Sosyalizm, Dünya ve Türkiye Üzerine...

Erkan Aslan

Giriş

Kabul etmek gerekir ki, bilimsel sosyalist düşünce doğuşu ve gelişiminden bu yana, yüzelli yıldan beri en büyük krizini yaşıyor. Bu kriz genel olarak tüm sosyalist hareketin krizidir. Burjuvazi yüzelli yıldan beri hiç böylesine ideolojik olarak avantajlı durumu yakalamamıştı, sosyalist harekete yönelik etkili saldırıya geçmemiş, sosyalist hareket te hiç böylesine savunma durumunda kalmamıştı. Sosyalist hareket bir çok kez

  yenildi, ciddi politik krizler yaşadı. Ama sosyalizm bir gelecek toplum projesi olarak, ütopya olarak emekçi yığınların bilincinde hiç bu ölçüde geri plana düşmemiş, inandırıcılığını yitirmemiş, hiç bu ölçüde değersizleşmemiş, burjuvazi de hiç bu ölçüde saldırı olanağını bulamamıştı. Soğukkanlı bir değerlendirmeyle, emekçi yığınlar yüzlerini bize ters, burjuvaziden yana çevirmişlerdi. Yani emekçi yığınlar hiç bu ölçüde burjuvazinin ideolojik hegemonyasına girmemişlerdi. Biz sosyalistler de hiç bu ölçüde inandırıcılığımızı yitirmemiştik.

Bu sonucun ortaya çıkmasında en önemli etken sosyalizmin uygulanabilir bir proje olarak emekçi yığınların devrimci eyleminde önce gerçekleşme şansı bulması sonra da bugünkü bilinen şekliyle çöküntüye uğramasıdır.

Biz sosyalistler bu sonucu yıllar önce önemli ölçüde görüyor ve tahmin ediyor olabiliriz. Bugün bir çok insan veya siyasi grup "biz zaten söylemiştik" diye düşünerek sonucun etkilerinden kaçabileceklerini düşünüyor, ya da sorunun büyüklüğü, yaşanan trajedi birçok insana ya doğrudan "amacımız yüceydi ama gerçekleşmesi imkansızdı" dedirterek umutsuzluğu savundurabiliyor, veya bilimsel sosyalizmin bilimsel olmadığı ve yanlışlığı üzerine teoriler ürettirebiliyor.

Birçok ülkede sosyalist basın artık yok satmıyor. Aksine etki alanları oldukça sınırlanmış durumda. Sosyalistler arkalarında yüzbinleri bulamıyorlar. Sosyalizm denince sıradan bir insan "Şu yıkılandan mı bahsediyorsun" diye tepki gösteriyor. Genç sosyalist işçi militanlar işçiler karşısında inandırıcı olamadıklarından, kendileriyle dalga geçildiğinden yakınıyorlar. Üniversitelerde sol gruplar öğrenci kitlesinin büyük çoğunluğunca benimsenmiyor, fanatik bağnaz diye eleştirilebiliyorlar.

Yüzelli yıldır insanlığın gündemini dolduran, kültürel, ahlaki, moral, sosyal, siyasal gelişiminde uygulanma olanağı bulunamadığı ülkelerde bile belirleyici rol oynayan sosyalizm umut olmaktan çıkıverince insanlığın geçmişinde kalmış gibi görünen ırkçı, dinci vb. fanatik akımlar yeniden gündem dolduruyor. Sosyalizmin yıkıntısı altında çıkan "uluslaşması gecikmiş" uluslar birbirini boğazlıyor. Avrupa'da elli yıldır unutturulmaya çalışılan milliyetçilik yeniden atağa kalkıyor. Avrupa'nın birliği hayal olmaya başlıyor. Almanlar, Danimarkalılar, İngilizler Avrupa'nın birliğine hayır demeye başlıyorlar. "Sosyalist" sistem parçalanınca ona karşı birleşen kapitalist sistem de parçalanmaya başlıyor.

Dünyada eşi görülmemiş bir çözülme yaşanıyor. Komünizm çöktüğü için anti-komünizm de çöküyor! Tam bir boşluk oluşuyor. Günlük yaşamı etkileyen uyuşturucu, fuhuş, rüşvet vb. ile yansıyan ahlaki moral çöküntü Roma İmparatorluğu'nun yıkılış dönemindeki çürümeyle kıyaslanabilecek ölçüde. Krizin günlük olmadığı, etkisinin giderek arttığı ortada.

Sosyalizmin gelecek için anlamını, insanlığın tek çıkış yolu olduğunu, "tarihin o durdurulmaz akışının" kaçınılmaz bir aşaması olduğunu biz biliyoruz ama eskisi gibi rahat değiliz. Dinletemiyoruz dinletemiyoruz, bu yüzden de bilmesi gerekenler de bilemiyor!

Kimsenin olumsuz sonucun büyüklüğünden yola çıkarak paniğe kapılmasına gerek yok, biz haklı olduğumuzu biliyoruz. Ama kimsenin hiç bir şey olmamış gibi yürüyebileceği bir dünyada da yaşamıyoruz. Eğer "devrimcinin görevi devrim yapmak"sa "devrim kitlelerin eseri olacak"sa gelişmeleri anlamak, çöküntünün nedenlerini kavramak ve yeniden karşı saldırıya geçmenin olanaklarını, yollarını bulmak zorundayız. İçinde yaşadığımız ve değiştirmek zorunda olduğumuz dünya bu. Yani ne paniğe kapılmaya, ne de hiç birşey olmamış gibi devam etmeye hakkımız var.

Bugün Marksizmi-Leninizmi savunmak onları tekrar etmeden, bugünü kavrayarak değiştirmeye çalışmaktır. O yüzden her tartışmada, yeni her düşüncede Marksizmin-Leninizmin reddini aramak aslında M-L'yi anlamamaktır. Eğer değişmeyen tek şey değişimin kendisiyse bugünü sorgulamaya tam da bu noktadan başlamalıyız. Ezilen, sömürülen çoğunluğun; ezen, sömüren azınlığa karşı mücadelelerinde oluşan tüm değerler, olumlu olumsuz mücadele deneyimleri, insanlık tarihindeki tüm eşitlik ve özgürlük mücadelelerinin sonucu oluşan birikimler bize aittir. Roma'da yürüyen köleler de bizlerdik, Paris Komünü'nü yaratan da bizlerdik. Bindokuzyüzlü yıllarda birçok ülkede büyük bir devrimci atılımla devrimler gerçekleştirdik. Bürokratik "sosyalizmi" de biz gerçekleştirdik. Proletarya diktatörlüğü adına bürokratik diktatörlükleri de biz kurduk. Çöküntünün mimarları bizleriz. Şimdi de yeniden ayağa kalkışın mühendisleri de bizler olacağız.

Almanya'daki Küba Büyükelçisi, Küba için yürütülen uluslararası yardım kampanyasına teşekkür etmek için konuşma yapar. Konuşmasında: Küba'da sosyalizmin yaşaması için uluslararası tekellerle işbirliğinin, kapitalizmle entegrasyonun zorunlu olduğunu, Küba ekonomisinde kısmi bir "kapitalistleşmenin" şart olduğunu söyler. Konuşmasını da "Ya Sosyalizm ya Olüm" diye bitirir. Küba bugün moral anlamında sosyalizmin simgesi gibi. Ama ne olursa olsun, sosyalistler bugünden, Küba'nın yaşadığı trajediyi yarın yaşamamak için düşünmek ve ona göre adım atmak zorundadırlar.
 

Nasıl Bir Dünyada Yaşıyoruz

Amacım burada geniş bir dünya analizi yapmak değil. Bu soruya verilecek cevapla dünyayı değiştirmek için bu dünyada neyi aradığımız, nereye gitmek istediğimiz, bizi rahatsız edenin ne olduğu bağlantılı olmalı. Gitmek istediğimiz yere gitmek için dünyaya nereden ve nasıl bakmamız gerektiği son derece önemli.

Bilimsel ve teknolojik gelişmeyle, iletişim araçlarının bugünkü etkinliğiyle, sermayenin uluslararasılaşmasının bugünkü ulaştığı seviyeden dolayı küçülen bir dünyada yaşıyoruz. Artık dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan bir çatışma çok uzak bölgeleri de doğrudan ilgilendiriyor. Bir ülkeyi yok etmek için çok uzak bir ülkeden düğmeye basmak yeterli. Televizyon ekranda herkese ait ve herkesin görebilecebi küçük bir dünya yarattı. Müzik, edebiyat vb. alanlarda dünyanın herhangi bir köşesinde ortaya çıkan yeni bir akım, yeni bir düşünce hemen tüm dünyaya yayılabiliyor. Newyork borsasındaki nezle tüm dünyada gribal enfeksiyona yol açıyor.

