|
|
|
|
Sosyalizm ve
İktisadi Sorunları Sunuş: İçinde bulunduğumuz tartışma sürecine, (bu aşamada) farklı katkılar getirilebileceği biliniyor. Bütünlüklü tezler ortaya atılabileceği gibi, tezlerin oluşturulmasında dayanak olacak çalışmalarla veya daha sınırlı/tanımlı katkılarla tartışmaya katılınabilir. Belli bir süre içinde ortak bir tartışma gündemi yakalamak koşuluyla hepsi anlamlıdır. Tartışma kollektifleri içinde oluşan ve oluşmakta olan araştırma grupları ise bu konuda özel bir görevi üstlenmelidir. Tek tek veya kollektif |
![]() |
|
çalışmalar, tartışma kollektifıne katılanlara,
tartışacak tezler oluşmasına olanak verecek 'kuramsal malzemeler'
sunabilirlerse tartışmaya önemli bir katkıda bulunmuş olacaklardır.
Herkesin aynı üretkenliği gösteremeyeceği açık olduğundan, eğer araştırma
grupları da kollektife katılanlara kabul etme veya etmeme seçiminden başka
bir şey bırakmayan bitmiş/şekillenmiş tezler ileri sürmekle yetinirlerse,
tartışma kollektiflerinin işlevi eksik kalmış olur. Diğer yöntemleri de
kabul etmekle birlikte, (bu aşamada) araştırma gruplarının yönlendirici ve
şekillendirici olmaktan çok, tartışmayı zenginleştirici çalışmalar
yapmasını daha doğru buluyoruz.
Bu çalışmanın kendisi bu kaygıyı taşıyan bir biçim/içeriğe sahiptir. En temel meselelerimizden biri olan sosyalizm konusunda, alışılmış tezleri tekrar etmek, yeni kesinleşmiş tezler ileri sürmekten çok, sorunun özellikle politik iktisadi yönünün sergilenmesi hedefi güdülmüştür. Bu biçimiyle konuya bir giriş niteliği taşımakta ve tartışmacılara malzeme sunma (bütünlüklü bir yaklaşımın izlerini açık biçimde taşısa da) amacıyla, aceleyle tercihe zorlayan tezler'den kaçınan bir görüntü vermektedir. Bir kez daha tekrar etmek gerekir ki, bu çalışma, bir bütün olarak 'reel sosyalizm eleştirisi' ve 'yeni sosyalizm tasarımı' çalışması değil, (böylesi bir bütünlük taşıyan kuramsal temellere dayandığı halde) konuya bir giriş ve özellikle bugüne kadar ihmal edilmiş olan bir yönü açımlama çalışmasıdır. Birincil olarak, Sovyet toplumunun 'maddi hayatın yeniden üretimi' bakımından karşılaştığı sorunlar sergilenmeye çalışılmıştır. Bu sorunların planlama bozuklukları, kalitesiz üretim, kuyruklar, kullanım değeri taşımayan ürünlerin üretilmesi vb. olanları, ilk başta iktisadi sorunlar olarak gözükmekle birlikte, asıl bakılması gereken yerin toplumsal ilişkiler olduğu, Sovyet toplumunda egemen olan üretim ilişkilerinin ve toplumun örgütlenme tarzının yolaçtığı sorunlar olduğunu ifade etmeye çalıştık. Benzer bir şekilde, Sovyet toplumunun niteliği üzerinde (kapitalist-sosyalist veya geçiş toplumu) karar vermeden önce, sözkonusu toplumun maddi hayatının üretiliş tarzını kavramak gerektiği sonucunu tekrarladık. Bu tarz, mülkiyet biçimini, üretim araçları karşısında toplumun değişik kesimlerinin(veya sınıflarının) sahip olduğu konumu, artı-ürünün üretilişi ve kimler tarafından tasarruf edildiği, üretilen üıünlerin meta olup olmadığı, meta-para-fiyat ve sermaye gibi kategorilerin bu toplumdaki anlamlarını kapsar. Sovyet toplumunun siyasi-ekonomik-kültürel eleştirisine girilmeden önce, maddi hayatın üretiliş tarzı anlaşılmalıdır. Ancak bu noktadan sonra çöküşün ve geriye dönüşün gerçek nedenleri anlaşılabilir, ancak bundan sonra sağlıklı siyasi tahliller yapılabilir. Diğer türlü yüzeysel değerlendirmelerden kaçınmak zordur. Tartışma sürecimizin görece 'kısa'lığı gözönüne
alınırsa, bu noktaların hemen halledilemeyeceği ve daha kalıcı kuramsal
çabalar gerektireceği de biliniyor. Bunu başka zeminlerde yapmak gerekir.
Tartışma sürecinde ise belli bir duruş noktası yakalayabilir, temel
soruları doğru sorabilir ve bazı noktaları aydınlatabilirsek tartışma
hedefine ulaşmış olur. Sorunun Ortaya Konuluşu ve Yöntem Kapitalizmi en özel hücrelerine kadar ayrıştırarak tahlil eden, tarihin en son ezilen ve en ilerici sınıfı proletaryanın tarihsel bakış açısını kristalize eden KAPİTAL'in l.cildinin ilk basılışından yaklaşık 125 yıl geçmiş bulunuyor. Tarihi sarsarak kendine yolaçan bu dünya görüşünün ve proletaryanın, kendi iktidarı için, kendisi ve insanlığın gerçek kurtuluşu için, özgür insanların toplumunu yaratmak için girişmiş olduğu ilk ciddi ve egemen sınıflardan bağımsız siyasi kalkışması, şanlı Komün deneyimi yaşanalı yaklaşık 120 yıl oluyor. Proletaryanın bu gözüpek ama tedirgin fırlayışının ardından, bütün olumsuz koşullara rağmen iktidara gerçekten uzandığı ve dünyayı yeni bir tarihsel sürece soktuğu Ekim Devrimi gerçekleşeli ise yaklaşık 75 yıl oluyor. Proletarya bu tarihler içinde çok devrimler yarattı, ileri atıldı, geri adım attı, yeniden yeniden başlangıç noktasına döndü ve yeniden fırladı. Tarihin ilk sosyalizm deneyimi bugün, ciddi bir yenilgiyle sonuçlandı. Bu yenilgi sadece (bütün) marksistleıin değil aynı zamanda işçi sınıfının bir yenilgisidir. Bürokratik diktatörlüklerin yıkılmasının işçi sınıfının aleyhinde olup olmaması veya emekçilerin bu yıkılışa yer yer destek vermesi ama her durumda seyirci kalması v.s yenilginin işçi sınıfının yenilgisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü yenilginin arkasında zafer kazanan burjuva ilişkileri ve burjuva değerleridir. Üstelik işçi sınıfı bu yenilgiyi sadece sözkonusu 'sosyalist' ülkelerde değil dünya çapında yaşamıştır (tıpkı marksistler gibi). Kapitalist ülkelerde yürüttüğü 'iktidar' mücadelesi neredeyse sıfırlanırken, ekonomik demokratik mücadelesi bile oldukça geri bir noktaya düşmüştür. Kısacası, sosyalizm sürecinin teorik/ideolojik/politik bütün alanlarda dip noktaya ulaşmış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünya çapında yaşadığımız bunalımı göğüsleyecek teorik/ ideolojik ve politik karşı koyuşu henüz gerçekleştiremediğimiz ve yenilgi şokundan kurtulamadığımız da ortada. Madalyonun bu yüzü gerçekten de çok karanlık. Elbette madalyonun öbür yüzü de var. Sosyalizmin yaşadığı bu yenilgi, aynı zaınanda ona, bütün tafralarından arınarak, yeni ve bu sefer eskisinden daha nitelikli bir kalkışma sürecine girme olanağı tanıyor. Bugün içinde olduğumuz dip nokta, bir yandan iniş sürecinin bitiş noktasıysa, diğer yandan yükseliş sürecinin başlangıç noktasıdır. İnişin dip noktasını, yükselişin başlangıcına dönüştürmek, bununla birlikte, (teorik /politik) büyük bir çabayı gerektiriyor. Evet madalyonun iki yüzü var ama, bugün sadece karanlık yüzü gözüküyor, öbür yüzü ise nazlı görüntüsünü ancak çok yönlü bir çabayla gösterebilir. İçinde bulunduğumuz süreç tarihsel bakımdan özgül bir süreçtir ve yaşadığımız tıkanıklık, yaratıcı bir sıçrayışı zorunlu kılmakta (yani diğer seçenekleri dışlamaktadır) ve adeta bu sıçrayışı zorlamaktadır. Böylesi bir (tarihsel) özgünlük karşısında bugün en yaygın olan tepki, dünyayı burjuvazinin gözlükleriyle, egemen sınıfların ebedi galibiyetini ilan eden bir bakış açısıyla yorumlamak olarak beliriyor. Yaygın olmamakla birlikte varlığını sürdüren diğer tepki ise, 'bazı hatalarına rağmen herşey güzeldi, bugünkü durum hain bir kliğin dönekliğinin eseridir' şeklinde özetlenebilecek yaklaşımdır. Bu yaklaşıma, 'biz dememiş miydik', 'biz haklı çıktık' tepkilerini de eklemeliyiz. Çünkü karşımızdaki sorun, böylesi dar yaklaşımlarla çözülmek bir yana anlaşılamaz bile. Ama genel olarak baktığımızda marksistlerin/ sosyalistlerin duıumu anlamaya ve kavramaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Henüz bu aşamadayız yani. Ve bu açıdan çok başarılı olduğumuz söylenemez. Tartışmalarımız da büyük oranda 'sosyalist demokrasi' konusuyla sınırlanmış durumda. Oysa ki yaşadığımız yenilginin (reformistleri, dönekleri, ayrıcalıkları, bürokratizmi v.s) olanaklayan siyasi boyutu önemliyse de, en az onun kadar önemli olarak, yenilginin bir de iktisadi boyutu vardır. İktisadi boyut denince genellikle 'SSCB yeni teknolojilerde A.B.D'ye yetişemedi ve yenildi' gibi yüzeysel yaklaşımları asla anlamamak gerekiyor. İktisadi yenilgi denince, sınıfsız / sömürüsüz bir topluma gidişi olanaklayacak düzeyde üretici güçlerin geliştirilmesinde, ve daha da önemlisi üretici güçlerin sözkonusu gelişimine uygun iktisadi toplumsal üretim ilişkilerinin yaratılmasında ve egemen kılınmasında karşılaşılan başarısızlığı anlamak gerekiyor. Marksizmin en başarılı yönlerinden birisi, bütün karmaşıklığına rağmen tarihin yalın bir 'okuma' sını yapabilmesidir. Bunun yanında, bazı tarihsel süreçler, okunmayı bile beklemez, kendilerini açıkça anlatırlar. Bugün tarih, sosyalistlere, yaratıcı yeni bir hamle yapmalarını gerektiren öyküsünü açıkça anlatıyor. Bu öyküyü temel yönleriyle anlamak ve sosyalizmin bunalımını proletaryanın yeni bir tarihsel atağına dönüştürebilmek için öncelikle içinde bulunduğumuz süreci kavramamız gerekiyor. Sosyalizmi ve tarihin ilk muzaffer proletarya devriminin ortaya çıkardığı(veya karşılaştığı) iktisadi/toplumsal sorunları ele alabilmek için öncelikle bazı yöntemsel ölçülerimizin varolması gerekiyor. 