Sosyalizmin Tarihsel Bir Döneminin Sona Ermesi Nasıl Anlaşılmalıdır.

Caner Soylu

80'li yılların sonlarında başlayan ve 90'lı yılların başlangıcına yayılan dünya çapındaki önemli değişim ve gelişmeler insanlık tarihinde yeni bir dönemin başladığını ortaya koyuyor. Özellikle Doğu Bloku ülkelerinde yaşanan toplumsal ve politik değişim ve yine Batı ülkelerinde teknolojik gelişmeye bağlı olarak ortaya çıkan kapitalizmin işleyişindeki farklılıklar, hem sosyalizm açısnıdan hem de kapitalizm açısından farklı bir döneme girildiğini gösteriyor.

  Sorunun kapitalist sistem açısından analizi bu yazının konusu değil; esas olarak "sosyalist" rejimlerdeki hızlı çözülüşün nasıl kavranılması gerektliği üzerinde durmak istiyoruz. Bilindiği gibi bütün bir 20. yy boyunca kapitalizm karşısında en güçlü ve yetkin meydan okuma, esas olarak kendini sosyalizm olarak adlandıran düşünceler tarafından ortaya konuldu. Marx’ın 19. yy'da formüle ettiği fıkirlcr, Ekim devrimi, Çin ve Küba devriınleri gibi toplumsal olayların ya da II. Savaş sonrasında ortaya çıkan "sosyalist devletlerin", sömürgelerdeki ulusal kurtuluş savaşlarının düşünsel zemini oldu. Ve yine kapitalist sistem içinde yer alan birçok muhalefet hareketi de ya doğrudan kendini marksist olarak tanımladı ya da ondan büyük oranda etkilenen programlar savundu. Sonuç olarak, dünyanın üçte birinin kendini sosyalist olarak adlandıran siyasal rejimler altında yaşadığı ve en az bir o kadar insanın da kapitalist emperyalist sisteme karşı muhalefet ederken sosyalist bir program savunduğu 20. yy'ın bir gerçeği olarak ortaya çıktı. Bu anlamda sosyalizmin, 20. yy'ın yükselen ideoloıjisi olduğu, kapitalizmin sunduğu gelecek karşısında, yeni bir ütopya, yeni bir yaşam tarzı sunduğu ve bunun da miyonlarca insanı peşinden sürükleyen bir çekim ınerkezi oluşturduğu söylenebilir.

Son yaşanan gelişmeler bu görüntüyü ortadan kaldırmış durumdadır. Şu an yükselen bir sosyalizm dalgasından söz edebilmek olanaksızdır. Kelimenin gerçek anlamıyla bir yenilgi ve çöküş söz konusudur. İlk sosyalist ülke olarak tarih sahncsine çıkan Lenin'in SSCB'si artık kapitalist bir ülkedir. Tam bir dağılma ve parçalanma sürecindcdir. Aynı durum Doğu Bloku ülkeleri için de geçerlidir. Sosyalizmin yozlaşmış ve bürokratik uygulaması tam bir iflasla sonuçlanmış, bu önemli tarihsel olgu resmi marksizm karşısında eleştirel tutum almış olsalar dahi birçok sol sosyalist akımı da dünya çapındaki bu yenilgi ve çöküşün unsuru haline getirmiştir. Kaldı ki sorun, salt SSCB'nin izleyicisi olan ülkelerin sorunu değildir. Sovyetleri "emperyalist" olarak niteleyen Arnavutluk ya da yıllar önce farklı bir sosyalizm savunan Yugoslavya gibi ülkelerde de benzer gelişmeler yaşanmıştır. Çin'de toplumsal değişim talebi kanlı bir katliamla ancak bastırılabilmiş ayrıca üretim düzleminde büyük oranda kapitaIist tekniklere dönülmüştür. Devrimini yapmış ülkelerdeki bu değişim, henüz iktidar için savaşan politik hareketlerin de bir geri çekilme sürecine girmesine kaynaklık etmiştir. Sonuç olarak, bütünüyle sol düşüncenin burjuva düşünüş biçimleri karşısında inandırıcılığını yitirdiği bir tarihsel eşikte olduğumuz söylenebilir.