Bilimsel ve teknolojik gelişme tüm insanlığın hizmetine girmediği ölçüde dünyanın çok küçük bir azınlık tarafından kolayca yönetilmesine olanak tanıdığı, demokrasi, insan hakları, Helsinki ve Paris sözleşmesi, katılım vb. safsatalarına rağmen toplumların giderek çok küçük bir azınlık ve çıkar grupları tarafından yönlendirildiği, kontrol edildiği, yönetildiği, duıumun giderek daha tehlikeli bir hal aldığı dünyada yaşıyoruz.

İnsanlığa ait tüm değerlerin (yetişkin insan, maddi kaynaklar vb.) giderek kapitalist emperyalist metropollerde toplandığı, zenginlik kaynaklarının dağılımındaki eşitsizliğin uç noktaya ulaştığı, artık anti-emperyalizmin salt vermemek değil geri almak olarak da kavranması gerektiği bir dünyada yaşıyoruz. Çin, Hindistan, Bengladeş, Pakistan dörtgeninde dünya nüfusunun yaklaşık yarısı yaşamasına rağmen, bu nüfus kaynakların ancak onda birini kontrol edebiliyor. 5.5 milyar dünya nüfusunun 4 milyarı yoksulluk çizgisinin altında yaşıyor. İnsanlık için, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle yeni bir olanak anlamına gelen kutuplar ve denizaltları şimdiden işgal edilmiş durumda.

Beyaz kadın ticaretinin alenileştiği, uyuşturucu ve fuhuşun görülmemiş boyutlara ulaştığı, çözülmenin, çürümenin, çöküntünün giderek derinleştiği bir dünyada yaşıyoruz. Öyleki Tayland, Endonezya, Filipinler, Brezilya, Arjantin, Mısır, Türkiye gibi (ki bu ülkelerde fuhuş, beyaz kadın ticareti temel bir sektör haline geliyor) yüzmilyonlarca insanın yaşadığı ülkelerde toplumlar yarınları için bir şey üretemeden salt bugün kaygısıyla yaşıyorlar. Yarını için hiçbir şey üretmeyen asalak toplumlar yaratılıyor. Her toplumsal değişim kitleler üzerinde olumlu ya da olumsuz anlamda iki biçimde derin bir etki bırakır. Birincisi yeniye ileriye dönük olarak, insanlığın ürettiklerinin eşit paylaşımı, sosyal sınıflar arasındaki çelişkilerin azalması, giderek yok olması, ekonomik toplumsal kalkınmanın sıçraması. İkincisi toplumlardaki gelişmeyi durduran hatta geriye götüren dönüşümlerdir. Konservatif düşünceler canlanır, tarihte çokca ömeği görüldüğü gibi kitleler reaksiyoner bir tarzda gerici amaçlar için eyleme sürüklenir. Kitleler amaçsızlaştıkça toplumdaki bireyler kendi kurtuluşlarını teker teker görmeye başlarlar. Toplumsal amaçların yerini bireysel amaçlar alır. Böylesi bir gelişme bireyi kendisine yaklaştırırken toplumun diğer bireylerinden uzaklaştırır.

Uzaklaşma, insanı insani değerlerden de kopartır ve o andan itibaren yabancılaşma başlar. Toplumun bireyleri birbirleriyle dayanışacakları yerde birbirlerini düşman görmeye başlarlar. Bu biçimlenme uluslar düzeyine yansıdığında tarihin köhnemiş köşelerinde ırkçı, fanatik düşünceler günümüze çıkıverirler. Her toplum bireyi kendi kökenine yönelir, bu yönelişte diğer ulusal kökenli insanların birer kardeş insan değil de düşman olarak algılanış gündeme gelir.

Toplumun bireyleri hem isteyerek hem istemeyerek bu yeni tiyatro oyununun birer figüranı olarak yerlerini alırlar. İşte bugün de dini, ırkçı vb. türünden hareketler yeniden yeryüzünde egemen hale getirilmeye çalışılıyor. Yıllardır kardeş halinde yaşayan halklar din, ulus vb. görüntüsü altında,1990'lar dünyasında birbirini boğazlıyor.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde korkunç bir tüketüm alışkanlığı oluşturulurken yüzmilyonlarca insanın aç olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Kapitalizmin ne özü ne de mantığı değişti. Sömürünün özü ve biçimi de yerinde duruyor. Gelişen bilim ve teknoloji insanın mutluluğunu amaçlamadığı ölçüde insanı kendine bağımlı kılıyor. Giderek ekonomik, siyasal, sosyal ve ekolojik problemlerle dünyamız yaşanmaz hale getirilmeye çalışıyor.

ABD’ye rakip yeni güç odaklarının ortaya çıktığı (Almanya, Japonya) ama henüz yeni dengeler oluşmadığı için giderek ciddi şekilde yeni istikrarsızlık unsurlarının boy vermeye başladığı bir dünyada yaşıyoruz.

Sovyetler Birliği ve benzer modellerin çöküşüyle büyük altüst oluşlar yaşanmaya başlandı. Sosyalizmin ilk kez bu ölçüde umut ve inandırıcı olmaktan çıkması çöküntüyü de evrensel düzeye taşıdı. Tüm dünyada alışkanlıklar, değer yargıları, politik gruplaşmalar, kamplaşmalar farklılaşıyor.
 

Ne Oldu Sovyetler Birliğine ?

1985'de Gorbaçov iktidara geldiğindc sovyet sistemi tıkanmıştı. İşlemeyen ve kaçınılmaz şekilde yozlaşan dev bir bürokrasi oluşmuştu. Ekonomik kriz yaşanıyordu. Gelişme durmuştu. Artık Sovyetler, Batı ile rekabet edemez duruma gelmişti. Sistem toplumun taleplerine cevap veremiyordu. Batı teknolojik üstünlüğü ele geçirmişti. Toplum tümüyle seyirci halindeydi. İletişim araçlarındaki gelişme sayesinde Batı, Sovyetlere ve etki alanındaki ülkelere daha kolay ulaşıyordu. İçten içe bir çürüme yaşanıyordu. Komünizmin bittiğinin resmen ilan edilmesine suskun kalan kitleler o anda bilinç çarpılmasına uğramadılar. İnsan ve toplum yoktu. Onlar adına karar veren parti ve dev bir bürokrasi aygıtı vardı. Toplum çoktan var olandan umudunu kesmiş batıya bakıyordu. Kapitalizmin simgesi haline gelen kola, Marlboro, viski, kot pantolon, Mc Donald galip gelmişti. Gorbaçov'un çabası sosyalizmi, sosyalist sistemi, Sovyetler Birliği'ni kurtarmak dcğil Rusya'yı kurtarmaktı. Ekonomiyi düzeltmek, üretimi artırmak, teknolojiyi yenilemek, tıkanan sistemi işler hale getirmek için glasnost ve Peresteroika politikalarını gündeme getirdi, açıklık ve yeniden yapılanma Sovyet sistemine egemen olan "her şey ekonomi için, üretimi artırmak için" anlayışının 1980'lerdeki adıydı.

Yine de olmadı, olmuyordu.1990 ve l991'de tarım ürünlerinin yaklaşık %70'i toprakta kaldı. Tıkanma aşılamıyordu. Batı ile bilimsel ve teknolojik fark kapanmıyor, giderek büyüyordu. Devrimin coşkusu ile 1920'lerde dünyanın geri bir ekonomik yapısına sahip bir ülkeyi dünyanın gelişmiş ve ikinci büyük ekonomik gücü haline getiren insan şimdi Sovyetleri geldiği noktadan geri götüren, sistemi tıkayan asıl faktördü.
 

Neden ?

1917'de Sovyet sosyalist devrimi olduğunda dünyada izlenecek, ömek alınabilecek bir model söz konusu değildi. Devrimin Çarlık Rusyası'yla sınırlı kalabileceği, Avrupa'ya yayılmayacağı düşünülmemişti. Lenin "tek bir ülkede sosyalist devrim mümkündür, ama sosyalizmin zaferi mümkün değildir" diyordu. Bolşevikler bütün devrimci atılımlarıyla önce Avrupa'ya, olmayınca doğuya yöneldiler. Ekim devriminin etkisiyle bütün dünyada devrimci yükseliş söz konusu olmasına rağmen bu kesin zaferlere dönüşemedi. Devrim, Çarlık Rusya'sıyla sınırlı kalmıştı.

