimler altında varlığını sürdürdü. 20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan teknolojik - ekonomik - politik ve ideolojik değişimler; kapitalizmin yeni bir döneme girdiğini gösteriyor. Sonuçları birinci sanayi devrimleriyle kıyaslanabilecek bir toplumsal değişim evresindeyiz. Bugün gelinen noktada artık sanayi kapitalizminin miadını doldurduğu, insanlığın artık yeni bir toplumsal biçim yarattığı ileri sürülüyor. Teknolojik gelişmelerin ulaştığı boyutun "sanayi toplumlarının" sonunu getirdiği birçok burjuva-liberal teorisyen tarafından dile getirilmektedir. İçinde yaşadığımız çağ bu teorisyenler tarafindan çeşitti adlar altında kavramsallaştırılmaktadır. Sanayi sonrası toplum, bilgi toplumu, enformasyon çağı vb... bu tür kavramlardan sadece birkaç tanesidir. Kuşkusuz bu kavramsallaştırmaların içinde yaşadığımız toplumsal ilişkileri ne oranda tanımladıkları tartışılabilir. Kavramların açıklamaya çalıştıkları koşullara uygunluğu test edilebilir. Ama bundan da önemlisi söz konusu kavramların dile getirilmesine yol açan gelişme ve değişimlerin nasıl formüle edildiğinin tartışılmasıdır. O nedenle bir kavram tartışması yerine kavramların altını dolduran saptamalar üzerinden bir tartışmanın yürütülmesi gerekmektedir. En genel hatlarıyla formüle etmeye çalışırsak; içinde yaşadığımız toplumsal koşullar ve tarihsel periyod şu özellikterden yola çıkılarak tanımlanmaktadır: "Geniş ölçekli sanayi üretimine dayanan kapitalist uygarlık esas olarak merkezileşme, kitle üretimi, standartlaşma, sömürü gibi kavramlarla nitelenmektedir. Tekelcilik bugünkü kapitalizmin asli özelliğidir. Oysa içine girdiğimiz çağda sanayi kapitalizminin bu özellikleri yerini tekelciliğin son bulduğu çoğulcu pazar anlayışına terkedecektir. Ve yine üretim süreci merkezi özelliğini yitirecek, özelleşmiş bir beğeniye hitap eden üretim başat hale gelecek ve sömürü büyük oranda ortadan kalkacaktır. Siyasal planda da artık merkezi ve dışlayıcı bir yönetim anlayışı yerine adem-i merkeziyet temelinde örgütlenen çoğulcu ve katılımcı bir siyasal rejim alacaktır. Bilginin yaygınlaşması, siyasal karar alma süreçlerinde iletişim araçlarının yarattığı olanaklar böyle bir siyasal çerçevenin oluşmasına uygun bir zemin yaratmıştır. İşçi sınıfının yerini, robot ve otomasyon tekniklerine bırakmasından doğan "boş zaman" ise kültürel bir gelişmişlik için kullanılacağından artık kitle kültürünün yarattığı olumsuzluklardan kurtulmak mümkün olacak, kitle kültürünün yerini bireysel kültürel tüketim alacaktır. Sonuçta çağımızın toplumu sömürüsüz, baskısız, bireylerin kendilerini geliştirmeleri için sınırsız zaman ve bilgi edinme olanaklarının bulunduğu bir uygarlık toplumu olacaktır. Başlangıçta Marx'ın toplumsal ütopyasını anımsatan bu pembe tablonun aslında bugünkü toplumun bağrında yeralan ve esas olarak kapitalizmin yapısal özellikleri tarafından damgalanmış eşitsizlikleri, sömürüyü, merkezileşmiş bir üretim ve devlet yapısını gizleyen ideolojik bir bakış açısını yansıttığını vurgulamak gerekiyor. Bu tezlerin alt başlıklarını tek tek yalanlamak elbette mümkün; ama böylesine tezleri formüle ederken temel alınan iki kalkış noktasını eleştirerek işe başlamak daha anlamlı bir çabadır. Bu analizlerde temel öneme sahip olan iki faktör teknoloji ve iletişimdir. Birincisi üretimin yapısını, ikincisi ise bilincin yapısını bütünüyle değiştirmiştir. Teknoloji konusu ve onun üretim ve emek süreçleriyle ilişkisi bu yazının kapsamına girmiyor. Ve yine iletişim ve teknoloji ilişkisi üzerinde de burada uzun boylu durmayacağız. Ama öncelikle l9. yüzyıl sanayi devriminin yol açtığı kültürel değişime eşdeğer bir kültür değişimi koşullarında yaşadığımızı görmek gerekiyor. Bugün etkisini evrensel bir düzlemde ortaya koyan "bilimsel - teknolojik" değişimler ve özellikle de iletişim konusunda ortaya çıkan patlama, gerek toplumsal ilişkilerin şekillenişinde gerekse de kültürel düzlemde 19. yüzyıla benzer bir "devrim"in (ya da karşı-devrimin) temelini oluşturuyor. Kaba bir ayrımla 19. yüzyıl sanayi devriminin aydınlanma ve modernleşme ile bugünkü teknolojik "devrimin" de postmodernlikle ilintili olduğu ileri sürülüyor. İlerleme fıkrinin reddedilmesi, artan kitle kültürü normlarının egemen hale gelmesi, her türlü bütünlük fikrinin reddi, mantıki tutarlılığın yerini "retorik" bir tutarlılığa bırakması, politikadan etiğin kapı dışarı edilmesi, imajların belirleyiciliği vb. birçok faktör içinde yaşadığımız çağın