|
|
|
|
4. KÜRT SORUNU İÇİN ÇÖZÜMLER Günümüzde her milli mesele gibi Kürt milli meselesi
bakımından da (emperyalizmin "çözümleri" bir tarafa bırakalırsa) üç "çözüm
yolu", üç siyaset bulunmaktadır. Birincisi, egemen ulus burjuvazisinin
siyaseti; bu çözüm yolu bugün resmi devlet politikası şeklinde
uygulanıyor. İkincisi Kürt milliyetçilerinin savundukları ayrılma yolu.
Üçüncüsü ise devrimcilerin savundukları yol: İki ulusun eşit ve özgür
gönüllü birlikteliği yolu. Devlet Politikası |
![]() |
|
uygun olarak, içeriği farklılaşsa da, yıllardır hemen
hemen aynı biçiınler altında süregelmiştir.
Yüzyıl önce Abdülhamit, böl ve yönet politikasıyla , bölge haklarını birbirine düşürmüş, Ermenilerin karşısına Kürt milislerini yedi "Hamidiye Alayı" ile çıkarmış; Kurtuluş Savaşında emperyalist işgalcilere karşı Kürt halkının desteğini alan Kemalistler, savaştan sonra verdikleri sözleri yerine getirmemiş, Kürt meselesine şoven bir milliyetçilikle bakmaya başlamışlar çıkan 17 isyanı kanla, katliamla bastırmışlardır. Sonraki yıllarda Kürt egemenlerinin hakim ittifakla bütünleşmesi ve bastırma politikalarının da etkisiyle Kürt bölgelerinde uzun yıllar ses çıkmamış, ama bu bölgelere sürekli kuşkuyla ve "sürgün yeri" olarak bakılmış; I950'lerde kapitalizmin bu bölgelerde de gelişmeye başlamasına rağmen yine de yeterince yatırım yapılmamış, hizmet götürülmemiş, yoğun bir sömürü sonucunda, bilinçli olarak geri bıraktırılmıştır. Günümüze dek Kürt meselesi, konuşulmasına, tartışılmasına ve herhangi bir çözüm önerilmesine imkan tanınmayan bir tabu halinde tutulmuştur. Sorun, milli baskı geleneğinin sonucu olarak, yalnızca askeri çözümlerle ele alınmış; politikacılardan çok askerlerin üzerinde konuşabildiği bir konu olarak değerlendirilmiş ve bu soruna sürekli "asker kafasıyla" bakılmıştzr. Örneğin, Mareşal Fevzi Çakmak'ın "Doğuya yol, okul, medeniyet götürmek bunları bilinçlendirir, sonra bağımsazlık isterler" görüşü revaçta olmuş ve genellikle bu şekilde davranılmıştır. Daha yeni, emekli Korgeneral Faruk Güventürk'ün 1966 yılında 7. Kolordu Komutanlığında görevli iken Cumhurbaşkanına hazırladığı bir raporda: "Güneydoğu Anadolu'ya Lazların yerleştirilmesini" önerdiği açıklanmıştır. (17.7.1987 Günaydın) İşte böyle bir anlayışla; tam bir asker kafasıyla, Kürtler kendilerine zorla kabul ettirilen bir düzende yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Bir parça ekmek parası kazanmak uğruna sınır boylarında kurşunlanmışlar, zamanı gelince devletin ordusuna asker yazılmışlar ve yine kendi kardeşlerini kurşunlamaya zorlanmışlar; toprak ağalarının tarlalarında karın tokluğuna çalıştırılmışlar; Kürtçe konuştukları için hapse atılmışlar, Kürtçe konuşmak suçuyla çıkarıldıkları mahkemede Türkçe bilmedikleri için dertlerini anlatamamışlar; türkülerini söyleyememişler, Kürt oldukları için harcanmışlar ama Kürtlüklerini savunamamışlar... l2 Eylül'le birlikte de Kürtler üzerindeki ulusal baskı ve zulüm olanca şiddetiyle sürdürülmüştür. l2 Eylül, bütün Türkiye'de olduğu gibi Kürt halkının yaşadığı bölgelerin üzerine de kabus gibi çöktü. Bu bölgelerde tenkil ve pasifkasyon uygulandı, köylere arama bahanesiyle askeri operasyonlar düzenlendi. Cuntanın generalleri baskın yapılan köylerin yakılması için dahi emir verdiler.(1) Binlerce Kürt köylüsü işkence tezgahlarından geçirildi; binlercesi hapisanelere dolduruldu. İdeolojik düzeyde şovenizmin en uç noktalarına ulaşıldı. Generaller, Kürt halkına yıllardır yapılanları fazlasıyla tekrarladılar. Bölücülük gerekçesiyle Kürt halkı üzerinde uyguladıkları katıksız ayrımcılık (discrimination) siyasetiyle asıl bölücülüğü kendileri yaptılar. Bu uygulamalara tepkiler de geldi. I984'te Kürt bölgelerinde başlayan silahlı eylemler önce her zaman olduğu gibi basit eşkiya olayları olarak gösterilmeye ve geçiştirilmeye çalışıldı. Ama bu olayların bir "gerilla hareketi" olduğu, sonunda hükümet tarafından da açıklanmaya; ve buna karşı bir Kontr-Gerilla hareketi uygulanmaya başlandı. Kontr-Gerilla, bugün eski politikalarla birlikte sürdürülmektedir. Ama, Kürt sorunu, bugün