Geri bir ekonomi, sınırlı bir bilimsel ve teknolojik gelişmişlik, kültürel olarak Lenin`in deyimiyle bırakın kapitalist burjuva kültürünü feodal, hatta feodalite öncesi kültürün egemen olduğu bir ülke söz konusuydu. İki seçenek vardı; Ya iktidar burjuvaziye bırakılacaktı ya da bütün olumsuz koşullara, olanakların sınırlılığına rağmen devrimci iradenin, proletaryanın devrimci gücü ve eyleminin sayesindc sosyalizme yönelinecekti. Doğal olarak ikinci yol seçildi. Sovyet devrimi gündeme geldiğinde iktidar ve sovyet organları özdeştiler. Devrimin temel şiarı "iktidar sovyetlere" idi. Parti iktidar mücadelesinde önder ve araç pozisyonundaydı. İktidar üzerinde emekçi halkın denetimi olmazsa olmazdı. Daha doğrusu iktidar emekçi sınıflarındı da emekçi sınıfların iktidarlarını hangi araçlarla ve nasıl devam ettirecekleri çok belli değildi. Bunun için dünyanın gelmiş geçmiş en demokratik. anayasası yapıldı. Devrimden sonra fabrikalar işçilerin, topraklar yoksul emekçi yığınlarının oldu. Devrim bilincine sahiplerdi de sosyalizm bilincine sahip değildiler.

Hızla eğitime yönelindi. Üretim 1910'lar seviyesinin bile altına düştü. Geçici önlemler almak gerekiyordu. Eski bürokrat ve teknokratlar yeniden göreve çağrıldılar. İktidarı emekçi yığınların doğrudan kontrol edememesi sonucu bir yığın ara mekanizmalar ve bürokratik yapılar oluşturuldu. Sonra da bunları denetlemek için komisyonlar kuruldu. Sözün kısası geçici olarak iktidar proletarya adına hareket eden başka yapılarla idare edilmeye başladı. Merkezi ekonomik ve siyasi yapıyı denetliyecek kültürel gelişmişliğe ve bilince sahip olmayan proletarya fıili olarak iktidardan uzaklaşmaya başladı.

Sosyalist devrim dışarıdan ve içeriden sınıf düşmanlarınca kuşatıldı. Uzun bir iç savaş süreci yaşandı. Ayrıca emperyalistlerle Polonya ve Kafkas cephesinde yıllarca süren savaşlar söz konusu. Emperyalistler Sovyctler Birliği'ne ekonomik ambargo uyguladılar. Başlangıçta İsviçre türü halk milislerine benzer "ordusuz" bir orduyu kurmayı düşleyen Bolşevikler güçlü bir Kızılordu ve gizli polis gücü oluşturmak zorunda kaldılar. Ekonomiyi ayağa kaldırabilmek için de başlangıçta reddettikleri kapitalizme özgü yöntem ve araçlara başvurmak zorunda kaldılar. Tüm eşitsizliklerin kaynağı olan maddi yapının ortadan kaldırılmasıyla bir çok eşitsizliğin bir ölçüde kendiliğinden ortadan kalkacağı düşünülüyordu. Toplumsal üretim ve buna uygun kollektif mülkiyetin gelişmesi önemliydi. Üretim sürecinin ve mülkiyetin kimler tarafından nasıl yönetileceği pek fazla önemli değildi.

Sovyet devriminin en zor dönemlerinde bile önderlik gücü, yeteneğinin ve sahip olduğu devrimci iradeyle devrime tartışmasız şekilde damgasını vuran Lenin'in erken ölümüyle onun devrimci iradesinin ve düşünce zenginliğinin yerini geriye bıraktığı "ilkeler" almaya başladı. Halbuki Leninizm her şeyden önce büyük alt üst oluşlardan korkmamayı, yeni durumlarda yeni analizler yapıp çözümler üretmeyi, devrimci atılımı, sosyalizmin temel ilkelerinden taviz vermemeyi, koşullara teslim olmamayı ifade eden devrimci irade demekti. Lenin'in yerini değişmez "ilkeler", bir döneme ait tahliller, geçici olarak atılmış bazı adımların kalıcılaşması almaya başlayınca, bu adımları değiştirecek, devrimi ilerletecek önemli yeni bir güç çıkmayınca Sovyetler Birliği sosyalizme değil, sosyalizm Rusya gerçeğine evrilmeye başladı.

İşte "varolan sosyalizm", Rusya'nın sosyalizme götürüldüğü bir sistem değil, sosyalizmin Rusya gerçeğine indirgendiği bir sistemin adı olmuştur. Tam da bu noktada koşullara teslim oluş, M-L düşüncesini donduruş söz konusudur.

Buna rağmen devrimin coşkusuyla o geri ülke dev bir atılımla çağ atladı? Ekonomi, sanayi, teknoloji çağ atladı ama giderek iktidardan dışlanan, üretim sürecinde sıradan bir eleman olmanın ötesine geçemeyen proletarya çağ atlayamadı! Devrimin coşkusuyla geri bir ülkeye çağ atlatan insan-toplum giderek gelişmeyi durduran asıl faktör haline geldi. Bu yüzden Gorbaçov'un başına gelenler aynı sistem içinde kalan her liderin kaçınılmaz şekilde başına gelir. Gorbaçov bir başlangıç değil bir sondur. Son olması nedeniyle de başlangıca en yakın olan sondur.

Romanya, Polonya, Bulgaristan gibi ülkelerde yaşanan trajedi aslında bu sistemin kopyası. Sistemler de, ayrıca iç dinamiklerin etkisinden çok 2. Dünya Savaşının sonucu Kızılordu'nun yardımıyla oluşmuş sistemlerde yaşanan trajedidir. Arnavutluk ve Çin çok farklı gibi görünse de fark yalnız biçimdedir. Çin'de henüz son yaşanmamış gibi görünüyorsa bunun nedeni 1.5 milyarlık bir ülkeyi ayakta tutabilmek için kısmi bile olsa eşitliğin bugün için olmazsa olmaz gerçeğidir. Yerine konulacak (büyük alt üst oluşlara yol açmadan) şeyin bulunamamasıdır.
 

Bu Sonuç Kaçnılmaz mıydı?

Eğer kaderci değilseniz, koşullara teslim olmaya rıza gösteremiyorsanız, devrimin gücüne, toplumsal değişimindeki etkisine, devrimci iradeye, tarihi insanların yaptığına (verili koşullarda olsa bile) inanıyorsanız "bu sonuç kaçınılmaz değildi" demek zorundasınız.

Sosyalizmin kendisinden önceki tarihi toplumsal sistemlerin aksine bir öncekinden doğup gelişmediğini, yalnızca maddi koşulların oluştuğunu biliyoruz. Bu yüzden sosyalist devrim insanlığın bugüne dek görmüş en büyük tarihi eylemdir. İlk kez insan sosyalist devrimle tarihi verili koşullara teslim olmadan yapar.

Sosyalizm sömürüyü, sınıfları, her türden toplumsal eşitsizliği reddeden özgür ve yaratıcı insanlardan oluşan bir toplumun ve toplumsal sistemin adıdır. Özgür ve yaratıcı insan yaratılmaz. Bu tarihi eylemin amacı toplumun-insanın gelişiminin önündeki tüm maddi, sosyal, siyasal, ideolojik, kültürel engelleri kaldırmaktır.

Devlet, özgür toplum ve insan daima bir çatışmayı, çelişkiyi ifade ederler. Nerede devlet varsa orada tümüyle özgür toplumdan ve insandan bahsetmek mümkün değildir. Ama kapitalist emperyalist sistemin gücü büyük ölçüde kırılmadıkça devletlerin sönmesini bekleyemeyiz. Sovyet devletinde bunun da ötesinde ekstrem bir durum sözkonusudur. Herhalde oluşumundaki amacına rağmen dünyada Sovyetler Birliği gibi güçlü bir devlet cihazının ve bürokrasinin olduğu ülke yoktur. Emekçi yığınların iktidardan uzaklaşması, etkisizleşmesi ve apolitikleşmesi öylesine bir kural haline gelmiştir ki, Sovyetler Birliği ve onu izleyen ülkeler burjuva cumhuriyetlerinden bile demokrasi ve katılım konusunda geri düşmüşlerdir. Burjuva cumhuriyetlerde proletaryanın iktidar üzerindeki etkisi bu sistemlerden daha fazla olduğu oranda da sovyet insanı gözünü kapitalizme çevirmeye başlamıştır. Asılları taklitlerinden her zaman iyidir...