kültürel düzlemdeki yansımaları olarak sunuluyor. Bütün bu ve benzeri düşünceler ise post-modernizm denilen eklektik bir biraraya gelişin içinde ifadelendiriliyor. Modernleşmenin yarattığı tek biçimli ve sürekli ilerleme fıkrine dayalı monolitik kültüre yöneltilen eleştiriler post-modernizm içinde bir kalkış noktası oluşturuyor. Burjuvazinin feodalizme karşı zaferinin teorik düzlemdeki ifadesi olan aydınlanma sonuçta devletin bireyin bütün yaşam alanını denetleyeceği bir noktaya gelmesine yol açan bir ideolojik işlev gördü. Ancak aklın ve bilimin egemenliğine duyulan bu güven özellikte gaz odalarında, kitlesel katliamlarda ve sürekli savaşlarda ortadan kalkarak aklın egemenliğine duyulan bir kuşkuya bıraktı. Burjuvazi imanın yerine bilimi geçirerek attığı devrimci adımı bu kez bilimi bir iman haline getiren tutumuyla bir karşı-devrimci adıma dönüştürdü. 19. yüzyılın sanayi devrimine eşlik eden ideoloji olarak tanımlanabilecek modernite bu kez geç-kapitalizmin kültürel formu olarak yerini post-moderniteye bıraktı. Jameson'un deyimiyle "Gerçekten de -ister müjde havasında isterse ahlaki iğrenme ve red dilinde sunulsun- postmodeme ilişkin teoriler en ünlü ismi post-endüstriyel toplum (Daniel Bett) olan ama sık sık tüketici toplumu, elektronik toplum, ileri teknolojik toplum, enformasyon toplumu vb. diye de adlandırılan yepyeni bir toplum tipinin gelip yerleştiğini bize duyuran bütün o daha iddialı sosyolojik genellemelerle büyük bir ailevi benzerlik gösteriyorlar."(5) Gerçekten de Jameson'un belirttiği gibi bugün "post" eki bir çok kültürel ve sosyolojik akımın başına oturtulurken bir dönemin bitişinin ilanı olarak da kullanılıyor. Fukayama tarihin; Damet Bett ideolojilerin; Toffler, Groz vb. teorisyenler endüstriyel toplumun sonunu ilan ediyorlar. Ortada bir kavram kargaşasının olduğu kesin ama bunun kadar kesin olan bir diğer olgu da değişimin varlığı. Böylesine yeni bir kavram arayışının kökünde, bugün, kapitalist uygarlığın işleyiş biçimi yatıyor. Burjuva liberallerinin temel iddiası uygarlığın bugünkü boyutunun kapitalizmin eleştirilen yanlarını aştığı bir aşamaya ulaşmış olduğu. Bu anlamda sınıflar, sınıf mücadelesi, merkezi otoriter burjuva devleti, sömürü vb. artık modası geçmiş kavramlar olarak niteleniyor. Bütün bu kapitalizmi karakterize eden kavramların artık geçerli olmadığının söylenmesi kelimenin gerçek anlamıyla ideolojik bir tutum alış olarak şekilleniyor. Bunun karşısında marksist ya da devrimci akımlar ise var güçleriyle sınıfların, sınıf mücadelesinin, sömürü ve eşitsizliğin hâlâ geçerli olduğunu kanıtlamakla meşguller. Kuşkusuz böyle bir ideolojik duruş noktası son derece önemli. Liberal düşünürlerin yok olduğunu iddia ettikleri her şey bugün de kapitalizmin asli unsurları durumunda. Ancak bunların varlığını kanıtlamak için yürütülen teorik üretim, değişimin boyutlarını ve bunun sonuçlarını ortaya koymak için yeterli değil. Bu yazıda post-modernizm kavramı çerçevesinde burjuvazinin kültürel düzlemdeki ideolojik egemenliğini bugünün koşullarında nasıl kurduğunu irdelemeye çalışmayacağız. Bu başlıbaşına bir yazı konusu oluşturuyor. Ancak Jameson'a başvurarak "tüm bu global, ama gene de Amerikan post-modem kültürün dünya çapında yeni bir askeri ve iktisadi Amerikan hakimiyeti akımının içsel ve üstyapısal bir ifadesi olduğunu hatırlatmalıyız"(6). "Kültürde postmodernizm üzerine benimsenen her konum -ister savunma ister karalama olsun- aynı zamanda ve zorunlu olarak bugün çokuluslu kapitalizmin doğasına ilişkin açık ya da örtük bir siyasal tavırdır.''(7) Kitlelerin bugünkü-verili bilinciyle ilişki kurarak onu dönüştürmek isteyen sosyalistlerin "post-modern" dünyada nasıl bir kültürün ortaya çıktığını ve bunun kitleleri nasıl etkilediğini bilmeleri gerekiyor. Çünkü post-modernizm salt entellektüeller arasında tartışılan bir mimari ya da sanatsal akım değil. Aynı zamanda kendisini medyada, kitle iletişim araçlarında, gündelik yaşamda ortaya koyan ve giderek yuppiler tarafından bir "yaşam stili" olarak kabul edilen bir olgu. Üstelik bu düşünceler solun birçok kesimini de yakından etkileyerek bugünkü kapitalizm karşısında ortaya konulacak sosyatist bir stratejinin temeli olarak sunuluyor. Amerikan egemenliğinin dünya planında "yeni dünya düzeni", ekonomik anlamda "serbest piyasa ekonomisi", politik düzlemde ise "burjuva demokrasisi" kavramlarıyla ifade edildiğini kabul edecek olursak, kültürel düzlemde bu işin "post-modernizm" tarafından gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Eğer bir bilinç ve kültür çözümlemesi yapacaksak bunun en önemli nesnelerinden biri bu nedenle "post-modern" düşünceler ve bunun çeşitli "görüntüleri" olmak zorunda. III. Özellikte Hegel'in felsefi görüşleri markistlerin belirli bir bölümü için temel oluşturmuştur. Bunun da ötesindc sınıf ve sınıf bilinci konularında hemen hemen tüm marksist araştırmacıların ve teorisyenlerin temel varsayımı sorunu üretim zamanı içinde elde edilen bilinç temelinde çözümleme çabasıdır. Bu durumun asıl kaynağını ise 19. yüzyıldaki sanayi devriminin içinde ortaya çıkan ve etkisini üretim, tüketim, toplumsal örgütlenme ve kültür alanlarında duyuran gelişmeler oluşturmaktadır. Bugün kitle iletişim araçlarının gelişkinliği ve "boş zama"nın artışı "üretim sürecinden gelen bilinç"in etki alanını sınırlamış durumdadır. Özellikte TV, video, sinema vb görsel iletişimin ulaştığı boyuta bağlı olarak geniş kitlelerin beyinleri birer "mesaj çöplüğüne" dönmüş durumda. Hergün binlerce, milyonlarca mesaj tarafından bombalanan beyinler sonuçta bir standart düşünme normunun tutsağı haline dönüşüyor. Bunun kitlelerdeki bir bilinç değişimini hedefleyen sosyalistler açısından can alıcı bir öneme sahip olduğu tartışmasız bir şeydir. Değiştirilecek bilincin hangi kaynaklardan beslendiğini ve nasıl şekillendiğini bilmeksizin daha başka bir ifadeyle neyin değiştirileceğini bilmeksizin, kitlelerle sağlıklı bir iletişimin kurulabilmesi mümkün değildir. Bugün sosyalist hareketin bütünü medyanın bilinçleri tutsak hale getiren ideolojik saldırısının cenderesindedir. Buna karşın, bugün çağımızın en önemli olgularından biri olarak görülen kitle iletişim araçları ve medya konusunda sosyalistlerin sistematize olmuş bir düşünceleri yoktur. Solun soruna yaklaşımı genellikle bir "karşıtlık" içinde şekillenmektedir. Medyanın eleştirisi kitle iletişim araçlarının adlarındaki "iletişim" sözünün aksine bir bildirim aracı olarak işlev görmelerine karşı çıkılması elbette gereklidir. Ancak böylesine bir negatif tutum iletişim araçlarının sunduğu olanaklar karşısında bir tür gözü kapalılığı getirirken, diğer yandan söz konusu araçların hep burjuvazinin yararına işleyen araçlar olarak görülmesine yol açmaktadır. Oysa bugünkü kitle iletişim araçlarının burjuvazinin lehine çalışması bizzat kitle iletişim araçlarının doğasından kaynaklanan bir durum değildir, aksine bu araçların denetiminin doğrudan burjuvazinin elinde olmasıdır. Ancak bu noktada belirtilmesi gereken önemli bir nokta kitle iletişim araçlarına yönetik bir sosyalist stratejinin sadece "el değiştirme" sorunsalı içinde oluşturulamayacağı gerçeğidir. Onların medyası var; eğer o medya bizim olursa sorun çözülür diyen bir sosyalist bakış açısının sonuçta burjuva devletinin sahipliğinin proletaryaya geçmesiyle devlet sorununun çözüleceğini öngören kadim revizyonist bakış açısıyla teorik bir benzerliğinin olduğunu betirtmeliyiz. Birincisi kitle iletişim araçlan her ne kadar bir araç olarak görülebilirlerse de nötr bir nileliklerinin olduğu yanılgısına kapılmamak gerekir. Bu araçların teknolojik yapısı da, mesaj taşımalarında geçerli olan mekanizmalar da kendi içinde çelişkili iki yön taşımaktadır. Bu araçlar bir yanıyla özgürleştirici bir potansiyele sahiplerken, diğer yandan da bilinçlerin tutsak edilmesine uygun bir özelliğe de sahiptirler. 20. yüzyılın son çeyreğinde hızla gelişen iletişim teknolojisi, haber uydularıyla, kablolu televizyon şebekeleriyle, kaset, compact disk, video kaset, kişisel bilgisayarlar vb. araçlarıyla insanlık tarihinin ilk kez tanık olduğu evrensel bir dünya yaratmış durumdadır. Mc Luhan'ın "evrensel köy" nitelemesi biraz abartmalı da olsa bu gerçekliğe vurgu yapmaktadır. Gerçekten de hem mekan olarak hem de zaman olarak hızlanmış ve daralmış bir tarihsel çağda yaşıyoruz. Kitle iletişim araçları parça parça gelişmelerinin yanısıra birbirine bağlanan bir şebeke de oluşturuyorlar. TV-radyo-tetsiz-tetefon birleşebiliyor, kişisel bilgisayarlar modem yoluyla evrensel bir şebeke oluşturabiliyor vb. Bu evrensel ağ hızlı bir bilgi akışının,bilgilerin depolanma ve kullanma olanaklarının da genişlemesine yol açıyor. Üstelik bu araçların kullanımı giderek kitleselleşiyor. Video kameralarla, amatör verici istasyonlarıyla, kişisel bilgisayarlarla, kayıt aletleriyle giderek toplumun geniş kesimleri yüzyüze geliyor. Telefon, faks vb. hemen herkesin kullandığı bir iletişim aracı durumunda. "Tarihte ilk kez, kitle iletişim araçları, pratik olanakları ve araçları kitlelerin kendi ellerinde bulunan hem sosyal hem de sosyalize edilmiş bir üretim süreci içinde kitle katılımını (participation) olanaklı kılmaktadır."