2. KÜRT İSYANLARI VE ULUSAL BASKI

Helsinki Gözlem Komitesi raporunda şöyle deniyor:

"Kürtlerin yaşadığı zengin petrol yataklarına sahip dağlık bölge, I.Dünya Savaşından sonra Türkiye, İran ve Irak arasında paylaştırıldı (...) Türkiye'deki Kürtler üzerindeki baskıların Atatürk dönemine ve özellikle de 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına kadar uzanan bir geçmişi vardır." (2000'e Doğru, sayı: l6, Nisan 1988)

Bir yanda emperyalizmin Ortadoğu bölgesi üzerindeki çıkarları, diğer yandan Kürt topraklarının bağlı bulunduğu farklı devletlerin çıkarları; ve mahalli Kürt otoritelerinin (toprak ağaları, aşiret reisleri, şeyhlerin)

  çıkarları, Kürt sorununu, diğer ulusal sorunlara kıyasla daha karmaşık bir sorun haline getirmektedir. Resmi tarih anlayışının ve resmi ideolojinin etkileriyle de Kürt hareketlerinde emperyalizmin oyunlarının nerede başladığı ve ne kadar etkili olduğu; mahalli Kürt otoritelerinin mi, yoksa bağlı olunan devletin mi gericiliği temsil ettiği konuları hep tartışıla gelmiştir.

17. yüzyılda İran ve Osmanlı devletleri arasında bölüşülen Kürdistan topraklarının Osmanlı'dan kalan bölümünde Kürt toplulukları 19. yüzyıl sonuna kadar Ekrat Beylikleri ve sancaklarında özerk (ve otarşik) yapılarını korumuşlardır. Bu topraklarda kapitalist bir gelişme ortaya çıkmadığından Kürtler arasında Osmanlı imparatorluğu içindeki diğer ulusal topluluklarda olduğu gibi bir ulusal hareketlenme de oluşmamıştır.(*) 19. yüzyıl sonunda Hristiyan Ermenilerin ayrılma talepleri, Abdülhamit'in Müslüman Kürt aşiretlerinden oluşturduğu "Hamidiye Alayları" ile bastırılmışar. I.Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı devleti'nin emperyalizm tarafından sömürgeleştirilmesi sürecinin sonucu olarak meydana gelen parçalanmada, merkezi otoritenin denetimden kopan Musul-Süleymaniye yöresindeki Kürtler, 1918 yılında Şeyh Mahmut Berzengi önderliğinde kendi hükümetlerini kurmuşlardı. Önceleri bağımsızlık konusunda İngilizler'den medet uman Berzengi hükümeti, İngiliz Emperyalizminin bölgedeki petrol yataklarına dönük hesapları açığa çıkınca, İngilizlerle savaşmak zorunda kalmış ve sonuçta 1919 yılında İngilizler karşısında yenik düşmüştü.

Aynı yıllarda Anadolu'da bulunan Kürt aşiretleri ise, başta Mutki'li aşiret reisi olmak üzere, burada emperyalizme karşı verilen savaşa katılmışlardı.

Kurtuluş Savaşı'nda (Koçgiri olayı dışında) Türkler ve Kürtler emperyalizme karşı omuz omuza savaştılar. Mustafa Kemal, Kürtlere, savaştan sonra ulusal haklarını kazanacakları vaadinde bulundu. Her vesileyle, Kurtuluş Savaşı'nın Kürtlerin ve Türklerin ortaklaşa verdikleri bir savaş olduğu vurgulandı. Eylül 1919'da Mustafa Kemal ile İstanbul Hükümetinin Bahriye Nazırı Salih Paşa'nın Amasya'da yaptıkları görüşmede Sivas kongresince yayımlanan bildiri hakkında şu değerlendirmede bulunulmuştu:

"Beyannamenin Birinci maddesinde Devlet-i Osmaniye'nin tasavvur ve kabul edilen hududu Tüık ve Kürtlerin meskun olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin Camia-i Osmaniye'den ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra bu hududun en asgari bir talep olmak üzere Temini istihsali lüzumu müştereken kabul edildi." (B.S.Baykal, Heyet-i Temsiliye Kararları, TTK.Yay. s.25, Akt: Toplumsal Kurtuluş, sayı:8)

İlk meclise 72 temsilci Kürdistan milletvekili olarak katıldılar ve böyle adlandırıldılar. Lozan'da İsmet Paşa Kürtleri ve Türkleri temsil ettiğini söylüyordu.

Kurtuluş Savaşını iki ulus birlikte kazanmıştı. Cumhuriyet, (Kürt topraklarının bir kısmı hariç) iki ulusun birlikte yaşadığı topraklar üzerinde kuruldu. Kurtuluş Savaşı sırasındaki iki ulus arasındaki kardeşlik ve eşitlik anlayışı sonradan terk edildi. Kürt ulusu yok sayıldı. Ayrıca, feodalizme karşı devrimci bir mücadele sonuna dek sürdürülmedi, toprak sorunu çözülmedi. Kürt köylüleri hem milli baskının, hem feodal sömürünün altına terk edildiler. 8 Şubat 1925'te Şeyh Sait isyanı patlak verdi. Bu ayaklanma kısa sürede bastırıldı. Ama bu bastırma, Kürt halkı üzerinde görülmedik bir zulüm ve katliam boyutuna ulaşan bir bastırma oldu.

