Saldırılar CIA-MİTKontr-Gerilla Ve MHP Tarafından Düzenlendi

4. KOLORDU KOMUTANLIĞI 1 NOLU ASKERİ MAHKEMESİ DEVRİMCİ YOL DAVASI
HEYETİNE

Bu dilekçemdeki taleplerin de, mahkemenize sunulan tüm tevsii tahkikat talepleri gibi reddedileceğini kuvvetle tahmin ediyorum. Bugüne dek hemen hemen hiç bir tevsii tahkikat talebinin dikkate alınmaması, bende ve arkadaşlarımda ciddi kaygılar uyandırmaktadır. Mahkeme heyeti bizleri yalnızca bazı cinayet-yaralama-bombalama vb. olayların sanıkları

  olarak mı görmektedir? Mahkemenin başından beri, heyetinizce gerçekleştirilen yargı ve soruşturma işlemlerinin, emniyet ifadeleri, şahitler ve dosyadaki belgelerle sınırlı tutulması, böyle bir izlenim yaratmaktadır.

Halbuki, TCK'nın 146. maddesine göre yargılanan sanıklarız. Bize yönelik iddiaların geçmiş dönemdeki siyasi koşulları ve etkilerin değerlendirilmesi ışığında anlamlı olacağını bilmek durumundayız. Çünkü iddianamede de bütün iddialar ideolojik ve siyasi bir çerçeveye oturtulmuştur. Ve iddianamenin başlangıç bölümü ve kişilere yönelik bölümleri bunu ortaya koymaktadır. Üstelik geçenlerde, aleyhimizde çok kuvvetli bir delil gibi gösterilen bir siyasi belgenin dosyaya nasıl girdiği, kimden alındığı ve kime ait olduğunun dahi iddia makamı tarafından açıklanmadığı bir örnekte de görüldüğü üzere; iddianamedeki bu tür belgelerin geçerliliği tartışma konusudur. İşte biz, bu tür belge ve delillerle suçlanmaktayız ve mahkeme nezdinde bu tür iddiaları çürütebilmemiz ancak ve ancak soruşturmanın taleplerimiz yönünde derinleştirilmesiyle mümkün olacaktır. Oysa bugüne dek bu yöndeki-tevsii tahkikat taleplerimizin istisnasız hepsi reddedilmiştir. Örneğin MHP davasından, geçmiş dönemde MHP'lilerin aleyhimize kullandığı bir sahte evrakın getirilmesine gerek bile duyulmamıştır. Mahkeme heyetinin taleplerimiz karşısındaki ilgisizliği ve kayıtsızlığı nedeniyle, şöyle bir soru akla gelmektedir:

Tarafsız olması gereken mahkeme heyetinin, yalnızca dosyadaki-iddia makamına ait- siyasi suçlamaları ve delilleri yeterli görmesi; onun, hukuki akıbetimiz hakkında peşinen bir kanaate sahip olduğu ve bu nedenle taleplerimizi hiç bir şekilde ciddiye almadığı izlenimini edinmemize yol açmaz mı?

Bu sorunun yanıtını mahkeme heyetine bırakarak tevsii tahkikat taleplerimi anlatmaya başlıyorum:

İddianame'nin 1280. sayfasında: "... Çorum olayları gibi olaylar da nazara alındığında, Devrimci Yol örgütünün tüm ülke çapında giriştiği silahlı eylemlerin çokluğu ve vehameti ile anayasal düzeni cebren ortadan kaldırmak amacına yönelik ve bu amaç için elverişli nitelikte olduğu görülmektedir." şeklinde bir iddia yer almaktadır. Bu nedenle Çorum vb. olayları tertipliyenlerin kimler olduğu ve asıl kimlerin "tüm ülke çapında giriştiği silahlı eylemlerin çoktuğundan ve vehametinden" söz edilmesi gerektiği araştırılmalıdır.