Yaşanan bir bakıma "maddi yapı, kültürel, sosyal, siyasal, düşünsel yapıyı genel olarak belirler ve şekillendirir, ama belirli tarihi dönemlerde üst yapı alt yapının değişmesine de yol açabilir" düşüncesinin gerçekleşmesi olmuştur. Bu ülkelerdeki ekonomik ilişkilerinin bir çok özelliğini içinde taşımıştır. Üretim biçimine rağmen üretimi denetleyen azınlık bir grubun varlığı bu grubun zamanla kapitalist bir sınıf gibi ortaya çıkma tehlikesini içinde taşır. Ekonomiyi denetleyen grupların bugün tüm eski sosyalist ülkelerde yeni kapitalistler olarak ortaya çıkmaları şaşırtıcı değildir. Burada şöyle bir soru çıkabilir karşımıza; pekiyi merkezi plan ekonomisini kim denetleyecek? Toplumsal üretime uygun mülkiyetin de toplumsallaştırılması (kesinlikle devletleştirilmesi değil) üretim ve mülkiyet üzerinde toplumsal denetimin varlığı anlamına gelir. Aynı şekilde üretim ve tüketim hiç bir zaman uzmanlaşmış küçük grupların denetimine bırakılamaz. Belirli dönemlerde uzmanlar grubu ancak toplumsal denetimin aracı olabilirler. Esas sorun asıl üreticilerin üretim, tüketim ve maddi kaynaklar üzerindeki denetiminin araçlarını ve bilincini oluşturmaktadır. Aksi taktirde üretenler adına üretimi, tüketimi, üretim araçlarını, parayı denetleyen uzmanlar grubu zamanla üretenlere de, amaca da, topluma da yabancılaşıyor, kendi çıkarları ön plana geliyor. Kısaca Sovyetler Birliği ve aynı yolu takip eden diğer ülkelerde emekçi yığınların üretim ve tüketim sürecine yönelik denetimi maddi kaynakların kullanımına yönelik söz hakkı başlangıçtaki iyi niyete rağmen hiç bir zaman olmamıştır.

Sovyetler Birliği'ndeki alt yapıya da sosyalist alt yapı demek oldukça zor. Her şey bir tarafa kar amaçlı bir üretim gizli veya açık Sovyet ekonomisine damgasını vurmuştur. Teknoloji insan, üretim araçları ilişkisi faydacı bir yaklaşımla dönemsel karlılığı ve üretim artışını hedeflemiştir. Bu yüzden kapitalist sistemde var olan işçi-yönetici ilişkisi, fabrikasyon biçimi (bant sistemi gibi işçiyi makineye bağlıyacak, onun özgürleşmesini engelleyen teknoloji biçimi) rekabet, prim sistemi, sonraları piyasa kapıdan kovulsalar da bacadan girmişlerdir.

1929-1930'larda toprakta, üretimin mahiyeti, biçimi, üretim araçları değişmeden girişilen kollektivizasyon bir taraftan köylülüğün sosyalizme gönüllü katılımını engellemiş, milyonlarca insan gerekmediği halde acı çekmiş, "zor" kurumsallaştırılmış.

Devrimci amaçları doğrultusunda giderilmeye çalışılan her türlü toplumsal eşitsizlik gibi uluslararası eşitsizlik yeniden büyümüş, başlangıçtaki niyetlerine rağmen Ruslar çarlık dönemindeki gibi olmasa da yeniden egemen ulus haline gelmişler, ulusların ortadan kalkması bir tarafa yalnızca ulusal duygular bastırılmış, bu da bugün çok daha iğrenç şekilde açığa çıktı. Yanlış olan, Leninist "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" anlayışı değil, her düzeyde yeniden üretilen eşitsizliğin ulusal ve uluslararası düzeyde de yeniden üretilmesidir.

1918'de 3. Enternasyonal oluşturulurken sahip olunan dünya devrimi ve enternasyonalizmin yerine zamanla dünyadaki devrimci potansiyellerin SSCB'yi korumaya ve geliştirmeye kanalize edilmesi, enternasyonalizmin yerini sovyet merkezli bir dünya anlayışı almış, bu da gelişmiş ülkelerin işçilerinin zamanla sosyalizmden uzaklaşmalarında, Çin-Sovyet kutuplaşmasında önemli bir etken olmuştur. Sovyet modeli ekonomik gelişmişlik olarak bir süre doğuya ve güneye örnek olsa bile, demokrasi özgürlük vb. alanlarında gelişmiş batıya örnek olamamıştır.

Bugün emekçi yığınların sosyalizmin çıkar yol ve olanaklı olmadığını kendi burjuvalarından değil de sosyalist-komünist partilerinin, devrimini yapmış ülkelerin devlet yetkililerinin ağzından duyması kuşkusuz daha etkili olmakta, yaşanan kriz ağırlaşmakta.
 

Nasıl Bir Ülkede Yaşıyoruz?

Bu soruya cevap verirken amacım bir Türkiye analizi yapmak değil. Türkiye emperyalizm ilişkileri, Yeni sömürge bir ülke olarak Türkiye, sömürge tipi devlet yapısı büyük bir değişikliğe uğramadan yerinde duruyor. Kuşkusuz ülkemizde egemen sınıflar bloku içinde tekelci sermayenin ortaklarını safdışı ettiğini, egemenliğini tek başına sürdürmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Alt yapıda feodal üretim ilişkilerinden büyük toprak sahiplerinden ve tefeci tüccarların eski etkinliğinden bahsetmek oldukca zor. Genel nüfusun %55'i artık şehirlerde yaşıyor. Ama burada amacım bu gelişme ve değişmelerden çok dünya çapında yaşanan krizin 1980 sonrası yaşanan yenilginin etkisiyle birleşerek bugün nasıl bir tablonun ortaya çıkmasına yol açtığını anlatmak, 60'lardan bugüne kısa bir özet yapmak, gelişen ve değişenleri ihtiyaçlarımız açısından ele almak.

Bugün ülkemizde 12 Eylül rejimi bir çok özelliği ile yaşıyor. Beş general yerlerinde değil ama onların Anayasa'sı "ordu partisi" Milli Güvenlik Kurulu, Kontr-gerilla, onların bıraktığı devlet ve toplum ilişkileri yerinde duruyor.

Tekelci sermaye 12 Eylül darbesiyle ekonomik ve siyasal hegemonyasını pekiştirmeyi, kendisiyle birlikte egemen blok içerisinde yer alanları saf dışı etmeyi, yükselen toplumsal muhalefeti dağıtmayı, militan devrimci hareketi yok ederek emekçi yığınlardaki sosyalist gelecek umudunu yok etmeyi, emperyalizmin ülkemizdeki çıkarlarının korunmasını ve hegemonyasının devamını amaçlamıştı.

Teslim alınmış, sindirilmiş, umutları yok edilmiş, örgütlülüğü dağıtılmış solun emekçi yığınlar açısından pek fazla anlamı olmayan Türkiye onların Türkiye'sidir. Ekonomik sistemin liberalleşme adı altında "piyasa ekonomisine geçiş" görüntüsüyle tekelci sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirdiği Türkiye onların Türkiye'sidir.

Emperyalizmin hegemonyasının pekiştiği, Kürtleri korumak bahanesiyle Çekiç Güç'ün yer aldığı, emperyalist politikaların bölgede uygulanması için bir sıçrama tahtası işlevi gören, emperyalist tekellerin Ortadoğu'da, Kafkaslar'da, Orta Asya'da ve Balkanlar'da taşeronluğuna ve bekçiliğine soyunan Türkiye onların Türkiyesidir.

Yoksulluğun ve işsizliğin giderek arttığı her türlü direnişin yasak sayıldığı, enflasyonun %70'lerde seyrettiği, işkencenin ve yargısız infazların olağan hale geldiği, Kürt ulusuna yönelik asimilasyon ve soykırım politikalarının bütün hızıyla devam ettiği, Kürt halkının sıradan demokratik haklarının bile reddedildiği, Kürdistan'da Kürt halkına yönelik açık bir kirli savaşın sürdüğü Türkiye onların Türkiye'sidir.

Her türden ahlaki ve moral çöküntünün yaşandığı, rüşvetin, fuhuşun egemen olduğu, toplumun tümüyle politik sürecin dışına itildiği Türkiye onların Türkiye'sidir. Bizim de değiştirmek zorunda olduğumuz ülkenin adıdır Türkiye. Bütün zorluklarına rağmen devrimcilerin inatla direniş ve varoluş mücadelesi verdiği, memurları-işçileri Zonguldak'tan, İzmir'den, İstanbul'dan Ankara'ya yürüyen, Kürt halkı kendisine yönelik tüm saldırılara rağmen tarihi bir ulusal ayağa kalkış içinde olabilen, bir avuç bile olsalar devrimcileri bir taraftan sosyalizmin karşı karşıya olduğu ideolojik-teorik sorunları çözmeye, sosyalizmi yeniden uğrunda savaşılır, ölünür değer haline getirmeye çalışan, devrimci değerleri koruyarak geliştiren bir Türkiye bizim Türkiye'mizdir.

