|
|
|
|
Devrimcilik İnsanın İnsanlığa Sahip Çıkmasıdır*
Nasuh MİTAP
T.C.K'nın 146/1 maddesinin ihlalle ilgili iddia ve Mütalaa üzerine burada yeni birşey söylemeyeceğim. Mahkeme sorgumda bu konuda söylediklerime, 22.12.1986 tarihinde verdiğim tevsii tahkikat dilekçemde ve 22.6.1987 tarihli dilekçemde söylediklerime ve ortak savunmamızda söylenmiş olanlara yeni bir şey eklemiyorum. Mahkeme sorgumda dilekçelerimde ve ortak savunmamızda devrimcilerin 12 Eylül öncesi siyasal süreç içindeki |
![]() |
|
yerleri ve durumları konusu açıklanmıştır.
Devrimcilerin bu süreç içindeki konumlarının T.C.K'nın 146/1 maddesini
ihlal etmek şeklinde değerlendirilemeyeceği; devrimcilerin yaşanan faşist
terör ve iç savaş politikalarının hedefi ve mağduru olduğu; faşist terör
karşısında meşru savunma konumunda oldukları gösterilip açıklanmıştır.
Mahkeme sorgumda, belirttiğim dilekçelerde ve ortak
savunmada devrimcileri faşizme karşı meşru savunma durumlarının T.C.K'nın
146/1 maddesi kapsamında değerlendirilebilmesinin mümkün olamayacağı;
böyle bir yorumun sakat, yanlış, hukuk dışı ve taraflı olacağı; faşist
terör politikalarına hukuk ve yargı alanından destekler yaratmak maksadına
hizmet edecek bir yorum olacağı ortaya konmuştur. Bu nedenle burada tekrar
146/1 üzerinde herhangi bir değerlendirme yapmayacağım. Bu siyasi gereklerle yaratılmış olan davalarda devrimciler hep yapmadıkları ve yapmayı düşünmedikleri şeylerle, 12 Eylül öncesi terör ve dehşet ortamının yaratıcıları olmakla suçlandılar. Askeri mahkemeler de 12 Eylül rejiminin istediği yönde kararlar oluşturdu; ve devrimciler için T.C.K'nın 146. maddesini ihlalden cezalar verdi. Böylece 12 Eylül rejimine hukuk ve yargı alanından destek sağlandı. Devrimciler de bu yargılamalar süreci içinde 12 Eylül öncesi olayların ve bu olaylar içinde devrimcilerin rolü ve konumunun 12 Eylül rejiminin ve askeri savcıların hazırladığı iddianamelerin göstermeye çalıştığı gibi olmadığını anlatmaya ve gerçeğin ne olduğunu göstermeye çalıştılar. Esasen, hu dönemde devrimciler, askeri mahkemelerin
savcılarınca hazırlanan iddianamelerinde gösterilen nedenlerden ve 12
Eylül rejiminin söylediği nedenlerden dolayı değil; faşizmin terör
politikalarına karşı koyduklarından dolayı, halktan yana ve demokrasiden
yana oldukları için T.C.K'nın 146. maddesiyle yargılanmışlardır. Bu
nedenle gerçekteki konumlarının, yaptıkları ve yapmayı düşündüklerinin tam
tersini yapmakla iddia ve itham edilerek davalar açılmıştır. Eğer bu
gerçek, gerçek dışı iddia ve ithamlarla gizlenmese ve devrimciler
yapmadıklarıyla değil, yaptıklarıyla; yani gerçek konumları ve
devrimcilikleriyle suçlansa ve yargılansa o zaman devrimciler de iddia ve
suçlamaların yanlışlığını, gerçek dışılığını anlatmaya çalışmak yerine
yaptıklarının doğruluğunu ve haklılığını anlatarak devrimciliğini ve
yaptıklarını savunurdu. Evet, gerçek dışı iddialar yerine gerçeğe dayalı iddialarla yargılansaydım; öyle üstü örtülü ve dolambaçlı yollara başvurulmayıp ta doğrudan doğruya ve açık olarak devrimciliğim suçlanıyor olsaydı; ben, kendimi ve devrimciliği daha rahat ve uzun uzun savunabilirdim. Niçin haklı olduğumuzu; devrimciliğin niçin aklın, bilimin ve insanlığın gereği en doğru en güzel yol olduğunu göstermeye çalışırdım. Devrimciliğin ne olduğunu anlatırdım. Çünkü, 12 Eylül döneminde devrimcilere karşı bütün insanlığın yüzünü kızartacak suçlar işlendi. Binlercesi akıl almaz işkencelerden geçirildi. Pek çok devrimci işkencehanelerde işkence ile öldürüldü. Devrimcilere karşı insan avları düzenlendi. "Güvenlik kuvvetlerinin dur ihtarına uymadığı için vurularak öldürüldü", "Kaçarken vuruldu", "Polisle girdiği çatışmada öldürüldü", "Teslim ol çağrısına ateşle karşılık verdiği için vuruldu", "Ev baskınında silahla karşı koyduğu için açılan ateş sonucu ölü olarak ele geçirildi", "Yer göstermeye götürülürken kaçmaya kalkıştı, vuruldu" vb. gibi açıklamalarla (ki bu açıklamaların çoğu yalandır) güvenlik kuvvetlerince öldürülmüş