1) Herşeyden önce sorunu tarihsel bir bakış açısıyla ele almak gerekir. Yani, konjonktürel olanın içinden tarihsel olanı ayırmak, soruna 5-10 yılın dar gözlüğüyle yaklaşmamak gerekir. Dahası, son 10 yıldır meydana gelen olayları ve SSCB'nin çöküşünü herşeyin başı veya herşeyin sonu olarak görmemek, bu çöküşü temel sorun olarak değil, temel sorunun (ların) bir sonucu olarak almak gerekir. Dünya kapitalizm sonrası sürece girmiş ve bu süreci yaşamıştır, bu nedenle sosyalizmin bugünkü durumunu kavrayabilmek için, dünya kapitalizminin bugünkü durumunu da bilmek gerekir. 'Tarihsel' bakış açısı diye nitelediğimiz yaklaşımın diğer bir noktası da, sorunu teorik olarak ele almak isteyenlerin, (bugün için kaçınılmaz olarak burjuva bakış açısının egemen olduğu) kitle psikolojisinin dışında kalmalarıdır. Bu güncelden kopmak anlamına değil; güncelin üzerine çıkabilmek anlamına gelir. 2) Kapitalizm bir dünya sistemidir. Kapitalizm sonrası bir tarihsel toplum olarak Sosyalizm de elbette bir dünya sistemidir. Bu nedenle, önümüzdeki sorunun kapitalizmi aşma sürecine giımiş bütün ülkeler için geçerli olduğunu kabul etmek gerekir. Elbette her bir ülkenin kendi özgüllüğü vardır ve bunlar da ayrıca ele alınmalıdır. Fakat, dikkatli bakıldığında bütün ülkelerdeki sorunların benzer renkler taşıdığı görülecektir. Bu yüzden, sorun öncelikle (dünya çapında anlamında) evrensel boyutta ele alınmalıdır. 3-)Bütün toplum biçimlerinde insanlar, maddi hayatlarının toplumsal üretimi için kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar. Bu ilişkiler (üretim ilişkileri), sözkonusu toplumun üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Daha doğrusu, üretici güçlerin sağlıklı gelişebilmesi için, ona uygun üretim ilişkilerinin yürütülüyor olması gerekir. Üretim ilişkileri, üretici güçlerin düzeyine uygun olmalıdır. Üretim ilişkileri bu koşulu sağlayamadığı durumda, sözkonusu toplum biçimi bunalıma girer (ve yıkılma potansiyeli ortaya çıkar). Bu anlamda üretici güçler ve üretim ilişkileri arasında karşılıklı diyalektik bir ilişki sözkonusudur. 4) Maddi hayatın bu üretiliş tarzı, 'genel olarak toplumsal, siyasal ve entellektüel hayat sürecini koşullandırır'. Bu nedenle, önümüzdeki sorunu incelerken, sözkonusu ülkelerdeki 'maddi hayatın üretim tarzı' nı inceleyerek/temel alarak işe başlamalıyız. Sözkonusu tarzın, kapitalist, komünist veya birinden birine geçiş halinde olan niteliği ancak bu şekilde sergilenebilir, kanıtlanabilir (Teorik olarak bugüne kadar kuramlaşmamış yeni bir 'tarz'dan da sözetmek ve bunu kuramlaştırmak da olasıdır). 5) İncelediğimiz toplumun üretim ilişkilerini anlayabilmek ve (varsa) sınıf farklılıklarını ve mücadelelerini anlayabilmek için ayrıca toplumsal artı ürünün ortaya çıkışına ve kimler tarafından ve nasıl tasarruf edildiğine dikkat etmek gerekir. 6) Belirli, somut bir toplum incelenirken şu nokta ayrıca dikkate alınmalıdır: Somut toplum biçimleri tek ve saf bir üretim biçimini barındırmazlar. Özellikle geçiş süreçlerinde eski ve yeni tarzları bir arada görmek olasıdır. Birden çok üretim tarzı birarada ve birlikte varolabilir. Burada ayırt edilmesi gereken EGEMEN ÜRETİM TARZI'dır. Diğer üretim tarzları, egemen olana bağımlı olarak yaşarlar ve çoğunlukla çözülme sürecinde veya değişime uğrayarak varolurlar. 7) Buraya kadar belirttiklerimiz, marksizmin klasik önermeleridir. Bunları tekrar etmek yeterli değildir. Çünkü, sosyalizmin yaşadığı tarihsel pratik ve sosyalizmin özgüllüğü ve geçiş niteliği gözönüne alınarak, marksizmi bugünün koşullarında yeniden üretmek gerekir. 8) Bir üretim tarzından diğerine geçiş halinde olan geçiş toplumlarının ele alınmasında ve çelişkilerinin ortaya çıkarılmasında, yürürlükte olan üretim ilişkilerinin de 'geçici' niteliği dikkate alınmalıdır. Çünkü, bütün toplumlar maddi hayatın üretimi için belirli üretim ilişkilerine dayandığından, geçiş toplumlarının da üretim ilişkileri vardır. Fakat bu ilişkiler hem eski toplumun hem de fılizlenmekte olan toplumun izlerini taşır, ama ne biridir ne de öbürü. Üstelik, bu toplumları betimlerken egemen üretim tarzını temel almak her zaman doğru olmayabilir. Çünkü sosyalizm sürecinde olan bir toplumda önemli olan sınıfsız bir topluma doğru bir ilerleyişin olup olmadığıdır. Yani, egemen üretim tarzı (henüz) 'kapitalizm' olduğu halde sosyalizme doğru bir ilerleyişin yaşandığı bir toplum da SOSYALİST bir toplumdur. 9) Tarihsel bir geçiş toplumu olarak sosyalizm, başlı başına bir özgünlük taşır. Tarihin bundan önceki üretim tarzı geçişlerinde, yeni toplum, ilk önce maddi hayatın üretiminde yeni üretim ilişkileri olarak gelişir, egemenliğini kurar ve buna uygun siyasal/kültürel/hukuki üstyapıyı koşullandırır ve bunu siyasi bir devrim taçlandırırdı. Oysa ki sosyalizm için bu durum biraz farklıdır. Sosyalizmin kuruluşunu olanaklayan, kapitalizmin hızlı gelişmesi ve kendi içinde yarattığı temel çelişkiler yoluyla bunalıma girmesidir. Fakat, gerek bu olanağı değerlendirip kapitalizmi yıkmak için, gerekse de yeni toplumsal/üretim ilişkilerini yeşertmek için öncelikle siyasi iktidarın ele geçirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, kapitalizmden komünizme geçişin siyasi
biçiminin, iktidar biçiminin, toplumun örgütlenme biçiminin sosyalist
üretim ilişkilerinin yaratılmasında belirleyici bir önemi vardır.
Proletarya, sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçmek için, bu nedenle alt
ve üst yapılarda bütünlüklü bir eyleme girişmek zorundadır. İlk anda
üstyapı kurumu gibi görünen iktidar biçimi, sosyalizmde altyapısal bir
özellik kazanır. Elbette bu durum, nesnel iktisadi yasaların hukuki
üstyapıyı koşullandırması yasasına aykırı değildir. Çünkü, sınıfsız
toplumun kültürü ve insan ilişkileri ancak üretim ilişkilerinin
oturmuşluğu sayesinde gerçekten ortaya çıkabilir. Sovyet Ekonomisi ve Sosyalizm Sosyalizmin bu tarihsel süreçteki sorunlarını incelerken genellikle 'Sovyet modeli' nin esas alınması tesadüfi değildir. Çünkü en geri kalmış ülkelerden, Çekoslovakya gibi en gelişkin olanlarına kadar bütün ülkeler Sovyet modelini (uyarlayarak da olsa) uygulamışlardır. Yaşanan temel sorunlar (kimi erken kimi daha geç) hemen bütün toplumlarda ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Sovyet toplumunun ve ekonomisinin tarihsel gelişimi ve sorunları dolayımıyla sosyalizmin krizini incelemek doğru bir yöntemdir. Bu tarih ele alınırken, ekonominin gelişimi ile sosyalizmin gelişiminin her zaman çakışmadığını gözetmek gerekir. Devlet mülkiyeti ve plana dayalı üretimin, iktisadi bakımdan başarılar sağlasa bile, bunun aynı zamanda sosyalizm bakımından kalıcı bir başarıya dönüşmesi için, başka ve daha temel önkoşullara gereksinim duyduğu unutulmamalıdır. Başlangıçta (Sovyet toplumunun kuruluş sürecinde) çok hızlı bir büyüme süreci yaşamış olan Sovyet ekonomisi, önce durağanlaşmış, dinamizmini kaybetmiş ve son yıllarda yıllık %30-40'lara varan gerilemeler yaşamış, tarımsal fazla üretim nerdeyse durmuş, üretilen ürünler tüketiciye ulaşamadan depolarda çürümeye başlamış ve özellikle kentlerde günlük yaşam, en temel ihtiyaçlar bakımından sarsılmaya başlamıştır. Savaş, doğal felaket ve hatta (henüz) yaygın bir içsavaş olmadığı halde, sovyet ekonomisi, üretim, depolama ve dağıtım sistemleri bakımından tamamen çökme aşamasına gelmiştir. Maddi hayatın üretim biçiminin ortaya çıkardığı sorunlar öyle bir aşamaya geldi ki, maddi hayatın üretilmesinin kendisi tehlikeye girdi; siyasal ve entellektüel yaşamı da felç ederek toplumu iktisadi/ siyasi bir'KAOS' ortamına getirdi. Sovyet ekonomisinin (kapitalist, sosyalist, geçiş vb.) niteliğini tartışmadan önce 1) Bu dağılma ve çöküşü somut ve tarihsel sonuçları olan bir olgu olarak kabul etmek gerekir.2) Bu dağılma bir sonuçtur ve elbette uzun yıllardır varolan ve giderek derinleşen sorunların nitel bir patlamasıdır. Bu sorunları sergilemek gerekir. Ancak bu noktadan sonra, Sovyet ekonomisinin niteliği ve sözkonusu sorunların, bugünkü burjuva gözlüğü ile değil, sosyalizm bakımından anlamı, dahası çözüm yolları tartışılabilir. Sovyet Sosyalizminin Tarihsel Başarısı (İktisadi Gelişim-yaygın Gelişim): Sovyet ekonomisinin, devrimin başlangıcındaki `geri' konumu herkesçe bilinmektedir. 