Bugün 12 Eylül'ün doğrudan devamı gibi görünen ANAP hükümeti gitmiştir. Topluma demokratikleşme, yeni ekonomik dengeler vaad eden DYP-SHP hükümeti kuıulmuştur ama hiç bir şey değişmemiştir. Kürt halkına yönelik açık kirli savaş da sürüyor, sokak infazları da, işkence de. Yine kitaplar yasaklanıyor, yine dergiler toplatılıyor.1970'li yıllarda "faşizmin kurumsallaşması" diye bahsettiğimiz şey bundan başka bir şey değil. Demokratikleşmenin geriye yalnızca "umudu" kalmıştır. Tüm ekonomik politikalar yine büyük sermayenin tercihleri doğrultusunda oluşmaktadır. Hükümette SHP'nin oluşu emekçi yığınlarda gerçekleşmeyecek umutların oluşmasına, yani bilinç yanılsamasına yol açmıştır. Bu yüzden bu hükümet böyle bir Türkiye'de bugünkü sorunlar karşısında tekelci sermaye için ideal bir hükümettir. Cellat da var papaz da, havuç da var sopa da.

Biraz geriye gidelim: Türkiye sol hareketinin tarihini 1960 öncesi ve sonrası diye ayırmak olası. Çünkü sosyalist düşünce 60'lı yıllarda giderek emekçi sınıflara mal olmaya başladı. Emekçi sınıfların kendileri için sınıf olarak tarih sahnesinde yerini alışları çok eskilere gitmiyor. Emekçi sınıflar 60'lı yıllarda artık başka bir sınıfı iktidara taşıyan veya egemen sınıflar için mücadelenin tarafı olmaktan çıkıp kendilerinin tarafı olmaya başladılar. Bu gelişme 12 Mart darbesiyle yavaşlamış da olsa 70`li yıllarda da devam etti. Aynı değişmeyi örgütlü sol harekette de görüyoruz. 1970'li yılların başlarında siyaset sahnesinde artık burjuva siyasal akımlara, Kemalizme yedeklenmiş solun yapabileceği pek fazla birşey yoktu. THKP ve THKO'nun devrimci çıkışında en önemli etken emekçi yığınlardaki kendileri için sınıf olma, tarih sahnesine kendileri için çıkma, grevler, toprak işgallari, 15-16 Haziran işçi hareketi, Devrimci Gençlik hareketindeki gelişme olmuştur. 1960'lar sonrası ülkenin siyasal, düşünsel, sosyal kültürel gelişmesine asıl damgasını vuran olgu budur.

12 Eylül 1980 açık faşist darbesinden sonra yaşanan yenilgi de bu gelişmeyi iyice incelenerek anlaşılabilir. Yenilgiyi basitçe örgütsel yenilgiye indirgeyen grup ve çizgiler gerçeğin yalnızca bir bölümünü görmekteler. Sol hareket 60'lı yıllardan sonra kendisi için tarih sahnesine çıkan, fabrikaları, toprakları işgal eden, genel grevlere giden, 15-16 Haziran direnişini yaratan emekçi sınıflara bırakın öncülük edip yönlendirmeyi, bu gelişmelerin 70`li yıllarda karşı-devrimin MHP vasıtasıyla saldırıya geçmesi sonucu yaşanan yeni çatışmaların arkasından sürüklendi. Ne yükselen sınıf mücadelesine önderlik edilip yönlendirilebildi, ne de karşı-devrimin MHP vasıtasıyla başlattığı saldırılara karşı toplumda oluşan direniş eylemleri karşı-devrime, sisteme karşı topyekün bir direnişe çevrilebildi

Eğer 1980 12 Eylül'ünde devrimciler çok küçük seslerin dışında yalnız kalmışsa bunun nedeni, salt emekçi yığınların örgütsüzlüğünde, öncünün örgütsüzlüğünde aranamaz. Açık ki, yirmi yıllık mücadele içinde emekçi yığınlarda oluşan kendileri için sınıf olma bilinci, sosyalist hareketin sahip olduğu değerler, örgütlü sol-emekçi sınıflar ilişkisi çok daha kapsamlı karşıdevrimci saldırı karşısında, yani 12 Eylül sonrasında direnişin sürdürülmesini, toplumun sola MHP karşısında verdiği desteğin doğrudan devlet karşısında vermesine yetmemiştir. Eğer 12 Eylül sabahı sol yalnız kalmışsa, asıl nedeni budur. Yani sol emekçi yığınlar için eylemiyle de, örgütlülüğüyle de, savunduklarıyla da burjuva partileri ile farklılığıyla da iktidar umudu oluşturamamıştır. Elbette yenilgide önderliğin yetersizliğinin, yanlış politikaların, solun bölünmüşlüğünün de etkisi vardır. Tabii ki sol, örgütlü olsaydı bu olumsuzluğu mücadele içinde aşma şansını yakalayabilecek ve bugünkü Türkiye'yi yaşamayacaktık. Bir daha soralım;
 

Nedir ki bugünkü Türkiye?

Çokça kullanılan kavramlarla depolitizasyonun, demoralizasyonun, dejenerasyonun, yani çok ciddi toplumsal çözülme ve çürümenin yaşandığı, solun emekçi sınıflar açısından bir umut olmaktan çıktığı bir ülke bugünkü Türkiye.

Kürt ulusal hareketini saymazsak, sol hareket sınıflar çatışmasında kaale alınabilecek, gündemi etkileyen bir taraf değil. Dünyadaki olumsuz gelişmeyle 12 Eylül sonrası yaşanan yenilginin çakışması krizi daha da derinleştiriyor. İşte bu yüzden bugün arkamızda yüzbinler yok. 1 Mayıs'larda, meydanlarda 5-7 bin kişi toplanıyor, grevlere işçiler sol grupları sokmak istemiyor. Gençliğin büyük bir bölümü devrimci düşüncelere sahip ve bunu eylemleriyle yaşatmaya çalışan grupları küçümsüyor. Onlara tarihte kalmışlar gözüyle bakabiliyor.

Bütün bu gelişmeleri değerlendirmeden, silahlı eylemi yükseltmeye çalışan radikal sol grupların toplum üzerinde olumlu etki bırakmaları bir tarafa, eylem çizgilerindeki ve hedeflerindeki tutarsızlıkları sonucunda izledikleri çizgi kendilerinden çok devletin işine yarıyor. Sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarından kaynaklanmayan, örgütün ihtiyaçlarından kaynaklanan eylem çizgisi sonuçta anlamsız bir düelloya dönüşebiliyor.

Bugünkü Türkiye'nin başka yönleri de var elbette. Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu topraklar tarihte farklı ulus ve milliyetlere, ekonomik sistemlere, kültürlere, dinlere yataklık etmiş. Türkiye'nin çevresinde çözümü bugüne kalmış bir çok sorun sert çatışmalara neden oluyor. Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya'da din, mezhep, etnik köken farklılığı görüntüsü altında ciddi çatışmalar yaşanıyor. Bölgede ve ülkede çözümü gecikmiş sorunlar, emperyalistlerin bölgede oluşan boşluğu doldurma çabaları ve yarışları bugünkü çatışmanın en önemli unsurları. Bu gelişmeler de ülkemizi doğrudan etkiliyor. Devrimci hareket örgütsüzlüğünden, ciddi bir güç olamayışından dolayı içte ve yakın çevremizdeki çatışmalara seyirci kalıyoruz. Milliyetçi, ırkçı, dinci çizgilerin yeniden etkinlik kazanmasına tanık oluyoruz.

T.C. ciddi bir dönüşümün eşiğinde, artık ülkenin ekonomik ve siyasal yapısına tekelci sermaye büyük ölçüde tek başına hakim. Hakimiyetinin de aralıksız devamını istiyor. 24 Ocak 1980 ekonomik programının uygulanmasından bu yana azımsanmayacak bir sermaye birikimi yaşandı. Ama tekelci sermaye açısından sermaye birikimi sorunu hala devam ediyor. Aynca Türkiye kapitalizminin pazar ve hammadde sorunu da var.

Türk devletini ayakta tutan sac ayakları sarsıldı.12 Eylül'le yenilenmeye ve onarılmaya çalışılan devlet yapısı, Anayasa ve hukuk sistemi şimdiden ihtiyaca cevap veremez durumda. Üniter devlet, anti-komünizm, kemalist laiklik anlayışı bugüne cevap vermiyor. Toplumu birarada tutan değerler parçalanmış durumda. T.C.'nin yeni çimentoya ihtiyacı var. "Cumhuriyet ideolojisi" 1992 dünyasında 60 milyonluk toplumu bir arada tutmaya, toplum-devlet ilişkilerinin bilinen biçimiyle devamını sağlamaya yetmiyor. Devlet eliyle ırkçılık ve dincilik geliştirilmeye çalışılıyor. Ama iki akım da T.C. için riskleri de içeriyor. Türk ırkçılığı yalnız T.C.'yi değil bütün bölgeyi ilgilendiriyor. Aynca Türk ırkçılığı karşıtı olan Kürt Milliyetçiliğini de teşvik edici oluyor. Dincilik hemen devletin kontrolünden çıkıp kendi kanallarında iktidar alternatifı olma özelliği taşıyor.

