|
|
|
|
Ali Alfatlı, Yasin Ketenoğlu, Bülent Forta, M.Ali Yılmaz: "12 EYLÜL, TERCÜMAN GAZETESİNİN GÖRÜŞLERİNİN RESMİ DEVLET GÖRÜŞÜ OLARAK BENİMSENDİĞİ BİR DÖNEMDİR ."* 4. Kolordu Komııtanlığı l. nolu Askeri Mahkemesi Devrimci Yol Heyeti Başkanlığına |
![]() |
|
Askeri yönetim döneminde, 12 Eylül öncesi olayları
üzerinde tek yanlı ve çarpık bir propaganda yürütüldü. Bu propagandayla
ülkemizin bütün ilerici, solcu, demokrasiden yana güçleri suçlandı. 12
Eylül öncesi olayların ve ortamın sorumluları olarak gösteritip, en ağır
cezalarla, idam cezalarıyla cezalandırılmaları istendi. Bu amaçla
hazırlanan iddianamelerde, demokrasiden yana derneklere, sendikalara
"anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak" suçlamaları yapılıyorken;
ve yığınların, derneklerin, sendikaların demokratik haklarını kullanmaları
suçlanıyorken, faşistlerin cinayet ve katliamlarından söz edilmedi.
Maraş'lar, Çorumlar unutturulmaya çalışıldı. 12 Eylül öncesinde faşist
terör, çetelerini "devletin yardımcı güçleri" ilan edip arkalayan Tercüman
Gazetesi ve sağcı çevrelerin görüşleri, askeri yönetim döneminde resmi
devlet görüşü haline dönüştürüldü. MHP'lilerin cinayetleri mahkemelerde bu
doğrultuda değerlendirildi. Cinayet ve katliamların kimlerce ve ne için
gerçekleştirildiği sorularına somut bir yanıt verilmeksizin, soyut bir
"terör" edebiyatı kullanılarak, kafalar bulandırılmaya, faşist güçlerin
sorumlulukları gözlerden kaçırılmaya çalışıldı.
Hakkımızda hazırlanan iddianamede de dönemin egemen çarpık görüşleri etkili oldu. İddianame, bizlerin, "THKP-C'cileri" toparlayıp, uygun koşulları yaratarak, " halk savaşı ile iktidarı ele geçirme çabası içinde olduğumuzu, AYÖD ve DEV-GENÇ'i de bu amaçla kurduğumuzu ileri sürüyordu. İddianameye göre, bu derneklerin faaliyetleri ülkemizde "anarşik ortamın" oluşmasına, can güvenliği ve öğrenim özgürlüğünün ortadan kalkmasına neden olmuştur. İddianamenin sunduğu bu tabloda ne MC'ler, ne faşistler ne de onların ülkeyi teslim almayı amaçlayan eylemleri, cinayetleri vardı. 12 Eylül öncesinin Türkiye gerçeği böyle miydi? Yoksa gerçekler 12 Eylül döneminde gösterilmeye çalışıldığından çok daha farklı mıydı? Söz konusu olan çok yakın geçmişimiz olmasına ve herkesin bu olayları şu veya bu boyutta yaşamış olmasına karşın, bellekler silinmeye, gerçekleri dile getirmesi engellenmeye kalkışıldı. Biz, bugün hâlâ, 1974-80 Türkiye'sinde yaşanan olaylara ilişkin olarak mesnetsiz ve haksız suçlamalara maruz kalıyoruz. Israrla, bir dönemin hesabı, çarpık ve taraflı bir yaklaşımla bizden sorulmak isteniyor. Biz, söz konusu 1974-80 sürecini, sıkça suçlanan AYÖD ve DEV-GENÇ olarak yaşadık. Bir anlamda, bu süreç boyunca, üniversite ve gençlik dünyasının tümüyle içindeydik. Bu nedenle sürekli çarptırılmaya çalışılan yakın dönemi ve AYÖD-DEV-GENÇ gerçeğini ortaya koymayı gerekli görüyoruz. Ülkemizde, yaygın deyimiyle " gençlik olayları" olarak anılan ve giderek ülke düzeyinde yaygınlaşıp "anarşi" ve " terör" olayları olarak tanımlanan olaylar, 1974 yılında başladı. 12 Mart ara döneminde sol yoğun baskılara uğramış ve dağıtılmıştı. Devrimci gençliğin tüm örgütleri sudan nedenlerle kapatılmış, yöneticilerinin ve üylerinin çoğu cezaevlerine doldurulmuştu. 12 Mart yönetimi faşist güçlere dokunmamış, üstelik devlet içinde kadrolaşmalarını sağlamıştı. 12 Mart öncesinin cinayetlerini işleyen Ülkü Ocakları kapatılmadığı gibi, üniversite ve yüksek okullarda örgütlenmesini geliştirmişti. 12 Mart ara dönemi sona erdiğinde durum buydu. Bu koşullarda sol'un ve devrimcilerin "devrim yapmak için" saldırıları başlattıkları iddiası bütünüyle mantıksız ve gerekçeğe aykırıdır. Ara dönemin sona ermesinin hemen ardından faşistler ilk defa silah kullandılar ve izinli bildiri dağıtan öğrencileri kurşunladılar. 1974 yılı sonlarında ise, 12 Mart sonrasının ilk cinayetini işlediler. Yıldız Mühendislik Yüksek Okulu öğrencisi Şahin Aydm İstanbul'da faşistlerce kurşunlandı. Bunu Ankara'da Turizm Ticaret Yüksek Okulu öğrencisi Veli Yılddırım'ın, İstanbul'da Vatan Mühendislik Yüksek Okulu öğrencisi Kerim Yaman'ın öldürülmesi izledi. Saldırıya uğrayıp, kurşunlanan öğrencilerin, faşistlere karşı olmak ve okuluna devam etmekten öte bir özelliği yoktu. Faşist çetelere boyun eğmeden okumak kaygısı gençliği bir arayışa itti. Artan saldırılar karşısında, yüksek öğrenim gençliği demokratik haklarını kullanarak dernekleşmeye yöneldi ve okullarda, ülkenin çeşitli yörelerinde gençlik dernekleri kurulmaya başladı. 1975'de MC'nin kurulmasıyla da gençliğin can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü sorunu ülkemizin başlıca sorunlarından biri haline geldi. MC Türkiye'nin siyasal yaşamında bir dönüm noktasıdır. Amerikancı egemen çevrelerin, TÜSİAD'ın, Aydınlar Ocağı'nın yoğun çabalarıyla kurulan MC, bir iç savaş hükümetiydi. Onun bu niteliğini en iyi karakterize eden olgu da, faşist MHP'nin hükümet ortağı yapılmasıdır. MC ülke çapında bir cepheleşmeye yöneldi. Demokratik güçlere, devrimcilere karşı başlattığı saldırı kampanyasıyla ve "komünizm tehlikesi umacasını kullanarak, egemen sınıfları ve sağcıları kendi iktidarı etrafında toparlanmaya zorladı. Bu durum doğal olarak ülkede politik gerilimi artırdı. MC, bu politikaların gereği olarak faşist saldırıları kışkırtıp, destekledi. Faşistler MC'nin sağladığı geniş olanaklarla daha çok insiyatif kazanıp, cüretlendiler. Nitekim, MC ile birlikte faşist saldırı ve cinayetler hızla tırmanmaya başladı ve giderek, ülkenin tüm yüksek öğrenim kurumları işlemez duruma itildi. Can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü kalmadı. MC'nin mimarı Başbakan Süleyman Demirel, faşist cinayetler karşısında "bana miltiyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz" diyerek, adeta yeni cinayetlere davetiye çıkardı. Olaylara ilişkin olarak da, 61 Anayasasının sunduğu demokratik hakları ve devrimcileri suçladı. 