1913 yılında (ki devrimin hemen sonrası 1913"den çok daha kötü bir noktadadır) Rusya nüfusunun %80`i tarımda çalışırken, ancak %10 sanayi, madencilik ve taşımacılık sektörlerinde çalışmaktadır. Yine aynı tarihte kentsel alanlarda yaşayan nüfusun toplama oranı ancak %18 dir. (bknz tablol). Sovyet devrimi henüz modern anlamda bir 'sanayi toplumu' olamayan bir toplumda, proletarya iktidarını olanaklamıştır. Bu nesnel gerçekliğin, hiçbir siyasi irade tarafından yok sayılamayacağı, yokedilemeyeceği veya atlanamayacağı, marksistler için açıktır. Ve bu gerçekliğin, sosyalizmin ilk örneğini, ortaya çıkacak siyasi/toplumsal/entellektüel hayatı derinden etkileyeceği ve tarihsel sosyalist görevlerin ve koşulların yanısıra, kendine özgü görevleri ve koşulları dayatacağı çok açıktı. Bu devrimin önderleri bakımından da böyleydi, hatta devrimin yaşayabileceğine dair büyük endişeleri vardı. Burada tartışacağımız ve evrile evrile çöküşe uğrayan Sovyet modeli işte bu noktadan gelişmeye başladı. Sosyalizm koşulları bakımından, işçi sınıfının niteliği, uzun içsavaş yıllarının öncü işçileri eritmesi gibi (nesneli derinden etkileyen) öznel etkenleri de gözönüne alırsak, tablo çok daha açık ortaya çıkar. 'Yokolmak ya da gelişmiş ülkeleri iktisadi bakımdan da geçmek.. Yokolmak ya da dörtnala ileriye atılmak. Tarihin bize sunduğu alternatif budur.' (Lenin) Lenin'in çok açık olarak tespit ettiği bu gerçek, Sovyet devriminin yaşadığı sürece ve tüm önderlerin düşünce yapısına damgasını vurmuştur. Kuramsal olarak, üretimin giderek toplumsallaşmasıyla, üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişki; daha henüz olgunlaşmadan işçi sınıfı iktidarı almış ve üretimin toplumsallaştırılması göreviyle karşılaşmıştır. Kapitalist üretim tarzının geliştirdiği üretici güçlerin, kapitalizmin anarşik yapısıyla çelişmesi ve özgür emekçilerin kollektif planı yönünde bunalıma girmesi, kuramsal beklenti iken, Sovyet somutunda ise, üretici güçleri sosyalizmi olanaklayacak düzeyde geliştirmek bizzat kollektif bir planı gerekli kılmıştır. Kapitalizmden komünist üretim tarzına geçişin uzun tarihsel süreci olan sosyalizm, daha başından itibaren kapitalizmden 'kar için üretim' yerine 'toplum için' üretim şiarıyla ayrılır.Toplum için üretimi, toplumun kendi ihtiyaçlarını özgür ve kollektif bir tarzda belirlemesi ve üretimi buna göre düzenlemesi biçiminde anlamak gerekir. Sovyet devrimi de gerçekten 'kar için' üretim mantığını ortadan kaldırmış 'toplum için' üretimi getirmiştir. Kapitalist üretimden farklılaşmış olmasına rağmen sosyalist bir toplum için 'toplum için' üretim şiarının yeterli olmadığı açıktır. Sosyalist bir toplumda ise, toplum için üretim 'toplumun denetiminde özgür ve kollektif bir çabayla' yürüyen üretimdir. Üretimin toplumun doğrudan ihtiyaçlarına göre şekillenebilmesi için, öncelikle üretim yapısının buna uygun olması gerekir. Bunun için modern ve büyük sanayinin gelişmiş olması gerekir. Emperyalist ablukanın etkisizleştirilmesi ve bağımsız bir sosyalist gelişim sağlayabilmek için, hızlı bir sanayileşme ve teknolojik ilerleme bir görev olarak belirdi ve ilk sosyalist plan örneğinde kendini gösterdi. Bu nedenle, üretim 'toplum için'di ama, toplumun somut ihtiyaçları yerine, bu somut ihtiyaçlara göre belirlenmeye uygun bir yapıya ulaşılıncaya kadar, toplumun orta ve uzun vadeli (elbette devrimci önderlerin kafasındaki) ihtiyaçları öne geçmişti. (Elbette toplumun gündelik beklentileri ile uzun vadeli ihtiyaçları arasında bir çelişki mevcuttu, ve komünistler (parti) uzun vadeli ihtiyaçları kitleler adına tercih ettiler. Oysa ki örgütlü ve iktidarda olan emekçiler de kendi özgür iradeleriyle bu 'zorunluluğu' görebilir ve tercihlerini yapabilirdi) 1929'da hazırlanan 1. beş yıllık planla birlikte geleneksel sosyalist sanayileşme politikasının ana hatları çiziliyordu: Yüksek bir birikim oranı, ulusal ekonomi içinde sanayiye, sanayi içinde üretim araçları üreten sektörlere bu sektörler içinde madencilik, metalurji, makine imalatı, enerji ve özellikle elektrik üretimi ve demir-çelik sektörüne öncelik vermek, yüksek bir yatırım oranını, batının en son teknikleriyle sermaye yoğun bir tarzda yürütmek ve bunun sonucunda yüksek bir büyüme hızına ulaşmak. Böylece, batının iktisadi gelişkinliğini yakalamak ve geçmek, sosyalizmi muzaffer kılmanın olanaklı olacağı hesap ediliyordu. Bu temel iktisadi politika ancak çok büyük bir oranda devletleştirilmiş bir ekonomide iradi olarak uygulanabilirdi. Üstelik böylesi bir hızlı gelişme temposunu sanayinin kendi kendine besleyebilmesi olanak dışıydı. Tarım alanı ise hem teknolojik geriliği bakımından bu ihtiyacı karşılayacak artı-üretime hazır değildi, hem iç savaş sonrası tarımsal üretim iyice gerilemişti. Sosyalizmi yaratabilmek ve emperyalizmin kaprislerinden kurtulabilmek için hızlı sanayileşme -üstelik çok kısa bir sürede yapılmak istenince- toplumsal ve siyasi yaşamın büyük bir gerilim altına girmesi kaçınılmaz olmuştur. Sosyalizmin kuruluşu ve özellikle işçi sınıfının iktidarının kuruluşu bakımından ortaya çıkan temel sorunlar, büyük oranda söz ettiğimiz zorunluluktan(!) dolayı üretilen politikalardan ve bu politikaların teorik sonuçlar olarak mutlaklaştırılmasından ortaya çıkmıştır. Sosyalist bir iktidar, adeta, proletarya diktatörlüğü yoluyla sınıfsız topluma ulaşma hedefi yerine, bizzat sanayileşme hedefıni önüne koymuştur. Şüphesiz bu temel politika büyük tartışmalar ve iç siyasi kavgalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Elbette yüzeysel bir yaklaşımla, madem sorunlar ilk başta buradan kaynaklandı, demek ki geleneksel sosyalist sanayileşme çabası hatalıydı demek olasıdır. Fakat, bu yüzeysel ve yanlış bir yaklaşım olurdu, bizim açımızdan cevaplanması gereken bir çok soru vardır. Hızlı sanayileşme zorunluluğu bir zorunluluk muydu? Yoksa başka bir yolu var mıydı? Sanayileşmeden sosyalizm sürecine girilebilir miydi? Veya daha uzun süre mi beklemek gerekirdi? Üretim araçları sektörüne aşırı önem verip, üretim yapısındaki (bütün geri kalmış ülkelerde gözlenen) hastalık iyileştirilmeyebilir miydi? En son teknikler yerine ikinci sınıf tekniklerle başlamak ve böylece yükü hafifletmek mi gerekirdi? (çünkü birinci sınıf tekniklerin yüksek bir maliyeti vardı, toplum bunu güncel ihtiyaçları pahasına ödüyordu) Ama asıl sorulması gereken soruların bunlar olmadığını da bilmeliyiz. Çünkü her toplum üretimi arttırmak zorundadır, ama sosyalist toplumun temel hedefi bu olmaz. Asıl sorun üretim için kurulan ilişkilerin niteliğidir, üretim ilişkileridir. Bu nedenle, sözkonusu dönemdeki sanayileşme politikalarının doğruluğu ve yanlışlığından çok, toplumsal örgütlenmelerin ve ilişkilerin kendisini sorgulamak gerekir. Kendi hedefleri açısından bakıldığında (bu hedeflerin toplumu sosyalizme götürecek hedefler olup olmadığı ayrı bir konudur), geleneksel sovyet modelinin oldukça başarılı olduğu, mucize denebilecek kadar kısa bir tarih kesitinde, geri bir toplumdan; modern sanayileşmiş bir toplum yarattığını tarihsel bir olgu olarak tespit etmek gerekir. Sovyet istatistiklerinin artık açığa çıkmış olan abartılarına rağmen (dileyen CIA'nın hazırladığı rakamlara da bakabilir) bütün sovyetologların kabul ettiği bir gerçekliktir bu. Tablo 1- SSCB'de nüfus dağılımı(%)
Kaynak: The USSR in fıgures Tarımsal işlerde çalışan nüfusun toplam nüfusa oranı (1978'de) %25, tarım dışı işlerde çalışan nüfusun oranı ise %75 dir.Daha çarpıcı bir gelişmeyi ise sanayileşme alanında görmek mümkün. Tablo 2- Üretimin kesimlere göre büyüme hızları
Benzer (ve hatta daha parlak bir başarı) bilimsel ve teknolojik alanda sağlandı. Teknolojik bakımdan tamamen gelişmiş kapitaIist ülkelere bağımlı olan Sovyetler Birliği,1950'lerden sonra dünyanın iki numaralı teknoloji devi haline geldi. Bir çok alanda (kimya, petro-kimya, demir-çelik vb.) öncülüğü eline geçirdi. Bugün biIe, ortaya çıkan kaosun örttüğü gerçeklik, birçok endüstride Sovyet tekniklerinin uygulanıyor oluşudur. Sovyet modeli bunu, bilimsel teknolojik üretim sürecini, merkezileştirerek ve bilinçli bir faaliyet haline getirerek başarmıştır. Bugün bile dünyadaki toplam bilimadamı ve mühendislerin yarısı eski Sovyet topraklarında yaşamaktadır. Ne var ki, bütün bu başarılar 1) madalyonun sadece bir yüzüdür ve en parlak dönemlerde dahi etkili olarak varolan, son dönemde ise dayanılmaz olan kronik sorunlarla beraber düşünmek gerekiyor. 