Kürt sorunu T.C.'nin kendisini yenilemesine de olanak sunuyor bir bakıma. Kürt hareketi bugün biçimindeki radikalliğine rağmen amaçları sınırlı, uzlaşmacı bir hareket. Devrimci militan işçi hareketi gelişmediği müddetçe de soldan çok sağa yönelik olacak, Ama T.C. geleneksel politikaların, bu politikalarla eğitilmiş politikacı, asker ve sivil bürokratların engel oluşu sonucu bu fırsatı değerlendiremiyor. Kürt ulusal sorunu Belçika veya İsviçre benzeri (Bu federasyon, otonomi, eşit iki ulus statüsü şeklinde olabilir) bir çözümle kontrol altına alınırsa, Osmanlı'dan kalan çağ dışı devlet-toplum ilişkilerini değiştirelebilirse cmekçi sınıfların muhalefeti ile ulusal mücadelenin birleşmesi engellenebilir, ayrıca bölgede çok daha etkin ekonomik ve siyasal bir güç olarak ortaya çıkılabilir.

ABD ile AT ve Japonya arasındaki rekabet T.C.'ye böyle bir şansı tanıyabilir. TÜSİAD yöneticileri dergilerinde bunu anlatmaya çalışıyor. Böyle bir gelişme daha çok burjuvazinin sorunu olmasına rağmen bizleri de ilgilendiriyor. Bugün bir çok sol grubun iddia ettiği gibi ekonomik ve siyasal kriz öldürücü boyutlarda değil. Ama sistemin yapısal ve bugünden kaynaklanan ciddi problemleri var. Aynı şekilde sistemin kendisini yeniden üretmesine yardımcı olabilecek potansiyel ve ciddi ekonomik avantajlar da var. İstikrarlı bir Türkiye bugünkü birikimiyle de sanayileşmesini hızlandırabilir, GAP ve turizm, potansiyelini harekete geçirebilir. Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya pazarıyla (bu aracılık bile olsa) geçici olarak nefes alabilir. Bu yüzden sol kendi geleceğini kapitalist sistemin yaşayacağı felaket üzerine değil de kendi olumluluğu üzerine kurmak zorundadır. Sonuç olarak T.C. bir dönüşüm sancısı yaşıyor. Bu dönüşümün nereye ve nasıl olacağı örgütlü sınıf ve politik güçlerin etkinlik derecesi ile ölçülecek.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra yaşanan yenilginin ilk önce etkili politik sonuçları oldu. Ülke hapishaneye çevrildi. Devrimci-demokratik muhalefet dağıtıldı. Emekçi yığınlar teslim alındı. Tüm kitle örgütleri kapatılarak demokratik haklar yok edildi. Tekelci sermayenin siyasal ve ekonomik programı rahatca uygulanma olanağı buldu. Ama sonuç bununla kalmadı. Büyük bir çürüme ve çöküntü yaşandı. Toplum direnme, tepki gösterme özelliğini ortak reflekslerini bir ölçüde kaybetti. Rüşvet, yolsuzluk, fuhuş, uyuşturucu, mafya egemen kılınmaya çalışılan "Neo Liberalizm", "Köşe dönücülüğün, iş bitiriciliğin" sosyal sonuçlarıdır. Sol iktidar olmasa bile toplumun ayakta kalabilmesini sağlayan, yozlaşmaya ve çürümeye engel olan güçtü. Aynı şekilde ülkenin sosyal-kültürel hayatında da bir durgunluk yaşanıyor. Sanat, edebiyat ve diğer toplumsal kültürel faaliyetlerin gelişmesi durmuş durumda. Sola ait bir çok değer artık büyük sermayenin sermayesi oluyor!

Ülkede genel bir örgütsüzlük eğilimi, örgütlü mücadeleden kaçış yaşanıyor. Aydınların büyük bir çoğunluğu sisteme entegre olmuş durumda. Bundan solun olumsuz özelliklerinin, ciddi bir entellektüel birikimden yoksun oluşunun, sosyaIist hareketin yaşadığı ideolojik krizin etkisi var. Ama önemli bir etken de solun örgütsüz oluşu, devrimci eylemi yükseltebilecek bir psikolojik morale sahip olmayışı, Bütün bunlara rağmen işçilerin yeni sendika arayışları, demokratikleşme konusunda gösterdikleri kararlılıklar, memurların örgütlenme çabaları, gençlik hareketinin yasal olmayan ama meşru olan örgütlülükleri kendi eyleminde üretmesi, her şey bir tarafa binlerce insanın devrimci olmakta; devrimcilik yapmakta (ki onlarda bu ülkenin gerçeğidir) ısrarı inatçılığı eskinin aşılmakta olduğunun ilk ip uçları kabul edilmelidir.

Bugün emekçi halkın muhalefetinin, tepkisinin en alt düzeyde olmasına rağmen, devrimci militan hareketin örgütsüz ve etkisizliğine rağmen siyasal iktidar hiç de rahat değildir. 800 binlik T.C. ordusu Kürt gerillaları karşısında çaresiz kalmaktadır. Türkiye'nin çevresindeki çatışmalar ülkeyi doğrudan etkilemektedir.12 Eylül rejiminin restore ettiği devlet yapısı, hukuk sistemi hızla eskimiştir. Burjuva partileri de toplum içindeki eski etkinliğine sahip değillerdir. İşçi ücretlerinin tarım ürünlerine ödenen taban fiyatlarının düşüklüğüne rağmen ekonomi düzlüğe çıkamamakta, sistemin yapısal sorunları dönemsel sorunlar olarak da öne çıkmakta, orta kesimler 12 yıldan beri yaşadıkları gibi yaşamak istememekte, koalisyon toplumun beklentilerini yerine getiremediği ölçüde de yeni bir siyasal krizin kapısı aralanmakta. Burjuva partileri ve parlamento saygınlığını önemli ölçüde bitirmiş durumda. Toplum günlük düşünüyor, günlük istekte bulunuyor, günlük yaşıyor. Siyasal iktidar da bu avantajla bugünü kurtarmaya çalışıyor, Örneğin Kürt sorununun çözümüne, Türkiye'nin çevresinde devam eden çatışmalara yönelik politikalar üretilemiyor.

Ülkemizde egemen sınıfların faşizm tercihi ile emekçi yığınların demokrasi ve özgürlük talebi arasında bir çatışma yaşanıyor. Egemen sınıflar politikalarını bu eksende oluşturuyorlar. Bu çatışma sol hareketin kendisini demokrasi ve özgürlük mücadelesinde ifade etmesi, kendi alternatifıni oluşturabilmesi açısından son derece anlamlıdır.
 

Bütün Bunlar Olurken Sol Ne Haldedir?

Bugün solu birbirlerine benzerlikleri açısından üç grupta ele almak istiyorum. Önce "sol" kavramını yeniden tanımlamakta yarar var. Aynı şekilde "devrimcilik" de yeniden tanımlanmalı. Eğer solcu olmak değişme ve gelişmekten yana olmaksa solun önemli bir kısmı "sol" tanımı içine girmiyor. Ya da "muhafazakar sol" diye bir kavram türetmek gerekiyor. Yine devrimcilik eğer radikal bir toplum projesini gerçekleştirmek, yani eski sistemlerden kültürlerden tümüyle kopup, çok daha ileri insani değerleri ikame etmekse, sömürünün olmadığı, eşit ve özgür bir toplumsal sisteme radikal yollarla ulaşmakta bugün kendisine devrimciyim diyen pek çok kişi ve çizgi devrimci değil.

TKP ve yandaşlarından oluşan sol çevre artık "sol" olmanın gereksizleştiğini!! anlamış durumdalar. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu çevreler sosyal demokrasinin hangi versiyonunu benimseyeceklerinin arayışı içindeler. Bu çevreler T. Özal'ın niyetinin aksine Türkiye tipi burjuva demokrasisinin vitrinini bile dolduramadılar. Bu çevrelere eski Birikim çevresini de ilave etmekte hiç bir sakınca yok.

TDKP, TKP/ML, DEV-SOL gibi gruplar içinse tarih durmuş durumda. TKP, TİP ve PDA'dan arta kalanlarla aralarındaki bazı biçimsel farklara rağmen aynı yerdeler. Kafayı kuma sokuş salt gerçekten kaçış olarak gündeme gelmiyor. Bu bir yöntem de. Bu çizgilerin ML yorumu ve sosyalizm anlayışıyla dindar bir müslümanın Muhammet yorumu ve islam anlayışı arasında pek bir fark yok. Eğer yazılı düşünceleri içinde ML'nin yerine Muhammet'i, sosyalizm yerine islam kavramını geçirirseniz göreceksiniz ki bu düşünceleri Refah Partilileri rahatça savunabilirler. Bu bilimsel olmayan iman edişin yanında sosyalizmden anladıkları şey mülkiyetin devletleştirilmesi, güçlü bir bürokratik devlet yapısıdır.