Ben bu dilekçemde söz konusu "vahim olayların" yalnızca bir yönünün, "alevi-sünni çatışması" görüntüsü altında gerçekleştirilen olayların iç yüzünün açığa çıkabilmesi konusunda bazı taleplerde bulunacağım. Gerçekten de Türkiye'de 12 Eylül öncesinde yaşanan olayların bir iç savaşa doğru derinleştirilmesinde önemli dönemeçleri oluşturan bazı büyük olaylar vardır. "Maraş Katiamı, Malatya-Elazığ-Sivas-Çorum olayları" dır bunlar. Bu olaylar kamuoyuna kasıtlı olarak " alevi sünni çatışmaları" biçiminde yansımıştır. Bu olayların çıkmasında, alevi-sünni çatışmalarının kışkırtılmasında faşist güçlerin oynadıkları belirleyici roller perdelenmek, hatta unutturulmak istenmiştir. Hatta aşırı sağın yalan ve demogojiye dayalı propagandalarıyla, bu olaylar solun-devrimcilerin üzerine yıkılmaya çalışılmıştır.

Bu yalan, iftira, demogoji ve provakasyon kampanyalarına rağmen, olayların yaşandığı günlerde bile gerçeğin bütünüyle gizlenip karartılabilmesi mümkün olamamıştı. Faşist güçler suç üstü yakalanıyordu. Buna rağmen, bu propagandaların kafa karıştırmak ve gerçeği gizlemek amaçlarına tahmin ettiğimizden de çok hizmet etmiş olduğu iddianamedeki yukarıya aldığımız suçlamadan anlaşılmaktadır. Demek ki, iddia makamı bu propagandaların etkisinde kalarak Çorum olayları gibi olaylardan bizlerin sorumlu olduğunu söyleyebilmiştir. Bu iddialar karşısında, alevi-sünni çatışmasında yer alma suçlamalarının geçersiz kılınmasını ve konuyla ilgili bütün belgelerin mahkeme dosyasına konulmasını istiyorum.

Bu nedenle olaylar esnasında bile yanıtları belli olan bazı sorular, bugün yeniden sormak-soruşturmak ve dava kapsamında olmak zorunlu hale gelmiştir. Alevi-sünni çatışması görüntüsü altındaki olayları kimler kışkırttı ve çıkardı? Hangi nedenlerle ve nasıl çıkarıldılar? ...Devrimci Yol hakkındaki iddiaların nesnetsizliği bu soruların yanıtlarında da kanıtlanacaktır.

* Ülkemizde aleviler ve sünniler yüzyıllardır birlikte yaşadılar, birbirlerinin inançlarına saygı gösterdiler. Özellikle laik cumhuriyet döneminde sahte mezhep husumeti küllendi, son yıllara dek böyle bir sorun gündeme gelmedi. Türkiye'de ilk alevi-sünni kışkırtmasının 1960'ların sonlarında faşist hareketin gelişmeye başladığı bir döneme rastlaması ilginçtir. Faşist MHP hareketi kendisine kitle tabanı yaratmak amacıyla halk içindeki mezhep ayrımını istismar ederek ilk çatışmaları başlattı. Ve 1970 yılında Antakya'nın Kırıkhan ilçesinde bu türden bir olay meydana geldi. "Komünizmle Mücadele Derneği" bünyesinde örgütlü sağcı-faşistler tarafından kandırılan bir kısım sünni yurttaş alevilerin üzerine "Kızılbaş, komünistlere ölüm" kışkırtmalarıyla saldırtıldı. Daha ilk olayda alevilik ve solculuk aynılaştırıldı. Böylece bilinçsiz-cahil sünni kesimlerdeki alevi husumeti ("Rafizi düşmanlığı"), solculuğa-sosyalizme yöneltildi. Sünnilerin sağcı, alevilerin ise solcu olduğu aldatmacasıyla, faşist güçler politik yarar sağlamanın elverişli bir yöntemini keşfettiler. Bundan böyle, bu tahrik yöntemi süreklilik kazandı ve zaman içinde geliştirilerek daha etkili hale getirildi. Sağcı-faşist güçler, solculara karşı bilinçsiz emekçileri düşman etmek için, solcuların alevi ya da alevilerin solcu oldukları; dine, müslümanlığa karşı oldukları şeklindeki yalan ve demogojileri dillerinden düşürmediler. Böylece halkı aldatmayı, kendi asıl amaçlarını perdelemeyi kısmen de olsa başardılar.