(8) Ancak kitle iletişim araçlarının teknik olarak yarattıkları bu olanak, kitle iletişim araçlarını denetimi altında bulunduran burjuva toplumsal ilişkiler tarafından kısıtlanmakta, sonuçta kapitalizmin kendini yeniden üretmesine olanak sağlayan araçlar olarak işlev görmektedir. Bugün kapitalist toplum tarafından kitle iletişim araçlarına verilen form en iyi ifadesini Türkiye'nin ilk özel tetevizyonu olan İnter Star'ın reklam spotunda ortaya konulmaktadır: "Bizi izlemeye devam edin". Gerçekten de birer iletişim aracı olmaları için teknik özellikleri pekâla yeterli olabilecek TV, radyo gibi araçlar sadece bildirişim araçları olarak kullanılmaktadır. Burjuva toplumunun en belirgin ekonomik kategorilerinden olan üretim / tüketim bölüntüsü, kitle iletişim araçları düzleminde yayın istasyonu / alıcılar şeklinde bir yapıya yol açınaktadır. Bu durumda ortaya çıkan ise hiçbir katılıma yer bırakmayan bir "seyir" ilişkisidir. Seyirin temel ilişki olduğu bir şebeke içinde de programların içeriğinin "show"a dönüşmesi son derece olağan bir durumdur. Bu durum burjuva toplumunun siyasal yapısını oluşturan yöneten / yönetilen ayrımına da bütünüyle denk düşmektedir. Yöneten / yönetilen ayrımının seyrettiren ve seyreden olarak şekillenmesi de kitle iletişim araçlarının teknik özellikterinden kaynaklanan bir durum değil, bu araçların burjuva toplumu içinde kazandıkları bir özellik olduğu açıktır. Aynı durum burjuva liberallerinin o çok sevdiği "seçme özgürlüğü" için de geçerlidir. SHOW TV, İNTERSTAR ya da TELEON kanalları arasında yapılan "zapping" lerle siyasette ANAP, DYP, SHP vb. arasında yapılan "zapping"ler arasında temelde bir farktıtık yoktur. Uzaktan kumanda aletiyle TV kanalları arasında ya da Siyasal partiler arasında yapılan gelgitlerin bireyi özgürleştirdiğini söyleyebilmek olanaksızdır. Her ne kadar sonuçta uzaktan kumanda aletinin düğmesine basan bizim elimizse de beyaz camda bulacağımız "onlar" tarafından oluşturulmaktadır. Biz senaryosuna dahil olmadığımız bir oyunu sadece "seyretmek" özgürlüğüne sahibiz. Burada en çok seyredilme ya da en çok oy alma rekabetinin ise en çok göz boyamayı temel bir tarz olarak benimsemesi kaçnılmaz bir durumdur. Son yıllarda "imajın" öne çıkışının siyasal reklamcılığın gelişmesinin ve siyasetin esas olarak medyayı temel almasının altında yatan temel neden, burjuva toplumunun bugün teknolojiyi kendi toplumsal düzeninin ilişkileriyle damgalamış olmasıdır. Dev basın-yayın tekelleriyle, kendi ideolojisini her gün yeniden üreten "imaj" bombardımanıyla, toplumsal ilişkilerde yarattğı yabancılaşmayla vb. leriyle burjuva toplumu insanın özgürleşmesi için tarihin tanık olduğu en büyük olanağı engellemektedir. Bu nedenle kitle iletişim araçlarının taşıdığı özgürleşme olanağı ancak başka bir toplumsal varoluş içinde bir gerçeklik haline dönüşebilecektir. Bugün insanlığın yarattığı teknolojik olanaktan, burjuva düzeni içinde kazandıkları olumsuz içerik nedeniyle redderek "kadim" iletişim araçlarının savunusuyla ortaya çıkmak tarih dışı "bir konuma düşmek demektir. Kitle iletişim araçlarıyla ilgili bir sosyalist projey'e olan gereksinim tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Böylc bir projenin bugünden ortaya konulması ve buna uygun bir yönelişin adımlarının atılması mutlaka gereklidir. Sorun iktidarın ele geçirilmesine kadar ertelenecek bir sorun değildir. Bu noktada burjuvazinin maddi olanakları da ürkütücü olmamalıdır. Elbette burjuvazi iktidarda olduğu sürecc kitle iletişim araçlarının sahipliği noktasında sosyalistlerden ileri olacaktır. Bu noktada önemli olan araçların sayısındaki ve gücündeki üstünlük değildir. Esas sorun bu araçların ileteccgi mesaj işleyiş şekli ve kullandığı dildir. Bu alanlarda üstünlük, burjuva ideolojisinden daha üstün ve inandırıcı bir içerik ve biçim ortaya koyabilmektir. Negatif anlamda da burjuva toplumunun yarattığı medyanın eleştirisi ve bunun yarattığı tahribatın denetlenebilmesi için belki sonuçta sistem içi bir mücadele gibi görülebilecek olan ama esasta bir karşı medya yaratmanın köşe taşlarını döşeyecek olan bir toplumsal denetimin sağlanabilmesi için çalışmak gerekmektedir. Sosyalistlerin kitle iletişim araçları