devrimcilerin kesin sayısını tespit edebilmek zordur. Ancak, polis tarafından sokaklarda, baskın yapılan evlerde, kırlarda, köylerde sorgusuz sualsiz sırf devrimci olduğu için öldürülmüş olanların sayısına, işkence ile öldürülmüş ve cezaevlerinde öldürülenler de eklendiğinde bu dönemde yüzlerce devrimcinin öldürülmüş olduğu gerçeği ile yüzyüze geliriz. NEDEN?.. Bizlere 90 günlük emniyet işkencelerinden (her istediklerinde cezaevinden tekrar alabildikleri için emniyetteki işkence sınırı 90 günle de sınırlı değildi; sınırsızdı,) Ayrı olarak devrimci olduğumuz için Mamak Cezaevinde "vatan haini", "terörist", "katil" gibi küfürlerle birlikte dayak, hakaret vb türden insanlık dışı eziyet şeklindeki işkenceler yıllarca sürdürülmüştür. NEDEN?.. Devrimciliğe ve devrimcilere karşı düşmanlığın bunca şiddetli olmasının, insanlığını yitirmemiş olan herkesi utandıracak bir kudurganlık şekline yükselmesinin sebebi nedir? Devrimcilere yönelmiş bu insanlık dışı şiddetin sebebi: Haklıya, doğruya, iyiye, güzele, aydınlığa, özgürlüğe, kısaca insanlığa duyulan ötkedir. Bu öfkenin cinnet haline dönüşmesidir. Kıran kırana çıkar çatışmalarının yaşandığı; her gün yığınla haksızlıkların olduğu; sömürünün, yoksulluğun, baskıların ve çaresizliğin kol gezdiği; doğruyla-yanlışın, iyiyle-kötünün, güzelle-çirkinin; ezenle-ezilenin karşı karşıya olduğu günümüz toplumunda insan ve toplumu ilgilendiren sorunlar karşısında tarafsız olmak ya da ilgisiz olmak insan olmamakla eş anlamlıdır. Devrimcilik, bu sorunlar karşısında insan duyarlılığının bilinçli ve coşkulu bir şeklidir. Devrimcilik, haklıyla haksızın çatıştığı yerde haklıdan yana; sömürenle sömürülenin çatıştığı yerde; sömürene karşı sömürülenden yana olmaktır. İyiyi, güzeli, doğruyu istemektir. Bilgiyle bilgisizliğin, bilimle boş inanç ve hurafelerin, karanlıkla aydınlığın, ezenle ezilenin çatışmasında devrimcilik; bilgiden, bilimden, aydınlıktan, ezilenden yana olmaktır. Bu tavrı açık olarak ve coşkuyla ortaya koymaktır devrimcilik. Daha iyi, daha güzel, daha mutlu bir dünya ve yaşam için insanı ve insanlığı onurlandıran, yücelten bir duyarlılık ve coşkudur devrimcilik. İnsanlık, tarihinin bütün çağlarında bu duyarlılık ve coşku sayesinde ilerleyebilmiştir. Gelişme, her türlü ve her alanda olumluya doğru değişme, insanın devrimci eylemi sayesinde olabilmiştir. Düşüncede, bilimlerde, sanatta, ahlakta, siyasette, ekonomide, toplumsal alanda, her türlü insan etkinliğinde gelişmeyi; olumluya; iyiye ve güzele doğru değişmeyi devrimciliğe borçluyuz... DEVRİMCİLİK GERİ KALMIŞLIĞA BİR İSYANDIR Çağımızda bilimin ve teknolojinin sağladığı olanaklarla dünyamız, önceki çağlarla mukayese yapılamayacak derecede değişmiştir. Bu değişme sadece insanlığın eline üretimde, hizmetlerde muazzam araçlar ve olanaklar sunmakla kalmamış; aynı zamanda dünyanın her köşesini, eski çağlarda birbirinden habersiz en sapa noktalarda yaşayan insan topluluklarını birbirinden haberli hale getirerek bağlamış; bunlara birbirleriyle etkileşim olanakları sağlamıştır. Bu anlamda dünyamız çok küçülmüştür. En uzak köşelerinde olup biten olaylardan aynı gün radyolardan, TV ve gazetelerden haberdar olabilmekteyiz. Bu, dünyanın küçülmesi ve etkileşimin çoğalması ve hızlanması durumu, değişme ve gelişmeyi tahrik eden, hızlandıran, toplumların önceki dönem ve çağlara oranla çok yüksek bir devingenlik içine girmesini sağlayan bir faktör olmaktadır. Bu, insanlara kendi durumlarını diğer toplumlardaki insanın durumuyla; kendi toplumunu diğer toplumlarla kıyaslama olanağı sağlamaktadır. Gelişme ile geri kalmışlığın kıyaslanmasına yol açmaktadır bu etkileşim; ve sonuçta çaresizliğin, geriliğin, eşitsizliklerin, haksızlıkların, yoksulluğun daha bir şiddetli ve rahatsız edici şekillerde göze batmasını getirmektedir. Bu rahatsız edici kıyaslama, hemen geri kalmışlıktan kurtulma isteğini, gelişmek, ilerlemek, refah toplumuna ulaşmak isteklerini kamçılıyor. İnsanlar istiyor. Görebildiği, mukayese edebildiği