Bugünkü halleriyle bile topluma sevimsiz gelen bürokratik, kapalı yapılar oluşturmaları mantıklarının sonucudur. Sovyetlerin 70 yılda ulaştığı yere onlar devrimlerini yapmadan daha kısa sürede ulaştılar!! Bilimsel düşüncenin olmadığı yerde tabular, şefler, fetişizm, hamasiyet, aşın derecede abartılmış moral değerler vardır. İdeolojinin yerini şehitler ve kahramanlıklar alır. Bugün bu grupların hemen hepsinde aynı özelliklerin olması, örgüte ve şiddete tapınmaları tesadüf değildir. Bu gruplar için öncünün fonksiyonu toplumu bilinçlendirnıek, harekete geçirmek, emekçi yığınların iktidar mücadelesine önderlik etmek değil, toplumun işlevi partiyi güçlendirip iktidara taşımaktır. İlişkiler hep tersinden kurulmuştur. ML bu grupların elinde başaşağı durmaktadır. Ama dünyadaki gelişmeler son derece sarsıcıdır. Arnavutluk'ta yaşananlar gösteriyor ki dünyadaki gelişmeler bu gruplarda geç de olsa çok daha sarsıcı olacaktır.

Yine Türkiye solunun büyük bir kısmı kendi yarınlarını kapitalist-emperyalist sistemin kaçınılmaz şekilde yaşaması gerektiğine inandıkları felaketi üzerine kurmuşlardır. Sürekli şekilde emperyalizmin krizi derinleşir, dünya savaşı çok yakındır, sürekli devrim dalgaları yükselir, Türkiye ekonomisi de yarın batacak gibidir! Aynı şekilde solun büyük bir kısmı kendisini burjuvazinin abartılmış olumsuzluğunda ifade eder. Burjuva partileri yalan söyledikleri, vaatlerini yerine getiremeyecekleri samimi olmadıkları şeklinde eleştirilir. Bunun anlamı şudur: "bizim programımız burjuva partilerinin programlarını fazlasıyla aşmıyor"?

DEVRİMCİ YOL ve içinde kısmen KURTULUŞ'un da yeraldığı çevreler ise yarın için bugünü ve dünü sorgulayan durumdalar. Ama sorgulama ve tartışma süreci sınıflar çatışmasının görevlerini yerine getirmeye çalışmış, "tepki gösterebilme" ile birleşmediği için tek ayağı boşlukta yaşanan, bu yüzden de sonuçları şüpheler yaratan bir süreçtir.

DEVRİMCİ YOL gerçeğinin iki yönü vardır: Birincisi, sahip olduğu birikim, üzerinde yükseldiği gelenek, ML yorumu ile, 'mıücadele deneyimleriyle yaşanan kaosu aşma şansına sahip tek harekettir. İkincisi, bugün DEVRİMCİ YOL'u savunmak, DEVRİMCİ YOL çevresine mensup olmak bir belirsizlik taşıyor. Açık ki tüm dünyada yaşananlara, çevremizde ve ülkemizdeki gelişmelere rağmen devam edebilmek, iktidar altematifı devrimci bir hareketi ortaya çıkarmak için her düzeyde örgütlü bir çaba içinde olmak gerekir: Nasıl bir yol izleneceğini, hangi .. politikaları öne çıkaracağımızı örgütün ihtiyaçları açısından değil, aksine örgüte sınıflar mücadelesini, yükseltmek zorunda olduğumuz devrimci mücadelenin ihtiyaçları açısından bakmak gerekir. Solun bugün en rahatsız olduğu şey, yani marjinalliktir. Eğer, dünyada ve ülkemizde devrimci gelişmelerin son derece yavaş olduğu, sağ rüzgarların estiği, milliyetçi ve dinci akımların revaçta olduğu bugün, yarın cazibe odağı olabilmemiz için, niteliğimizden taviz vermemek için "marjinal" olmak gerekiyorsa!!! bundan korkmamak gerekir.

Devrimci demokratik hareket yeniden kendisini nasıl üretebilir, nasıl güç olabilir. Açık ki politika güç işidir. Solun cevabı hazırdır "birlik". Başımıza ne geldiyse birlik olmadığımızdan gelmiştir. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların çözümü için en önemli ilk adım birliktir! ! ! Ama kimle, ne için, nasıl, hangi düşünceler temelinde bunlar çok belli değil. Birlik güzel bir kavram ama bugün için solun asıl problemini ve eksikliğini gizlediği ölçüde de tehlikeli bir kavram.
 

Ne ve Nasıl Yapmalıya İlişkin

Kendimizi tanımlayacağımız yer sınıflar çatışmasıdır. Biz bu çatışmada bir tarafız. Yapmaya çalıştığımız şey bu çatışmayı bugün doğrudan ve dolaylı etkileyen unsurları ortaya çıkarmak, bu çatışmayı etkileyen gelişme ve değişmeyi kavramak olmalı. Dünya sosyalist hareketindeki gelişmeleri emperyalist-kapitalist sistemdeki değişme, yeni çatışma odaklarının ortaya çıkışına, emperyalist hegemonya biçimindeki değişme, gelişen bilim ve teknolojinin ideolojik politik-askeri mücadele üzerindeki etkisine teknolojik gelişme, dünyada yaşanan çözülme ve çürüme bizleri doğrudan ilgilendiriyor. Marx'ın, Lenin'in bugüne yönelik söyleyemediği şeyleri belki onlara zaman zaman ters de düşerek söylemek zorundayız. Ama biz biliyoruz ki sınıflar çatışmasında bir tarafız. Burjuvaziye karşı emekçi sınıflar, emperyalizme karşı yoksul halklar, kapitalizme karşı sosyalizm tarafı. Hiç birşey bu gerçeği gölgelememeli.

Sosyalizm adına yaşananlar bize aittir, bizim tarihimizdir. Paris Komünarları bizlerdik, Ekim Devrimi'nde Bolşevikler, Çin'de halk savaşçıları, Vietnam ve Latin Amerika'da gerilla, ülkemizde direnişçiler olduk. Doğrudan işçi iktidarını, sosyalist demokrasiyi-proletarya diktatörlüğünü kurmayı biz amaçlıyorduk. İşçilerin, emekçi halkin iktidardan uzaklaşma sürecinde, bürokratik diktatörlüğün, parti iktidarının, reel "sosyalizmin" inşası sürecinde biz varız.1929-30 toprak devriminde milyonlarca insanın acı çekmesine, yüzbinlerce insanın ölmesine yol açan da,1936-38 yargılamalarını yapan da- yargılananda bizlerdik.

Birinciyi, ikinciyi olduğu gibi Üçüncü Enternasyonali de biz kurduk. Onu enternasyonal olmaktan çıkarıp "Sovyet" iktidarını savunma örgütüne de dönüştüren bizlerdik. 2. Dünya Savaşında faşizme karşı direnenler de, emperyalistlerle Yalta'da anlaşma imzalayanlar da bizleriz. Kamboçya'da en insani olmayan yönümüz Pol-pot rejimi ile ortaya çıktı. Afganistan'ı sonuç olarak biz işgal ettik. Bu "biz"ler bize ne kadar yabancılaşmış da olsa "o" bizdik. Türkiye'de kemalizmin kuyruğuna takılan da,1971 devrimci çıkışını yapan da, Fatsa'yı, Yeni Çeltek'i, Aşkale'yi, Dev-Genç'i, Direniş Komitelerini, faşizme karşı direnişi yaratan da,12 Eylül açık faşist diktatörlüğüne yenilenler de, bugün sosyalist hareketin bir çok konuda yaşadığı krizi çözmek zorunda olanlar da bizleriz. İşte bugün ilk yapmamız gereken bunu anlayabilmektir. Yaşananlar bizim tarihimizdi, yaşanacaklar da bizim geleceğimizdir.

Bugün yeni bir başlangıç yapmayacağız, yalnızca tarihi bir dönüm noktası yaşıyoruz. Yarını oluşturmaya çalışırken dünümüzü, sahip olduğumuz olumlu olumsuz tüm deney ve birikimlerimizi, alışkanlıklarımızı, yöntemimizi yeniden gözden geçireceğiz.

"Marksizm-Leninizm yanlış mıydı, doğru muydu" diye bir tartışma ihtiyacı duymuyoruz. Ama Marksist ve Leninist olmayı onların söylediklerini ve yaptıklarını tekrar etmek olarak anlamıyor, onların metoduyla, onların açtığı yolda, yeniyi, gelişimi, bugünkü dünyayı, dün yanlış yaptıklarımızı kavrayarak devam etmek olarak anlıyoruz. ML'yi bir din gibi, doğmalar yığını olarak algılamak ve savunmak onu reddetmekle aynı ölçüde bize ait olmaması gereken bir anlayıştır.