Bu dönemi nasıl kavramlaştıracağız? Kuşkusuz her kavramlaştırma çabası belirli bir bakış açısını gerektirir. Örneğin burjuva liberal bir bakış açısından bütün bu yaşananlar "sosyalizmin iflasıdır"; artık kapitalizmin zaferi kesindir ve "tarih sona ermiştir". Yine burjuva bakış açılarının etkisinde kalan eskinin resmi marksizminin savunucuları ya da sivil toplumcular insanlığın sorunlarına kapitalizm içinde çare aranması gerektiğini ileri sürmektedirler. Çünkü "marksizm" onlara göre de eskimiş ve iflas etmiş bir düşüncedir. Bu düşüncelerin karşı ucunda bütün bu toplumsal ve ideolojik alt-üst oluş karşısında gözlerini sımsıkı kapayanlar yer almaktadır. Onlara göre aslında pek değişen bir şey yoktur. Değişimden söz edildiğinde marksizmin elementer doğrularını ardarda sıralayarak "ajitatif" yanıtlar üretmektedirler. "Sömürü yine var, baskı ve terör yine var; peki o halde ne değişti vb..." Kuşkusuz bütün bu var olduğu iddia edilenler yine var, ama bu bir dolu şeyin değişmiş olduğunu göz ardı etmeyi gerektirmiyor. Görüldüğü gibi bizim dışımızdaki nesnel değişim çeşitli biçimlerde ve esas olarak da duruş noktasına bağlı olarak kavramsallaştırılıyor. Bize göre bütün bu yaşananlar "sosyalizmin iflası" olarak görülemez, yüz yüze olduğumuz olgu "sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona ermiş" olduğudur. Tarihsel bir dönemin sona erişi ya da bir ve aynı anlama gelmek üzere yeni bir tarihsel dönemin başlangıcı nasıl anlaşılmalıdır sorusu bu noktada özel bir anlam kazanmaktadır.
 

1.
Sosyalizmin bir tarihsel döneminin bitişini anlayabilmek için bu bitişe yol açan gelişmeleri ve bunun yarattığı "düşünsel-ideolojik-teorik krizi" derinlemesine kavramak gerekmektedir. Çünkü her tarihsel dönem kendine özgü bir kavram dünyasına sahiptir, ve yine "her dönem bir anlatımı talep eder". Bir önceki tarihsel dönemin kavramsal çerçevesi ile bir sonra gelenin kavramsal çerçevesi arasındaki ilişkilerin, kesiklik ve sürekliliklerinin kavranması dünyanın çözümlenmesi ve değiştirilmesi için gerekli olan düşünsel araçların (kavramların) yaratılması için atılması gereken ilk adım sayılmalıdır. Kitlelerin bugün sosyalist düşüncelere itibar etmemesinin altında yatan en önemli neden, sosyalizm adına dile getirilen düşüncelerin bugünü açıklamakta yetersiz kalmasıdır. Bu ise doğrudan bir tarzda teorinin krizi olarak görülmelidir. Oysa çeşitli baskılanmalar nedeniyle (inkarcılık vb.) bu durumun telaffuz edilmesinden korkulmaktadır. Kitlelerin ya da bireylerin "sosyalist" düşüncelere itibar etmemeleri, bu durumda "sosyalizmin inanılabilir bir dava olarak tanımlanmamasından" değil başka nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu konuda halen başlıca iki temel düşünce olduğu söylenebilir:

i) Kitleler yoğun anti-propaganda nedeniyle sosyalist düşüncelere inanmaktan uzaklaşmaktadırlar. Özellikle kitle iletişim araçlarındaki gelişmişlik düşünüldüğünde insanların bilinci burjuva bakış açılarıyla doldurulmakta, dolayısıyla da sosyalist düşüncelere itibar etmemektedirler. Oysa sosyalizm, insanlığın bütün sorunlarına doğru ve sarsılmaz yanıtlar getirmektedir, solun bu doğru yanıtların kitlelere ulaştırılamamış olmasıdır.

ii) İkinci görüşe göre, aslında kitleler ya da bireyler sosyalizme inanmaktadırlar; ama baskı ve korku nedeniyle ve/veya maddi çıkarlar nedeniyle inandıkları düşünceler için mücadele etmekten çekinmektedirler. Bu noktada kitleselleşememek esas olarak yeterli cesaret ve kararlılığın olmamasındandır. Bugün sosyalist mücadeleye atılmayanlar ya korktuklarından ya da "düzene entegre olduklarından" böyle davranmaktadırlar vb...

Kuşkusuz yukarda özetlemeye çalıştığımız her iki mantığın da kısmen doğru olduğu yanlar vardır. Ancak her iki mantığı da bugün yüz yüze olduğumuz sorunları açıklayan temel kalkış noktası olarak aldığımızda tam bir vulger düşünce savunmuş oluruz. Çünkü, bugün yüz yüze olduğumuz kriz ne bir anti-propaganda sorunudur ne de korku ve çıkar sorunu. Sosyalizmin inandırıcı bir ideoloji olduğu dönemlerde de aynı faktörlcr kitleselleşmenin önünü kesmekte yetersiz kalıyorlardı. Demek ki sorunun düğüm noktası, sosyalizmi inanılabilir bir program olarak sunmak ve buna uygun bir toplumsal pratik yaratabilmektir.

2.
Marksizm salt bir teori ve ideoloji değildir, o aynı zamanda toplumsal bir pratiktir de. Ne yazık ki son gelinen noktada özellikle bürokratik bir sosyalizm etrafında oluşan toplumsal bir pratik (sosyalizmi kurma deneyimleri) teorinin sağlamlığını da sarsan bir rol oynamıştır. Şimdi devrimcilerin önünde Sovyetler'deki gibi ya da Çavuşesku'nun, Jivkov'un vb.'lerininki gibi bir sosyalizmi yapmayacaklarını kanıtlama gibi bir görev durmaktadır. Yaşanan deneylerin devrimci bir eleştirisi yapılmaksızın sadece teorinin kendi içinde kalan bir değerlendirme akademik bir değerlendirme olmanın ötesine gidemeyecektir. Onlar kötü yaptı biz ise iyisini yapacağız, ya da onlar revizyonist biz ise marksist-leninistiz vb. türünden verilecek yanıtların inandırıcılığının olmayacağı açıktır.