her dönemdekinden daha fazla bir ölçüde Ortadoğu sorununun, ayrılmaz bir parçası haline gelmesi dolayısıyla ABD'nin doğrudan ilgi alanındaki bir konu niteliğini de kazanmıştır. Kürt sorunu uluslararası bir boyuta ulaşmıştır. Uygulanan Kontr-Gerilla politikası sorunun insan hakları açısından uluslararası platformlarda tartışılmasına neden olmaktadır. Bu durum aynı zamanda Türkiye'deki bazı burjuva çevrelerin Kürt sorununu tartışmaya başlamalarını da gündeme getirmiştir. Bugün Kürt sorununu "çözmek" için yürütülen operasyonlarda, köyler bombalanmakta, yakılmaktadır. Binlerce insan gözaltına alınmakta, işkencelerden geçirilmekte, cezaevlerine doldurulmaktadır. Diyarbakır Cezaevindeki tutuklulara özel olarak işkenceler yapılmış, 50'den fazla tutuklu cezaevinde işkenceyle öldürülmüş ya da bu işkenceye karşı direnirken kendilerini yakarak ve ölüm oruçlarında can vermişlerdir. Devlet kuvvetleri, ordu ve polis Kürt bölgelerinde halka "Allah'a ve Resuluna itaate" ve "Allah yolunda savaşa" çağıran ayetli-hadisli bildiriler dağıtmakta, resmen cihad çağrısında bulunmaktadır. (2000'e Doğru sy: 1 ) Köylüler korucu olmaya zorlanmakta, kabul etmeyenlere dayak atılmakta, işkence yapılmaktadır. Kanun kaçaklarına, koruculuk görevi verilmekte; birbirlerine düşman aşiret mensupları korucu olarak silahlandırılmaktadır. Bölge halkı göçe zorlanmaktadır. (Örneğin, 1987 yılında Tunceli'nin 234, Erzincan'ın 250 köyü boşaltılmış ve bu yöre halkı İzmir, Antalya gibi kentlere yerleştirilmiştir.) Vietnam'da olduğu gibi, küçük yerleşim birimleri dağıtılarak köylüler büyük yerleşim birimlerinde toplaştırılmaya ve "stratejik köyler" oluşturulmaya çalışılmaktadır. Kürt halkının tümü,"beyaz", "mavi", "sarı" ve "kırmızı" renklerle fişlenmekte; Kürtlere "devlet yanlısı", "kararsız", "sempatizan" ve "militan" damgaları vurulmaktadır. (2000'e Doğru sy:5) İhbarcılık bütün bölgede dayak zoruyla yaygınlaştırılmakta; köylülerden birbirleri aleyhine ifadeler toplanmaktadır. Bazı köyler toplama kampına çevrilmiş durumdadır köye giriş çıkış karakol komutanının denetimi altında olmakta, köylülere günlük yaşantılarıyla ilgili tekmil verdirilmektedir. Birçok okul ve sağlık ocağı, karakol ve kışla haline getirilmiştir. Kuşkulu görülen herkes hakkında resmi belgelerle "yakala ve öldür" emri verilmektedir. Bütün bölge düzeyinde zorla asimilasyon uygulanmakta, Kürtçe olan köy isimleri değiştirilınekte, çocuklarına Kürtçe isim veren ana babalar mahkemelere çıkarılmaktadır.(2) Devletin bugün Kürt sorununu nasıl çözdüğünün basına yansımış bazı kesitlerinde şunlar görülmektedir:
Yine SHP Milietvekili M.Ali Eren de 19.l.l988 günü TBMM Genel Kurulunda gündem dışı yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:
İşte Devletin Kürt sorunu için getirdiği çözüm biçiminden bazı kesitler bunlardır. Diğer yandan, bu çözüm biçimine karşı çıkan
Türkiye'nin aydınları da mahkemelere çıkarılmaktadır. Kürt ulusunun
gerçeklerini dile getirdiği için onurlu bilim adamı İsmail Beşikçi
yıllarca hapishanede tutulmuş, eziyet görmüştür. Günümüzde de Kürt
halkından söz ettikleri için örneğin aralarında Aziz Nesin ve M.Ali
Aybar'ın da bulunduğu birçok aydın Kürtçülük suçlamasıyla
yargılanmaktadırlar. Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana ile
birlikte diğer demokratlar ve devrimciler, kendilerine verilen ağır
cezalara ilave olarak bir de Kürtçe savunma yaptıkları için
cezalandırılmaktadırlar. Kürt sorunu konusunda haber ve yorum yayınlayan
dergiler de aynı gerekçelerle toplatılmakta ve yasaklanmaktadır. Örneğin,
"Kürtlere özerklik" verilmesinden söz ettiği için Mustafa Kemal de
"Kürtçü" sayılmış ve bu sözlerle ilgili haber ve belgenin yer aldığı
2000'e Doğru dergisinin Eylül 1987 tarihli 35. sayısına polis matbaada el