daha iyi ve daha insanca koşullara her geçen gün şiddetlenerek artan bir özlem duyuyorlar. Bugün ülkemiz koşullarıyla içinde yaşadığımız dünyada ulaşılmış koşulları karşılaştırdığımızda, her alanda muazzam bir gerilik, ülkemiz aleyhine dehşet verici farklılıklar görürüz. İşin daha da kötüsü bu fark her geçen gün azalması gerekirken aksine açılıyor. Yani onlar ilerliyorken biz geriliyoruz. Ülkemizde üretim ve üretimde verimlilik çok düşüktür. Bizde kişi başına milli gelir 1000 (bin) Dolar civarındayken bu rakam Fransa'da 9242 Dolar Almanya'da 10160 Dolardır. Ülkemizin yoksulluğunu gösteren bu rakamlar arasındaki bire on farkın yanında ayrıca üretilenlerin bölüşülmesindeki adaletsizlik ve eşitsizlik konusunda da ülkemiz aleyhine fark çok büyüktür ve korkutucudur. Zenginlerimizin milli gelirden aldıkları payla yoksullarımızın alabildikleri payı bu ülkelerdeki durumla mukayese ettiğimizde bizdeki sömürünün insafsızlığı ve gaddarlığı apaçık göze batmaktadır. Ayrıca bu eşitsizliği, bir türlü durmayan ve azalmayan hayat pahalılığı ile birlikte ele aldığımızda, bunun, azalmak ve düzelmek yerine kötüleşmeye doğru gittiğini de görmekteyiz. Buna örnek olmak üzere şu rakamları aktaralım:1980'le 1988 yılları arasında milli gelirin bölüşülmesinde şu değişimler ortaya çıkmıştır: Bu yıllar arasında tarım gelirleri %24,33'ten %14'e; ücret ve maaş gelirleri %33,79'dan % 13'e gerilemişken; kâr, faiz ve rant gelirleri payı %42,88'den %73'e yükselmiştir. Yukarıda milli gelirden aldığı paylar azalan iki gelir kesiminden kâr, rant ve faizle geçinen kesimlere 1980 ile 1986 yılları arasında cari fiyatlarla 17.675.000.000.000 TL aktarılmış. 1986 yılı fiyatlarıyla bu 29.629.000.000.000 TL olmaktadır. Bugün yaşanan enflasyon olayının (enflasyonla vurgun vuran, daha da zenginleşen bir avuç varlıklı kesimin dışında geniş halk kesimleri için hergün biraz daha yoksullaşmak demektir enflasyon) Karşılaştırdığımızda bizde halen %70 civarında seyrediyorken, bu oran OECD bültenlerine göre Fransa'da %3,4; Almanya'da ise %-0.8'dir. Asgari ücret komik denecek bir rakam olarak tespit edilmiştir. Asgari ücretle bu pahalılıkta nasıl geçinilir; ev kirası nasıl verilebilir, ne yenir, ne içilir, bir aile nasıl geçinir? Denilebilir ki, asgari ücretlere değil, ortalama ücretlere bakalım. OECD bültenine göre Türkiye'de ortalama aylık ücretler 93.000 TL imiş. Bu rakamlar Fransa için 770, Almanya için 850 bin lira. Tabii bu ülkelerde otomobil, buzdolabı, çamaşır makinası, dayanıklı tüketim mallarının fiyatı aynı kalitede, Türkiye'de satılanların yarı fiyatına olduğu için bu nedenle örneğin Almanya'daki bir ücretlinin alım kapasitesini değerlendirirken ayda 850 bin TL kazanan birisi olarak değil, l Milyon 700 bin TL kazanan birisi olarak değerlendirmek doğru olur. Türkiyede otomobil fiyatları düşünüldüğünde ortalama ücret alan bir işçi 100 aylık geliriyle bir otomobil alacakken, Almanya'da bir işçi 4 aylık geliriyle bir otomobil alabilir. İşsizlik sorunu ise her türlü ölçüyü zorlayan boyutlardadır. Ülkemizde hiçbir zaman tam ve sağlıklı bir işsizler sayımı yapılamamıştır. Yapılabilen sayım ve tesbitler her zaman işsiz sayısını olduğundan daha az göstermektedir. Buna rağmen bugün çalışabilir ve iş arayan nüfusun %17sinin işsiz olduğunu göstermektedir rakamlar. Bu rakam korkunçtur. Çalışabilecek durumda olup da iş arayan her 100 kişiden 17'sine iş bulunamıyor ve bunlar çalışıp herhangi bir gelir elde edemiyorlar. Bu ülke nüfusunun çok önemli bir kısmının açlığa mahkûm edilmesi demektir. Yine OECD bülteni rakamlarına göre ülkemizde kişi başına günlük et tüketimi 15 (onbeş) gramdır. Bu Fransa'da 79, Almanya'da 67 gramdır. Bu 15 gramı da herkes tüketebiliyor değildir. Varlıklıların tüketebildiği sayesinde bu ortalamaya ulaşılabiliyor. Eğitim ve sağlık alanında da durum içler acısıdır. Ülkemizde yüzbinlerce gencin üniversitelere alınmaması ve okuma olanağı bulamamasının yanı sıra üniversitelerde verilen eğitimin kalitesinin