Şeyh Sait isyanının niteliği, günümüzde de hala tartışılan bir konudur. Bu ayaklanmada feodal unsurların kendi mahalli otoritelerini koruma çabaları, hilafetin kaldırılmasına karşı çıkış anlamında dinsel ideolojinin etkisi, Kurtuluş Savaşı'nda verilen sözlerin boşa çıkması karşısında güçlenen ulusal bağımsızlık özlemleri ve bölgede İngiliz Emperyalizminin çıkarları (Musul Sorunu) iç içe geçmiş durumdadır. Şeyh Sait İsyanı konusunda araştırmacı Mete Tunçay şunları yazmaktadır:

"Bir kısım Sünni Kürtlerin, hilafetin kaldırılmasını kendilerini merkezi devlete bağlayan bağın çözülmesi diye görerek, ulusal nitelikte bir ayrılmacı harekete kalkışmaları genç TC'nin siyasal yaşamının altüst olmasına yol açımıştır. Hükümet bu hareketi ülke çapında genel bir bastırma politikasına gerekçe edebilmek için, olayları ulusal-ayrılmacı yerine dinsel-karşıdevrimci terimleri içinde görmeyi yeğlemiş ve yine İngiliz Emperyalizminin bir oyunu olduğunu ileri sürmüştür. Oysa, bu konuda herhangi bir kanıt olmadığı gibi, o dönemde bir Kürt ayaklanmasını desteklemek de İngiliz çıkarlarına aykırı görülmektedir." (Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cilt 7, s.1968)

Bu noktada, İngilizlerin kısa bir süre önce kendini Kürdistan Kralı ilan eden Şeyh Mahmut Berzengi ile savaştan yeni çıkmış olduğunun da hatırlanması gerekmektedir.

Devrimci Yol Dergisi de 9. Sayısında şunları yazmıştı:

"Bu ulusal direnişler, maruz kaldıkları milli baskı karşısında 'ulusal varlığın korunması' gibi bir muhtevaya da sahipti ki, bu durum, meselenin ilerici kapitalizm ile gerici feodalizm çekişmesi şeklindeki basit ve yüzeysel (sonuç itibariyle de Türk şovenizmini mazur gösteren) bir değerlendirmesini geçersiz kılmaktadır. Çünkü Kürt feodallerin önderliğine rağmen, bir bütün olarak Kürt ulusu, kendi ulusal varlığmın korunması uğruna milli katliamlara karşı, imha hareketlerine karşı direnme hakkını kullanmıştır."(Devrinıri Yol, sayı:9)

1925 yılında Şeyh Sait İsyanından 2 ay sonra (Takriri Sükun kanununun baskı ve uygulamalarına rağmen) Raçkotan ve Raman'da ayaklanmalar oldu. Aynı yıl başlayan Sason İsyanları 1927 yılına dek sürdü. 1926 yılında aynı tarihlerde I.Ağrı ve Koçuşağı isyanları patlak verdi. Bir yıl sonra yine Mayıs ayında Mutki'de ayaklanma oldu. Ve 1927 sonbaharında ikinci Ağrı isyanı, Bicar isyanı ile birlikte yaşandı. 1929 yılında Asi Resul ve Tendürük ismiyle anılan iki ayaklanma daha meydana geldi. 1930 yılı boyunca da Savur Zeylan (Zilan), Oramar, III.Ağrı ve Pülümür isyanları peşpeşe patlak verdi. Zeylan (Zilan) deresi vadisinde, kendilerine toprak verileceği vaadiyle toplanan köylülerin üzerine (çocuk, kadın, ihtiyar demeden) tepelere yerleştirilmiş mitralyözler ölüm kustu. Zilan deresi günlerçe kızıl aktı. Dersim (Tunceli) isyanı ise, 1937'de başladı, 1938'de bastırıldı; Cumhuriyet tarihindeki (Şeyh Sait isyanından önce yaşanan Nasturi ayaklanmasıyla birlikte) 17 büyük isyanın "sonuncusu" oldu. (Kaynak: Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar "1924-38", Emekli Kurmay Albay Reşat Hallı, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yayını, 1972)

Bütün bu olaylar, Kemalistler tarafından Menemen'deki gerici ayaklanma girişimiyle özdeşleştirilmeye çalışıldı. Ve her kanlı bastırma hareketi, "emperyalizmin oyununu boşa çıkartma ve şeriat isteyen gericiliği bastırma" olarak gösterildi.