koyarak dağıtımını engellemiştir. Kürt Mitliyetçilerinin Yolu Kürt Sorununu Çözemez Kürt sorununda ikinci çözüm yolu, Kürt milliyetçilerinin savunduğu ayrılma siyasetidir. Milliyetçilik, bir ulus içinde sınıf ayırımı yapmadan güya bütün olarak ulusun çıkarlarını savunuyormuş gibi görünme siyasetidir. Milliyetçilik üzerine, bilim ve düşünceyle bağlantısı ve bu bakımdan değeri açısından; ve milliyetçilerin politikalarının içeriği açısından pek çok şey söylenebilir. Nitekim çıkarları ve dolayısıyla da dünyaya bakışları çıkarlarına bağlı olarak farklılaşmış ve sınıflara bölünmüş çağımız toplumunda, ideoloji olarak milliyetçiliğin sınıfsal içeriği ve işlevi üzerinde çok şey söylenmiş ve yazılmıştrr. Milliyetçilerin, bütün ulusun çıkarları diye ileri sürebildiği pek çok fikir ve politikanın dibi kurcalandığında bunların bütün ulusun değil, hatta ulus çoğunluğunun da değil, ulusun ekonomik olarak güçlü ve zengin bir azınlığının çıkarları olduğu ve ulusun geri kalan ekonomik bakımdan güçsüz ve yoksul çoğunluğunu bu çıkarların hizmetine koşabilmek için bu fikir ve politikaların inceltilip süslenerek bütün ulusun çıkarları olarak sunulduğu kolayca görülebilir. Bu sınıfsal özelliğinden ve yüklenmiş olduğu ideolojik işlevinden dolayı milliyetçiliğin, düşünce olarak; bilimsel içeriği ve mantık örgüsü her zaman zayıf ve dökülen, herhangi bir sistematiğe de sahip olmayan, üstünkörü ve dağınık bir şekilde biraraya toplanabilmiş yüzeysel, hiçbir derinliği olmayan çoğu da birbiriyle uygunluk içinde dahi olmayan bazı fıkirlerin sözde ideoloji olarak takip edilmesi ve sunulmasından ibaret bir değer olduğu üzerinde uzun uzun durulabilir. Milliyetçiliğin, kapitalist toplumda burjuvazinin çıkarlarını maskelemekte kullandığı bir ideolojik hile olduğu kanıtlanabilir. Milliyetçiliğin ve milliyetçilerin bırakalım ulusal sorunu çözmeyi, bu sorunu doğuran ilişki ve çelişkilerin temel dinamiklerini kavrayıp açıklayabilmeleri dahi becerebilecekleri bir iş olmaktan çıkmıştır. Burada sadece Kürt milliyetçilerinin Kürt ulusal sorununu çözmek üzere bulup önerebildikleri fıkirlerin neden yanlış ve çürük olduğuna işaret etmekle yetineceğiz. Bugün Kürdistan'da Kürt milliyetçiliğini savunan düşünce ve akımlar vardır. Ve bunlar Kürt sorununun milliyetçi bir tarzda çözülmesi için mücadele etmektedirler. Bunların görüşlerinin özü özetle şöyledir: "Biz, bir avuç ulusal hain dışındaki bütün Kürtleri birleştirmek ve ayrı bir Kürt devleti kurmak istiyoruz. Çünkü biz Kürt ulusunun çıkarlarını savunuyoruz ve onların milli baskıdan kurtuluşunu amaçlıyoruz. Bugün ise Kürdistan 4 devlet tarafindan parçalanmış ve işgal edilmiştir. Kürt ulusu da bu dört parçada yer almaktadır. Bu sebeple Türkiye Kürdistanı'nda yaşayan Kürt halkının, öncelikle Türk halkı ile değil, diğer parçalardaki Kürt halkı ile birleşmesi gerekir. Kürt halkı ancak bu dört parçadaki Kürtler biraraya gelip kendi ayrı devletini, Kürt devletini kurdukları zaman kurtulmuş olacaktır." Evet, Kürt milliyetçilerinin savunduğu fıkir özetle budur. Kürtlerin ayrı devlet sınırlarıyla bölünmüş olarak yaşayan bir ulus olduğu; yeraldıkları devletlerde sınıfsal ve ulusal baskıya maruz kaldıkları bir gerçektir. Bu gerçeği bugün burjuvazi dahi kabul ediyor. Ama konu, milliyetçi değil de devrimci açıdan ele alındığında; yani Kürt emekçilerinin kurtuluşu olarak ele alındığında, bunların ancak, içinde yer aldıkları devletlerdeki diğer uluslardan emekçilerin kurtuluşuyla birlikte kurtulabilecekleri çok açıktır. Kendilerine sınıfsal baskı yanında ulusal baskı da uygulayan siyasi iktidara ve bu iktidarı ellerinde tutan sömürücü hakim sınıflara karşı mücadele ederek kurtulabilecekleri ve böyle bir mücadelenin ise diğer ulustan emekçilerle birlikte verilmesi zorunluluğu; ve sömürücü sınıflar iktidarına karşı mücadelenin başarıya ulaşabilmesinin böyle bir ortak ve birlikte mücadeleyi kolaylaştırıp kısaltacağı gerçeği anlaşılabilecek kadar açık ve ortadadır. Şimdi, Kürt emekçileri, milliyetçilerin görüşlerine göre davransalar, şöyle düşünecekler: "Bizler Kürdüz ve dört devlete parçalanmış bir ulusuz, bizim kurtuluşumuz bütün Kürt halkının birleimesindedir. İran'da, Irak'ta, Suriye'de ya da Türkiye'de yaşayan Kürt halkını bu ülkelerdeki hakim sömürücü sınıflara ve bunların iktidarlarına karşı mücadele ilgilendirmez. Bu konu diğer ulusları ilgilendirir, çünkü devlet onların devleti, iktidar