düşüklüğü ve bilimsel eğitimden uzaklığı da bilinen gerçeklerdir. Sağlık konusundaki durum da bellidir. OECD bültenine göre doktor başına hasta sayısı Fransa'da 445, Almanya'da 450 iken, ülkemizde 1400'tür. Bugün bir işçinin aylık gelirinin %5'i civarında konut kirası ödediği toplumların olduğu bir dünyada, ülkemizde içinde oturulabilecek bir konutun kirasının bir aylık işçi ücretine eşit olduğu, hatta bir çok durumda bir aylık işçi gelirinin bir konutun aylık kirasını karşılamadığı bilinmektedir. İnsana verilen değer, haklar ve özgürlükler bakımından da durum çok karanlıktır. Ülkemizin adı, dışarıda insan hakları, baskı, işkence sözcükleriyle birlikte anılmaktadır. Karşılaştırmalar uzatılabilir. Farklılıklar her alanda rakamlarla gösterilebilir. Sonuç olarak, çağımızda eşitsiz ve adaletsiz bir dünyada yaşadığımız gerçeği ile her gün her alanda yüzyüze gelmekteyiz. Küçülen dünyada bu eşitsizliklerin ve geri kalmışlığın yaşanarak, görülerek bilinmesi, daha iyiye ilerlemek, gelişmek isteklerini uarmaktadır. Refah toplumuna özlemle geri kalmışlık ezikliğinden kurtulmak istek ve özlemleri toplumları sarmıştır ve bu özlemler toplumları canlandırmakta, hareketlendirmektedir. Özellikle geriliğin ve eşitsizliğin daha fazla, daha gaddar ve rahatsız edici şekillere büründüğü toplumlarda bu özlem daha da şiddetlidir. Geri kalmışlığa isyan duyguları bu toplumlarda toplumsal gelişme ve ilerlemenin en önemli kaldıracı haline gelmektedir. İşte devrimcilik önce bu geri kalmışlığa bir isyandır, bunu bir kader olarak kabullenmemektir. Geri kalmışlığın nedenlerini araştırıp bundan kurtuluşun yolları üzerinde düşünmektir. Devrimciler, geri kalmışlığın aynı zamanda yoksulluk ve sömürü; baskı, terör; her alanda çağ dışılık ve gerilik demek olduğunu görmüşlerdir. Toplumların, ileriye ve iyiye doğru devinmesini, gelişmesini engelleyen, durdurmaya çalışan koşulları doğuran sömürüdür. Sömürü, geriliğin ve gericiliğin olduğu kadar baskı ve terörün de kaynağıdır. Geri kalmışlık, sömürü ve baskıyı; sömürü ve baskı da geri kalmışlığı tekrar tekrar üretir, besler yaşatırlar. Devrimciler hu durumun açık ve anlaşılır nedenleri bulunduğunu görür ve gösterirler. Geri kalmışlık ve sömürüden kurtuluşun mümkün olduğunu söyleyip bunun için mücadele edilmesisni önerirler. DEVRİMCİLER BİLİME İNANIRLAR Devrimciler, akıl dışı, bilim dışı, açıklamalara ve propagandalara karşı gericiliğe, yobazlığa, bağnazlığa karşı; karanlığa, kör inanca ve cahilliğe karşı aklın ve bilimin aydınlığını temsil ederler. Mücadelelerinde bilimin yol göstericiliğine güvenir ve inanırlar. İçinde yaşadıkları toplumu ve koşullarını bilimin yöntemleriyle inceleyip çözümleyerek anlamaya ve açıklamaya çalışırlar. Çağımız toplumunu karakterize eden temel olguları; bu temel olgulara bağımlı ve bunlar etrafında oluşan tali olguları, çelişkileri, çatışmaları bilim ele alıp incelemiştir ve incelemektedir. Bilimin vardığı sonuçlar bugün artık toplumlardaki gelişme ve değişmelerin kanunlarının apaçık görünüp bilinebilmesini sağlamaktadır. Toplumdaki farklılaşmaları, yoksulluğu, zenginliği, sömürüyü, sınıfları; sınıfların sınıf çatışmalarını ve bu çatışmaların yol açtığı toplumsal hareketliliği, toplumun tarihi içindeki hareketi ve değişimini, bütün bunların neden-sonuç bağlantılarını araştırıp açıklayan bilim, aynı zamanda toplumsal değişme ve hareketliliğe bilinçli müdahalelerde bulunabilme olanaklarını da insanın eline vermiş olmaktadır. Çağımızda artık toplum ve toplumsal değişme ve gelişme, önceki çağlardaki gibi nasıl işlediği bilinmeyen kör kuvvetlerin yol açtığı önlenemez, değiştirilemez bir olgu olmaktan çıkmıştır. Toplumsal olguları ve gelişmeyi sağlayan kuvvetlerin neler olduğu ve bu kuvvetlerin hangi kanunlara göre devindiği bilinmektedir. Böyle olunca, nasıl doğa kanunlarının bilinmesiyle doğa karşısındaki aciz insan doğaya müdahalelerde bulunma, doğa olaylarının zararlarından kurtulma, doğa kuvvetlerini kontrol edebilme; kısacası doğaya hakim