1970 Kırıkhan olaylarından bir süre sonra 12 Mart Muhtırası verildi.12 Mart döneminde alevi-sünni çatışması yeniden küllendi, çünkü bu dönemde sivil faşist hareket geri çekilme taktiği uyguladı; ancak sonraki yıllarda MHP'nin yeni bir atılımla örgütlenmeye başlaması, alevi-sünni çatışmalarının yurdun çeşitli yerlerinde tekrar kışkırtılması anlamına geldi. 1977 yılı başlarında Divriği'de faşist militanlar camiya bomba koydular. "aleviler camiyi bombaladı" diye halkı galeyana getirdiler. Daha sonra camiye bomba koyan faşistler yakalandı ve mahkum oldu. Ancak halkın içine nifak tohumları ekmeyi başarmışlardı. Özellikle 1977'den itibaren, faşistlerin iç savaş çıkarma politikalarına paralel olarak alevi-sünni kışkırtmaları ve çatışmaları yoğunluk kazandı. Faşist güçler ülke çapında sürdürdükleri tahakküm ve yok etme savaşında, cinayet ve katliamlarını alevi ve sünni yurttaşların birlikte yaşadıkları duyarlı bölgelerde mezhep çatışması görüntüsü altında gerçekleştirmeğe özen gösterdiler. Erzurum, Sıvas, Tokat, Çorum, Kayseri, Maraş, Elazığ, Malatya çemberi içinde özel provakasyon yöntemleri geliştirdiler. Önce yerel olarak başlattıkları bu kışkırtma ve çatışmalar, Elazığ, Malatya, Sıvas olaylarıyla giderek büyüdü, bölgesel çatışmalar niteliğini kazandı ve nihayet Maraş katliamı ile doruk noktasına ulaştı. Daha sonra ise 1980 Çorum olayları yaşandı. Diğer tüm faşist saldırılar gibi, alevi-sünni çatışması görüntüsü altındaki olaylar da CIA-MİT-Kontrgerilla'dan MHP ve Ülkü Ocaklarına uzanan bir zincir tarafından planlandı, tertiplendi ve, hayata geçirildi. Bu olayların iç yüzü, anlamının asıl içeriği, ancak faşist güçler tarafından uygulanan ve halka karşı sürdürülen gerici savaşın bir parçası olarak ele alındıkları zaman açıklığa kavuşmaktadır.

*Faşizm, bir tür savaştır. Bu savaştaki başlıca silahlar terör ve demogojidir. Faşizm, demogojiyle kendine taraftar bulmayı; terörle ise kitleleri sindirmeyi, tahakküm altında tutmayı ve kendisine karşı çıkanları yok etmeyi amaçlar. Özellikle bilinçsiz emekçi yığınlar, umutsuzluk ve çözümsüzlük ortamında, 1970 lerde, faşist demogojilere daha açık hale geldiler. Orta sınıflar, "komünizm gelecek, varımızı yoğumuzu elimizden alacak" korkutmasıyla faşist harekete destek vermeye zorlandılar. İşsiz ve lümpen gençler, türlü iş vaadleriyle ve macera hevesleriyle faşist kadrolar olarak yetiştirildiler. Yarın ne olacağının bilinmediği bir belirsizlik ortamı, bu dünyadan umudu keserek öbür dünyaya umut bağlama eğilimi, yoksul kitleler üzerinde dinsel ideolojinin ve her türlü harafenin etkinliğini artırdı, dini istismar ederek kendilerine siyasi kitle tabanı oluşturmaları mümkün oldu. Bu dünyadan umudu kesmiş yığınlara, öbür dünyanın nimetlerini şimdiden kazanmaları için dinsiz-komünistlere, alevilere cihat açmaları; bu cihatta şehit olanların cennete gideceği öğütlendi. MHP'liler bu amaçlarını gerçekleştirmede halkın bilinçsiz olduğu yerlerde fazla güçlük çekmediler. 1970'lere dek ağırlıkla ırkçı-kafatasçı ve şöven-milliyetçi görüşlerle- hatta putperest şamanist inançlarla taraftar toplamaya çalışmış olan MHP, bunların etkisiz kaldığını görünce dört elle din sahtekarlığına sarıldı, "sofu" oldu. Türkeş hacca gitti. Faşist demogoji içinde dinsel inançların istismarı en önemli bir yer tuttu.