2,5 yıldan fazla süren MC döneminde izlenen politikalar, giderek ülkemizi bir içsavaş ortamına itti. Faşistlerin devlet içinde kadrolaşması bu dönemde ileri boyutlara vardı. Bu güçlerin egemen olmak için en yoğun çabayı sarfettikleri kurumların başında da eğitim kurumları geliyordu. Bu anlamda, MC'nin uygulamaya koyduğu politikalar, açıkça eğitimin faşistleştirilmesini ve gençliğin teslim alınmasını amaçlıyordu. MC'nin gündeme getirdiği bu politikalar kavranılmadan 1974-80 döneminin olayları, özellikle de "gençlik olayları" anlaşılamaz. Tabii bu noktada da, AYÖD-DEV/GENÇ gibi gençlik derneklerinin ne olduğu, nasıl bir ihtiyacın ürünü olduğu da anlaşılamaz. MC'nin Gençlik, Eğitim, Üniversite ve Yüksek Okullar üzerindeki bazı uygulamaları: 1. MC hükümeti kuruluncaya kadar üniversiteler gibi
merkezi yerleştirme sınavı ile öğrenci kabul eden M.E.Bakanlığı'na bağlı
iki ve üç yıllık eğitim enstitüleri için merkezi sınavdan ayrı olarak
sözlü sınav zorunluluğu getirildi. Eğitim Enstitülerinin yönetim ve eğitim
kadrosu, yeni atamalarla MHP'lileştirildi. Sözlü sınavlar da bu MHP'li
kadrolarca yapıldı. Bu sınavlarda neler sorulduğuna, o günün basınında yer
alan haberlerden birkaç örnek verelim: Özerkliği olmayan bu okullara 72 000 öğrencinin yerleştirilmesi kolaylıkla başarıldı. Ancak, ortaya önemli bir sorun çıktı. Bu okullara devam eden eski öğrenciler ne olacaktı? Bu öğrenciler MHP'li değildi. MC açısından onun da çözümü bulundu. Özel olarak okullara yerleştirilen MHP'liler eski öğrencilere saldırıları başlattılar; giderek bu okulların okul ve yatakhane binalarını işgal ederek, eski öğrencileri okullarına almamaya başladılar. Kamuoyunun desteğine, -toplu okula gitme çabalarına, ailelerin ve basının girişimlerine, gençlik derneklerinin, özellikle de DEV-GENÇ'in uğraşlarına karşın, kısa sürede 60 000'nin üzerinde eğitim enstitüsü öğrencisi okula gidemez duruma geldi. Okullarına gittikçe, dayak yiyip, kurşunlanıyorlardı. Aralarında ölenler, yaralananlar oldu. Neticede hepsi sokakta kaldı. MC tarafından MHP'lileştirilmiş okul yöneticileri ise devamsızlık gösterdikleri gerekçesiyle bu 60 000'nin üzerindeki öğrencinin kaydını silerek, okullarıyla ilişkilerini kestiler. Kredi Yurtlar Kurumu da devreye girerek, bu öğrencilerin kredilerini kesti. MC'nin bu politikasının başarıya ulaşmadığı tek okul olan Diyarbakır Ziya Gökalp Eğitim Enstitüsü ise, MC tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeksizin kapatıldı. MC'nin ve Milli Eğitim Bakanlığının bu pervasız girişimleri, o güne değin hiç bir olayın yaşanmadığı Eğitim Enstitülerini, en fazla olayın yaşandığı okullar haline getirdi. Bu okullar, faşistlerin kontrolündeki "saldırı karargahlarına" dönüştürüldü. Sokağa atılan 60 000'nin üzerindeki öğrenci kitlesi mücadeleyi bırak madı. Gençliğin o dönemdeki merkezi örgütü olan DGDF-DEV-GENÇ'in ve diğer gençlik derneklerinin girişimleri ile oluşturulan danışma ve hukuk büroları kanalıyla, öğrencilik haklarının korunması için yasal yollara başvuruldu. Özellikle Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü öğrencileri ve onu izleyen diğer okulların öğrencileri Danıştay'a, öğrencilik kayıtlarının silinmesini durdurmak için, yürütmeyi durdurma davası açtılar. Kredi ve bursların kesilmesini engellemek için de gene Danıştay'a başvurdular. Tüm öğrenciler Danıştay davalarını kazandılar. MC'nin Milli Eğitim Bakanı, Danıştay kararlarını uygulamaya koymadı. Bu defa öğrenciler, Ali Naili Erdem hakkında tazminat davaları açtılar. A.N. Erdem bu davaları da kaybetti. MC ile öğrenciler arasındaki bu mücadele MC hükümeti süresince devam etti. Devlet can güvenliği ve öğrenim özgürlüğünü sağlamakla yükümlü iken, bunu sağlamadı, üstelik ortadan kaldırdı öğrencileri okullarından etti. Öğrenciler burslarını, kredilerini ancak Danıştay kararları gereği alabildiler. 1978 başlarında CHP hükümeti kuruldu. Eğitim Enstitüsü öğrencilerinin sorunu, M. E. Bakanlığı'nın ilk sorunuydu. DGDF-DEV-GENÇ, Eğitim Ensitüsü öğrencilerinin okullara devamını sağlamasını, Danıştay kararlarının uygulanmasını, okullara MC döneminde usulsüzce yerleştirilen MHP'lilerin okullardan uzaklaştırılmasını ve bu okulların MHP'lileştirilmiş bulunan yönetim-öğretim kadrosunun değiştirilmesini Milli Eğitim Bakanı Necdet Uğur'dan istedi. Bu amaçla yürütülen kampanya, kamuoyundan geniş destek gördü. İstanbul ve İzmirden Eğitim Enstitüsü öğrencileri Ankaraya yürüdü. Öğrenci temsilcileri, DGDF-DEV-GENÇ yöneticileri bakanla görüşerek sorunlarını anlattılar. Necdet Uğur, MC'nin Eğitim Enstitülerini MHP'leştirdiğini kabul ederek, eski öğrencilerin haklarının iade edileceğini, okullarda öğrenim