olmak, doğayı değiştirmek olanaklarına sahip hale gelmişse, topluma ve toplumsal olay ve gelişmelere de bilinçli müdahalelerde bulunarak bunları yönlendirmek, kontrol edebilmek, toplumu ve geleceği planlayabilmek olanaklı hale gelmiştir. Sömürüsüz, eşitlikçi, adaletli, zengin ve mutlu bir toplum kurmak işinde bilimin yol göstericiliği devrimcilerin önünü aydınlatmakta; haklıya, doğruya, iyiye ve güzele olan tutkularını, güzel ama boş hayaller olmaktan çıkarmakta; bunları anlamlı ve elde edilebilir somut sonuçlar haline getirmektedir. Haklıyı, doğruyu, iyiyi, güzeli ve devrimciliği bilinç haline yükseltmektedir. Bilim, insana geleceği kendi elleriyle ve mücadelesiyle kurabileceği bilincini vermektedir. Bu, geleceği yapabilmek, kurabilmek bilinci; aynı zamanda daha güzel bir gelecek için özverilere katlanılacak onurlu bir mücadeleye atılmak isteğini ve azmini de yükseltmektedir. Böylece bilim, bilimin yol göstericiliği; sadece devrimcilerin önünü aydınlatmakla kalmaz; bilim ve aydınlık aynı zamanda devrimciliği üretir, yaratır. Bilim devrimcidir... SÖMÜRÜNÜN VE BASKININ VE HER ALANDA GERİ KALMIŞLIĞIN NEDENİ SINIFLI TOPLUMDUR Bilim, toplumların tarihini, insan toplumu kendi içinde farklılaşarak sınıfların ortaya çıkmasından sonra sınıflar mücadelesi tarihi olarak açıklamaktadır. İnsan toplumları, sınıfların ortaya çıkması aşamasına kadar çok uzun bir tarihsel dönemi sınıfsız olarak yaşamıştır. Toplumsal eşitsizlikleri savunan ideolojiler, toplumdaki farklılaşmaların ve eşitsizliklerin doğadan geldiğini; toplumun en başından varolduğunu ve toplumlar varoldukça da toplumsal eşitsizliklerin yok edilemeyeceğini, sömürünün kaldırılamayacağını söylerler. Toplumsal eşitsizliklerin ve sömürünün insan doğasından kaynaklandığını iddia ederler. Tarih içinde sınıflı toplumların her aşamasında, yaşanan toplumun en ideal toplum olduğunu; eşitsizliklerin toplumsal yaşamda tek tek bireylerin yararına olduğunu savunan düşünceler üretilmiştir. Toplumsal eşitsizlikten yararı olanların bakış açısından üretilmiş, ilk zamanlarda efsaneler, mitolojiler, dinsel düşünce ve inançlar şekillerinde ifade edilmiş bu eşitsizlikçi düşünceler, zamanla kimisi kaba saba, kimisi demagoji ve mantık oyunlarıyla inceltilmeye çalışılmış; siyasal ideolojiler ve felsefe sistemleri haline gelmiştir. Şüphesiz, insanlık tarihinde, bu eşitsizlikçi düşünce, siyasal ideoloji ve felsefe sistemlerine karşı eşitlikçi düşüncelere; felsefe sistemlerine ve siyasal ideolojilere de rastlanmaktadır. Bu eşitlikçi düşünce ve inançlar tarihin her döneminde toplumsal eşitsizliklerden mağdur olanlar, ezilen, sömürülenler tarafından benimsenmiş, savunulmuş, yaşatılmıştır. Kapitalist toplum, sınıflı toplumun bugün yaşayan son şeklidir. Kapitalist toplumlarda eşitsizliklerden yana, bu toplumun ve düzenin savunusunu ve övgüsünü üstlenmiş ideolojiler, kendinden önce yaşanmış sınıflı toplumların eşitsizlikçi düşünce ve ideolojilerinin bir devamıdır. Bu eskilerden işe yarar diye gürdükleri, kullanabileceklerini düşündükleri pek çok düşünce ve inançları bazan sistemli, bazan da rastgele ve eklektik şekillerde alıp kullanmışlardır. Bugün çağdaş sınıflı toplumu savunmak üzere üretilmiş bütün ideolojilerle önceki çağların sınıflı toplumlarını savunmak üzere üretilmiş ideolojilerin pek çok ortak yönleri vardır. Bu egemen ideolojilerin hepsinde gözlenen ortaklık, gerçeklerle başlarının sürekli bir şekilde belada olmasıdır. Gerçekle ve bilimle hem çağdaş olanlarının hem de öncekilerin sürekli bir şekilde başları derttedir. Kolay iş değil tabii ki; gerçeğe ve bilime sadık kalınarak sınıflı bir toplumun çirkinliğini güzel; kötülüğünü iyi; olumsuzluğunu olumlu; zulmünü adalet diye gösterebilmek olanaksızdır. Bu ideolojilerde gerçek hep çarpıtılır, hep değiştirilir, olduğundan başka türlü gösterilmeye çalışılır. Bunlar dünyayı bilimle ve bilimin yöntemleriyle açıklamayı ve kavramayı reddederler. Felsefede idealizm ve idealizmin çeşitli varyasyonlarına