* Alevi-sünni çatışması vb. görüntüler altında toplumdaki kargaşayı ve kutuplaşmayı artıran bu faşist yöntemler, bizimki gibi ülkelerde bir çok kez sahnelenmiş bir gerici savaş stratejisinden kaynaklanan "kontr-gerilla" taktiklerinden başka bir şey değildir. Kontr-gerilla savaşı, cüretli cinayet ve katliamaları gerici ayaklanmaları, hedef şaşırtıcı aldatma eylem ve tattiklerini, yıldırıcı, panik yaratıcı, pasifikasyon yöntemlerini içeren bir psikopolitik savaş olarak uygulandı. Faşistlerce yapılan herşey CIA'nın kontr-gerilla kitaplarındaki direktiflere harfi harfine uydurularak gerçekleştirildi. Yıllar öncesinden faşistler uzmanlar tarafından "komando kamplarında" askeri-siyasi-ideolojik eğitime tabi tutuldular. Sonuçta, kontrgerilla taktiklerine göre yönlendirilen örgütlü bir reaksiyoner "gerici" hareket yaratıldı. MHP bu doğrultuda ABD emperyalizmi ve tekelci burjuvazi tarafından teşvik edildi... Son yıllarda ise, özellikle İran'daki gelişmeler ABD'yi büyük ölçüde tedirgin etmişti. Tüıkiye'de de kendi kontrolü dışında bir "islam hareketi"nin gelişmesini önlemek için, böyle bir oluşumu önceden denetlemeyi amaçladı. Mezhep çatışmalarını MHP aracılıgıyla körüklemeyi ve yönlendirmeyi elverişli bir çözüm olarak gördü. Maraş, Çorum vb. olaylardan önce bu bölgede ABD elçilik görevlisi Alexander Peck'in çeşitli temaslarda bulunduğu, gericilerle ve MHP’lilerle görüştüğü haberleri basında yer aldı. Aynı şekilde CIA ajanları Paul Henze ve (Türkeş'in yakın dostu) Ruzi Nazar'ın MHP'lilerle ilişki içinde mezhep çatışmalarıyla yakından ilgilendikleri ifade edildi...

Kısacası, tek tek bütün faşist saldırılar aynı planın bir parçası, olarak gerçekleşti. Her terör uygulaması amaca ulaşmak için atılan bir adım oldu. Halka karşı çok yönlü olarak sürdürdükleri, değişik biçimler altında bütün bu saldırılar, sendikacıları etkisizleştirme, işçileri sindirme, öğrencileri yıldırma amacına yönelik saldırıları ile mezhep çatışmaları çıkararak emekçileri bölme girişimleri toplumu faşistleştirme programına bağlı olarak yürütüldü. Değişik yörelerdeki bütün mezhep çatışmalarında birbirine benzer provokasyon yöntemlerine ve saldırı tekniklerine başvurmaları, genel olarak bütün faşist terör eylemlerinin, özel olarak alevi-sünni çatışması görüntüsü altındaki eylemlerin hep aynı merkezden yönetildiğinin, tek elden sevk-idare edildiğinin kanıtı oldu.

* Alevi-sünni çatışmalarının çıkarıldığı her şehirde, hep aynı plan uygulandı, hep aynı yalanlar tekrarlandı. MHP'li ve Ülkü Ocaklı faşistler olayları başlatmadan önce, her yerde aynı bildiri afiş ve propagandalarla saldırılarına zemin hazırladılar; "alevi-komünistler camiyi bombaladı. Kızılbaşlar camiden çıkarı mülümanları kurşunladı", söylentilerini yaydılar. Ve çoğu yerde, bizzat faşistler olayları başlatmak için ya cami bombaladılar ya cemaati kurşunladılar. Yaptıklarını solculara-alevilere mal ettiler. Olaylar sırasında ya da sonrasında bu işlerin bütün faillerinin istisnasız hepsinin faşist görüşteki kişiler olduğu ortaya çıktı, bir kısmı yakalandı, yargılandı ve bu gerçek mahkeme karerlarıyla ispatlandı.