özgürlüğü ve can güvenliğinin sağlanacağını ve yapılan usulsüz sözlü sınavların iptal edileceğini açıkladı. Gençliğin öğrenim özgürlüğü mücadelesi 2 yılın sonunda da olsa meyva veriyordu. Ancak, "toplumsal barış-olayları tırmandırmama" ve benzeri gerekçelerle CHP'li Milli Eğitim Bakanı da, sorunu tümüyle çözmeye yanaşmadı. Kamuoyuna usulsüz ve yasadışı olduğunu ilân ettiği halde, sözlü sınavlarla okullara alınan MHP'lileri, okulda tutma kararı aldı. Bu, açıkça olaylara davetiye çıkarmak, MHP'nin tehdidine boyun eğmekti. Eski öğrenciler okullarına dönünce saldırılarla karşılaştılar. Daha önceki AP hükümetleri döneminde başlatılan İmam Hatip Liselerinin sayılarının artırılması ve bu okulların mezunlarına üniversiteye girme hakkının tanınması, ortaöğrenimin gericileştirilmesi uygulamalarının başlangıcını oluşturmuş ancak sorunun çözümü için yeterli olmamıştı. Bunun için geniş öğretmen kitlesinin gericileştirilmesi gerekiyordu. Eğitim Ensitüleri öğretmen yetiştiren okullar olduğundan, MC bu sorunu, bu kurumları faşistleştirerek köklü bir çözüme kavuşturmaya çalışmıştır. Bugün, ortaöğrenim kurumlarında ve üniversitelerde, gericiliğin alabildiğine yaygınlaştığını görüyoruz. Durumun bu noktalara gelmesinde, AP ve MC hükümetlerinin bu kurumlar üzerinde uyguladığı politikaların önemli rolü olmuştur. Ama, bugün hiç kimse, bir Eğitim Enstitüleri dosyası açmadı. Hiç kimse, İmam Hatip Okullarının sayısı neden bu kadar artırıldı demedi. Eğitim Enstitülerine giriş sınavında yapılan usulsüzlükler hiç bir soruşturmanın konusu olmadı. 2. MC hükümetinin, eğitimin faşistleştirilmesi politikasında ikinci önemli noktayı, Kredi ve Yurtlar Kurumu ve buna bağlı yurtlar oluşturur. MC hükümetinin kurulmasıyla beraber, K.Y.K. Genel Müdürlüğü MHP'lilerin kontrolüne verildi. Bu uygulamanın bir sonucu olarak da, K.Y. Kurumuna bağlı yurtlar, MHP yandaşı aşırı sağ görüşlü öğrenciler özel olarak yerleştirildi. Doğal olarak da, o güne değin huzur içerisinde olan yurtlar, hızla bir kaos ortamına itildi. Yurtlara yerleştirilen MHP'liler, yurtların eski öğrencilerine saldırıp, yurtlarda tahaküm kurmaya başladılar. Bu saldırılar polisin yanlış tutumuyla yoğunlaşıp, gelişti. Neticede, MHP'liler, kendilerinden olmayan binlerce öğrenciyi yurtlardan zorla attılar. Doğrudan K.Y.K'na bağlı olmayıp üniversitelerin kendisine bağlı olan yurtların faşistleştirilmesi bu kadar kolay değildi. Bu nedenle, K.Y.K'nun MHP'li yöneticileri, söz konusu üniversitelere, yurtları K.Y.K'na devretmeleri ya da başka okulların öğrencilerine de kontenjan ayırmaları için baskı yapmaya başladılar. İsteklerini elde etmek için, üniversitelerin mali ve idari bir takım sıkıntılarını istismar edip, zorluklar yarattılar. Yer, yer bu baskılar sonuç verdi. Bazı üniversite yurtlarından kontenjanlar elde ettiler. Bunu başaramadıkları yerlerde, yurtları kapatmaya zorladılar. MC'nin hüküm sürdüğü iki buçuk yıl boyunca, bu uygulamaların bir sonucu olarak, doğrudan K.Y.K'na bağlı olan İstanbul'da üçbin öğrenci kapasitelik Atatürk Öğrenci Sitesi, bin öğrenci kapasiteli Edirnekapı öğrenci Yurdu tamamen faşistleştirildi. Bu yurtların eski öğrencileri, MHP'lilerin saldırılan sonucu ya yurtları terketmek zorunda kaldılar ya da yurt yönetimlerinin disiplin yönetmelikleri gereği yurtlardan uzaklaştırıldılar. Bu uygulamaların başarıya ulaştırılmadığı altıyüz öğrenci kapasiteli Site Öğrenci Yurdu ise, K.Y.K'ca kapatıldı. Ankara'da ise, bu uygulamaların bir sonucu olarak, ikibin öğrenci kapasitelik Atatürk Öğrenci Sitesi, sekizyüz öğrenci kapesitelik Yıldırım Beyazıt Erkek Öğrenci Yurdu tümden MHP'lilere teslim edildi. Keza, Emekte'ki sekizyüz öğrenci kapasitelik kız yurdu nedensiz olarak boşaltılarak, yurda MHP'li erkekler yerleştirildi. Ankara'da da, bu yurtlarm eski öğrencileri yurtlardan atıldı. A.Ü.Hukuk Fakültesi Öğrenci Yurdu kapattırıldı. Siyasal Bilgiler Fakültesine ait Cumhuriyet Öğrenci Yurdu'na ve Hacettepe Üniversitesine ait yurtlare el konulmaya çalışıldı K.Y.Kurumu kontenjan almak için, bu okullara baskı yaptı. MHP yandaşı öğrenciler bu yurtlara kaydedildi. MHP'lilerin yerleştirilmesi için olaylar çıkartılarak, yurtlar kapatılmaya çalışıldı. Bu politikalar çeşitli sorunlar çıkardıysa da MHP'liler bu yurtlara yerleşemediler. Bunun üzerine de, her vesileyle bu yurtlara bombalı silahlı saldırılar düzenlediler. Bazı öğrenciler bu saldırılarda yaşamlarını yitirdiler. Polis ise, MC politikaları gereği, sürekli bu yurtlara baskınlar düzenleyip, öğrencilere eziyet verdi, huzuru bozdu. Sudan bahanelerle öğrencileri gözaltına alıp dövdü. Ankara ve İstanbul gibi üniversite ve yüksek okul öğrencilerinin çok yoğun olduğu kentlerde yurtlar, öğrencilerin başlıca kalacak yerleridir. Anadolu'dan, çoğu ailesinden ilk defa koparak gelen öğrenciler için yurtlar, tek barınaktır. Bu yurtların MHP'lilerin kontrolüne verilmesi, onbinlerce öğrencinin MHP'lileştirilmesi için onlare teslim edilmesi anlamına geliyordu. Başka seçeneği olmayan bu öğrenciler, MHP'lilerin tahakümüne boyun eğmezlerse yurtlardan atılıyorlardı. Bu nedenle, birçok öğrenci öğrenimini sürdürebilmek için, baskıları sineye çekerek, yurtlarda kalmak ve onlardan olmak ya da onlardan görünmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca yurtlar, yalnızca yeni taraftarlar toplamaktan öte olanaklara da sahiptiler. MHP'liler kontrol altına aldıkları bu yurtları, eğitim ve saldırıları için karargah olarak kullanmışlardır. Böylelikle MHP'liler saldırı ve etkinliklerini yaygınlaştırabilmişlerdir. Tüm bu olup bitenler, MC ve onun M.E. Bakanı A. Naili Erdemin bilgi ve yönlendirmesi altında olmuştur. Yalnız Ankara ve İstanbul'la da sınırlı kalmamış, Erzurum, Trabzon, Elazığ, Malatya, Adana gibi kentlerimizde de etkinlikle bu politikalar uygulanmıştır. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin üç bin kişilik yurtlarına MHP'lilerin istemediği bir tek öğrenci sokulmamıştır. Karadeniz Teknik Üniversitesi Öğrenci Yurtları, büyük ölçüde MHP kontrolüne sokulmuş; Elazığ ve Malatya'da benzeri durumlar yaşanmıştır. Bunların nasıl gerçekleştirildiğini ve MC'nin tutumunu daha da somutlamak açısından bir örnek üzerinde duralım: Ali Naili Erdem'in atadığı K.Y. Kurumu müdürlerinden biri Esat Bütün'dür. Esat Bütün kimdir? Bu kişi, 1976'da Ankara Ülkü Ocakları Başkanlığını yapmıştır. Daha sonra, Ankara Tepecik Belediye otobüsünü silahla tarayıp, iki kişiyi öldürmekten sorumlu olarak tutuklanmıştır. 12 Eylül sonrasında da yargılanmıştır. Aynı kişi 1975 yılında da, Hacettepe Üniversitesi'nde Tıp Fakültesi öğrencisi Ayhan Yalın'ı ateş ederek ağır yaralamış ve bu olaydan dolayı tutuklanıp DGM'de yargılanmıştır. Suali ve siyasi kimliği bu kadar açık olan bir insanın, 1977'lerde K.Y. Kurumu müdürlüğüne getirilmesi, MC'nin yurtlar konusundaki tutumunu ortaya koyan çok açık bir örnektir. Bu kişinin, diğer MHP'li yandaşlarının yurtlarda huzur sağlaması mümkün müdür? Bu kişilerin kasıtlı ve partizanca uygulamalarının sonucu olarak, yurtların işgal altına girmesinin ve çıkan olayların sorumlusu MC ve onun M.E. Bakanı değil midir? Tüm bunlar kamuoyunun, savcıların gözleri önünde olmuştur. MHP'lilerin üstüne gitmek isteyenler ise sindirilmek istenmiştir. Yalnız bırakılmaya çalışılmıştır. Nitekim, Ankara Atatürk Öğrenci Sitesinde MHP'lilerin faaliyetlerini saptayıp, soruşturma konusu yapmaya kalkıştığı için Savcı Doğan Öz, MHP'lilerce kurşunlanarak öldürülmüştür. Kamuoyunun tüm tepkisine karşın devlet, davasına bile layıklığıyla sahip çıkmamış; "devletin yardımcısı ilan edilen MHP'li katiller cezasız kalmışlardır. Keza Anayasa Mahkemesi ve Danıştay gibi 1961 Anayasasının demokratik kurumları, MC aleyhine verdikleri kararlardan dolayı, birkaç defa MHP'lilerce kurşunlanıp, bombalanarak sindirilmek istenmiştir. Bu gün ise, geçmişin bu dosyalarını kimse açmaya yanaşmamakta, MC'nin ve faşistlerin günahları uydurma iddia ve suçlamalarla solculara, devrimcilere yüklenmeye çalışılmaktadır. ......lamalarına ve faşist saldırılara karşı direnişe geçti. ODTÜ öğrencilerinin direnişi 9 ay sürdü. Bu direniş sırasında 9 ODTÜ öğrencisi öldürüldü. Son olarak 2 Aralık 1977'de üniversite bahçesinde toplanmış öğrencilerin üzerine rektörlük binasında bulunan faşistlerce bomba atıldı ve öğrenciler silahla tarandılar. Bu saldırıda İbrahim Baloğlu öldü, 34 öğrenci yaralandı. Bu direniş döneminde, faşistler, ODTÜ Öğretim üyeleri Derneği Başkanı Prof. Yakup Kepenek'i öldürmeye teşebbüs ettiler. Gene, ODTÜ Akademik Konsey Başkanı Prof. Cahit Arf'ın ve bazı diğer öğretim üyelerinin evlerini bombaladılar, 9 aylık direnişle ODTÜ öğrencileri M.C'nin saldırısını püskürttü. ODTÜ içerisinde tutunamayan faşistler saldırılarını üniversite dışında sürdürdüler. Ankara'da Üniversite ve Yüksek Okullarda yaşanan bu durum, diğer kentlerde de yaşanıyordu. özellikle İstanbul'da, Yıldız ve Vatan Mühendislik Yüksek Okulları bir çok faşist saldırıya hedef oldu ve faşistlerce işgal edildi. İstanbul Üniversitesi'nin merkez binasında, Edebiyat ve Fen Fakülteleri'nde de benzer durumlar yaşandı. İstanbul Teknik Üniversitesi en fazla saldırıya uğrayan kurumlardan biri oldu. Bir çok İ.T.Üli öğrenci bu saldırılarda yaşamlarını yitirdiler. Ancak başta İ.T.Ü olmak üzere bir çok okulda, kendilerine öğrencilerden bir destek bulamadılar. Trabzon'da K.T.Ü'de de, can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü yoktu. Üniversitenin bazı bölümleri ve yurtlar MC döneminde, MHP'lilerce işgal edildi. Saldırılarda birçok öğrenci yaşamını yitirdi. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde durum daha da kötüydü. Bu üniversite tüm yurtlarıyla beraber MHP'lilerce işgal edilmişti. 1500 kadar ilerici öğrenci, okula devam etmek için ölüm kalım mücadelesi veriyordu. Öğrenciler şehirde bir otele sığınmışlardı. Ancak orada da can güvenlikleri yoktu. Vali ve polis öğrencilerin can güvenliğini sağlayacakları yerde okuldan vazgeçmelerini ve şehri terketmelerini istiyordu. MHP'lilerin silahlı saldırılarında Mahmut Yıldırım, Doçent Orhan Yavuz ve diğer bazı ilerici öğrenciler yaşamlarını yitirdiler. Polis tüm bu saldırılarda, MHP'lilerle işbirliği yaptı. Elazığ Fırat Üniversitesi'nde de faşistler, yerel idarenin desteğiyle egemenlik kurmuşlardı. Malatya, Konya, Bursa ve Eskişehir'deki üniversitelerde de benzer olaylar yaşandı. Adana ve İzmir'deki üniversitelerde de durum pek farklı değildi. Kısacası MC'nin eğitimin faşistleştirilmesine yönelik politikaları bir yıllık gibi bir sürede tüm üniversiteleri işlemez duruma soktu. Bir sene önce huzur içinde öğrenimini