2) başarılı bir sanayileşme stratejisi ve kapitalizmin olumsuzlanması (kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması) bakımından coşku verici olmasına rağmen, sınıfsız, sömürüsüz ve üretenlerin aynı zamanda yöneten olduğu bir toplum oluşturma anlamında yani, sosyalizmin olumlanması (sosyalist üretim ilişkilerinin geliştirilmesi ve egemen kılınması) anlamında yenilgiyi hazırlayan ve düşkırıklığı yaratan bir tablo sergiliyor. Ancak, Sovyet modelini kastederek, sosyalizmin üretici güçleri geliştiremediğini, asla da geliştiremeyeceğini iddia edenler, aynı modelin 50-60 yıl boyunca muazzam bir gelişme yarattığını hatırlamalıdır (bu modelin sosyalizm modeli olup olmadığı ayn bir konudur). Demek ki sovyet modeli (bu modeli ilerde tanımlayacağız) en azından azımsanmayacak bir süre için, belli bir dönem, kendi hedefleri bakımından (üretici güçlerin gelişmesi ve sanayileşme) başarılı olmuştur. Üstelik bütün bunları, dev bir emperyalist kuşatma altında başarmıştır. Sözettiğimiz başarı ve emperyalist kuşatma, Sovyet tarihine bakılırken akılda tutulması gereken iki önemli unsurdur. Sosyalizmin kuruluşu bakımından ve bugün yaşanan dağılmayı dikkate alarak bakıldığında ise teorik olarak bile çözemediğimiz bir çok sorunun olduğunu görürüz. Şimdi bu sorunları tek tek ele alacağız ve daha sonra bu sorunları doğuran temel ilişkileri belirleyip, bazı noktaları aydınlatmayı deneyeceğiz. Sovyet Sosyalizminin Sorunları Sovyet sosyalizminin bir başarısı olarak 'yaygın iktisadi gelişme' den sözettik. Öncelikle bu gelişmenin yaygın bir gelişme olduğu ve asıl gücünü bol olan emekgücü ve doğal kaynaklarının 'fazla' kullanımı ile elde ettiği unutulmamalıdır. Ekonomi ve giderek toplumsal hayat, derinlemesine gelişme aşamasına gelindiğinde tıkanmaya başlamıştır. Üstelik, üretimin 'emekçilerin özgür iradeleriyle bir araya gelip oluşturdukları ve yürüttükleri' kollektif bir plan dahilinde yapılmadığı, bürokratik ve despotik siyasi-ekonomik yapı altında yürütüldüğü gözönüne alındığında, Sovyet modelinin sosyalizm bakımından başarısızlığa mahkum olduğu açıkça görülebilir. Şimdi bu modelin temel özelliklerini ve çıkardığı sorunları sergilemek istiyoruz. Geleneksel Sosyalist Planlama (Sovyet Modeli): İlki 1929'da hazırlanan ve aşağı yukarı I965 reformlarına kadar köklü bir değişim geçirmeden yaşayan planları 'geleneksel' olarak adlandırmak mümkün. Sovyet ekonomisi işte bu planlarla yönetilen ve üretim araçlarının hemen tümünün devletleştirilmiş olduğu bir ekonomidir. Plan inşa süreci kısaca şöyle olmaktaydı. Merkezi planlama örgütü, partinin siyasi hedefleri ve uzun dönemli kestirimlerine uygun toplam ve kaba üretim hedeflerini belirler. Plan hiyerarşisinin merkezinde merkezi planlama örgütü(GOSPLAN) bulunur. Endüstriler ve işletmeler hiyerarşinin diğer unsurlarıydı. Merkezi planlama örgütünün belirlediği hedefler endüstrilere iletilirdi. Bu geçici hedefler endüstriler yoluyla işletmelere iletilir ve bunlar işletmelerin ön hazırlıklarıyla kaynaşır. İşletmelerin görevi ise bu hedefleri değiştirmek değil, bu hedefler için gerekli girdi ihtiyaçlarını belirlemektir. İşletmelerin abartılı girdi taleplerini önlemek için endüstri düzeyinde ve işletmeler için'girdi normları' veya teknolojik katsayılar kullanılır. Fakat genellikle bu bilgiler yetersizdir. Bu düzeyde; işletmelerin belirlediği girdi ihtiyaç listeleri ile endüstrinin belirlemiş olduğu girdi normları arasında pazarlık yaşanır. Endüstri üretim hedefleri, girdi normları ve girdi ihtiyaçlarını uzlaştırarak, merkezle pazarlık yapmaya başlar. İlk üretim hedeflerini gerçekleştirmek için gerekli girdilerin belirlenmesiyle beraber, üretim hedeflerini yeniden düzenlemek zorunda kalır.Yeniden merkez-endüstri-işletme süreci yaşanır ve bu durum planda tutarlılık sağlanıncaya kadar tekrarlanır. Bu sürecin yaşanmasında, üretim hedeflerinin kaynaklarını (üreticilerini) ve kullanım alanlarını (tüketicilerini) gösteren maddi bilançolar kullanılır. Bu sürecin sonunda oluşan kesin planın yanısıra, bir de (yine aynı yöntemle) ikmal ve tedarik planı hazırlanır. Böylece bütün işletmeler, yeni dönemde: a)üretim hedeflerini b) bu hedefleri gerçekleştirmek için gerekli girdileri nerelerden temin edeceğini bilir. İşletmelere fıziksel üretim hedefı dışında çok ayrıntılı başka hedefler de gönderilir. Bu hedefler arasında planlanmış karlar, planlanmış zararlar, ücret fonları vb. sayabiliriz. Şunu belirtmek gerekir ki, Sovyet modelinde kâr kavramı yaygın olarak kullanılmakla birlikte, bu kavramın üretim hedeflerinin belirlenmesinde ciddi bir etkisi yoktur. Şimdi sözkonusu planın bazı temel özelliklerini belirleyelim: 1) Plan hazırlanma süreci merkezdeki plancılar, endüstri yöneticileri ve işletme yöneticileri arasında geçmektedir. (Bilindiği gibi işletmeler,1928'e kadar parti hücreleri-işyeri komiteleri ve teknik müdürden oluşan üçlü(TROİKA) tarafından yönetilirdi, ilk planla birlikte tek adam yönetimine geçildi ve 1937'de TROİKA tamamen ortadan kalktı). Toplumun tüketim düzeyi ise, genel hedefler dolayımıyla belirlenmekteydi. Elbette, plancılar, önceki yılların verilerine dayanarak ve diğer araştırmalardan ya- rarlanarak toplumun tüketim eğilimini dikkate alır, ama burada toplumun hiç bir zorlayıcı etkisi yoktur. Ayrıca, planların hazırlanmasında doğrudan üreticilerin etkisi ya yoktur ya da gözardı edilebilir. 2) Plan, fıziki üretim ve bununla bağlantılı hedeflerin planıdır ve emek planlamasından yoksundur. Emek, doğrudan bir endüstrinin çıktısı olmadığından maddi bilançolar yoluyla emek planlaması yapmak zaten olanaksızdı. Özellikle planlamanın ilk yıllarında emek kıtlığı yaşanmadığı için, emek planlamasını zorlayan hiçbir neden kalmamıştı. 3) Maddi bilançolar fiziksel olarak yapıldığından henüz fiyatların burada yeri yoktur. 4) Yatırımların planlanması farklı bir süreçle ve genellikle işletmelerin fazla bir etkisi olmadan merkez tarafından yapılır. Merkezi planlama örgütü, partinin siyasi ve ekonomik politikaları doğıultusunda yatırım hacmini ve sektörlere dağılımını belirlerken, sektör yöneticileri de yatırımların işletmelere dağılımını belirler. Teknik seçimi ise işletmeler ve endüstri yönetimi arasındaki görüşmelerle ve merkezin genel hedefleriyle uyumlu olarak yapılır. İşletmelerin yatırım talepleri elbette vardır ve bunlar endüstri yöneticilerince gözönüne alınır. Özel işletme olarak nitelenebilecek kolhozların üretim araçları bile merkez tarafından tahsis edilir. Fiyat sistemi Sovyet modelinde ürünlerin fiyatları merkezi fıyat örgütü (GOSKOMTSEN) tarafından üretim maliyetlerine göre belirlenir. Elbette ürün maliyetlerinin ne olduğu sorulmalıdır. Emek planlaması olmadığına göre, ürünlerin toplumsal bakımdan gerekli emek zamanları bilinmemektedir. Fiyatlar birbirinden bağımsız üreticilerin karşılıklı yapacakları sözleşmelere göre belirlenmediğinden, piyasa fıyatlarının da oluşması olanaksızdır. O zaman maliyet nedir? Bir malın maliyet fiyatı, o malın üretiminde kullanılan girdilerin fiyatlarının toplamıdır. Ama girdilerin fıyatı nasıl belirlenir? Kuşkusuz merkezi planlama örgütü, ürünlerin fiyatlarını belirlerken elbette sosyal ve siyasi bir çok etkeni gözönüne almaktadır. Fakat, sovyet fıyat sistemi yine de 'keyfı' olarak nitelenebilir. Çünkü fiyatların belirlenmesinde ne değer yasası dolayımıyla, ne de emek planlaması yoluyla doğrudan, toplumsal bakımdan emek zamanı dikkate alınmamaktadır. Ayrıca, kapitalist dünya fıyatları da referans alınmadığından, fıyatlar iktisadi bakımdan 'keyfi' niteliktedir. Merkezi fiyatlama örgütünün işi bu nedenle çok zordur ve her yıl yüzbinleree farklı malın fiyatını belirlemek zorundadır. Birçok matbu yanlışlıklar bir yana, nihai bir ürünün kendi hammaddelerinden daha düşük bir fıyatı olması gibi olaylar yaşanabilmektedir. Sovyet toplumunda fiyatlar hiçbir zaman ürünlerin toplumsal maliyetini göstermez. Üstelik toplumun talebindeki değişmelere karşı pek esnek değildir. Tüketim ürünlerinin perakende fıyatı ise talep değişimlerine karşı bir ölçüde duyarlıdır. Bir malın talebi arttığında veya sıkıntısı gözlendiğinde ürünlerin satışı anında alınan MUAMELE VERGİSİ arttırılarak ürünün perakende fıyatı arttırılmış olur. Muamele vergisi aynı zamanda genel toplumsal harcamaların ve yatırımların asıl kaynağıdır. Ürünlerin bollaşması durumunda da muamele vergisi düşürülerek perakende fıyatlar düşürülür. Bu durum sadece tüketim ürünleri için geçerlidir. Böylece, fiyatların üretimi etkilemesine izin vermeden toplumun talebini bir ölçüde dikkate almak mümkün olmuştur. Fakat bu durum; perakende fiyatların toplumsal maliyeti gösterdiğinin kanıtı değildir. Tüketim nesnelerinin fıyatı çok uzun yıllar değişmeden kalabilmiştir. Demek ki Sovyet fıyat sisteminin (istisnalar dışında) en belirgin özelliği, ürün fiyatlarının merkezi olarak, üretim maliyetleri temel alınmadan daha çok iktisadi/sosyal/siyasal bir çok etken gözönüne alınarak kelimenin dar anlamıyla `keyfı' olarak belirlenmesidir. Fiyatlar, kesinlikle karşılıklı sözleşmeler ve piyasa ilişkileriyle oluşmaz. Bu nokta önemlidir. Fiyatlar için geçerli olan şey aynı zamanda ücretler için de geçerlidir. Ücretler hiçbir zaman karşılıklı pazarlık sonucu, piyasa ilişkileriyle belirlenmez ve genel politikalara bağımlı olarak merkez tarafından belirlenir. Bir emekçinin geliri temel kazançlarından ve ek olarak maddi teşviklerden oluşur. Maddi ve manevi teşviklerin Sovyet sisteminde rolü büyüktür, çünkü fıyat sistemindeki keyfılikden kaynaklanan kronik bölüşüm sorunları ancak teşvik sistemiyle halledilmeye çalışılmıştır. Özendiriciler, Parça Başı Sistemi ve Sosyalist(!) Yarış Üretimin hızla arttırılıyor olması yetmez, üretilenlerin bölüşülmesi de gerekir. Ve üretimin daha sağlıklı olabilmesi için