Bunları söyledikten sonra tartışmalarımızda, ideolojik teorik sorunlara çözüm üretme çabamızda artık komplekslerimiz olmamalı. Kim olduğumuzu, ne olduğumuzu biliyoruz. O halde kendimizi yine kendimiz sınırlamamalıyız. Bu büyük alt-üst oluş insanlık için bütün alanlarda yeninin üretildiği, bir sıçramanın düşünsel temellerinin oluşturulduğu veya sağlamlaştırıldığı bir tarihi dönem olarak kavranmalı ve değerlendirilmelidir bizlerce.

Fiziki olarak nerede olacağımız bellidir: Sınıflar çatışmasının içinde!. Eğer çok geri bile olsa devrimci eylemi oluşturma, geliştirme çabasının içine giremezsek sonuçta hiç bir ideolojik teorik soruna da çözüm üretemeyeceğimizi bilmeliyiz: Yarın için hala anlamı olan Fatsa'yı, Direniş Komitelerini, "Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız", "Halkın İktidarı Kendi Güçlü Kollarıyla Kurulur", "Söz, Yetki, Karar, İktidar Halka" sloganlarını sınıflar mücadelesinin içinde devrimci eylemi yükseltirken ürettik. Bundan sonra da öyle olacak.

Yine bugün tüm sorunlara kısa sürede çözüm üretemeyeceğimizi de şu an için önemli olanın sorunların karşısında bir vaziyet alış olduğunu, sorunlara ve çözümüne ilişkin bir yaklaşım sunmak zorunda olduğumuz, yıkıntının yarattığı tozu dumanı değerlendirmek yerine bu sisi dağıtıp altındaki gerçeği anlamaya çalışmamız gerektiğini de bilmeliyiz.

Bütün yaşananlardan sonra sosyalizmin salt devrim sonrasının sorunu olmadığı, devrim öncesinde toplumda sosyalist bilinç oluşturmanın, emekçi yığınların iktidar araçlarını bugünden geliştirmenin, demokrasi kültürünün önemini anlamak zorundayız. Eğer emekçi halk bugünden kendi iktidar organlarına sahip değil, bu organlarda da iktidar değilse gelecekte de iktidar olmayacaktır.

Kapitalist sistem içinde sosyalizmin kendini değil ama nüvelerini ortaya çıkarmak, ikili iktidar olanaklarını aramak Fatsa türü örnekleri yaygınlaştırmak, emekçi yığınlara kendi deneylerinde yaşayabilecekleri şekilde sosyalizmin kapitalizmden farklılığını göstermek zorundayız.

Partinin fonksiyonunu yeniden tanımlamak zorundayız, parti hiçbir zaman kendisini sınıfın yerine koymamalı, parti kurtarıcı değil öncü olabilmeli. Parti kitle örgütü ilişkisi birincisinden bahsetmenin zor olduğunu, illegalitenin de bir gerçeklik olduğunu bilmeliyiz. Yapmamız gereken gizliliği, partinin bu koşullarda zorunlu biçimsel durumunu fetişleştirmemek, yığın örgütlülüklerinde tabanın denetimini mutlak hale getirmektir.

Yöneten-yönetilen ilişkisinin bize eski toplumdan miras kaldığını, mutlaklaştırılmaması gerektiğini, kitlelerin doğrudan yönetimini hedeflememiz gerektiğini bilmemiz gerekir. Proletarya diktatörlüğü proletarya üzerine bir diktatörlük değil aynı zamanda proletarya demokrasisidir. Devletten devletsizliğe geçiş sürecini ifade eder.
Sosyalizm öylesine yüce bir amaçtır ki bu amacın gerçekleşmesi için herşey mübah görülür!! Yaşananlardan sonra biliyoruz ki o yüce amaca ancak uygun araç ve yöntemlerle gidilebilir. Aksi taktirde araçların kendisi amaç haline geliverir.

Bugünden devrim sonrasını kültür, toplum-birey, ekonomi, teknoloji vb. konularında olabildiğince bilgi sahibi olabilmek de insanı özgürleştiren bir işleve sahip olabilecekken, bugün, insanın üretim ve yönetim sürecinden dışlanmasının bir aracı olabiliyor.

Sosyalist ekonomi salt mülkiyet ilişkisinde farklılaşmaz kapitalizmden. Sosyalist ekonomi kapitalizmi üretim süreci, tüketim, üretimin amacı, teknolojinin kullanılış biçimi; toplumsal denetim alanlarında reddedebilmek, kendisine uygun ilişki ve işleyiş biçimini içermek zorundadır.

Sonuçta maddi koşullardan da kaynaklansa bir çok eşitsizlik güçlü bir kültür ve gelenek haline geldiğinde, o maddi koşulların değişmesi halinde bile eşitsizlik olarak sürüp gidebiliyor. Kadın erkek eşitsizliği gibi. Bu yüzden devrimin kültürel alanlarda sürekliliği şarttır.

Bugün ülkemizde egemen sınıfların otoriter, baskıcı, faşist rejim tercihi karşısında emekçi yığınların demokrasi ve özgürlük talebi söz konusudur. Böyle bir çatışma sosyalistlerin kendilerini demokrasi ve özgürlük alanında da ifade edebilmeleri için ciddi bir şanstır. Burjuva partilerinin problemi toplumun nasıl yönetileceği üzerinedir. Solun büyük bir kısmı farklı mı düşünüyor? Halbuki bizim sorunumuz toplumun kendisini nasıl yöneteceği olmalıdır.

Bugün genel olan dönemsel olandır. Öyle ki sosyalist hareketin yaşadığı ideolojik kriz politik olarak kendisini ifade etınesini güçleştiriyor. Eğer sosyalistler kendi kimliklerini eylemlerinde, bütün çalışma alanlarında da ifade edebilmelidir diyorsak, salt olması gerekeni değil tıkanan süreci aşmanın başka yolu olmadığını da söylüyoruz.

Yukarıda da söylediğimiz gibi emperyalizmin hegemonyası altında, yeni-sömürge bir ülkede yaşıyoruz, Sistemin baskıcı faşist karakterini, toplumsal muhalefete karşı tutumunu fazlaca anlatmaya gerek yok. Ekonomik ve siyasal krizin daimi olduğunu, parlamentonun çıkar yol olmadığını, devrimci bir partinin yasal biçimde örgütlenmesinin olanaksız olduğunu, sınıflar çatışmasının kaçınılmaz şekilde şiddete bürünerek devam edeceğini, ülkemizdeki çelişkilerin daima keskinleşme eğilimi taşıdığını biliyoruz. Bu ülkede devrimci politikacı olmak, devrimci bir hareketi ve örgütlülüğü yaratmak, ülke gerçeğini kavramakla, nasıl değiştirileceğini bilmekle mümkündür. Siyasal iktidar mücadelesinde öncünün mücadelesi, gerilla savaşının önemini de biliyoruz. Ama 1990`larda yaşadığımızı, örneğin son Ortadoğu savaşında ve Afganistan'da görüldüğü gibi klasik savaşlar çağının artık sona erdiğini, devrimci hareketin gelişen teknolojiyi, iletişim olanaklarını kullanmanın yollarını bulması gerektiğini de bilmek zorundayız.

Küçülen dünya, devrimimizin ulusal biçimini iyice daraltacak, evrensel yönünü iyice öne çıkaracaktır. Giderek Türkiye devriminden değil bölge ve dünya devriminden bahsetmeye başlayacağız. Belki kısa sürede attığımız adımların fazlaca elle tutulur sonuçlarını alamayabileceğiz, ama yarın bugün sağlanan birikimlerin ne ölçüde önemli olduğunu göreceğiz.

DEVRİMCİ YOL`a çok özel bir vurgu yaparken amacım ne içinden geldiğim geleneği savunma gereği duymam ne de nostaljidir. Açık ki DEVRİMCİ YOL'un sahip olduğu birikim idelojik-politik konulardaki ayırdedici özellikleri, karşı karşıya olduğumuz sorunların çözümünde Türkiye solu için de, emekçi halklar için de bir şanstır. Bu şansın yokedilmesine de "ben bugün varım" diyen hiçbir DEVRİMCİ YOL'cunun hakkı yoktur,

Çözümün daha gelişmiş Fatsalar, Direniş Komiteleri ve çok daha kapsamlı bir direniş mücadelesiyle mümkün olduğunu biliyoruz. Bugün bırakın herşeyi, çok şey bile söyleyip yapamayabileceğiz. Sınıflar mücadelesinde kısa sürede önemli güç de olamayabileceğiz. Ama birşey yapmak zorundayız, ilk adımı atmak..!


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org