sürdüren bu okullarda can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü ortadan kalktı. MHP'liler, MC'nin sunduğu olanaklarla üniversite ve akademilerde inisiyatif sahibi oldular. Bunu başaramadıkları okulları ise, kapatmaya zorladılar. Çoğu kez çaresizliğe itilen okul yönetimleri de, okulları sık sık kapattılar. Üniversite ve Yüksek Okullar, polis-jandarma işgaline girdi ve her birinde karakollar kuruldu. Artık, fıilen özerklik işlemiyor, yönetimler işlevini yitiriyordu. Bu durum, üniversitenin ve gençliğin toplumdaki saygınlığını zedeliyor, belli çevreler de bu durumu istismar ederek gençliğe saldırıyordu. MC, ortaya çıkan bu durumdan memnundu. Kendi yarattığı tabloyu politik çıkarları doğrultusunda kullanıyordu. Sorunların kaynağının üniversiteler olduğunu, olayları solcuların çıkardığını ileri sürüyordu. Belli çevrelerin de desteğiyle, bir kısım basın ve TRT, MC'nin bu politikalarına çanak tutarak, gerçeği saptırmaya çalışıyorlardı. Bir kısım basın da, MHP'li saldırganları ve MC'nin politikalarını teşhir etmek yerine olayların "gençlik olayları", "sağ-sol çatışması" olduğunu savunarak, gerçeğin çarpıtılması çabalarına değişik bir boyutta yardmcı oluyordu. Bu yayınlar ve MC'nin sürdürdüğü tek yanlı propaganda, toplumsal gelişmeyi ve kutuplaşmayı artırıyor, kaos giderek yoğunlaşıyordu. Sonraki CHP hükümeti döneminde, Başbakan Bülent Ecevit'in can güvenliğini sağlama konusundaki tüm iddialı sözlerine karşın, olaylar hızından hiç bir şey yitirmedi. Bu sefer CHP hükümetinin de sorunları çözemediği imajını yaratmak ve hükümeti düşürmek için, faşistler saldırılarını daha da yoğunlaştırdılar. MHP'liler, CHP hükümeti döneminde, okullara yönelik saldırılarını tırmandırdılar ve katliamlara yöneldiler. Artık, tek tek öğrenci kurşunlamıyorlardı. Ölüler artık birer birer değil, beşer beşer sayılıyordu.1978 yılında yoğunlaşan bu saldırılarda MHP'liler, İstanbul Üniversitesi öğrencileri üzerine bomba atıp, 6 öğrenciyi öldürdüler. Benzeri katliam girişimlerini, Ankara'da, Yükseliş'te tekrarladılar. Yükseliş öğrencileri üç defa bombalı saldırıya uğradı. Bu saldırılarda 3 öğrenci öldü, l00 civarında öğrenci yaralandı. Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde benzeri saldırılar oldu. CHP hükümeti, faşistlerin bu gözdağı verme politikası karşısında, saldırıları kınamaktan öte, hiç bir şey yapmadı. Üstelik bu katliamları kınamak için yürüyüşler ve formlar düzenleyen onbinlerce genci suçladı. CHP hükümeti, faşist katillerin yakasına yapışmadı. MHP'ye yönelik ciddi be soruşturma açmadı. MHP ve yan örgütleri; Ükü-Bir'ler, Ükü Ocakları, MİSK gibi kuruluşlar, rahatlıkla faaliyetlerini sürdürdüler, Polis içindeki MHP'li kadrolaşma sürdü, polis tarafsız duruma getirilemedi. CHP hükümeti, gençligin "can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü talebine karşı da, okullardaki polis ve jandarma sayısını artırma yolunu seçti. Hatta şehir ve okullarında can güvenlikleri olmadığını belirtenlere, Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencilerine yaptığı gibi, okul ve şehirleri terketmek önerilerinde bulundu. CHP hükümeti, "Erzurum'da can güvenliği ve öğrenim özgürlüğünü sağlayamayız, şehri terkedin diyordu. Yükseliş öğrencilerine, okulda olay çıkmaması için okula gitmemelerini söylüyordu. CHP hükümetinin Eğitim Enstitülerine yönelik politikası da, MC'nin yaptıklarını pek değiştirecek türden değildi. MC'nin bu okullara yerleştirdiği MHP'liler, CHP döneminde de varlıklarını sürdürdüler. Kredi ve Yurtlar Kurumu'nda ve bağlı yurtlarda da, CHP ile birlikte önemli değişiklik olmadı. CHP hükümetinin "denge politikasi" adına izlediği bu teslimiyetçi, ürkek politika, faşist güçleri dalıa da cesaretlendirdi. Faşist güçler, izledikleri saldırgan siyaseti sürdürdüler, tırmandırdılar. Giderek olayları ülke düzeyine yaydılar. Üniversite ve Yüksek Okullar'dan öte, mahalleleri, iş yerlerini işgale başladılar. Öğrencilerden başka toplumun diğer katmanlarından insanları kurşunlayıp, öldürmeye yöneldiler. Bir bütün olarak toplumun tümünü terör şokuna uğratarak, teslim olma çabalarına giriştiler. Artık kahveler taranıyor; otobüsler kurşunlanıyor; halktan onlarca insan öldürülüyordu. Mezhep kışkırtıcılığı körüklenerek, gericilik örgütlendirilip, şehirler işgal edilmeye çalışılıyordu. Malatya, Sivas katliamları gündeme getiriliyor, gazeteciler, yazarlar, avukatlar, öğretmenler kurşuna diziliyordu. CHP hükümeti artık tümüyle inisistifini yitirmişti. Faşist güçler kendi yaptıkları saldırı ve katliamları ve bunun sonucu oluşan kaosu, solcuların üzerine yıkarak, "Vatan tehlikede" edebiyatı ile orduyu göreve davet ediyorlar, sıkıyönetim ilan edilmesini istiyorlardı. İşte bu koşullarda, MHP'li faşistlerin organize ve kışkırtmalarıyla, Kahramanmaraş katliamı gündeme getirildi. Yüzlerce insan, çoluk, çocuk katledildi. Olaylar karşısında aciz düşen CHP hükümeti, 13 ilde sıkıyönetim ilan etti. Böylece faşitlerin istediği bir ortama doğru, ülke, hızla yönelmeye başladı. Bu tarihten sonra olayların nasıl bir seyir izlediği
üzerinde durmayacağız. Biz, konunun gençlik boyutu üzerinde durduk, ancak
bilindiği gibi, gelişmeler 12 Eylül 1980'le noktalandı. Bugün geriye dönüp
baktığımızda, yaşanan süreci tüm çıplaklığıyla görüp, anlayabiliyoruz.