bölüşümün de sağlıklı olması gerekir. Sovyet sanayileşmesinin ilk dönemlerinde bölüşüm sorunları büyük önem taşımamıştır, çünkü o dönemler en önemli mesele teknik gelişmenin hızla sağlanmasıydı. Fakat teknolojik gelişme alanında ilerleme sağlandıkça bölüşüm ilişkileri sorun yaratmaya ve teorik pratik tartışmalar yaratmaya başladı. Sosyalizmle ilgili anlaşılamayan konuların başında bölüşüm ilişkilerinin nasıl olacağı gelir. Çoğu kez (teori böyle olmadığı halde) sosyalizmde herkesin gelirinin eşitlenmesi gerektiği sanılır. Oysa ki tarihsel geçiş süreci olarak sosyalizmde, bireyler ancak emeklerinin karşılığını alabilirler. Kapitalist toplumda, meta olarak emek-gücünü satan emekçi, emek gücünün karşılığı ne ise ancak o kadar tüketimde bulunabilir. Kapitalist adına yaptığı üretimde, emeğinin ancak bir kısmını geri alabilir. Ve bütün bu ilişkileri, emeğinin karşılığını, artı değer olarak sızdırılan kısmı, toplam yarattığı değeri ve kendisine kalan bölümünü açık bir ilişki olarak göremez, herşey üretimin sırları ve fıyat sisteminin sis perdesi arkasındadır. Sosyalizmde ise emekçi, çalışması sonucu ortaya çıkan ürünlerin toplam toplumsal emek zamanı karşılığını, toplumsal fonları ve bizzat kendisinin tüketimine ayırdığı bölümü açık ve emek zamanı cinsinden görebilmelidir. Bu açık ve yalın görüntü herkesin sadece emeğinin karşılığını almasını sağlar. Burada sözkonusu edilen 'emek zamanı' toplumsal bakımdan gerekli emek zamanıdır. Herhangi bir somut emek zamanı değildir. Fakat, bu konu hem teorik çalışmalarda hem de yer yer Sovyet sisteminde yanlış anlaşılmıştır. Daha çok çalışılarak üretilen ürünlerin daha değerli olacağı yanılsaması ortaya çıkabilmiştir. "Değer bir emek niceliğine dayandığı için, nicelik artmadıkça daha fazla değer üretmek olanaksızdır. "Alain Lipietz, bu çerçevede ve oldukça mantıklı bir biçimde şunları yazar" Gerçeklikle ilgili kendi basit karikatürüne göre, Fransa'da savaştan sonraki hızlı büyüme (boom) dönemi sırasında çıktı, birikim ve tüketim (işçilerin tüketimi dahil) ve buna bağlı olarak emek üretkenliği üç katına çıktı.Ancak toplam çalışma saatleri çok az değiştiği için, sonuçta üretilen değer ve emek-gücünün değeri değişmedi! Marksizan değer esasına göre, bu yaklaşım tamamen doğrudur.İşte bu yaklaşımın yararlı ya da aydınlatıcı bir tanım olup olmadığı merak konusudur." Sadece Alec Nove kuramsal olarak değil, Sovyet plancıları da Marx'ı bu konuda pek iyi anlamış değildirler. Birçok işletme yöneticisi de yasa'nın açıklarını keşfetmiş uyanık tüccarlar gibi, maliyeti daha yüksek, daha çok hammadde taşıyan ürünlerin kendi plan hedeflerine çok daha kolay ulaşmalarını sağlayacağını bilerek (Marx'ın sözkonusu yasasının açığını bulmuş olarak, uyanıkça) daha çok emek girdisi, daha çok hammadde girdisi talep etmişler ve kullanmışlardır. Böylece sovyet toplumunun kronik sorunlarından birinin nedenini anlamış bulunuyoruz. Daha kalın, daha ağır ve hantal ürünler. Marx, sanki bu tür yanlış yorumları önceden sezmiş gibi 'toplumsal bakımdan emek zamanı' yasasını anlatırken şu uyarıyı hemen eklemiştir: "Bir metanın değeri içerdiği emek zamanına göre
belirlendiği için tembel veya yeteneksiz bir işçinin daha geç üreteceği
için daha değerli metalar üreteceği sanılabilir. Oysa ki yukarda sözü
edilen emek zamanı veya emek saati, herhangi bir malın üretimi için
harcanan emek zamanı değil, toplumun toplam emeği bakımından ortalama emek
zamanı veya toplumsal bakımdan gerekli emek zamanıdır." Josef Stalin
sosyalizmin iktisadi meselelerine kendi dönemindeki bir çok düşünürden
daha vakıftır. Hemen belirtmek gerekir ki sosyalist bilince hitap eden manevi teşvikler dışında, diğer ikisinin sosyalist yöntemlerle ve sosyalist bölüşüm ilişkileriyle hiçbir ilişkisi yoktur: Çünkü bu yöntemlere bir zorunluluk sonucu başvurulmuştur, iradi ve zorlamaya dayalı yöntemlerdir. Sovyet planlama modelinin sadece merkezi iradeye dayanması, kalıcı iktisadi ilişkiler yaratamaması (yani sosyalist üretim ilişkilerinin yaratılamaması) bu sonucu doğurmuştur. Kalıcı iktisadi ilişkilerin yerini iktisadi-merkezi zor almıştır. İktisadi zor, bireysel üretkenliği, kalıcı iktisadi ilişkilere değil, motivasyonlara ve zorlama unsurlarına bırakır. Siyasi bilinç unsuruyla gerçekten de üretkenlik artışının güzel örnekleri verilmiştir. Ama üretkenlik sağlam iktisadi ilişkilerle sağlanmadıkça eninde sonunda üretken olmayan bir duruma ulaşılır. Emekçi ne emek üretkenliğiyle ne de emeğinin ürünüyle (kalitesiyle v.s) ilgilenir. Yabancılaşma bir başka biçimde yeniden gündemdedir. Parça başı sistemi, aslında taylorizmden etkilenmiş ve Sovyet sanayileşme sürecine aktarılmış, kapitalist bir yöntemdir. Genellikle, belirli bir ücret düzeyine ulaşmak için, taban üretim hedefı belirlenir, bu hedefın üstüne çıkıldığında ek maddi kazanç sağlanır. Ayrıca üretim hedefleri birkaç düzeyde belirlenir ve her düzey aşıldıkça gelir olasılığı da giderek yükselir. Bu yöntem, gerçekten de emek üretkenliğini arttırmada bir süre için de olsa etkili olmuştur. Ama merkez ve işletme yönetimi, üretimi arttıımak için sözkonusu düzeyler ve teşvik miktarıyla sürekli oynamış, düzeyleri sürekli arttırmıştır. Stahanov hareketi de 1935 yılında teknik temelin göreli olarak gelişmesi ve üretim araçlarının daha etkin kullanımıyla üretkenliğin arttırılmasını hedefleyen ve ilk başta sosyalist bilince hitap eden bir uygulamadır. Ve gerçekten de çok başarılı sonuçlar alınmıştır. Ama stahanov hareketi de tıpkı parça başı sistemi gibi emekçilerin kaslarını giderek daha çok gerilim altında bırakan, aynı ücret düzeyine ulaşmak için giderek daha çok üretmeye zorlayan bir sistemin uzantısı olmuştur. "Stahanov hareketi olarak ortaya çıkan akım, aslında işçilerin, iş takımlarının, atelye ve fabrikaların kendileri için konmuş hedefleri aşmak uğrunda birbirleriyle yarışmalarından başka bir şey değil. İlk çıktığında, hedefler aşılır. Hedef aşıldıkça, tıpkı yüksek atlama yarışında olduğu gibi, ulaşılacak veya aşılacak hedef biraz daha yükseltilir." Bazı sosyalistlerin övgüyle sözettiği bu yöntemler, kapitalist kategorilerin fiili anlamda ortadan kaldırılmış olduğu bir toplumda, sosyalist kategoriler ve ilişkiler yaratılamadığı için başvurulan zorlama kapitalist damgalı yöntemlerdir ve sanayi üretimini arttırmak için belirli bir süre başarılı gözükseler bile, sosyalizmin kuruluşu bakımından tıkanmaya ve etkisiz kalmaya mahkumdur. Plan Teşvik Sisteminin Yarattığı İktisadi Davranış Bozuklukları: Sovyet planı da, sosyalist bölüşüm ilişkilerinin yaratılamayışı sonucu, zorlama yöntemlerle bu sorunu çözmeye çalışmanın sıkıntısıyla karşılaşmış, ama teşvik sisteminin dışında başka çaresi de kalmamıştır. Fakat bu sistem, Sovyet modelinin tıkanmasını doğuran bir çok sorunu kendi içinde yaratmıştır. İşletme özendiricileri (prim dağıtımı), başarı göstergelerinin planlanmış düzeylerine ulaşıldığı ve bu düzeyler aşıldığı takdirde işler. (...) sadece gayri safı üretim arttıkça değil, plan hedefi düşük tesbit edildikçe de primleri yükseltecektir. Böylece, primi azamileştirme peşinde olan işletme yöneticileri, gayri safi üretim değerini arttırmaya çalışmanın yanı sıra, plan hedefıni asgaride tutmayı hedefleyen davranış biçimlerine de yöneleceklerdir. (...) `sosyalist işletmenin, idari emirleri etkilemek için elinde bulunan en etkili yöntem, tek-yönlü bilgi vermektir.' Bunun sonucunda işletmelerden gelen bilgi ve teklifler, üretim kapasitelerini daima gerçekte olduğundan az; yatırım, insangücü ve genel olarak girdi ihtiyaçlarını ise suni derecede yüksek gösterir. En az bu derece ciddi sonuçlar doğuran bir başka durum; plan inşasında hareket noktası olarak bir önceki dönemin uygulama sonuçlarının esas alınması ile doğar... Bu yılın primleri ve gelecek yılın plan hedefleri, bu yılın plan sonuçlarının fonksiyonları ise, hedefleri aşmak, fakat çok da fazla aşmamak 'temkinli' yöneticiliğin bir şartı olur. Aksi yönde davranan; diyelim bütün kaynaklarını seferber ederek başarı göstergesini azamileştiren işletmeler kısa dönemde mükafatlandırılsalar da, bir sonraki dönemin plan hedefleri yükseltilerek bunlar başarısız işletmelere dönüşebilirler. Böylece, gerçek performanslarında hiçbir değişme olmadığı halde, plan hedefleri üzerinde oynayarak bir yılın 'iyi' işletmelerini, bir sonraki yılda, 'kötü' göstermek mümkün ve olağan bir durum olur. (,..) Merkezdeki plancılar durumun farkındadırlar ve bu
yüzden kendilerine ulaşan bilgileri değerlendirirken ve işletmelere plan
hedefleıi teklif ederken, tamamen zıt yönde davranırlar işletme üretim
kapasitelerini gerçekte olduğundan yüksek, işletme ihtiyaçlarını ve
maliyet unsurlarını ise düşük tahmin ve teklif eden bir tutum