dayanırlarken; ahlak felsefeleri ise korkunçtur. Bunların ahlak felsefelerinde insan, insan olarak görülmez. Kapitalist toplum dahil sınıflı toplumun savunması amaçlarına koşulmuş düşüncelerin üretebildikleri siyasal ideolojilerde ve bütün kültür ve moral değerlerde ortak olan vurgu: Toplumsal eşitsizliklerin vazgeçilmezliği ve toplum için, insanlık için bunların gerekli olduğu kadar bir kader de olduğu ve bu kaderin değiştirilemeyeceği vurgusudur. Bugün egemen ideolojilerin, tarihte üretilmiş bütün eşitsizlikçi düşünce ve kültür değerleri çağın zorunlu kıldığı bazı değişiklikler ve eklemelerle tekrar tekrar kullanmaları yanı sıra, en kaba demagoji ve mantık oyunlarına ve her yola başvurduklarını görmekteyiz. Bunlar, herhangi bir ilke ile kendilerini bağlı saymazlar. Mantık ve insan aklı tarafından sorgulanması yasaklanmış dogmalardan destekler ve kanıtlar ararlar. Dinleri, efsane ve boş inançların her çeşidini rahatlıkla kullanırlar; gericiliğin en abuk sabuk şekillerini dahi (yeterki iş görecekleri, etkili kılacakları alanlar ve insanlar bulunsun) fütursuzca kullanmaktan çekinmezler. Bu ideolojiler toplumsal eşitsizliklerin insan doğasındarı geldiğini, ilk insan toplumundan beri değişmeden sürdüğünü, insan soyu ve toplumu sürdükçe süreceğini iddia ederler. Amaçları eşitsizliklerin, sömürünün insan aklı tarafından sorgulanmasını engellemektir. İnsan aklının toplumsal eşitsizliklerin ortadan kaldırılabileceği, toplumun değiştirilebileceği; eşitsiz ve sömürünün bulunduğu bir toplum yerine, sömürüsüz, eşitlikçi daha güzel bir toplumsal düzenin kurulabileceği düşüncelerine yönelmesini engellemektir. Bu ideolojik amaçları için gerçekleri ve tarihi değiştirirler. Bir yığın ipe sapa gelmez uyduruk açıklamaları insanın ve toplumun tarihi diye yutturmaya çalışırlar. Çünkü tarih bilinirse (doğru bilinirse), bugünkü kapitalist toplumun ilksiz-sonsuz ve değişmez bir toplum düzeni olmadığı, hemen ve kolayca anlaşılacaktır. Ve tarih içinde değişmiş olan toplumların değişmezliği ve doğlayısıyla bugünden sonra da değişmeyeceği iddialarının dayanaksız olduğu ortaya çıkacaktır. Bugün bilim, kapitalist toplumu ideal ve insan
doğasına en uygun toplum düzeni diye yutturmaya çalışan ideolojilerin
insanlık tarihi ve toplumların tarihi üzerine söylediklerinin ne kadar
gerçek dışı ve uydurma olduklarını kanıtlamıştır. DEVRİMCİLİK İNSANIN İNSANLIĞA SAHİP ÇIKMASIDIR Bütün eşitsizlikçi ideolojilerde ortak bir motif çok yaygın olarak kullanılan bir motif, doğadaki eşitsizlikleri aynen topluma yakıştırmaktadır. İnsan aklını kaba analojilerle çelmeye, düşünmekten alıkoymaya; mantığın yol ve yöntemleriyle doğru düşünme ve sonuçlar çıkarabilme eyleminden saptırmaya yönelik bu benzetmeler; insan zihninin düşünmekte ilk adımı olan iki şey arasındaki benzeyeni görmekte özdeşlikler kurmak özelliğine hitap eden çok eski Çağlardan beri kullanılagelmiş bir yöntemdir. "Beş parmağın birbirine eşit" olmadığı söylenir. "Doğada eşitlik olmadığı , kiminin güçlü, kiminin güçsüz yaratıldığı" söylenir. "Kiminin zeki ve akıllı, kiminin aptal olduğu; kiminin üstün ve yönetmek için, kiminin ise aşağı ve yönetilmek için yaratıldığı" söylenir. Doğada nasıl güçsüz hayvanlar güçlü hayvanların yemi oluyorsa ("büyük balık küçük balığı yutuyorsa") bunun gibi toplumda da güçlü olanın güçsüzü yutacağı, üstünlük kuracağı anlatılır. Doğadaki eşitsizlikler ve kıyasıya mücadele; insanlar arası ilişkilerin ve toplumsal eşitsizliklerin açıklanmasında örnek ve kanıt olarak ileri sürülüp bir kısım insanın diğer bir kısmı üzerindeki üstünlüğü, ezmek, sömürmek, yönetmek ve hatta öldürmek hakkının kaynağı olarak gösterilmeye çalışılır. Oysa, doğadan gelen eşitsizlikler toplumsal
eşitsizliklerin kaynağı olamazlar. Fizik olarak güçlü insan bu gücünü
diğer bir kısım insan üzerinde baskı kurmakta kullanmaz.. Bir insan fizik
güçlülüğünü ya da zeka ve akıl üstünlüğünü güçsüzü ezmekte, sömürmekte
doğanın kendine verdiği bir hak olarak görmez. İnsan doğası böyle