Faşistlerin mezhep kışkırtıcılığı yaptıkları her yerde saldırılarının hedefı hiç bir zaman yalnızca aleviler olmadı. Her yerde sünni CHP'lilere hatta kendilerine haraç vermeyen AP'li, MSP'li yurttaşlara da saldırdılar, evlerini, işyerlerini tahrip ettiler; bu ayaklanmalar her seferinde yağma ve talan, ırza tecavüz ve çeşitli işkencelere veran vahşetlerle sürdürüldü. Olaylardan sonra yine hep benzer suçlamalar tekrarlandı. Bütün suç devrimcilerin üstüne yıkılmak istendi ve gerçek failler serbestçe gezerken, bu olaylar emekçilere yeni baskı uygulamıları için birer vesile olarak kullanıldı. Yine her seferinde, MHP sözcüleri ortaya döküldüler, sıkıyönetim ilan talebinde bulundular. Maraş katliamı ile bunu başardılar. Bu kez yeni yeni olaylar tertipleyerek, bunları ordu müdahalesi için basamak olarak kullandılar ve artık her olaydan sonra askeri darbe için açık çağrılarda bulunmaya başladılar.

Öte yandan bütün bu olaylar boyunca, faşist hareketin Erzurum'dan Tokat'a, Çorum’dan Elazığ'a kadar uzanan bir bölgeyi kendisi için stratejik bir hedef olarak seçtiği görüldü. Faşistler, bu alan içinde toplumda egemenlik kurmalarına olanak sağlayacak kesimlerle, ağalar ve büyük tüccalarla ilişkiler kurarak, toplumun emekçi güçleri üzerindeki baskı ve şiddetlerini artırarak onları işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa mahkum ettiler. Canlarına ve mallarına kastederek ya sinip teslim olmaya ya da büyük göçlere zorladılar. Bu bölgedeki her saldırıda, her şehirde kendi "kurtarılmış bölge"lerini kurmak için her yola başvurdular.

SİVAS - 3/4 Eylül 1978: Sivas'taki olaylar aniden başlamadı. Faşistler Ramazan ayı boyunca mezhep ayrılıklarına dayanan propagandalarını, camilerde, evlerde ve gazetelerinde yaygınlaştırdılar. "Alevi öldüren cerınete gider; camilere saldırılıyor; oruç tutturulmuyor; aeviler ayaklanacak" şeklinde duvarlara yazılar yazdılar, bildiriler dağıttılar, söylentiler çıkardılar. Sivas'a diğer illerden ve köylerden getirilen militanlar Ülkü Ocakları yatakhanelerine yerleştirildi. Toplu şekilde çarşıda mahallelerde gezerek gövde gösterisi yaptılar. Nihayet 3 Eylül günü önceden planlanan olaylar başlatıldı. Ülkü Ocakları şehrin her yerinde taksilerden megafonlarla "aleviler camiye bomba attılar" diye saf insanları kandırdılar. Beş altı yerden birden seksen-yüz kişilik gruplar halinde önceden tesbit ettikleri mahallelere yöneldiler. Ali Baba mahallesini uzun menzilli silahlarla yaylım ateşine tuttular. Alevi olmayan ama CHP'lilerin yoğun olduğu Yüceyurt ve diğer mahallere de saldırdılar. Yüceyurt mahallesinde "komünistlerin cami derneği" diyerek bir cami derneğini de tahrip ettiler. Daha sonra çarşıda belediye binasını ve dükkanları yakıp yıktılar. Alevi-sünni ayırtetmeden kendilerinden olmayan, kendilerine haraç vermeyenlerin dükkanlarını yağmaladılar.

Önceleri faşistlerin yalanlarına inananlar çıkmıştı. Zanan geçtikçe, camilere saldırı olmadığı öğrenildikçe peşlerine taktıkları insanların dağılması üzerine, faşistler bu kez "ikindi namazından çıkan müslümanlar kurşunlandı" demeye başladılar. Halbuki olayların öğlene doğru saat 11 sıralarında faşistlerin saldırılarıyla başladığını herkes biliyordu. Daha sonre, 8 Eylül'de, zamanın Sivas valisi Fikri Koçak basına şu açıklamayı yaptı: 3- 4 Eylül tarihinde ilimizde vukubulan çok üzücü olaylar sonrası bazı meçhul kaynaklarca ilimizde bazı camilerin bombalandığı veya yakıldığı şeklinde söylentiler çıkarılarak vatandaşlarımız tahrik edilmek istenmektedir. Olay günü ve sonrası ilimizde hiç bir şekilde belirtildiği şekilde tecavüz vaki olmamıştır."