izlerler.(...) Bir Yanda Kuyruklar, Diğer Yanda Stoklar : Kalitesiz Üretim: Sovyet ekonomisinin ve diğer Doğu Avrupa ekonomilerinin en belirgin ve kafaları karıştıran sorunlarından biri de, bir yanda belirli ürünler için uzun kuyruklar varken, diğer yanda depolarda çürüyen malların yüksek oranıdır. Bu sorun öyle bir hal almıştır ki, artık son yıllarda üretilen ürünlerin çok büyük bir bölümü tüketicilere değil depolara gitmeye başlamıştır.1965 yılında tüketilmeyen malların yeni mallara oranı %13 iken,1981 yılında %77'ye ulaşmıştır. Son yıllarda depolarda bekleyen malların oranı, toplam yeni üretimin 3 katına kadar çıkmıştır. Bu tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olgudur. Diğer yanda kuyruklar ise depolarda biriken stoklar kadar uzamaya başlamıştır. Stok birikmesi oldukça kuyruk oluşumunu yadırgamamak gerekir. Kuyrukların iki nedeni vardır. 1) bozuk fyat sistemi (sosyalist ilişkilerin yaratılamadığı, kapitalist ilişkilerin ortadan kalktığı toplumda ne emek zamanı ölçüsü vardır ne de fıyat, kullanım değerine fıyat giysisi giydirilemez.) Örnek vermek gerekirse, uçak üretiminde yeterli üretkenlik artışı sağlanamadığı halde, değişik toplumsal gerekçelerle Moskova-Batum arası uçak bileti fıyatı 2 kilo domates fiyatına eşit olursa, Moskova'daki uyanık bir tüketici, cumartesi pazarının Batum'da çok ucuz olduğunu (yine çok ucuz olan bir telefonla) öğrendiğinde, cumartesi alışverişini Batum' da yapmaya karar verecek ve uçakla gidip alışverişini yapıp tekrar akşam olmadan evine dönecektir. Bu durumda hem telefon hatları olağanüstü dolu olacak, hem de uçakta yer bulmak ancak uzun kuyıuklar sonrası mümkün olacaktır. Bu nokta uzun kuyrukların sadece bir nedenidir. 2) Uzun kuyrukların diğer ve daha önemli (halledilmesi daha zor) bir nedeni ise kullanım değeri taşımayan ürünler için toplumun bedel ödemeye devam etmesidir. Bilindiği gibi, bir ürünün emek ürünü sayılabilmesi için öncelikle kullanım değerinin olması şarttır. Kullanılmayan ve birileri için kullanım değeri taşımayan ürünler bütün toplum biçimlerinde emek ürünü sayılmaz ve bu ürünü üretmek için harcanmış emek ise boşa harcanmış sayılır. Sovyet toplumunda da kullanılmayan ürünler için harcanan emek elbette boşa harcanmıştır. Ama Sovyet sistemi (toplumun tüm bireylerinin aleyhine de olsa) bu ürünleri emek ürünü olarak kabul eder, belirli bir emek ayırmaya devam eder ve depolarda çürütür. Böylesi bir üretimi yürüten bir toplumun çok uzun bir süre ayakta kalması olanaksızdır. Sosyalizmle ilgili diğer tüm konular gibi, bu konunun da en erken farkında olan kişi Josef Stalin'dir. Bu konudaki bir tartışmada aynen şunları söyler. "Yaroşenko yoldaş unutuyor ki, insanlar, üretimde bulunmak için üretimde bulunmazlar, gereksinimlerini gidermek için üretimde bulunurlar. Unutuyor ki, toplumun gereksinimlerinin giderilmesinden kopan üretim söner ve ölür" Sorunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyan J.StaIin sanki Sovyet toplumunun geleceğini, öngörüyordu. Fakat, ne yazık ki diğer bütün düşünürler gibi sorunun kökenini anlamış değildi. Kullanım değeri ifade etmeyen ürünlerin, emek ürünü sayılması ve üzerlerindeki fiyatlardan hesaba katılması bir başka sorunu da gündeme getirmiştir: ÜRÜNLERİN NİTELİĞİ (kalitesi) sorunu. Herkes, Sovyet mallarının nitelik sorununun farkındadır. Sovyet plancıları da öyle, ama bu sorunu reformlarla ve merkezi denetimle çözmeye çalışmışlardır. Oysa ki, nitelik merkezi olarak planlanamaz. Onbinlerce ürünün yüzlerce farklı kalitesi birbirinden ayırt edilemez. Nitelik ancak kullanıcının koyacağı bir ölçüttür. Ancak kullanıcı bir malın nitelikli olup olmadığına karar verebilir. Sovyet toplumu ise ürünlerle ilgili yargısını üretime yansıtacak mekanizmalardan yoksundur. Sovyet toplumu 1) temel ihtiyaçlarını ürünler kalitesiz olsa bile tüketir. 2)Diğer ihtiyaçları için ise elbette kalite ölçüsünü koyar, ve bu yüzden tüketilebilir ürünler için uzun kuyruklar oluştururken, diğerlerini depolarda çürümeye bırakır. Nitelik ölçüsünü bir yere kadar koyar ama bunu üretime yansıtamaz. Yeni Ürünlerin Ortaya Çıkmayışı ve Dağıtım Sisteminin Bozukluğu: Sovyet modeli yukarıdaki özelliği nedeniyle aynı zamanda yeni ürünlerin zor ortaya çıktığı bir toplumdur. Genellikle 1960 'larda Sovyet toplumu tam bir modern sanayi toplumunun temeline sahip olmasına rağmen tüketim oldukça dar bir alana sıkışmış, üretim çeşitlenmesi zor görülen bir olgu olmuştur. Üretilen ürünlerin kullanım değeri taşıyıp taşımaması önemli olmadığı için, ürünlerin kullanım değeri taşısa dahi, tüketicisine ulaşıp ulaşmaması da önemsiz olmuştur. Bir işletme kendisine verilen ayrıntılı hedefleri sağladı mı ve hatta aştı mı başarılı sayılır ve gerekli payı ve teşvikleri alır. Bu ürünlerin kullanım değeri taşıyıp taşımadığı ve tüketicisine ulaşıp ulaşmadığı ise merkezin sorunudur. Bu durum dolaşım ve dağıtım sistemlerinde önemli bozukluklara yolaçmış ve depolarda çürüyen ürün oranını arttırmıştır. Tarımsal alanda, ürünlerin yaklaşık 1/4'ü yollarda dökülmekte veya çürümektedir. Ve bu durumdan da hiç kimse sorumlu değildir, herkes toplumdan planda belirtilen payını almaya devam eder. Üretim ve Tüketim Kopukluğu: Bilindiği gibi kapitalist toplumda, üretim ile tüketim arasındaki ilişki tüketim araçları piyasası dolayımıyla sağlanır. Piyasada satılamayan ürünler bir dahaki sefer üretilmez, hiç bir değer ifade etmez. Böylece toplumun talebi dolaylı da olsa üretime yansımış olur. Kapitalistler kendileri bakımından olumsuz olan bu durumu, değişik araçlarla toplumun talebini belirlemeye çalışarak aşar. Bu şekilde, metaların fiyatı emek-değer yasasına göre, toplumsal maliyetine ve gerekli emek zamanına göre belirlenir, ama emekçiler açısından bu görünmez, ve emekçi meta ilişkisinde kendi toplumsal ilişkisini göremez, ne kadar ürettiğini, ne kadar sömürüldüğünü göremez. Sosyalist bir toplumda ise üretim ile tüketim arasındaki ilişki piyasa dolayımıyla değil, kollektif gönüllü bir plan yoluyla sağlanır. Toplum (tüketim) isteklerini ve harcamak istediği emek zamanını bu plana yansıtır. Sosyalist bir toplumun bireyleri, sosyalist bir plana iki biçimde müdahale edebilmelidir. 1) Vatandaş ve toplumun bir bireyi olarak, planın genel hedellerinin (yatırım öncelikleri gibi) belirleneceği ve uzmanların hazırladığı bilgilerin kullanılmasıyla verilecek kararlarda. 2) Doğrudan üretici olarak, kendi üretim biriminin hedeflerinin ve olanaklarının belirlenmesinde ve denetlenmesinde. Üretenlerin aynı zamanda yönetiyor olmasını sağlayacak bu iki biçim, ancak hem işyeri düzeyinde hem de toplum düzeyinde, bizim anladığımız ve önerdiğimiz anlamda örgütlü bir emekçiler demokrasisini gerekli kıldığı açıktır. Ve bütün bir plan toplumsal bakımdan emek zamanı ilkesi üzerinde kurulur. Bu şekilde sadece üretim ile tüketim arasındaki bağ kurulmuş olmaz, aynı zamanda emekçiler üretimleri ve harcadıkları fıziksel emek süresi sonucu, topluma verdiklerini ve toplumdan tüketim nesnesi (ihtiyaçlarını giderme nesnesi) olarak aldıklarını, toplumsal fona verdikleri kısmı, açık olarak ve 'toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı' cinsinden görür. (Toplumsal bakımdan gerekli emek zamanını, belirli bir ürünü üretmek için harcanan fiili emek süresi olarak değil, o ürünü üretmek için toplumun yaygın üretim koşullarında harcanan (ortalama) emek zamanı diye tanımlıyoruz). Burada artık üretim ile tüketim arasındaki ilişki, açık ve doğrudan bir hale gelmiştir. Her ne kadar herkese emeğine göre ilkesi bu şekilde gerçekleşse de bu, özünde burjuva eşitsizliğin devamı anlamına gelir. Çünkü daha yetenekli bireyler daha nitelikli emekleri sayesinde aynı sürede daha çok tüketim nesnesi elde edecektir. Bu durum ancak komünist toplumda aşılabilir. Sosyalizm sürecinde ise toplum, bütün bireylerine eşit eğitim ve kendini geliştirme olanağını tanıyarak bu eşitsizliği asgariye indirmeye çalışır. Sovyet toplumu ise bu açıdan bakıldığında, üretim ile tüketim arasında böylesi bir bağı hiç bir zaman kurmamıştır. Evet üretim ile tüketim arasındaki kapitalist bağ olan 'piyasa' ortadan kaldırılmıştır ve bunun yerine bir plan getirilmiştir, ama bu sosyalist bir plan değildir, üretim ile tüketim arasındaki bağ yukarıda sözettiğimiz türden değildir. Bu ise emekçilerin ürünlerine yabancılaşmasına, üretim sürecini açık ve berrak olarak görememelerinin yanısıra, önemli oranda toplumsal bir israfa yol açmıştır. Böylesi bir ilişkiler bütünü kurulamayınca, toplumun ihtiyaçlarını karşılamayan ve yararlılık ifade etmeyen ürünler de emek ürünü sayılmış, üretenler bunun karşılığını toplumdan almıştır. Sorumlusu kim ve ne olursa olsun, yararsız ürünler toplum için hiç bir karşılık ifade etmez. O tıpkı askeri harcamalar gibi boşa harcanmış emektir. Hatta askeri harcamalardan daha da kötü, çünkü askeri harcamalar da belirli bir tüketilme olanağı yakalar. Üretim ile tüketim arasındaki bu kopukluk, sadece toplumsal israfa yol açmakla