değildir. Yani, insan doğası, eşitsizlikçi ideolojilerin göstermeye
çalıştığı gibi değildir. İnsanın insanla ilişkilerinde insanın insanlığına
yapışık bir özellik aranıp, buna insan doğası denecekse bu eşitsizlikçi
ideolojilerin göstermeye çalıştığının tam tersidir. İnsanın insanlığa
yapışık özelliği, güçlünün güçsüze; zeki olanın daha az zeki olana;
eğitilmiş ve yetenekli olanın böyle olmayana yardımı yönündedir. Böyle bir
davranış insan onurunu okşayan, insanı tatmin eden yani insanca olan
davranıştır. Evet, düzenin bütün çağdaşlık idddialarına karşın insanına telkin edebildiği ahlak felsefesi kısaca budur. İnsanı yalnızlaştırarak insanlığından yabancılaştırmak suretiyle toplumsal eşitsizliklere, baskıya, sömürüye, haksızlığa dayanabilir, yönelebilir insan tipleri yaratma amacına koşulmuş bir ahlak felsefesi... Bu egemen ahlak felsefesinin kişiliksizleştirme,
yoğun telkinleri ve ideolojik koşullandırmaları altındaki insan; kendinin
toplumsal bir varlık olduğunu göremeyip toplumda birbirleriyle kıyasıya
rekabet eden tek tek bireyler olduğu sanısıyla yaşamına yön vermeye
çalışan bencil insan; diğer insanları itip kakarak, aldatarak, ezerek
paçayı kurtarabileceği, "köşeyi dönebileceği" telkinlerine sonuna kadar
açıktır. Nitekim, bireysel kurtuluş "köşeyi dönme" felsefelerinin ne
derece yaygın ve şiddetli bir insan (ahlak) dejenerasyonuna yol açtığı
hergün gözler önünde yaşanan bir toplumsal gerçeklik haline getmiştir. Toplumsal eşitsizlikleri insan doğasına bağlayan; insana olumsuz, çirkin karakterlar yakıştıran; insanın iyi değil, kötü olduğu varsayımını ideolojikleştiren her çeşit eşitsizlikçi ideolojiler karşısında devrimciler, insanı yücelten bir dünya görüşünü ve ahlak felsefesini dile getirirler. Devrimciler insanın toplumsal eşitsizliklerden, baskı ve sömürüden kurtulduğu koşullarda çok daha özgür ve mutlu olacağını; yabancılaşmadan ve yalnızlaşmadan kurtulmuş insanın toplumla ve bireyle ilişkilerinde bugünün sınıflı toplumlarında hayal edilmesi bile zor bir yüksek tatmin ve mutluluk düzeyine ulaşacağını savunurlar. İnsana da ancak böylesinin yakışacağını; insanın insanlığını ancak böylc keşfedip yaşayacağını söylerler. Devrimcilik insanın insanlığına sahip çıkmasıdır. DEVRİMCİLİK DÜZEN ELEŞTİRİSİDİR Çağımızın sınıflı ve sömürüye dayanan toplumu, kapitalist toplumdur. Devrimciler, bu toplumu ve sömürü düzenini; sömürüsüz, baskısız, özgür ve eşitlikçi bir toplumun olanaklı olduğunu ve bunu çağımız insanının gerçekleştirebileceğini; bunun maddi koşullarının mevcut düzen tarafından üretiliyor olduğunu gösterebilmek için incelerler ve eleştirirler. Bunun için kapitalist toplumu bütün yönleriyle ayrıntılı olarak ele alıp, bilimin yöntem ve araçlarıyla inceler, çözümlemesini yaparlar. Kapitalist düzenin ne olduğunu; kendinden önceki toplumsal düzenden hangi ekonomik ve sosyal süreçlerin sonucu oluşup ortaya çıktığını; sistem olarak nasıl işlediğini; düzenin ürettiği sorunların neler olduğunu ve bu sorunların sistem tarafından nasıl ve hangi mekanizmaların çalışması sonucu üretildiğini; sistemin, tarih içindeki yerinin ne olduğu ve geleceğinin nasıl olabileceğini inceleyip ortaya koyarlar. Yine, kapitalizmin özel bir aşaması (tekelci aşaması) olan emperyalizmi inceleyerek, kapitalizmin emperyalizm aşamasına yükseldikten sonra bir sistem olarak sınırlarına ulaştığını; ve bu aşamadan itibaren tarihsel olarak çöküşe geçtiğini gösterirler. Emperyalizmle demokrasi ilişkisini inceleyerek,
tekellerin ve emperyalizmin demokrasi değil egemenlik istediğini
gösterirler. Ve faşizmin de buna bağlı bir olgu olduğunu, tekellerin ve
emperyaliımin bir türevi olduğunu ortaya koyarlar. Emperyalist-kapitalist sistemin dünya ölçeğinde,
durumunu çözümleyip izleyerek; emperyalist devletlerin bloklaşmalarını,
sömürgecilik politikalarındaki değişiklikleri, yeni sömürgeciliği,