MARAŞ - 23-24 Aralık 1978: Maraş üzerine çok şey yazıldı, çok şey anlatıldı. Ama Maraş katliamı iki sözcükle özetlendi: İŞTE FAŞİZM! Maraş katliamı yazılanlarda, anlatılanlarda kalmadı. Mahkeme tutanaklarında katliamdaki her olay birer birer belgelendi.

ÇORUM - Haziran/Temmuz 1980 Demirel hükümetlerinin açıkça taraf tuttuğu ve faşistlerle sıkı işbirliği sürdürdüğü bir ortamda, faşist tertiplerin üzerine gitmesi beklenemezdi. Çorum olayları sırasında Demirel, "Çorum olaylarını komünistler çıkardı" dedi. Demirel, bu olaylarla deşifre olan faşistleri bir kez dahe kurtarmak için yine bir savaş hilesine başvurdu: Fatsa'da Nokta Operasyonu'nu başlattı. "Çorum'u bırak Fatsa'ya bak!" diyerek Çorum olaylarını soruşturan gazetecileri azarladı. Demirel'in içişleri bakanı Gülcügil ise, "Çorum olaylarını devlete karşı solcular çıkardı, devleti destekleyen sağcılar solculara karşı mücadele etti" dedi. Faşistlerin "devleti desteklemek için solculara karşı mücadele ettiklerini" ilan etti! Ne çare, aynı günlerde Çorum’da görevli olan bir Tuğgeneral, Demirel'in ve faşistlerin yalanlarını açığa çıkardı. Çorum olaylarını bastırmakla görevlendirilen Tuğgeneral Şahabettin Esengün, MHP'1ilerin Çorum olaylarındaki rolünü tek tek anlattı: Olaylar sırasında MHP'lilerin tertiplerini engellemeye çalıştığı için MHP milletvekilleri tarafından "senin cezanı biz vereceğiz" diye tehdit edildiğini; Çorum olaylarında "ülke çapında bir iç ayaklanmanın provası, askeri bir darbeyi zorunlu kılacak bir şeyler yaratmak isteği" şeklinde izlenimlere sahip olduğunu Nokta Dergisi'nin 1986 22. sayısında açıkladı.

3 Ocak 1979 günü, zamanın başbakanı Ecevit, gazetecilere şunları anlattı: "... MHP'li Somuncuoğlu alevilerin CHP'ye oy verdikten sonra kötü olduklarını mecliste resmen söyledi. Daha önce Birlik Partisi’ne gitmişlerdi, o zaman ses çıkmıyordu ama, CHP'ye kayınca kötü kişiler oldular demek ki..."

1978'te, MHP'li Somuncuoğlu mecliste, resmen "alevilerin CHP'ye oy verdikten sonra kötü olduklarını söyledi. Bunun anlamı, alevilerin oyları Birlik Partisi'nden CHP'ye gelince alevi-sünni çatışmasını başlattıklarını itiraf etmek değil mi? Oysa, aşırı sağın propagandalarında mezhep kışkırtıcılığını solcuların-devrimcilerin yaptığı iftiraları tekrarlanıp duruyordu.

Bu propagandaların etkisinde kalarak, açıkça mezhep kışkırtıcılığı sözleri kullanılmamış olsa dahi iddianamedeki "Çorum olayları gibi olaylar da nazara alındığında Devrimci Yol örgütünün anayasal düzeni cebren ortadan kaldırmak amacı için elverişli nitelikte olduğu görülmektedir" şeklindeki iddialar bizleri töhmet altına sokmaktadır. Bu haksız suçlamalardan aklanabilmemiz için; bu davanın sanıklarının sağlıklı ölçülerle yargılanabilmeleri için, alevi-sünni çatışmalarında Devrimci Yol Dergisi görüşünü savunan insanların yeralıp almadığının soruşturulması gerekli olmaktadır. Bu olaylar kimler tarafından ve nasıl çıkarıldığının araştırılmasını, ilgili belgelerin ve bilgilerin dava dosyasına konulmasını istiyorum.

8.9.1987 Melih Pekdemir


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org