kalmamış, aynı zamanda üretim araçları ile tüketim araçları sektörü arasındaki kopukluğa da yol açmıştır. Böylece depolarda çürüyen, dağıtılamayan, yararsız tüketim nesnelerinin yanısıra, yine depolarda çürüyen ve üretim aracı payesine erişemeyen (yatırıma dönüşemeyen) makina yığınları da ortaya çıkmıştır. Yüksek Maliyet ve Hammadde İsrafı: Bireyler ve işletmeler toplumdan yeni yarattıkları yararlı ürünler karşılığında pay almak yerine, fiziksel plan hedefıne ulaşmayı başarı göstergesi olarak önlerine koyunca, bu durum, hammaddelerin ve diğer doğal kaynakların ve enerji gibi, çelik gibi girdilerin denetimsiz kullanılmasına yolaçmıştır. Dünyanın en büyük çelik üreticisi olan SSCB'de sürekli bir çelik darlığı yaşanmıştır. Üretilen çeliğin yaklaşık %27'si ziyan ediliyor. Aynı israf durumu bütün girdilerde görülür. Ayrıca, gelişmiş sosyalist ekonomiler bir birim ürün için gelişmiş kapitalist ülkelere göre iki kat daha fazla kömür ve üç kat daha fazla çelik kullanmışlardır. Teknolojinin Gelişmesi ve Taşlaşması: Bugün ortaya çıkan tablo Sovyet modelinin teknolojinin gelişmesini, en azından A.B.D'ye yetişmesini sağlayamadığı şeklindedir. Bu bir yanılsamadır. Sovyet modeli çok uzun yıllar boyunca teknolojide çok hızlı atılımlar sağlamıştır. Bir gerçeklik olarak ortaya çıkan teknolojinin taşlaşması sorunu ise, teknolojinin geliştirilmesi alanındaki sorunlardan değil, toplumsal üretimin örgütlendirilmesi noktasından kaynaklanmıştır. Sovyet teknolojik gelişimi, büyük hayranlıklar uyandıracak başarılar kazanmıştır. Bugün için bile durum geçerlidir. Sovyet modelinin bu alanda başarılı olmasının nedeni, teknoloji geliştirmeyi bilinçli olarak merkezi bir faaliyet haline getirmiş olmasıdır. Bu durum üretici güçlerin dünya çapındaki gelişiminin zorladığı bir durumdur. Çünkü bugün artık, kapitalist ülkelerde bile, yeni tekniklerin ortaya çıkarılması, dahi mucitlerin veya yetenekli üretim mühendislerinin eseri olmaktan çıkmıştır. Teknoloji üretme süreci, bağımsız bir üretim süreci olarak görülmekte ve bu iş için sermaye yatırılmaktadır. Sadece teknoloji geliştirmek için kurulan fırmalar, bu alanı tekellerine almakta, ve üretici fırmaların yeni tasarım isteklerini, bir ticari meta olarak ama nitelikli emek gücü(araştırmacı mühendis ve bilim adamları) ile üretmektedir. Uluslarüstü dev tekeller de teknoloji geliştirme faaliyetlerini merkezi olarak yürütmektedir. Japonya bile teknolojik araştırmaları, devlet desteğiyle ve merkezi olarak ele almaktadır. Sovyet modelinin yerel teknik gelişmeleri teşvik edemediği, edemeyeceği doğrudur ve eleştirilebilir. Ama teknolojik faaliyetin merkezileştirilmesi doğrudur, ve Sovyetler bu politika sayesinde teknolojik atılımı sağlamıştır. Ama elbette teknolojinin taşlaşması olgusu da karşımızda duruyor. Sovyet ekonomisinin bugünkü teknolojik geriliği, teknolojik alandan değil, ekonominin örgütlenmesindeki ve üretim ilişkileriyle ilgili bir konudur. Sovyet teknolojisi hızla geliştirilmeye devam edilmiştir ama bu gelişmeler üretim sürecine yansıyamamıştır. Örnek vermek gerekirse, oksijen çeliği tekniğinde 2 yıllık uygulama gecikmesi(A.B.D ye göre), endüstriyel süreçte 6 yıllık bir gecikme anlamına gelmiştir. Continous Casting çelik tekniğinde sovyetler 7 yıllık bir öncülüğe sahip olmasına rağmen, endüstriyel sürecin ortaya çıkmasında 3 yıllık bir gecikme ortaya çıkmıştır. Bu durum sorunun kaynağının nerede olduğuna dair bir ipucudur. Sovyet Planlamasında Bunalım Eğilimi: Sovyet planlama modelini tarif ederken, bir
özelliğini belirtmiştik. Plan ortaya çıktıktan sonra her bir işletmenin
üretim hedefleri ve bu hedefleri üretmek için gerekli olan girdi ve
hammaddelerin nasıl, nereden alınacağı belli olmuştur. Bu girdileri
sağlayan sektör ve işletmeler de kendi hedeflerini bilmektedir. Herhangi bir birim hedeflerine ulaşamadığında veya hedeflerini çok aştığında, planlama sistemi derin bir yara alır. Çünkü bir çok aşamadan geçerek hazırlanan uyumluluk, yeniden sağlanamaz. Bu nokta Sovyet planlamasının en hassas noktasıdır. Modern sanayileşmenin ilk dönemlerinde, daha çok doğrudan direktiflerle üretimin yürütülmesini olanaklayan üretim, geliştikçe ve çeşitlendikçe planlama süreci de giderek karmaşıklaşmıştır. Bu ise sözkonusu bunalım eğilimini ortaya çıkarmıştır. Nitekim Sovyet ekonomisinin son durumuna baktığımızda, böyle bir zaafın etkisinin büyük olduğu görülür. Bu zaaf genel olarak bütün planlama türleri için geçerlidir ve kuramsal olarak araştırılmalıdır. Çöküşe Doğru: Tıkanma Yukarıda sıraladığımız sorunlar Sovyet modelinin ortaya çıkışından beri elbette eğilim olarak vardı. Modern sanayileşmenin tamamlandığı 1950'lere kadar bu sorunlar canalıcı hale gelmemiştir. Fakat 1950'lerden sonra, ekonomi belirli bir niteliğe ulaştıktan sonra sorunlar kendini yakıcı olarak göstermeye başlamıştır. O zamana kadar pek önemli olmayan emek üretkenliğinin düşük oluşu artık sorun olmaya başlamıştır. O zamana kadar Sovyet toplumunun ihtiyaçları görece basit ve temel ihtiyaçlardı. Ama artık modern bir toplumun insanları olarak, nitelik ve çeşit öne çıkmaya başlayınca sorunlar dayanılmaz hale geliyordu. 1957 Sovnarkhoz Reformları, 1965 Kosigin Reformları en önemlileri olmakla birlikte, o tarihten sonra Sovyet tarihi aynı zamanda bir reform tarihi olmuştur. Reformların temel güdüsü, bilinçsizce de olsa bu sorunları çözmek olmuştur. Sorunlar sosyalizm bakımından ele alınamadığı için, çözümler ve reformlar hep piyasa ilişkilerinin daha da geliştirilmesi yönünde olmuştur. Giderek varılan piyasa sosyalizmi sorunları çözmediği gibi daha da ağırlaştırmıştır. Bu süreç, daha ilerki aşamalarda kapitalizme doğru gerilemeye dönüşmüşse de, sovyet ekonomisinin temel niteliği ve sorunları değişmemiştir. Bütün bu sorunlar ve kapitalist üretim koşullarının olmadığı bir ortamda kapitalist kategorilerin ve yöntemlerin devam ettirilmesinin yarattığı çelişkiler, sovyet toplumunu önce tıkanmaya ve en sonunda dağılmaya götürmüştür. Bu çelişkilerin sosyalizm yönünde aşılması gündeme gelmediği için çöküntü adeta kaçınılmazdı. Oysa ki, 1950'ler sonrasındaki Sovyet toplumu, sosyalizmi ve sosyalist demokrasiyi kuracak ve yaşatacak bütün önkoşullara sahipti. Modern ve büyük bir sanayisi vardı, az çok harekete geçirilebilen, eğitimli bir toplum ortaya çıkmıştı. Bu gelişkinliğin geleneksel modelle yarattığı çelişkiler, sosyalizm yolunda çözülmek yerine geriye doğru eğilim gösterildi. Sovyet ekonomisinin 1950'lerde ortaya çıkardığı bunalım, geleneksel modelin üzerinde kurulduğu üretim ilişkileri ve hukuki sistemle, üretici güçlerin arasındaki çelişkinin sonucudur. Bu çelişki ve buhran olumlu anlamda çözülememiştir. Sosyalizm ve Geleneksel Model Geleneksel modelin üretim ilişkilerini kabaca şöyle belirleyebiliriz. Üretim araçlarının hemen tümünün devletin elinde olduğu, özel üretimin tali ve önemsiz olduğu, toplumun kısa ve uzun vadeli ihtiyaçlarına göre parti tarafından denetlenerek oluşturulan ve yürütülen merkezi bir kollektif plan dahilinde yürütülen bir üretim, bu üretim sürecinde bireysel tüketimlerden artan artı-ürünün devlet(parti) tarafından üretenlerden bağımsız olarak yönlendirildiği, bireylerin toplumsal üretimden aldıkları payın toplumsal üretime katkıları oranında değil iktisadi anlamda 'keyfı' olarak belirlendiği bir ekonomi. Bu ilişkilerde emekçilerin hemen hiç bir rolü yoktur (kitle denetimi ve parti önderlerinin kafasındaki proletarya çıkarlarını temsil eden ideoloji dışında). Doğrudan üreticiler kendi ürünlerine farklı bir biçimde de olsa yabancılaşmıştır. Üretime ve üretimde kullanılan girdilere ya siyasi bir bilinç sayesinde 'sosyalist vatanının başarısı adına' olumlu yaklaşmakta, ya da (ezici bir çoğunlukla) önemsiz görmekte, acımasızca kullanmaktadır. Ürettiği ürünlere ne sahiptir ne de denetleyebilmektedir. Adeta bir figüran rolündedir. Sovyet toplumunda ortaya çıkan plan `özgür emekçilerin kollektif planı' değildir. O 'merkezi iktisadi zora dayalı' bir kollektif plandır. Planın hazırlanışı değil, yürütülüşü kollektifdir. Böyle olunca da, gönüllü olarak biraraya gelmiş emekçilerin eseri olmayan planın, emek planlaması yapması olanaksızdır. Çünkü, sosyalizmde üreticiler (emekçilerin) emeklerini daha üretim öncesinde bir araya gelerek eşitleyip, toplumsal emeğin bir parçası haline getirmeleri gerekir. Sovyet planlamasında emekçiler özgürce biraraya gelmedikleri için bu olanaksızdır. Kapitalist toplumda ise üreticiler (kapitalistler), emekçilerin emeklerini ürünlerin değişimi yoluyla eşitlerler. Sovyet toplumunda ise emeklerin toplumsal emeğin bir parçası haline gelmesi, merkezi olarak yürütülmektedir. Gönüllü ve örgütlü emekçilerin eseri değildir. Oysa ki, sosyalizm partinin eseri değildir. Sosyalizmi parti kurmaz. Sosyalizm, çoğu kez sanıldığı gibi, basitçe kitlelerin de eseri