konusundaki bir diğer yanılgısı bunların sadece bir manipülasyon aracı olarak görülmeleridir. Bu düşünceyc göre kitleler burjuva iletişim araçlarından yayılan düşüncelerle uyutulmaktadır. Kitle iletişimi denilen şey sonuçta sonsuz bir kandırmacadan başka bir şey degildir. Böyle bir bakış açısı doğru düşünceler içerse de kitlelerin neden iletişim araçlarından yayılan mesajları kolayca benimsediklerini açıklamakta yetersizdir. Bu konunun açıklanması ise bizi doğrudan ideoloji sorununa götürecektir. ideolojik bir yanılgının temelinde içinde yaşanılan koşulların "doğal" sayılması yatar. Toplumsal bir gerçeklik o toplum içinde yaşayan bireylere kendisini çarpık ve yanılgılı bir şekilde gösterir. Bu noktada ideolojinin, bütünüyle gerçek dışı olduğunu varsayabilmek olanaksızdır. Çünkü toplumsal görünüş bir yanıyla toplumsal gerçekken diğer yanıyla da onun gizlenmiş bir şeklidir. Bu noktada bir toplumda yaşayan bireyler zorunlu olarak ideolojik bir yanılgı ortamında da yaşarlar. Belirli bir toplumun ideolojik ortamından kaynaklanan ufkun aşılamayışı "ideolojik yanılgının" temelidir. Bu noktada kitle iletişim araçlarından yayılan mesajlar sürekli olarak burjuva toplumunu "doğal" gösteren ve kitleler de içinde yaşadıkları toplumu doğal olarak algıladıklarından verilen mesajla kitlelerin ideolojik bakış açısı arasında bir uygunluk söz konusudur. Örneğin burjuva devleti bilimset bir bakış açısından, bir sınıf devletiyken kendini toplumun genel çıkarlarını temsil eden bir aygıt olarak sunar. Kitleler de içinde yaşadıkları koşullarda burjuvazinin, burjuva devletini sunuş şeklini doğru olarak kabul etmek durumundadırlar. Kitleterdeki itaatın altında yatan neden, devletin toplumun tümünü temsil eder olarak görülmesidir. Benzer bir durum gündelik yaşamın bütün düşünüş biçimlerinde saptanabilir. Emeğin karşılığının ücret olduğu, sermayenin (yatırımın) karşılığının kâr olduğu vb. ekonomik kategorilerden, bireylerin özgür olduğu, seçme özgürlüğünün bulunduğu vb. sosyal ya da "her koyunun kendi bacağından asılacağı" gibi etik kategorilere kadar kitleler aslında inanmaları gerekenlere inanırlar. Medyadan yayılan mesajların bu denli kolay kabul edilmesinin altında yatan neden de medya ideolojisinin kitlelerin içinde bulundukları ideolojik iklime uygun bir üretim içinde olmasıdır. Gerçekten de TV programlarını yaratanlar kitlelerin gündetik yaşamını doğal olarak gösterecek programların yapılmasına özel bir önem atfetmektedirler. Hatta öyle ki TV programları esas olarak gündelik yaşamın temposuna göre bölünmektedir. Sabahları jimnastik ve kadın programları, ardından çocuklar için çizgi filmler, evde oturan kadınlar için "Marianna" gibi diziler, akşam üzeri gençlik programları; akşam saatterinde bütün ailenin izleyeceği programlar, gece yarısı ise pornografk görüntüter vb. Bu bölümlenme hemen hemen dünyanın bütün ülkelerinde genel bir sunum şekli olarak gündelik yaşamın temposuna paralel bir seyir izlemektedir. Benzer bir durum radyo yayıncılığı için de geçerlidir. Radyo genellikle araçlarda kullanıldığı için iş dönüşleri "drive time" denilen zaman aralığında en kaliteti müzik programları devreye girmektedir. Böyle bir uygulama sonuçta, "Çalışan ve yönetilen kesimlerin günlük yaşamın rationalini onaylamasına, o rationaliteden başka bir yol bulunabileceğine ilişkin herhangi bir kurguyu olanaksız gibi görmesine yaramaktadır. " (9) TV ve radyodan yayılan eğlence biçimlerinin "popüler" bir içerik taşımasının altında da gündelik yaşam ideolojisinin meşrulaştırılması yatmaktadır. Çünkü "popüler kültür yaşamın her anında olumsuz anlamıyla ideoloji üretmekte ve bu ideolojik içeriği kitlelerin bilinç altına yerleştirmektedir." Bu yolla burjuva toplumunun insanlar için sunduğu gündelik yaşam, doğal ve değiştirilemez bir düzen olarak algılanmaktadır. Seri üretime dayanan kitle kültürü normlarıyla sağlanan sonuçta standartlaşmış, özgünlüğünü yitirmiş, içinde hareket ettiği topluma ve toplum sorunlarına yabancılaşmış bireyler olmaktadır. Bir yandan TV gibi bir aracın, bireyi ev içi yaşamaya tutsak eden yalıtıcı özelliği, diğer yandan da standartlaşarak toplumsalın dışına düşme durumu bireyi bütünüyle kendi kabuğuna çekilmiş, toplumsal ilişkilere sadece toplumsal yapının kendisine dayattığı kurallar çerçevesinde dahil olabilen bir insan haline dönüştürmektedir. Her türlü mesajın oturma odasına kadar taşınması, dünyanın her tarafında olup bitenin anında bize ulaşması bu konumu