Zaten 12 Eylülden sonra, Türkiye'de kurulan anayasal düzen, oluşturulan
sosyal ve siyasal yapılar, 1975-80 sürecinde yaşanan olayları çok daha
anlaşılır kılmaktadır. MC'nin izlediği politikalar da, bu bütünlük içinde
yerli yerine oturmaktadır. AYÖD-DEV-GENÇ'İN, YANİ BİR ANLAMDA BİZLERİN BU TABLODAKİ YERİ NEDİR? AYÖD ve DEV-GENÇ, herşeyden önce, ülkede yaşanan bu koşulların ürünüdür. MC öncesinde başlayan, MC ile çok daha ileri boyutlara varan faşist saldırılarla eğitimi faşistleştirme çabalarına gençliğin tepkisi, yerel düzeyde ve ülke çapında örgütlenmek olmuştur. Bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak, 1975 Mart'ında Ankara'da AYÖD, sonradan da DEV-GENÇ kurulmuştur. Bu anlamda, AYÖD ve DEV-GENÇ'in varlığını ve mücadelesini karakterize eden olgu, faşizme boyun eğmeme ve can güvenliğinin, öğrenim özgürlüğünün sağlanma çabasıdır. Gerek AYÖD, gerekse de DEV-GENÇ, gençlik yığınları adına, bir avuç insanın, tepeden inme gündeme getirdiği örgütlenmeler değildir. AYÖD, Ankara'da onbinlerce yüksek öğrenim gençliğinin demokratik iradesiyle, seçimlerle belirlediği delegelerce kurulan bir gençlik örgütüdür. DGDF-DEV-GENÇ ise, 1976 Ağustos'unda AYÖD, İYÖD, EYÖD gibi yığınsal gençlik örgütlerinin demokratik iradesiyle kurulan ve ülke gençliğini temsilen oluşturulmuş bir örgüttür. Bu örgütlerin temel uğraşı, can güvenliği ve öğrenim özgürlüğünün sağlanması olmuştur. DEV-GENÇ, geniş gençlik yığınlarına, faşizme teslim olmamayı, direnmeyi ve okulları terketmemeyi önermiştir. O dönemin sloganı ile "Bütün Yurtseverler Okullarına" denmiştir. DEV-GENÇ, faşistlerin zorla egemen olmaya çalıştığı üniversite ve yüksek okulların öğrencilerini topluca okula gitmeye çağırmış ve bu uygulama geniş gençlik yığınlarınca benimsenmiştir. Ankara'da da Yükseliş'te, Gazi Eğitim Enstitüsü'nde, Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nda, Dil Tarih ve Coğrafya, Veteriner Ziraat, Fen Fakültelerinde onbinlerce öğrenci, hergün faşistlerin kurşunlarına ve bombalarına göğüs gererek, ölümü göze alarak, toplu halde okullarına gitmişler, okullarını faşistlere terketmemişlerdir. Bir dönem faşistlerin işgaline uğrayan bu okullarda işgal böylelikle kırılabilmiştir. Elbette bu mücadele, devrimci gençliğe pahalıya mal olmuştur. AYÖD-DEV-GENÇ bu mücadelede salt Ankara'da onlarca üyesini faşist saldırılarda yitirmiştir. DEV-GENÇ bu haklı mücadelesini, gençliğe ve kamuoyuna benimsetmeğe çalışmıştır. DEV-GENÇ'in panellerine, bildirilerine, afişlerine, damgasını vuran en temel olgu, gençliğin faşizme karşı direniş mücadelesi olmuştur. Faşizmin her saldırganlığı, onbinlerin gösterileriyle protesto edilmiş, işlenen cinayetlerin sorumlularının bulunup, cezalandırılması istenmiştir. Gerek AYÖD, gerekse DEV-GENÇ yöneticileri, doğrudan görüşme veya basın aracılığıyla, defalarca yetkililerden; başta da Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlığından, can güvenliği ve öğrenim özgürlüğünün sağlanmasmı talep etmiştir. Aynı amaçla, çocuklarının yürüttüğü mücadeleye destek için örgütlenen ailelerle ve kurdukları derneklerle ortak çalışmalar düzenlenmiştir. Demokratik-Özerk Üniversite mücadelesi, AYÖD ve DEV-GENÇ 'in başlıca uğraşlarından biri olmuştur. Öğrencilerin üniversite yönetiminde temsil edilmesi, Kredi ve Yurtlar kurumundaki öğrenci temsilcilerinin etkinliklerinin artırılması; bu örgütlerce savunulmuştur. Bu konuda, ODTÜ'de ÖTK (Öğrenci Temsilcileri Konseyi) deneyinde olduğu gibi, belli mesafeler de katedilmiş, diğer üniversite ve fakülte yönetimleri ile de olumlu ilişkiler kurulmuştur. Özellikle de okııllardaki Öğrenci Temsilcilikleri ve birim dernekleri DEV-GENÇ 'in önderliğinde etkili çalışmalar yürütmüşlerdir. Üniversite seçme sınavı sistemin eşitsizliğini vurgulayan DEV-GENÇ, "Herkese Yüksek Öğrenim Hakkı"nın sağlanmasını savunmuş, bu doğrultuda orta öğrenim gençliğinin taleplerini kamuoyuna benimsetmeğe yönelik çalışmalar yürütmüştür. Bu amaçla, afışlemeler yazılamalar yapmış, toplantı ve gösteriler düzenlemiştir. DEV-GENÇ, yüksek öğrenim gençliğinin akademik sorunlarıyla da yakından ilgilenmiş, çeşitli sınav, ders notu, kontenjan, akademik başarısızlık vb. sorunların çözümü için uğraş vermiştir. DEV-GENÇ, CHP hükümetinin, 1978'de hazırlık çalışmasını yürüttüğü "Üniversite Çerçeve Yasa Tasarısı"na alternatif yasa tasarısı hazırlamış bunu tartışmaya açmıştır. Bu faaliyetlerin, iddianamedeki suçlamalarla bir ilgisinin kurulamayacağı açıktır. DEV-GENÇi "terör örgütü", "THKP-C'cilerin örgütü" gibi göstermeye çalışmak; onun mücadelesini "halk savaşına hazırlık" diye suçlamak, aşırı sağın ideolojik propagandasının emrine girmekle eş anlamdır. DEV-GENÇ'e yönelik "terör" suçIamalarını aydınlığa kavuşturmanın en doğru yolu, olaylara, cinayetlere bakmaktır. Askeri Savcılar nedense bu yolu hiç seçememişlerdir. Okullarda öğrenciler, öğretim üyeleri öldürülmüş, öğrenim özgürlüğü ortadan kaldırılmış; peki ama bunları kimler yapmış? Öldürülenler, yaralananlar kimler? Bu sorulara verilecek somut yanıtlar konuyu aydınlatacaktır. 