Çözülmesi gereken ikinci nokta değişen kapitalizmin devrimci bir eleştirisinin yapılmasıdır. Çünkü marksizm esas olarak kapitalizmin eleştirisi üzerinden gelişmiş bir düşüncedir. 19. yy. kapitalizmi ile 21. yy. kapitalizminin farklı özellikler taşıdığı çok açıktır. Ancak marksistler bugünkü kapitalizmin tutarlı bir eleştirisini ve analizini ortaya koyabilmiş değillerdir. Genellikle Marx'ın ve Lenin'in düşüncelerini olduğu gibi tekrar eden sığ bir dogmatizm soldaki en yaygın hastalıktır. Marx'ın yöntemi ve yine kapitalizmin işleyiş yasalarına ilişkin ortaya koydukları sağlam bir kalkış noktasıdır. Ancak Marx`ın bir eğilim olarak ortaya koyduğu birçok şey artık geride kalmış sayılmalıdır. Benzer bir durum Lenin'in tezleri için de geçerlidir. Bütün bunlar marksist-leninist olmaktan vazgeçmeyi gerektirmiyor. Sadece önümüzde duran teorik sorunların zorluğunu ortaya koyuyor.

İdeolojik düzlemde de içinde yaşadığımiz geçiş dönemine özgü sorunlar ağırlıklı bir yer tutmaktadır. Özellikle gündelik düşünüş biçimlerinc özgü burjuva düşünceleri, bütün bir fıkir dünyasını kaplamış durumdadır. İnsanlar ayırımında olmaksızın kapitalizmi yeniden üreten düşünceler savunmaktadırlar. Bütün bunlar karşısında ideolojik mücadeleyi eskiden olduğu gibi sol gruplar arasında bir kavramlar savaşı olarak algılamak olanaksızdır. Artık ideolojik mücadele esas olarak her düzlemde burjuva düşüncelerle bir savaş olarak kavranmalıdır. Bu bir anlamda sosyalizmi yerıiden bir çekim merkezi haline getirmenin, devrimci çalışmanın odak sorunlarından biri olması demektir.
 

3.
Eski kavramsal çerçevenin açıklayıcılık gücünü yitirmesi yeni bir kavramsal çerçevenin gerekliliğini ortaya koyar. Elbette bu, bu günden yarına ve kolayca gerçekleşebilecek bir şey olarak görülmemelidir. Bu anlamda üzerine politik tezlerin inşa edileceği (iktidarı ele geçirmenin doğrudan sorunları olarak strateji ve taktiklerin, vb.lerinin) zeminin oluşturulması demektir. Politik tezlerin ele alınışıyla ideolojik-teorik zeminin oluşturulması çabası birbirinc paralel ilerleyen süreçlerdir. Böyle bir görevin başarılması her şeyden önce tutucu ve doğmatik bir rol oynayan eski kavramsal çerçeveyle devrimci bir hesaplaşmaya bağlıdır. Bu noktada devrimci hareket avantajlı sayılmalıdır. Eskiden geleneksel sol anlayışlardan farklı bir yöne yüzünü dönmesi bugün de bu görevi başarmasını sağlayacak sağlam bir duruş noktasıdır. Bugünkü kriz esas olarak geleneksel sol anlayışların krizidir. Çözüm bu gelenekçi anlayışın dışında onu parçalayarak bulunabilir. DY hareketi, geçmiş teori ve pratiği ile bu geleneksel sol çerçeveyi parçalayan bir noktada durmaktadır. Dün atılan adımların mantıksal düzlemde bugüne taşınması, bugünün yeni politikalarının yaratıcısı ve uygulayıcısı olma şansını da yaratacaktır. Ancak bu noktada yine "geleneksel" bakış açılarından kaynaklanan önemli bir dogmatiklik engeli söz konusudur. Devrimci hareketin tezleri de geçmiş koşullarda son derece doğru olmalarıa karşın bugünün dünyasını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. İnkârcılık suçlamasından kurtulmak adına geçmişin aşılması için atılacak adımlardan uzak durmak bizi bugün tarih dışı duruma sürükleyecektir. Bunun için bir bütün olarak siyasal kültürümüzü değiştirmek zorundayız. Değişen siyasal kültürün yerine neyin konulacağı bir reçete değildir. Bizzat hareketi oluşturan somut insanların kapasiteleri ve öz deneyleriyle  yaratacakları yeni bir kültürdür. Bunun ise yaratıcı, özgür ve demokratik bir tartışmayla başarılabileceği açıktır.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org