değildir. Özgür bireylerin ortaklaşa toplumu olarak sosyalizm, "bilinçli ve örgütlü kitlelerin gönüllü eyleminin eseridir." Kitlelerin birçok toplumsal örgütlülüğünün en kristalize biçimi, bütün bu sürecin öncüsü olan partidir. Ama o kadar. Ve bu öncülük sürekli yeniden üretilmek ve gönüllü bir temelde kalmak zorundadır. İşte bu sağlandığı zaman iktidarda olan parti değil, proletaryadır. Ve bu sağlanamadığı sürece ne sosyalist toplumsal ilişkiler ne de iktisadi ilişkiler tam olarak yaratılabilir. Emekçilerin iktidarı olmadan emekçilerin kollektif üretim ve emek planı da olamaz, sağlıklı olamaz. Bu durum sosyalizmin özgül bir yönünü gündeme getirmektedir. Sosyalizm sürecinde, daha önce üstyapı kurumu olarak beliren iktidar biçimi ve kültür, altyapıyı derinden etkileyen bir nitelik kazanmaktadır. Özgür-gönüllü ve bilinçli emekçilerin doğrudan iktidarının yaratılması süreci, SOSYALİST ÜRETİM İLİŞKİLERİNİN temelidir. Yani bütün üretim araçlarının kollektifleştirilmesi ve gönüllü bir kollektif ürün/emek planlamasının yapılması ve yürütülmesidir sosyalist üretim ilişkileri ve bunun temel koşulu ise emekçiler iktidarının kurulmuş olması, yani emekçilerin iktidarda olmasıdır. Bu nokta üretim ilişkilerini ilgilendirmesi bakımından çok önemlidir. Sovyet toplumunda ise gönüllü değil 'zora' dayalı ve bürokratik bir kollektif plan yürütülmektedir. Ve yukarıda tanımladığımız geleneksel modelin dayandığı üretim ilişkileri, sosyalizm sürecine bütün önkoşullarıyla girmiş olan bir toplumda derin çelişkiler yaratır ve olumlu ya da olumsuz yönde çözülmek zorundadır. (Nitekim, bu çelişkiler sovyet toplumunda ancak 1950- 60'larda (devrimden 30-40 yıl sonra) belirgin hale gelirken- üretici güçlerin belirli bir düzeyinde, Çekoslovakya gibi devrim anında üretici güçleri zaten bu düzeyde olan bir ülkede ise çelişkiler hemen ortaya çıkmıştır.) Sosyalizmin özgüllüğü bakımından bir noktayı da belirlemek gerekir. İktisadi ilişkiler bakımından mükemmel bir model ortaya konabilse bile, burjuva toplumunun bıraktığı kafa-kol emeği ayrımı düzeyinde, ve bencil çıkarına düşkün, burjuva insan tipiyle sosyalizmi kurmak olanaklı değildir. Sosyalist kültür ve sosyalist insanın ortaya çıkışı, devrim öncesi ve sonrası sürecin önemli bir görevidir. Sosyalist ilişkilerin bu insanı kendiliğinden yaratması beklenemez. Sosyalist üretim ilişkilerinin yaratılabilmesi, sosyalist insan ve insan ilişkilerinin yaratılmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Aynı şekilde, sosyalist insan tipinin, burjuva insanı gibi tarihsel bir gerçeklik haline gelebilmesi için sosyalist üretim ilişkilerinin egemen kılınmış olması gerekir. Sosyalist kültür ve insan ilişkileriyle, sosyalist üretim ilişkileri arasındaki diyalektik ve karşılıklı ilişkiye dikkat etmek gerekir. Ara Sonuç: Sovyet ekonomisinde yukarıda saydığımız sorunlar gönüllü bir kolektif plana dayanmayan, ve toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı yasasını ihlal eden, geleneksel modelin ortaya çıkardığı sorunlardır. Sovyet toplumu bu model içinde kapitalist ilişkileri tasfıye etmiş, yani kapitalizmi olumsuzlamıştır. Bu durum, üretici güçlerin gelişiminde muazzam bir atılım yaratmış ve Sovyet toplumunu sosyalizmin kuruluşuna hazır bir hale getirmiştir. Fakat, bu temelde başarıyla yürüyen toplum, ortadan kaldırılan kapitalist toplumun ilişkileri yerine sosyalist ilişkileri geçiremediğinden ve yaratamadığından, belirli bir süreç sonucunda bunalıma girmiştir. Toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı yasası açık ve yalın olarak egemen kılınamadığı için, kapitalist üretim ilişkilerinin olmadığı bir topluma kapitalist kategoriler giydirilmek zorunda kalınmıştır. Emekçiler, emeklerinin karşılığını yine emek olarak alamadıkları için onlara 'ücret' verilmiştir. Emekçiler ücret olarak ellerinde para bulundurduğu için, ürünlerin birer fıyatı olmuştur. Tüketim nesnelerinin fıyatı olduğu için, üretim araçlarının da fıyatı olmuştur. Böyle bir ortamda, sermaye ve kâr kavramlarının da kullanılmasını yadırgamamak gerekir. Sovyet Ekonomisinin Niteliği: Aslında Sovyet ekonomisinin niteliğine burada uzun uzadıya girmeyeceğiz. Çünkü çalışmanın asıl amacı sorunları sergilemekti. Üstelik bu konu daha çok aydınlatılmaya gereksinim duyan, teorik katkı bekleyen bir konudur. Fakat meselenin önemi de ortadadır. Bu yüzden kısaca değineceğiz. Sovyet ekonomisinin kapitalist, sosyalist ve geçiş niteliği elbette tartışılabilir. Hatta, yeni ve bir ara üretim biçiminden bile sözedilebilir. Fakat, Sovyet ekonomisini kapitalist bir ekonomi olarak nitelemek, anlamak ve çözümlemek tamamen imkansızdır. Çünkü, kapitalist ekonomi olarak niteleyenlerin, en başta artı-değer yasasının Sovyet toplumuna egemen olduğunu göstermeleri gerekir. Bunun için, emek gücünün meta olarak alınıp satıldığını ve bunun içinde Sovyet toplumunda meta üretiminin ekonominin temel niteliği olduğunu göstermeleri gerekir. Merkezi olarak tahsis edilen üretim araçlarının nasıl olup da emekçilerle bir arada (sermaye ilişkisiyle) meta ürettiğini, ve üretim aracı sahiplerinin, bu metaları nasıl ve nerede değiştiklerini göstermek marksizm bakımından olanaksızdır. Meta üretimi 1) ürünlerin kullanım değeri taşımalarını 2) Üreticisi için değil başkaları için kullanım değeri taşımalarını 3) Birbirinden bağımsız üreticilerin bu ürünleri karşılıklı ve özgür sözleşmelerle değişmelerini varsayar. Kapitalist üretim ise meta üretiminin yaygınlaşmasının yanısıra emek gücünün de metalaşmasını öngörür. SSCB'de Sınıf Yapısı(%)
Kaynak : The USSR in fıgures Sovyet toplumunda Stalin'in de açıkça belirttiği gibi değer yasası tamamen yokolmamıştır ama ekonomiyi belirleyen bir yasa değildir, bazı küçük/özel üretimle, kooperatif üretimle sınırlıdır. Üstelik kooperatif mülkiyet biçimi de geçiş toplumunda varlığını sürdürebilen bir tür kollektif mülkiyet biçimidir ve kapitalist özel mülkiyetle benzerliği yoktur. Ayrıca, böylesi bir yaklaşımla Sovyet toplumunu anlamak tamamen olanak dışı hale gelir. Çünkü toplumdaki çelişkiler ve çatışmalar, sınıf eğilimleri ve oluşmaları, kapitalist toplumun gözlüğüyle asla anlaşılmaz. Egemen sınıf olarak burjuvazi(!), nasıl olup da yukarıda açıkladığımız sorunları taşıyan, bir anlamda 'irrasyonel' üretim biçimini engelleyememiştir. Emekçilerin sendikaları bile yokken, kendi öz örgütlülükleri yokken, nasıl olup da egemen sınıf aygıtı (!) ( parti ve devlet), emekçilerin gelirlerini asgari sınıra ve altına çekememiş, toplumun bir çok sorunu (konut, sağlık v.s) çözülmüştür. Oysa ki kapitalist toplumda emekçiler bu kazanımlarını, siyasi ve ekonomik örgütlülükleri ile korurlar. Sovyet toplumunda SBKP dışında siyasi hareket mi vardı, sendikalar mı vardı? Esas mesele burada değildir ve teoriktir ama, bu noktalar da, sözettiğimiz yaklaşımın Sovyet toplumunu ve bugün yaşadığı çöküntüyü anlamayan, olsa olsa, 'zaten kapitalistti' şeklinde burun kıvıran bir yaklaşım olduğunu gösterir. Diğer yandan, Sovyet toplumunun meta üretimine ve artıdeğer yasasına dayanan bir toplum olmadığını söylemek, neden bu toplumda 'fiyat, ücret, sermaye ve kâr' gibi kapitalist kavramları barındırdığını açıklamayı gerektiriyor. Ayrıca Sovyet sisteminde varolan, gelişkin bir bankalar sistemi var, bunları da açıklamak gerekiyor. Ücret'in 'ücret' olmadığı, fıyat'ın 'fiyat' olmadığı, ve diğer kapitalist kategorilerin de gerçek içeriklerini temsil etmedikleri hemen söylenmelidir. Bu teorik sonuç aslında sovyet toplumundaki 'keyfi' fıyatların çarpıklığından rahatça gözlemlenebilir. Bu kavramlar, sosyalist ilişkileri geliştiremeyen zora dayalı kollektif bir topluma adeta zorla giydirilmiştir ve duruşlarındaki bütün iğretilik de buradan kaynaklanmaktadır. Diğer yandan bütün yazı boyunca kollektif planın, sosyalist bir plan olmadığını, emekçilerin iktidarının kurulamadığını, bu noktanın üretim ilişkileriyle bağlantılı olduğunu belirterek, Sovyet toplumunun kelimenin geniş anlamında sosyalist bir toplum olmadığını iddia etmiş olduk. Bu ise teorik bakımından işimizi daha da zorlaştırır. Bu durumda iki yol kalıyor, Sovyet modeline içinde bulunduğumuz tarihsel sürece özgü yeni bir üretim biçimi tanımlamak veya; Sovyet toplumunun kelimenin dar anlamıyla sosyalist olduğunu, yani kapitalizm sonrası sosyalizm sürecini yaşadığını, ama sosyalist üretim ilişkilerini yaratamadığı için belirli bir aşamada tıkandığını ve çöktüğünü kabul etmek. Bu durumda, sovyet toplumuna temel olan ve derin çelişkiler yaratan üretim ilişkilerinin, tarihsel üretim ilişkileri (mesela kapitalist üretim ilişkileri gibi) katına ulaşamadığını, ve geçici olduğunu, ergeç dönüşmek veya geriye dönmek zorunda olduğu da kabul edilmiş olur. (*) Bu yazı sendikalarda çalışan bir grup tarafından hazırlanmıştır. Kaynakça... |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org