1974 yılından 1980 yılına değin, üniversite ve yüksek okullarda birçok öğretim görevlisi saldırıya uğramış, öldürülmüş ya da yaralanmışlardır. Bunlardan saptayabildiklerimiz şunlardır; 1. 1976 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Doçent Orhan Yavuz (Öldürüldü). 2. 1977'de İstanbul Üniversitesi Şişli Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim üyesi Doçent Server Tanilli (öldürülmek istendi, ağır yaralandı) 3.1978'de, Ankara Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Yalçın Sanalan (öldürülmek istendi, ağır yaralandı). 4. Aynı dönemde, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Doçent Bedrettin Cömert (öldürüldü). 5. İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Bedri Karafakioğlu (öldürüldü) 6. İstanbul Üniversitesi Şişli S.B. Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Ümit Yaşar Doğanay (öldürüldü) 7. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Cavit Orhan Tütengil (öldürüldü). 8.Karadeniz T. Üniversitesi öğretim üyelerinden Yard.Prof. Necdet Bulut (öldürüldü). 9. ODTÜ öğretim üyelerinden Asistan Cevdet Aykanat (ağır yaralandı) 10. ODTÜ öğretim üyelerinden Prof. Yakup Kepenek (öldürülmeye teşebüs edildi.) Bu öğretim üyelerinin tümü çevrelerince, ilerici-demokrat kişilikleri ile tanınmışlardır. Saldırıya uğramalarının başlıca nedenide budur. Faşistlerce kurşunlanan bu öğretim üyelerinin katillerinden sadece Doçent Bedrettin Cömert ve Yrd.Prof. Nejdet Bulutunkiler belirlenmiştir. Hepsi de Ülkü Ocakları üyesi olan katillerden Rıfat Yıldırım ve Üzeyir Bayraklı yurt dışına kaçmış, Almanya'da uyuşturucu kaçakçılığından tutuklanıp, mahkum olmuşlardır. Nejdet Bulut'un katillerinin bir kısmı yakalanıp, yargılanmış, bir kısmı da yurt dışına kaçmıştır. Diğer öğretim üyelerine yönelik saldırıların failleri ise, her ne hikmetse, bugüne değin belirlenip, yakalanmamışlardır. Bu olayların hiçbirisiyle, bugüne değin, hiçbir ilerici-devrimci suçlanmamıştır. Okullarda saldırıya uğrayan, öldürülen bir tek sağ görüşlü öğretim üyesi de yoktur. DEV-GENÇ'i "terör örgütü" olmakla suçlayanların bu açık gerçeği nasıl görmezlikten gelmeye çalıştığı, düşündürücüdür. Bu tutum, gerçekleri saptırmak, DEV-GENÇ'i ve bizleri mesnetsiz yere suçlamak değil de nedir? Aynı olayları bir başka tabloyla daha somutlamaya çalışalım. 1974- 80 döneminde, salt Ankarada ve yine salt üniversitelere ve yüksek okullara yapılan saldırılarda, anımsayarak saptayabildiğimiz kadarıyla şu öğrenciler yaşamlarını yitirmişlerdir; l.Turizm-Ticaret Yüksek Okulu: Veli Yıldırım, Gülali Bal. 2. Hacettepe Üniversitesi: Şükrü Bulut, Nuray Erenler, Fevzi Aslansoy, Süleyman Akdağ. 3. Gazi Eğitim Enstitüsü: Eşari Oran, Mehmet Öner, Alpaslan Gümüş, Osman Özer, Gaffur .... 4. E.T.Y. Öğretmen Okulu: Zafer Boz, Yunus Ceylan. 5. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu: Kenan Dayıoğlu. 6. A.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi: Hakan Yurdakuler, Hakan Şenyuva, Mehmet Adil Olcay, Oğuz Bengi. 7. A.Ü. Hukuk Fakültesi: Mustafa Öztürk, Fikret Oranas. 8. A.Ü.Fen Fakültesi: Aydın Efetürk, Osman Günaydın 9. A.Ü. Ziraat Fakültesi: Alişan Canpolat, Aynur Sertbudak. 10. A.İ.T.İ.A: Atilla Özkan. 11. Bankacılık ve Sigortacılık Yüksek Okulu: İbrahim Bozkurt. 12. A.D.M.M.A-Yükseliş: Ahmet Deveci, Mehmet Emin Ece, Sami Ovaoğlu, Burhan Barın, Ozan Dadaloğlu, Mustafa Sarı, Ali Sami Demirci, Adnan Şahingöz, Metin Arıkan, Hayrettin .... 13. ODTÜ: Semih Erbek, İbrahim Baloğlu, Ertuğrul Karakaya, Ahmet Ağaoğlu. Bu tablo, yalnızca Ankara'yla sınırlıdır ve oldukça eksiktir. Bu tabloda yer alan 40 ögrenciden, üçü hariç, tümü ilerici-devrimcidir ve hepsi faşist saldırılarda yaşamını yitirmiştir. Sağ görüşlü üç öğrenciden ikisi belirliyebildiğimiz kadarıyla, Gazi Eğitim Enstitüsü'ne ve Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'na faşistlerin giriştikleri saldırı sonucu meydana gelen toplu kavgalarda ölmüştür. Bu tabloya, lise ve orta dereceli okullarda saldırılar sonucu yaşamını yitiren yirmi civarındaki öğrenci de eklendiğinde, yalnız Ankara'da okullara karşı girişilen saldırılarda ölenlerin sayısı 60'ı bulmaktadır. Hatırlayamadıklarımızın da olduğu düşünülürse, sayının daha da kabarık olduğu açıktır. Ayrıca bu liste yalnız okullarla sınırlı olduğu için, okul dışında öldürülen yüzlerce devrimci öğrenci dahil değildir. Sayıları binleri bulan yaralıları belirtebilmek ise, mümkün değil. Bugüne değin, bu saldırı ve öldürme olaylarının hiçbirisiyle ilgili olarak ilerici-devrimci bir kişi suçlanmamıştır. Çoğu o dönemde faili meçhul bırakılmış bu cinayetlerden