değiştirmemektedir. Sonuçta burjuva toplumunun yarattığı birey tipi, Emerson'un veciz deyişiylc bize şöyle seslenmektedir: "Saydam bir göz yuvarlağına dönüştüm; hiçbir şeyim ben; ama herşeyi görebiliyorum". (10) Solun geniş kesimleri genellikle kitle iletişim araçlarının bu özelliği üzerinde durmaksızın doğrudan mesajın içeriği ile uğraşmaktadır. Oysa TV üzerine yapılan araştırmaların ortaya çıkarttığı bir gerçek, imajın, özellikle de politik mesajın sanıldığı kadar kitleleri etkilemediğidir. Çünkü bu tür mesajlar kendilerini doğrudan sundukları için onu alımlayan bireyin duruş noktasına bağlı olarak bilinçlere nüfuz edebilmektedir. Bu noktada daha ttkili olan şey tek tek mesajlardan daha çok onların toplu sunum özellikleri ve yine iletildikleri dilin altında yatan örtük-ideolojik belirlemelerdir. Magazin, sansasyon, bilgi verici olmaktan çok imaj yaratıcı spotlar, en az mesajın kendisi kadar belirleyicidir. Bunların bilinmesi kuşkusuz bu formların olduğu gibi benimsenmesi anlamına gelmiyor. Ancak burjuva ideolojisinin kitlelerin gözünde daha inandırıcı olmasının altında yatan mekanizmalar çözümlenmeden burjuvaziyle ideolojik bir mücadeleye girilemeyeceği açıktır. Bu noktada burjuvariye karşı bir ideolojik mücadeleyi kotarabilecek "elverişli iletişim araçlarının" yaratılabilmesi için çalışmak can alıcı bir sorun olarak durmaktadır. Bugün solun, önüne bir TV, bir radyo istasyonunu koyması; bunu gerçekteştirmek için çaba sarfetmesi mutlak gereklidir. Her gün mantar gibi biten özet TV ve radyoların toplumsal yaşama girdiği bir ortamda sosyalistlerin "fikrî bir çekim merkezi" yaratabilmeterinin en önemli yanlarından biri budur. Bu noktada gerek entellektüel planda, gerekse de maddi açıdan uygun bir potansiyel mevcuttur. Önemli olan bu potansiyellerin böylesine geniş bir proje içinde birleştirilebilmesidir. Ancak sorun salt araçlarla da sınırlı değildir. Toplumun bütününe seslenen ikna edici bir politik ve kültürel temelin oluşturulmasına gereksinim vardır. Ek olarak iletim formu açısından da "devrimci-demokratik" bir katılımın, dilin ve estetiğin oluşturulması gerekmektedir. Bu yönde ortaya konulacak bir çaba, solu toplumun geleceğini ilgilendiren konularda "büyük siyaset" arenasına taşıyacağı gibi, özgürleşme potansiyellerini boğan standart bir insan tipinin yaratılmasına yol açan bugünkü burjuva toplumsal ilişkilerinin karşısında bir karşı-kültür ve karşı-hegemonya yaratılmasına da hizmet edecektir. İçinde yaşadığımız koşullar salt siyasal özgürleşme ile yetinilmemesi gerekliğini ortaya koymaktadır. Bu noktada Marcuse'nin söylediklerine katılmamak olanaksızdır: "Siyasal özgürlük, bireylerin kendilerini hiçbir söz hakları ve kontrolleri olmadığı siyasetten kurtarmaları anlamına gelmektedir. Yine aynı şekilde zihinsel özgürlükte kitle iletişim fenomeni tarafından yutulan bireysel düşüncenin restore edilmesini gerekli kılmaktadır." (11) V. Bu nedenle söz konusu gelişmeleri sadece doğrudan politika alanında yapılacak çözümleme ve eleştirilerle anlamlandırabilmek olanaksızdır. Doğu Avrupa'daki rejimlerin kendilerine sunduğu yaşam biçimi karşısında Batı'nın sunduğu yaşam biçimini tercih eden kitleler düşünüldüğünde bu hızlı değişimin eski rejimlerin kendilerine kalıcı bir toplumsal temel ve kalıcı bir kültür yaratamadıkları gerçeğiyle yüz yüze geliyoruz. Devlet yönetiminin kendine sosyalist sıfatı takan bir politik partinin elinde olduğu, ekonomik alanda buna uygun adımların atıldığı gerçeğine karşın bu ülkelerde gündelik yaşamın hiç de buna uygun bir biçimde gelişmediği, kitlelerin Batının değerlerini bu denli kolay ve hızlı benimsemelerinden açığa çıkmaktadır. Politik doğrulardan yaşamsal gerçekliğe doğru uzanan yolun uygun bir araçlar ve amaçlar bütünlüğü içinde katedilmediği koşullarda ortaya çıkan manzara pek de bundan farklı olmayacaktır. Bu nedenle iktidarı hedefleyen bir sosyalist stratejinin kendini politika ve ekonomi gibi alanlarda tanımladığa kadar kültür ve ideoloji alanlarında da tanımlaması, bütün bu alanları birbirine indirgenemez ama birbiriyle karşılıklı etkileşim içinde ele alması gereklidir. Böyle bir sosyalist stratejinin iki temel yönü vardır: Burjuva düşünceler karşısında ideolojik-teorik bir üstünlük sergileme ve bu üstünlüğü elverişli araçlarla toplumun bütün dokularına yayma. Kitle iletişim araçlarının toplumsal zamanın büyük bir bölümünü doldurduğu, özellikle gelişen kapitalizmle birlikte ortaya çıkan "boş zaman" üzerinde belirleyici olduğu düşünüldüğünde benzer bir sosyalist stratejinin bu alan için de bir gereklilik olduğu açıktır. Böyle ikili bir çaba, burjuva ideolojisinin ve onun yaygınlaştırılmasında en etkiti araçlardan biri olan medyanın devrimci-demokratik bir eleştirisi ve bu eleştiri temelinde yeni bir kitle iletişim-medya anlayışının geliştirilip uygulamaya konulması gereklidir. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi sorunun iki boyutu vardır: Birincisi, burjuva düşüncelerinin karşısında bir karşı-hegemonya yaratabilmek ve bunu bütün topluma yaygınlaştırabilecek uygun araçları örgütlemek. Ama bundan da önce özellikle Türkiye solunun bugün her iki noktada da içinde bulunduğu durumun ve bunun arkasında yatan düşüncelerin devrimci bir eleştirisi gerekiyor. Bütün bir tarihi içinde değerlendirildiğinde Türkiye solunun ideolojik teorik sorunlar konusunda çok büyük bir üretkenlik sergilemediğini kabul etmek gerekiyor, l960'lar öncesinde bir aydın hareketi olma sınırını aşamayan sol hareket "aydın hareketi" nitelemesine uygun bir teorik-ideolojik formasyon da gösteremedi. 60 öncesinde Kemalizmin gölgesinde kalan ve ancak kötü bir Komintern taklitçisi olabilen Türkiye solu, fikri cazibesini daha çok edebiyat alanından devşirebildi. 1960 sonrasında ise sosyalizmi bir kalkınma stratejisine indirgeyen YÖN hareketi, ileri sürdügü tezlerle marksist olmaktan daha çok, sol radikal bir içeriğe sahipti. Bu dönemde TİP'in daha çok siyasal propagandaya dayanan ve esas olarak dünya solunun teorik düşüncelerini temel alarak yürüttüğü ideolojik mücadele sonuçta popüler bir söylemin sınırları içinde kaldı. Bu kısırlığa karşın, bir toplumsal uyanış dönemine tekabül eden bu tarihsel dönemde sol düşünceler başta üniversiteler olmak üzere toplumun geniş kesimlerinde kendine taraftar bulabildi. Türkiye'nin düşünsel dünyası içinde sol, ağırlıklı bir rol oynamayı başardı. 1970'lerin yoğun politikleşme ortamında ideolojik ve teorik üretimin yerini siyasal propaganda ve ajitasyona bırakması kaçınılmazdı. Sosyalist düşüncelerin dünya çapında prestijini sürdürdüğü, yoğun bir politik saflaşmanın yaşandığı koşullarda sol düşünceler hızla toplum içinde yaygınlaşmaya ve ifadesini bütün ülke çapında yaygınlaşan toplumsal eylemlilikte bulmaya başladı. Dünya çapındaki sosyalist ve özellikte de anti-emperyalist yükselişin mirasını arkasına alan, bunu kendisine ideolojik ve teorik zemin olarak kullanan solun kendi varoluşunu politik düzlemde gerçekleştirmesi bir ölçüye kadar olağandı. Marksist klasiklerin ilk kez Türkçe'ye çevrilmesi, toplumun gündemiyle solun gündeminin aynılaşması, sol düşüncelerin Türkiye tarihinde ilk kez halk kitlelerinin içinde somut bir güç haline dönüşmesine kaynaklık etti. Ancak marksist teoriyle "çocukluk döneminde" karşılaşan Türkiye solu, canlı bir pratiğin, teorik tıkanmaların yolunu açıcı özelliğinden yeterince faydalanamadı. Her ilk öğrenme sürecinin kaçınılmaz sonucu olan şematizm, sığlık ve dogmatizm, Türkiye solunun ideolojik - teorik dünyasına egemen oldu. Bu olguyu besleyen bir diğer faktör aynı dönemde dünya uluslararası işçi sınıfı hareketi saflarında ortaya çıkan bölünmeydi. Teori üretimi "bölünmenin taraflarından" birinin peşine takılmaya indirgendi. Ülke özgülünü kavrayan, ona özgü tezler geliştiren bir çabanın yerini SBKP ve/veya ÇKP tezlerinden hızla yapılan çeviriler aldı. Daha sonra bunlara AEP de eklenince Türkiye solunun büyükçe bir bölümü dünya uluslararası işçi hareketindeki bölünmelerin acentaları haline dönüştü. Bunun teoriyi donduran, dogmatik ve şabloncu bir bakış açısının gelişmesi anlamına geleceği açıktı. Böyle bir "acentalık" dışında tutum alan akımların bir kısmı da SBKP ya da ÇKP tezlerinin etkisinde el kitaplarından yapılan aktarmaları teori olarak algıladı. Devrimci hareket ise bu her iki tutumdan da farklı bir yol izlemeye özen göstermesine karşın yoğun bir "bölünme" furyası içinde yüzünü geniş toplumsal kesimlere dönecek atılımları engelleyen bir "sol içi ideolojik mücadelenin" içinde yer almak zorunda kaldı. Perspektif olarak ideolojik mücadeleyi "sol içi bir polemikler savaşı" olarak algılamaması ve yine toplumun bütününe seslenccek büyük projeleri hayata geçirmesine karşın devrimci hareketin ideolojik-teorik üretiminin de büyük bir bölümünü sol gruplar arasındaki ideolojik mücadele oluşturdu. Bugün yüz yüze bulunduğumuz sorun kuşkusuz 80 öncesindeki son derece farklı bir özellik gösteriyor. Türkiye