Emperyalizme karşı ulusal kurtuluşun ideolojisi olarak ilerici, devrimci bir işlevi olmuş olan milliyetçilik bir başka ulusu baskı ve boyunduruk altında tutmaya yöneldiğinde gericileşir, şovenleşir. Kürtler üzerinde milli baskı şeklini aldığı noktada, Türk milliyetçiliği de şovenleşmiştir. Türk milliyetçiliğinin şoven bir içerik kazanarak Kürt halkı üzerindeki rnilli baskı uygulamaları; burjuva demokratik devrimin feodalizme karşı yürütülmesinde de en önemli engel oldu. Feodal sınrflara karşı, onları tasfiye etme yönünde cesur adımlar atılmadı. Çünkü, Kürt beylerin yeni Kürt isyanları kışkırtacağından çekiniliyordu, toprak reformu bu nedenle yapılamıyordu.

"1923-1929 döneminde tarımda nispi bir gelişme görülmekle birlikte, değişmeyen mülkiyet ilişkisi, hızlı bir üretim artışı ve modernleşmeye engel teşkil etmektedir.(…) Çalışmak için büyük şehirlere giden köylü dahi, Bey'e cizyesini muntazaman ödemektedir. Kürt isyanları üzerine bir takım beylerin sürülmesi bite, durumu değiştirmemiş, köylü, beylerin yerinde kalan nazır ve akrabalarına vergisini vermiştir. Bir çok köy, bu beylerin 'batapu' malıdır. Dersim'de Seyit Rıza, 230 köye hükmetmektedir. Muş ovasının önemli bir kısmını mülkiyeti altında bulundurmuş olan Hacı Musa, topraklarından geçenden baç almaktadır." (Doğan Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni, cilt:1, s.481)

Aynı yıllarda CHP'nin Meclis'teki sözcüsü olan Mazhar Müfit, neden toprak reformu yapmadıklarını şu şekilde açıklamaktadır:

"Mustafa Kemal, bir çok reformlar yapmak istiyor, toprak reformu için burada ağalarla, özellikle Kürt ağaları ile Kürt mebusanlarından Fevzi Beyler ve diğerleriyle konuşmalar yaptı. Bu reform meselesi çok çetin bir mesele. Ağalara toprak reformunu anlatmak imkansız. Bu reformu ele almak bütün ağaları, eşrafı kaybetmek demektir. Şimdilik toprak reformu defterini kapadık." (Sabiha Sertel, Roman Gibi, s.70)

Oysa, toprak devrimi gerçekleştirilebilseydi, Kürt beylerinin, feodallerinin etkisi azalacaktı. Kürt beyleri yerine Kürt köylülerine güvenseler ve dayansalardı, onlar üzerinde milli baskı uygulamayıp, ulusal özelliklerini özgürce yaşamalarına müdahale etmeselerdi; kısacası, feodalizme karşı onları yanlarına alsalardı, Kürt sorunu bugünkü boyutlara varmazdı.

1940'lardan sonra Türkiye'deki yaşanan sosyo-ekonomik değişimler, (emperyalizme tekrar bağımlılıkla birlikte kapitalist gelişmenin nispeten hızlanması ve hakim sınıflar ittifakının yeni, konumuna da bağlı olarak), eskiden isyanlara önderlik eden Kürt feodalleri ve beylerini hakim sınıf ittifakı içine soktu. Bunlar, bu gelişmeler sonucu ekonomik güçlerinden ayrı olarak ve ekonomik güçlerinin de ötesinde bir siyasal güce ve ağırlığa sahip oldular. Çünkü düzen partileri, aşiret ilişkilerlyle blok oyları ellerinde tutan bu unsurları, vazgeçilmez müttefıkleri olarak değerlendirdiler. Gelinen noktada, artık Kürt egemenleri ekonomik düzenle ve devletle kaynaşmış oldular. (Bunlar, objektif olarak ve genel olarak çıkarları itibariyle Kürt ulusal hareketinin dışına düşmüş oldukları halde, Kürt milliyetçiliğini kendi sınıf çıkarları için bir vasıta olarak kullanmaktan da bütünüyle vazgeçmiş değillerdir.)

1960 sonrasında hakim sınıflar ittifakının, tekelci burjuvazinin odağını oluşturduğu bir oligarşik diktatörlüğe dönüşmesi, milli baskının sınıfsal düzeyde yeni bir içerik kazanması anlamına geldi. Bu şekilde milli baskı politikası, faşist yönetim metodlarının ayrılmaz bir parçası oldu. Bugün gelinen noktada, Kürt köylüleri de Türkiye'nin diğer emekçi sınıfları gibi, oligarşinin sömürüsüne ve faşist baskısına maruz kalmakta, bu uygulama milli baskı biçiminde sürdürülmektedir. Ve bugün milli baskının esas mağdurları ve dolayısıyla Kürt ulusal hareketinin temeli yoksul Kürt köylüleri olmaktadır.


 (*) "Paris'te Kürt meselesini idare eden Kamuran Bedirhan'ın belgeleri vergi ve askerlik yüzünden ilk isyanın yapıldığını ortaya koyar." (Sadi Koçak, Nokta, sayı: 25, Haziran 1987)


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org