bazılarının katilleri 12 Eylül sonrasında yakalanıp, mahkum olmuşlardır. Yakalanıp, mahkum edilen katillerin hepsi, MHP ya da Ülkü Ocakları üyesidir. O günün koşullarında, bu cinayetlerin bazıları ise faşistleri koruyup, kollayan polislerce işlenmiştir. Yukarıda ortaya koyduğumuz bu tablo, her kaynaktan araştırılıp, değerlendirilebilir. Bu tablo,12 Eylül öncesinin Üniversite ve gençlik olayları gerçeğini açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu tablolar karşısında DEV-GENÇ 'i "terör örgütü" olmakla suçlayanların, şu soruları yanıtlaması gerekmez mi? Neden öldürülen üniversite öğrencileri hep ilericiler-devrimciler olmuştur? Neden sağ görüşlü, MHP'li öğretim üyelerinden hiç öldürülen olmamıştır. Neden sağ görüşlü öğrenciler öldürülmemiştir? Ve neden hiç bir DEV-GENÇ üyesi bu tür cinayetler işlemekle suçlanmamıştır? Bu sorulara iddianamenin verdiği herhangi bir yanıt yoktur. Çünkü, DEV-GENÇ'in mücadelesi somut olaylarla ortadadır. DEV-GENÇ herhangi bir silahlı saldırının ya da cinayetin içerisinde yer almamıştır. Şu da bir gerçektir! 1974'de başlatılıp, tırmandırılan silahlı saldırı ve katliamlar karşısında, devletin can güvenliğini sağlamamasının bir sonucu olarak, geniş gençlik yığınlarında da silahlanma ve silahla korunma eğilimleri gelişmeye başlamıştır. Bu durum o günün koşullarının yarattığı doğal bir durumdur. Türkiye bütününde 500 civarında, salt Ankara'da 70-80 civarında üyesini faşist saldırılarda yitiren DEV-GENÇ'in üyeleri arasında da silahlanma ve kendini koruma eğilimleri gelişmesi, o günün koşullarının normal bir sonucudur. Nitekim, bu olgunun bir sonucu olarak, bazı DEV-GENÇ üyeleri de silahla yakalanmış ya da mahkum olmuş olabilir. Ancak, burada söz konusu olan ilerici devrimci gençlerin silah bulundurması ya da şu veya bu zorunlu nedenle kendini silahla koruyup, karşı koyması değildir. Önemli olan, vurgulanması gereken, silahlı saldırıları, cinayet ve katliamları kimlerin başlatıp sürdürdüğü, üniveristleri ve ülkeyi kimlerin kan gölüne çevirdiğidir. Yukarıda, tablolarla somutladığımız gibi saldırı ve cinayetlerin sorumlusu faşist MHP'lilerdir. Askeri Savcı, bu açık gerçeği gözardı ederek, gençliğin direnme hakkını kullanmasmı suçlamıştır. Evet belki de devrimci-gençlik saldırılara karşı koyup, okullara gitmekte böyle diretmeseydi, okulları faşistlere terketseydi, o zaman faşistler okullarda bu cinayetleri işleyemiyeceklerdi. Peki, ya sonra ne olacaktı? Okulları terkedince sorun çözülecekmiydi? Faşizmin iktidara yürüdüğü tüm ülkelerdeki deneyler, böyle bir davranışın nelere mal olduğunu ortaya koymuyor mu? Devrimci gençlik, bu koşullarda direnmeyipte ne yapacaktı? Devrimci gençliğin direniş mücadelesini suçlayan askeri savcı, o koşullarda DEV-GENÇ 'e ne yapmasını önerirdi? Dev-GENÇ elbetteki böyle teslimiyet politikasına "hayır" diyecekti. Ve bugün, gerçekte faşizm başta gençliği, sonra da ülkeyi teslim almadıysa, devrimci gençliğin direnişinin bunda büyük rolü olmuştur. Ve bir anlamda, bugün, DEV-GENÇ'ten bu haklı direnişin hesabı sorulmak istenmektedir. İddianamedeki mantığı başka türlü değerlendirmek mümkün değildir. Taleplerimiz: Yukarıda anlattıklarımızı, DEV-GENÇ'le AYÖD'ün mücadelesinin içeriğini, daha da somutlamak açısından, Mahkemenizden bazı taleplerimiz olacaktır. Bu taleplerin kabul ve incelenmesi halinde, AYÖD ve DEV-GENÇ gerçeğinin daha bir anlaşılır hale geleceğini ve suçlamaların mesnetsizliğinin ortaya çıkacağını sanıyoruz. Elbetteki bu durum, 12 Eylül öncesi olaylarına ve gerçek sorumlularına da ışık tutmuş olacaktır. Söz konusu 1975-80 döneminde Eğitim Enstitüleri ve Kredi ve Yurtlar kurumunun nasıl MHP'lileştirilmeye çalışıldığını, yukarıda özetledik. Keza bu politikalar karşısında AYÖD ve DEV-GENÇ ' in mücadelesini anlattık. Bu olguların daha da somutlanması açısından aşağıdaki hususların mahkemenizce araştırılmasını talep ediyoruz. [Ali Alfatlı, Yasin Ketenoğlu, Bülent Forta ve M.Ali Yılmaz, ortak dilekçelerinin bundan sonraki bölümde, başta 12 Eylül öncesi dönemin Meclis Başkanı, Milli Eğitim Bakanları olmak üzere, çeşitli gazetecilerin ve tüm demokratik kitle örgütü yöneticilerinin mahkemeye tanık olarak çağrılmasmı talep etmektedirler. Tanık olarak dinlenilmesi istenenler arasında 80 öncesinde üniversite ve fakültelerde rektörlük ve dekanlık yapmış kişilerle Veli Derneklerinin yöneticileri de yer almaktadır. Arkadaşlarımız, ayrıca, öldürülen tüm ilerici ve devrimci gençlerin katillerinin kimler olduğunu ve bunların yakalanıp yakalanmadığının araştırılıp açıklanmasını istemektedirler. Daha sonra öğrendiğimize göre, mahkeme bugüne kadar çeşitli konularda dilekçe veren arkadaşlarımızın taleplerinin hiç birisini kabul etmemiştir.] * Aktaran: Devrimci İşçi, Sayı 33, Ağustos 1987 |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org