bölgesel savaşları ele alıp açıklamasını yapmaktadırlar. DEVRİMCİLİK EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE DEMEKTİR Emperyalizm olgusunun çağımız toplumlarındaki rol ve etkilerini anahtar sorun olarak ele alan devrimciler, emperyalist sömürünün bizim gibi toplumların gelişmesini çarpıttığını; bu çarpıklığın toplumun bütününde olduğu kadar, toplumsal gelişme ve oluşumların ayrı ayrı bütün alanlarında zincirleme sorunlar ürettiğini; geri kalmışlık zincirinin kırılabilmesinin emperya1izmin ülkemize tasallutuna son vermekten geçtiğini saptamaktadırlar. Bu nedenle ülkemiz devrimcileri, emperyalizm olgusunun iyi bilinmesini ve bunun halka anlatılmasını çok önemli görürler. Emperyalizme bağımlılığı getirebilecek her şey karşısında son derece duyarlı olunmasını isterler. Emperyalizmin, toplumumuz üzerindeki sömürüsü ve müdahalesine son vermeden gelişmiş, sömürüsüz baskısız eşitlikçi ve özgür bir toplum kurabilmenin olanaksız olduğu gerçeği, emperyalizme karşı mücadeleyi devrimciliğin ayrılmaz bir parçası yapar. SONUÇ OLARAK Hakkımdaki iddia ve suçlamalara cevap verdim. Mahkemenin başından beri, sorgumda, dilekçelerimde ve son olarak savunmamda göstermeye, çalıştığım gibi bu suçlamaların hiçbiri somut suçlamalar değildir. Savcıların delil kabul edilmesini istedikleri işkence ifade ve tutanaklarına göre dahi bu suçlamaların kanıtlanabilmesi mümkün değildir. Gerçek dışı suçlamalardır. Hiçbiri somut bir suça, somut bir eyleme ilişkin iddialar değildir. Normal bir hukuk ve yargı düzeninde insanlar, bu davada hakkımda ileri sürülmüş olduğıı gibi kanıtsız., varsayım ve yorumdan ibaret ve gerçekle çelişeceği de kolayca ve apaçık görülebilen yorumlardan ibaret iddialarla mahkemeye çıkarılmaz, yargılanmazlar. Normal bir hukuk ve yargı düzeninde böyle İddianame'ler ve böyle Mütalâa'lar hazırlanamaz. Normal bir hukuk düzeninde ve normal bir yargıda insanlar; davamızda olduğu gibi, hukuk dışı, kanun dışı yollar ve işkencelerle yapılan soruşturmalara tabi tutulamazlar. Ve böyle soruşturmalarla temin edilmiş ve ancak işkence yapıldığına kanıt olabilecek emniyet "ifade" ve tutanaklarıyla yıllarca tutuklu tutulamazlar. Ve böylesi belgeler delil kabul edilerek hükümler verilemez. Ama ben yıllardır ölümden beter işkenceler altında tutularak yasa ve hukuk dışı, asılsız suçlamalarla yargılanıyorum. Neden? Devrimci olduğum, ülkemin iyiliğini ve güzelliğini
istediğim için; faşizme karşı olduğum, demokrasi istediğim için; Ülkeme ve halkıma aydınlık bir geleceği layık gördüğüm, sömürüsüz, baskısız, özgür, kalkınmış, bolluk, eşitlik ve kardeşlik içinde mutlu bir gelecek istediğim için; 12 Eylül rejiminin öfkesine maruz kaldım. Cinnet haline yükselmiş bu öfkenin insanlık dışı şiddetine maruz kaldım; ve "12 Eylül Adaletine" teslim edildim. Bütün hırsızları, namussuzları, soyguncuları; emperyalizmin ve faşizmin, sömürücülerin yardakçılarını baş tacı edenler, bizim ezilip yok edilmemizi istediler ve halâ istiyorlar... İşte yargılanmamın nedeni budur. Bütün bu gerçeklerden ve gözlerimizin önünde yaşananlardan sonra, vereceğiniz kararla 12 Eylül rejiminin haksız ve çirkin şiddetine hukuku ve yargıyı da ortak edip etmeyeceğiniz anlaşılacaktır. Bu herşeyden önce sizin kendi vicdanınızı ilgilendirecektir tabii... Ama tarihin ve halkların da vicdanları vardır. Sizler de vereceğiniz kararla tarihin ve halkımızın vicdanında yargılanacaksınız. İnanıyorum ki tarih ve halkımız, 12 Eylül şiddetine araç edilmiş "12 Eyül Adaletini" kesinlikle reddedecek; mahkum edecektir. Ben devrimciyim. 12 eylül şiddeti, yaşadığım onca
eziyet ve işkenceler; düşünce ve inançlarımı yok edememiştir. Ülkeme ve
yoksul halkıma beslediğim güzel duyguları içimden söküp alamamıştır,
gönlüm hala iyiye, güzele, insanlığa, özgürlüğe, barışa, eşitliğe,
kardeşliğe, sosyalizme; ülkemin bağımsız, özgür ve aydınlık geleceğine
olan inançla doludur. (*) 4. Kolordu Komutanlığı 1 Nolu Askeri Mahkemesinde görülen Devrimci Yol Davasında yapılan kişisel savunmadan bir bölüm. (Türkiye Sorunları Dizisi-6) |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org