mücadelesi de onların iktidar mücadelesi. Biz Kürtler bu işlere karışmamalıyız. Bütün Kürtlerin birleşmesini düşünmeliyiz." Bu, Kürt emekçilerini baskı ve sömürü altında uslu uslu uyutmaktan başka bir politik sonuç doğuramayacak bir düşünme şekli olur. Evet, Kürt emekçileri, yoksul Kürt köylüleri, işte ancak böyle uyutulabilir. Ve en gaddar ve çağdışı feodal sömürünün, toprak ağaları ve tefeci tüccarlarm sömürülerinin altında (devlet Kürtlerin değil de başkalarının olduğu için) uslu uslu durmalarını sağlayacak bundan daha güzel, avutucu ve sihirli bir türkü bulunamaz. Diğer yandan, bölgelerinde Kürt emekçileri üzrindeki çağdışı sömürüyü gerçekleştiren ağaların, egemenlerin de Kürt olduğu ve bunların mevcut düzenlerle bütünleştiği, hakim sınıflar ittifakı içinde yer aldığı ve siyasi iktidara ortak oldukları hiç akla gelmez. Bugün Kürdistan'da milliyetçi bir düşünceye sahip olan akımlardan birçoğu, sosyalizmin dünya çapında kazanmış olduğu teorik-ideolojik prestijin ve ulusal sorun karşısındaki tutarlı düşünceler savunmasının da etkisiyle açıktan "milliyetçi" olduklarını süylememekte kendilerini "devrimci", "demokrat" vb. sıfatlarla adlandırmaktadırlar. Emekçilerin sömürücü hakim sınıflara karşı sömürüden kurtulma mücadelesinin, hakim sınıfların elinden siyasi iktidarı almak ve emekçilerin iktidarını kurmakla başarıya ulaşacağı, yani emekçilerin kurtuluşunun iktidar için mücadele etmekten başka bir yolu olamayacağı bilincini taşımayan bir devrimcilik; ve Kürt emekçilerini böyle bir mücadeleden (devletleri olmadığı için) uzak tutan bir devrimcilik, açıktır ki, devrimcilik sayılamaz. Böyle bir "devrimciliğin" Kürt emekçilerinin kurtuluşunu sağlayamayacağı bir yana Kürt ağaları ve egemenlerinin yoksul Kürt emekçileri üzerindeki sınıf sömürülerinin devamına yarayacak bir muhteva taşıdığı da ortadadır. Kürt milliyetçilerinin, devrimcilik, demokratlık diye sunduğu propagandanın Kürt emekçilerince ciddiye alınması durumunda; yani dört devlete bölünmüş Kürtt emekçilerine, bulundukları devletlerde hakim sınıflarla mücadele eden diğer ulustan emekçilerle ve bu emekçilerin mücadelesiyle birleşmeyi önermek yerine, bütün Kürtlerin birleşmesini önermelerinin Kürt emekçilerince ciddiye alınması durumunda; bu ülkelerdeki sınıf mücadelesi içinde Kürt emekçilerinin pozisyonu yukarıda gösterilmeye çalışılandan farklı bir pozisyon olabilir mi? Yani Kürt emekçilerini, Kürt zenginlerinin, ağalarının, tefecilerinin ve gericilerinin sınıf çıkarlarının uysal ve itaatkar hizmetçileri olarak tutmaktan başka bir anlama gelebilir mi? Ki, tekar edelim bu zenginler, ağalar ve tefeciler mevcut düzenle bütünleşmiş iktidar ortakları olmuş haldedirler. Bu "Kürt demokratları" dışında kalan diğer Kürt devrimci-milliyetçileri ise önerdikleri çözümün Kürt milliyetçiliği olmadığını, kendilerinin M-L olduklarını dört ayrı devlet sınırları içinde bölünmüş olsa da, Kürt emekçilerinin bulundukları devletlerdeki diğer ulustan emekçilerle birleşmesinden daha kolay birleşebileceklerini; koşulların buna çok uygun olduğunu dört parçadaki Kürt emekçilerinin buna hazır olduğunu ve bunu kolayca başaracağını ileri sürerek; bütün Kürt emekçilerinin tek bir süreçte kurtulabilmelerinin ve bir emekçi halk iktidarı kurabilmelerinin mümkün olduğunu ve böyle bir devrimin Kürt ulusal birliği sorununu da çözüvereceğini iddia edebilirler. Bölgede Kürt emekçilerinin birleşerek böylesi bir emekçi halk iktidarını kuruvermelerinin koşullarının tarihsel olarak oluştuğunu söyleyebilirler. "Bölgedeki dört devletin kolayca icabına bakıp Kürt emekçilerinin kurtuluşunu sağlayıvermek imkanı doğmuşsa, sırf diğer uluslardan emekçilerin kurtuluş mücadeleleriyle birleşeceğiz ve onların da kurtuluşunu sağlayacağız diye böyle bir imkanı kullanmamak ve Kürt emekçi devrimi yapmaktan vazgeçmek olmaz" gibi itirazlar ileri sürebilirler. Milliyetçi değil de M-L ya da devrimci olduklarının; Kürt emekçilerini kurtarma işiyle uğraştıklarının kanıtı olarak ileriye sürülebilecek böylesi düşüncelerin hiçbir tutar yanının olmadığı açıktır. Bu tür düşünceler (gerçekleri yansıtmadıkları ve gerçeklere dayanmadıkları bir yana), gerçeklerden kaçış için insanların (ulusal özlemlerinin yoğunluğu ve şiddetinden kaynaklanıyor olduğunu düşünebilecğimiz) hayallerini ve mantıklarını zorladıklarının kanıtı olabilirler ancak. Gerçeğe sadık kalmak ve gerçeğe dayanmak isteyen herkesin kolayca görebileceği gibi, Kürt ulusunun yaşadığı bölgede (dört devlet) bu itirazları haklı gösterebilecek koşullar yoktur. Türkiye'deki Kürt emekçisi ile İran'daki ve başka ülkelerdeki Kürt emekçileri arasında ulusal bağdan başka bir bağ yoktur. Halbuki Türkiye'deki Kürt emekçisiyle Türk emekçisi arasında daha önemli bir bağ vardır. Bu, sınıf bağıdır. Örneğin, Irak Kürdistanı'ndaki Kürt işçileri ve köylüleri sömürmekte olan burjuvazinin ve toprak ağalarmın Türkiye Kürdistan'ındaki işçileri ve köylüleri de sömürmesi söz konusu değildir. Irak devletinin Türkiye'deki Kürtlere milli baskı uygulaması da söz konusu değildir. Açıktır ki, Türk emekçileri ile birlikte Türkiye' deki Kürt emekçilerini (ama Irak'takileri değil) sömüren ve burada Kürtlere milli baskı uygulayan Türkiye'deki hakim sınıflar ve onların siyasi iktidarıdır. Yani Irak'taki sömürücü sınıflar ve onların devleti değil. Hal böyle olunca, Türkiye Kürdistan'ındaki işçilerin ve köylülerin sınıfsal ve ulusal bakımdan karşı karşıya olduğu güçler Irak (ve İran, Suriye) Kürdistan'ındaki işçilerin ve köylülerin sınıfsal ve ulusal düşmanlarından farklıdır. Fakat, Türkiye Kürdistan'ındaki işçilerin ve köylülerin sınıfsal ve ulusal bakımdan karşı karşıya olduğu güçler, Türk işçilerinin ve köylülerinin de karşı karşıya olduğu aynı güçlerdir. Türkiye'de Kürt ve Türk emekçilerinin karşı karşıya bulunduğu güçler ortaktır. Bu nedenle birlikte olmaları ve ortak mücadele vermeleri kendi kurtuluşları için en elverişli durumdur. Kürt milliyetçilerinin önerdiği bir yoldan, yani
sınıfsal düşmanları ve maruz kaldıkları milli baskının kaynakları ortak ve
aynı değil ayrı olan; Kürdistan farklı parçalarında dört ayrı devlet
sınırları içinde yaşayan Kürt emekçilerinin aynı süreçte ve birlikte
kurtulmalarını ve kurtulabileceklerini savunmak onların kurtuluşunu
geciktirmek anlamına gelebileceği gibi, Türkiye'de ortak bir hedefe
yönelik Türk ve Kürt emekçilerinin birleşik mücadelesini de böleceğinden
buna zarar da verecektir. Devrimcilerin Çözüm Yolu Devrimciler Kürt ve Türk halklarının özgür ve gönüllü birlikteliğini savunurlar. Kürt sorununun üçüncü çözüm yola devrimciler tarafından önerilmektedir. Devrimcilerin önerdiği çözüm, ulusal-sınıfsal kölelik ve milliyetçilik yollarına taban tabana zıttır. Çünkü bu yol Kürt emekçilerinin, yalnızca Kürt emekçilerinin de değil, Türkiye'nin bütün emekçilerinin her türlü sömürüden, zulümden ve baskıdan kurtulmalarını içermektedir. Devrimciler, bugünkü koşullarda, sadece (ya da esas olarak) Kürt halkının kurtuluşunu amaçlayan bir "Kürt devrimciliğini" doğru bulmazlar. Kürt emekçileri kendi başlarının çaresine baksınlar, Kürt emekçilerinin kurtluşundan "Kürt devrimcileri" sorumludur, bizi Türk emekçilerinin sorunları ilgilendirir şeklindeki bir anlayışa da kesinlikle karşı çıkarIar. Ve böyle bir anlayışı devrimcilik olarak kabul etmezler. Ve bu tür anlayışları devrimcilik değil, milliyetçilik olarak değerlendirirler. Devrimciler Kürt milli meselesine bağnaz-şoven Türk milliyetçiliğinin de, ezilen ulus tepkisini dile getiren Kürt milliyetçiliğinin de çözüm getiremeyeceğini savunurlar. Türk milliyetçiliğinin şovenizme yönelen içeriğine karşı çıkarken, Kürt milliyetçiliğinin ise demokrat içeriğini, haksızlığa ve zulme karşı çıktığı sınıra kadar hoşgörebilirler. Bu tür milliyetçiliğin ürünü olan yanlışları Kürt halkına karşı hatalarını paylaşmazlar. Devrimciler, bütün diğer toplumsal meselelerde olduğu gibi, Kürt milli meselesini de sınıf mücadelesi açısından, emekçi sınıfların çıkarları açısından ele alırlar. Ve bu sınıf bakış açısı nedeniyle, sosyalist olmanın bir gereği olarak her türlü eşitsizliğe ve köleliğe karşı oldukları için Kürtlerin üzerindeki mevcut ulusal baskı ve eşitsizlik