ve dünya solunun yaşadığı yenilgi bütün toplum nezdinde sol-sosyalist düşüncelerin prestijini yitirmesine yol açmış durumda. Bu nedenle ideolojik-teorik sorunların bir anahtar sorun olduğundan söz ediyoruz. Ancak Türkiye sol hareketinin büyükçe bir bölümü bu gerçeği anlamış görünmüyor. Ya dünyada bütün olup bitenler yaşanmamış kabul edilerek buna uygun bir politik hat tutturuluyor ya da yaşanan gelişmelerden büyük bir umutsuzluk türetilerek sosyalist eleştirinin kapitalizmle ilgili ortaya koyduğu ve bugün hâlâ geçerliliğini koruyan düşünceler terk edilerek yenilik adına burjuva düşüncelerin yedeğine düşülüyor. Bu temel yanılgı çeşitli siyasal grupların hemen hemen attıkları her adımın belirleyicisi durumunda. Bir bütün olarak bakıldığında sosyalist solun hâlâ "ölü bir dönemin diliyle" konuştuğunu söyleyebilmek olanaklı. Dil, içerik, estetik, biçim vb. açılarından sol yayınlar incelendiğinde yüz yüze geldiğimiz gerçek solun neredeyse 1930' larda kaldığıdır. 300-400 kelimeyi geçmeyen bir kelime haznesi, burjuvazi/ proletarya, devrim/karşı-devrim, emperyalizm/ezilen halklar vb. birkaç temel kavram çerçevesine sığdırılmaya çalışılan dünya. Baskı, zulüm, işkence, direnme, teslimiyet vb. kelimelerle sınırlı bir politik ajitasyon ve propaganda; tam bir estetik, yazınsal, görsel gerilik sergileyen yazılar fotoğraflar, yayınlar... Solun "yayın" açısından sergilediği temel görüntü ne yazık ki budur. Üstelik bunların eleştirilmesini devrimciliğin inkâr edildiği, emperyalizm, baskı ve sömürünün vb.lerinin geçerliliğinin kabul edilmediği türünden hemen "hainlik"le suçlamaya varan bir "politik kültür geleneği". Bugün içinde yaşamakta olduğumuz koşullar açısından solun genel amaçları (baskısız, sömürüsüz, sınıfsız bir dünya; emperyalizm, faşizm ve devrim üzerine düşünceler vb..) hala geçerliliğini korumaktadır. Eleştirmeye çalıştığımız solun bu sloganlara sahip çıkmakta oluşu falan değildir. Tam tersine sınıfların ve sınıf mücadelelerinin inkâr edildiği, kapitalizmin insanlık için en ideal ve geçerli düzen olduğunun ileri sürüldüğü koşullarda bu temel kavramlar üzerinde yürütülecek ideolojik bir mücadcle özel bir anlam taşıyor. Ancak bu ideolojik mücadelenin yürütülmesinde bugüne özgü argümanlar yerine, 1930 koşullarında yazılmış birkaç el kitabından apartılmış düşünceleri kullanmak baştan yenilgiyi kabul etmek demektir. Ayrıca burjuva düşüncelerle ideolojik mücadeleyi salt bu alanlarla sınırlı görmek de toplumsal yaşamın büyükçe bir bölümünü burjuva düşüncelerinin egemenliğine terk etmek demektir. Örneğin, dünyada "teknolojik" bir patlamanın yaşandığı ve bunun etkilerinin her geçen gün ülkemizde de ortaya çıktığı koşullarda sol, bunun ne toplumsal sonuçlarıyla ne de işleyiş mekanizmalarıyla ilgilenmektedir. Türkiye'deki kişisel bilgisayar satışlarının buzdolabı satışlarına yaklaştığı koşullarda sol dergilerin hiçbirinde bilgisayarların yaratacakları üzerine bir tek yazıya bile rastlanmamakta, bunun yerini bilmem ne mahallesinde ya da cezaevinde yapılan eylemler üzerine onlarca sayı süren tefrikalar yayınlanmaktadır. Sol, teoriyi ideolojiye dönüştüren ve doğruluğunu test etmek için yine bu ideolojiye başvuran bir kısır döngü içinde yer aldıkça hiçbir zaman toplumun bütününe seslenen bir konuma ulaşamayacaktır. Bu ideolojik ve teorik geri kalmışlık aynen solun dili ve kavramları için de geçerlidir. Bir kaç klişe başlıkta (mücadele yükseliyor, karşı devrim saldırıyor, hesap soracağız vb...) bütün karmaşık toplumsal sorunların çözüldüğü sanılmaktadır. Bu klişe dil, sonuçta bir "alamet-i farika" haline dönüşerek kullananların kendi taraftarları için bir çekicilik sağlamakta; ancak bilginin ve gerçeğin içi bütünüyle boşalmaktadır. Bunun, sansasyonel başlıklar kullanarak insanları yanılsamalı bir dünyada yaşatan magazin dilinden özde farklı bir yanı bulunmamaktadır. Dil ve içerik açısından geçerli olanlar biçim ve görsellik açısından da geçerlidir. Grafik tasarımcılığının önemli bir "etkinlik" haline geldiği günümüzde sol dergilerin son derece ilkel bir görüntü sergiledikleri ve adeta 1930'ların estetiğini yansıttığı söylenebilir. Tirajları 1000-2000'i geçmeyen, genellikte kapalı bir tarikat diliyle konuşan, toplumun ve politikanın değil, yayınlayan grubun ve taraftarlarının gereksinimlerine göre bir içerik tutturan sol dergilerle toplum içinde marjinal bir grup olarak kalınacağı açıktır. DİP NOTLAR |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org