uygulamalarına, milli zulme karşı çıkarlar ve mücadele ederler. Diğer ülkelerdeki ulusal sorunlar bakımından olduğu gibi, Kürt ulusal sorunu bakımından da genel çözüm ilkeleri bellidir. Bunlar, tarih içinde ortaya çıkıp uluslar sorununun çözümünde genel kabul gören ve bugün en azından kimsenin karşı çıkamadığı ve şeklen benimser göründüğü demokrasi ilkeleri ve demokratik hakların uluslar sorununa da uygulanmasıdır. Ancak, emperyalizm çağında burjuvazinin artık demokrasi ilkelerini ve demokratik hakları savunmaktan vazgeçmesi ve gericileşmesi; tarih içinde ortaya çıkmış burjuva demokrasisini ve burjuva demokratik hak ve özgürlükleri savunmak ve gerçekleştirmek işlevini çoktan terk etmiş olması, burjuva hakların dahi gerçekleşebilmesini, burjuvaziye rağmen ve burjuvaziye karşı bir mücadele konusu haline getirmiştir. Ulusal haklar da bu çerçevededir. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı da burjuva bir haktır. Demokratik bir haktır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı bir demokratik hak olarak her türden ulusal baskıyı, bir ulusun başka bir ulus üzerindeki üstünlük iddialarını ve egemenliğini reddeder; ulusların eşitliğini ve özgürlüğünü esas alır. Bu demokratik içeriğiyle ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, emperyalizm koşullarında müdahale ve sömürgeleştirme politikalarına karşı bütün ulusu ayağa kaldıran ve mücadeleye sokan bir hak haline dönüşür. Evet, bu hakkın içerdiği ulusların eşitliği anlayışı ve ulusların özgürlük ve demokrasi talebi bir ulusu daha ileri ulusların üstünlük ve egemenlik iddialarına ve emperyalist sömürüye karşı direnişe ve savaşa sokar. Ulusların eşitliği, özgürlüğü, kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi demokratik hakkı, işçiler bakımından, gerçek eşitlik ve özgürlük taleplerinin içinde, bu taleplerine bağlı bir demokratik haktır. Ve işçiler bakımından ulusal hak ve istekler, diğer uluslar üzerinde üstünlük kurmak, onları ezmek ve sömürmek için vesile ya da vasıta olarak görülmez ve kullanılmaz. İşçilerin diğer ulusları, diğer uluslardan çalışan insanları ezmek ve sömürmekten bir çıkarı yoktur. Başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağını bilirler. Bu nedenle işçiler, milliyetçiliğin de diğer uluslara üstünlük iddialarına dönüşmesini; ve ulus içindeki, sınıf eşitsizliklerinin, baskılarının ve sömürünün üstünü örtmekte ve sürdürülmesini sağlamakta bir ideolojik vasıta olarak kullanılmasını tehlikeli görürler. Emperyalizm çağında sadece emperyalizmden ulusal kurtuluş misyonu taşıyan milliyetçilik, demokratik ve devrimci bir içeriğe sahiptir. Günümüzde artık her ulusal hareket emperyalizme karşı olduğu ve emperyalizme darbeler vurabildiği ölçüde ilerici bir içeriğe sahip olabilmekte, kendi halkına da ancak bu şekilde kurtuluş vaad edebilmektedir. Türkiye'deki Kürt sorunu da ülkedeki sömürü ve baskıya karşı mücadele içinde bir anlam ve içerik kazanmaktadır. Türkiye'nin emekçileri siyasi iktidar mücadeleleri doğrultusunda her haklı ve demokratik talep gibi Kürt halkının ulusal taleplerine de sahip çıkmak ve programlarına almak durumundadır. Çünkü ulusal eşitlik, özgürlük temelinde insanların gönüllü birlikteliğinin olmadığı; ulusal üstünlük iddialarının ulusal baskı ve zulmün olduğu bir yerde gerçek anlamda demokrasiden söz edilemez. Aynı şekilde Kürtler de mücadelelerini tüm emekçilerin eşitlik, özgürlük ve demokrasi için yürüttükleri siyasi iktidar mücadelesi doğrultusunda ve buna bağlı yürütmedikçe başarıya ulaşamazlar ve milli baskıdan kurtulamazlar. Aslında farklı ulusal toplulukların eşitliğini savunmak için devrimci-sosyalist olmak zorunda değildir. Böyle bir tavır demokrat olmanın önkoşuludur. Nitekim (birçok görüşüne katılmadığımız) M.Ali Birand örneğinde gördüğümüz gibi, sosyalist olmayan pek çok insan ülkemizde Kürtler üzerindeki baskının, eşitsizliğin hiçbir çözüm getirmediğini ifade etmekte tek çözümün Kürtlere insanca ve eşit muamele etmek olduğunu belirtmektedirler. Bu insanların Kürt sorununa bakışının bir örneği ve özetini yansıtan Yurdakul Fincancı da (demokrat bir yaklaşımla) Kürt sorununun kaynağında baskıcı ceberrut devlet geleneğinin yattığını, Türk ulusunu egemen imtiyazlı ulus görerek diğer ulusal topluluklara demokratik haklarının verilmemesinin şovenizm olduğunu tespit etmekte ve çözüm olarak da demokrasiyi, yani farklı ulusal varlıkların tanınmasını ve farklı ulusal topluluklara özgürlük ve eşittik sağlanmasını öngörmektedir. (Milliyet, 31.7.1987) Bir başka deyişle, sorunu bu şekilde, demokrasi çerçevesinde ele almak ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesini savunmaktır. Ancak Fincancı'nın da örnek verdiği Batılı toplumlardaki çözüm Türkiye'de mevcut koşullarda ne ölçüde geçerli olabilir? Türkiye'de burjuva demokratik devrim tamamlanmadığı için genel burjuva demokratik çözümler geçerli olmamıştır. Türkiye'de Batılı demokratik toplumlardaki, Fincancı'nın da işaret ettiği "etnik azınlıkları", daha doğrusu ulusal toplulukları kucaklayan Anayasal hak ve özgürlükler kağıt üzerinde kalmaktadır. Bir faşist devlet yapısı içinde ulusal demokratik hakların tanınması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu yüzden, burjuva demokrasisinin görevlerini de günümüzde devrimciler yüklenmekte ve bu hakların devrimci mücadele ile kazanılacağını vurgulamaktadırlar. Bu ise, burjuva demokrasisinin de önkoşulu olan bir ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkının savunulması ve bunun için mücadele edilmesinden başka birşey değildir. Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını savunmak demek, onların kendi gelecekleri konusunda eşit koşullarda ve özgürce karar vermeleri, kendi konumlarını kendilerinin belirlemeleri ve isterlerse ayrı bir devlet kurma hakkına da sahip olmalarını savunmak demektir. Bu hakkın savunulması elbette onların ayrılmasının ya da ayrı bir devlet kurmalarının savunulması anlamına gelmez. Tersine, halkların birliğini isteyen devrimciler, onların eşit ve özgür koşullardaki gönüllü birliğini savunmaktadırlar. Ayrılma hakkı, tıpkı evlilikte boşanma hakkı gibidir. Boşanma hakkının tanınması evlilerin boşanmalarını savunmak anlamına gelmez; sadece evliliğin gönüllü, eşit ve serbest irade üzerine kurulu bir birliktelik olduğunu savunmak anlamına gelir. Devrimciler Kürtlerin ayrılma hakkını savunurken gerçekte onlarla zora dayalı olmayan bir birlikteliği savunmakta; onların ayrılmasını değil Türk halkıyla birlikte olmasını istemektedirler. Devrimcilerin Türkiye'nin tüm emekçi insanları için gerçekleşmesini istedikleri bütün herşey, elbette Kürt emekçilerinin her türlü haklı taleplerini de kapsamaktadır. Kürt sorunu da bu taleplerin sahibi olan emekçi sınıflar ile bu talepleri bastırmak isteyen sömürücü hakim sınıflar arasındaki çelişmenin kazandığı özel biçimlerden biridir. Kürt sorununa bu açıdan bakılınca ortaya çıkan durum şudur:
Kürt köylülerinin kendi kurtuluşlarını ancak sınıfsal talepleri ekseninde, ulusal özlemlerini de dile getirerek ve Türk emekçileriyle aynı saflarda yer alarak sağlayabilecekleri gerçeği, Kürt sorununun devrimci çözümü bakımından önemli bir noktadır. Çünkü, Türkiye'de toplumsal saflaşma, asıl olarak bir yanda Türkler diğer yanda Kürtler yani bir yanda egemen ulus diğer yanda ezilen ulus temelleri üzerinde değil, sınıfsal ayırım temelleri üzerinde yükselmektedir. Bugün, tüm emekçi haklar üzerindeki faşist baskı ve sömürü, özel olarak Kürt halkı üzerinde milli baskı ve zulüm olarak da gerçekleşmekte; bir başka deyişle, Kürt sorunu da diğer sorunlar gibi emperyalizmin ve oligarşinin faşist politikalarından kaynaklanmaktadır. Aynı yerden kaynaklanan baskıya karşı mücadelenin birlikte olması, Kürt emekçilerinin de emperyalizme ve faşizme karşı mücadelede yer almasını gerekli kılmaktadır. Kısacası, sorunun tek çözümü emperyalizmden bağımsızlık ve demokrasidir. Yani özgürlük ve eşitliktir, her türlü baskı ve sömürünün ortadan kaldırılmasıdır. Böyle bir demokrasinin ise sosyalizm koşullarında gerçekleşebileceğine kuşku yoktur. Ama bu, Kürttlerin, sosyalizm kurulana kadar baskı altında yaşamaya devam etmelerini önermek anlamına gelmez. Tersine demokrasi için verilen mücadele, Kürtlerin üzerindeki baskıların kaldırılması için mücadeleyi de kucaklar ve Kürtler bu mücadele sürecinde ulusal ve demokratik haklarını elde etmek imkanına sahip olabilirler. Sorunun çözümünün her türlü baskı ve sömürünün ortadan kaldırılmasında yattığı o kadar kendini belli etmektedir ki sıradan yurttaşlar bile sorunun kaynağını gösterebilmektedirler. Gazeteci Mete Akyol'un sorularına cevap veren bir Kürt "terör" olayını şöyle anlatmıştır:
Bu gerçeği Sabah gazetesinde Ferit Öngören, şöyle dile getirmektedir:
Devrimciler de Kürtlerin özgür ve rahat yaşamalarını isterler. Kendi gelecekleri konusunda özgürce karar vermelerini savunurlar. Bu taleple ortaya çıkan hareketlerin haklı ve meşru bir zemine sahip olduğunu kabul ederler.(3) Şonuç olarak, Kürt sorunu için gerçek çözüm demokrasi içinde aramalıdır. Demokrasinin kurulması ve gelişmesi için Kürt halkına her türlü baskı ve zulümden vazgeçilmesinin önkoşullardan biri olduğu bilinmelidir. Ve son bir iki söz daha: Kürtler üzerine milli baskı, terör uygulayarak, dayak ve işkenceyle, katliamla Kürtlerin "Türk" olduklarını kabul ettirmeye çalışanlar, bu yaptıklarıyla bütün bir ulusa uygar uluslar nezdinde hiç de hak etmediği "başka bir ulusu dayak ve işkence zoruyla asimile etmeye çalışan, barbar, çağdışı ve insanlık dışı bir ulus" damgasını vurduklarının farkında değiller midir? Bu yaptıklarıyla Kürtieri Türk ulusuna düşman ederek ayrılık için kalkışmaya kışkırttıklarının farkında değiller mi? Yaptıkları bölücülüğün en tehlikelisi, ulusları birbirine düşman edecek ve kin ve nefret tohumlarını çok uzun süre beslemelerine yol açacak insanlık dışı bir bölücülüktür. Kürtler üzerindeki milli zulüm durdurulmaz, Kürtlere dayak ve işkence zoruyla Kürt değil, Türk oldukları kabul ettirilmeye çalışılırsa; devrimcilerin iki ulusun eşit ve özgür gönüllü birlikteliğini sağlamak çabaları da Kürtlerin, Türklere nefretini ve Türklerden ne pahasına olursa olsun ayrılarak kurtulma isteklerini söndürmeye yetmeyecektir. Kürtler zorla, işkenceyle, '"bizden ayrılın, isyan edin!" diye kışkırtılıyorlar. Bölücülük ve ayrılıkçılığın bundan daha vahşi ve insanlık dışı olanına çağımızda zor rastlanabilir.
(2) Bugün elbette Kürt halkı üzerindeki baskılar, Kürdistan'ın diğer parçalarında da yoğun bir şekilde sürmekte, özellikle Irak-İran savaşında Kürtlere yönelik büyük katliamlar yaşanmaktadır. Son HaIepçe katliamı bunun en acımasız örneği olmuştur. Savaşın aleyhte geliştiğini gören ve karadan taarruzla hiçbir sonuç alamayacağını anlayan Saddam rejimi, halkının tamamı Kürt ve Irak vatandaşı olan HALEPÇE ve civarında 17 Mart 1988 tarihinde havadan uçakla iki gün üst üste değişik öldürücü nitelikleri olan zehirli gaz bombaları attırdı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından kullanıldıktan sonra, insanlık dışı sonuçlar verdiği için uluslararası savaş kurallarında kullanımı yasaklanmış olan Yperik (Hardal Gazı) Halepçe'de kullanılan gazların en öldürücü olanıydı. Bombalanma sonunda Halepçe'ye girenler, herşey yerli yerinde durduğu halde, caddelerdeki yarasız beresiz şişmiş kadın ve çocuk cesetlerinden ilerleyemediler. Sonuç: 500'e yakın ölü bir o kadar da yaralıydı. Oraya "Kürt Hiroşiması" dendi. Kürt halkına son bir yıl içinde Saddam rejimi tarafından yapılan ne ilk katliamdı, ne de Halepçe son oldu. Daha hir yıl önce aynı bölgede SENGELO yerleşim merkezine yangın bombası (NAPALM) atarak 150 kişiyi katledip 300 kişiyi yaralayanlar HALEPÇE'den sonra da KARADAĞ, DAKARLI ve ŞAHNAKSİ'yı zehirli gaza boğarak 400 kişiyi öldürüp 560 kişiyi yaralamışlardır. Aynı bölgenin masum insanları sadece Irak uçaklarının saldırısına uğramakla kalmamış Türk uçaklarının NAPALM'larından da nasiplerine düşeni almışlardır. Röportaj yapmak için HALEPÇE'ye giden gazeteciler, tamamı Kürt olan bu diyarda röportaj yapacak insan bulamadılar. (3) Son yıllarda Kürt sorunun aktüel hale gelmiş bir parçası olan PKK olayı üzerine görüşleri ve eylemleriyle ilgili eleştirilerimiz saklıdır. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org