|
TÜRKIYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ THKP-C |
|
Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine Haziran 1970, Aydınlık Sosyalist s. 20
Devrim" yazılarında yeni oportünizmin eleştirisine hedef oldu. (Her ne kadar "Proleter Devrimci " Aydınlık'ın yazarı adımızı vermiyorsa da yazısını, bizim yazımızın eleştirisi üzerine kurmuş olduğunu en dikkatsiz okuyucu bile anlamıştır. ) Meseleleri bilen bir okuyucunun hemen anlayacağı gibi, bu yazılar aslında eleştiri konusu bile olamayacak kadar çelişkiler, kavram karışıklıkları ve rastgele yapılan aktarmalarla doludur. Hatta böyle bir yazıyı eleştiri konusu olarak almanın gereksiz zaman harcaması olduğu bile ileri sürülebilir. Fakat biz bu yazıların, iyiniyetli, yürekli fakat ideolojik aydınlığa sahip olmadıklarından dolayı hasbelkader yeni oportünizmin saflarında yer alan birkaç arkadaşın kafalarını daha da bulandıracağını düşünerek gerçekten sıkıcı olan bu işi omuzladık. Bizi buna zorlayan diğer bir etken de, bilimsel sosyalizmin ustalarının her çeşit sapmaya karşı "cehaletin ürünü olanları bile" ciddiye alarak bunlarla mücadele etmeleri ve bizim bu devrimci tutumdan ders almamızdır. Yankee emperyalizminin işgali altındaki ülkemizde proleteryanın devrimci mücadelesi emperyalizme ve onun uzantısı olan oportünizmin her türüne karşı verilecek sert mücadelelerle güçlenecektir. "Proleter Devrimci" Aydınlık'ta çıkan bu iki yazıyı esas olarak alıp, genel olarak yeni oportünizmin bir daha eleştirisini yaparken ele alacağımğz sorunlar esasa ilişkin olacaktır. (1) Önceki yazımızda olduğu gibi, "kriminolojinin sahasına giren" hataları dikkate alıp ikinci dereceden hatalara değinmeyeceğiz. Yoksa bütün bir Aydınlık'ı, bu eleştirilere ayırmak gerekir. Eleştirimize girmeden önce, oportünizmin genel özellikleri üzerinde kısaca duralım. Oportünizm bukalemun gibidir. Çeşitli kılıklara bürünerek sosyalist hareket içinde ortaya çıkar. Oportünizmin kılık kıyafetini o ülkenin ekonomik ve sosyal bünyesi, işçi sınıfının politik bilinç ve örgütlenme seviyesi, kısaca ülkenin içinde bulunduğu devrimci aşamanın niteliği belirler. Ancak her çeşit oportünizm proleteryanın devrimci potansiyeline inanmamaya dayanır. Genellikle sağ oportünizmin temelinde korkaklık, azimsizlik, ve proleteryanın devrimci zaferine inanmamak yatar. Bu yanlarını örtmek için o, en "keskin" gözükmek zorundadır. Aslında ise Marksizmin lafızlarına, Stalin'in deyişiyle kölece bağlı kalarak pasifizmini sergiler. Bir başka deyişle pasifizm aynı zamanda dogmatiktir de. "Vebadan korkar gibi devrimden korkan" İkinci Enternasyonal oportünizmi bunun en somut örneğidir. Bunlar Marksizmde neyin kesin olduğunu yani Marksizmin belkemiği olan diyalektiği hiç ama hiç anlamış değillerdir. Ve hepsinin de ortak yanı Kautsky'lerden ve Plehanov'lara kadar, korkaklıklarını en süslü ve devrimci lafızlarla maskeleyerek Marksist önermeleri içi boş dogmalar haline getirmekte gösterdikleri bilgiçlik ve lafazanlıklarıdır. Oportünizmde ilke istikrarı diye birşey
yoktur. Düne kadar savunduğu ilkelerin niteliği kitlelerin gözünde
açıklığa kavuşunca, o bu ilkeleri en ağır suçlamalarla karalar. Onun için
tek şey önemlidir : "Herşeye rağmen proleteryanın devrimci hareketini
nasıl pasifize edebilirim?". Bu eyleminde Marksist ilkeler sadece basit
birer araçlardır. Ülkemizdeki yeni oportünizmin sözcülerinin yazı ve
sözleri bunun en somut örnekleridir. Biz bu yazıda bunları sergileyerek bu
fraksiyonun nasıl bir "İlkeli Birlik" olduğunu ortaya koyacağız. MARKSİST METOT ÜZERİNE Her çeşit oportünist tahlil, Marksist metotu bir tarafa bırakır. Açıklayalım : "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısında sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin bağımsızlıklarına kavuşarak sosyalizme geçişlerine ilişkin Marksist çevrelerdeki bir tartışmanın varlığından söz ederek bu görüşleri çok kısa bir şekilde özetlemiştik. "Türkiye'nin iktisadi gelişme seviyesi işçi sınıfının siyaset sahnesindeki rolünü ikincil kılmaktadır" diyerek işçi sınıfı belli bir güce erişinceye kadar küçük burjuva devrimci iktidarını savunan yeni oportünizmin aslında milli demokratik devrim teorisini değil de, kapitalist olmayan yol revizyonist tezinin birinci görüşünü savunduğunu belirterek "işçi sınıfının öncülüğü olmadan sosyalizme geçişi mümkün görmek boş bir hayaldir, fakat sosyalizme geçişi mümkün görmemek şartıyla bu görüş (yeni oportünizmin görüşü) çok özel şartlar altında olan, işçi sınıfı var sayılmayacak kadar zayıf ve cılız olan Kamerun, Brundi, Bassutolan gibi Afrika ülkelerinde işçi sınıfı belli bir güce sahip olana kadar tatbik imkanına sahip olabilir" (2) dedik. Bu sözlerimizden bu ülkeler için bizim kapitalist olmayan yolu savunduğumuz sonucunu çıkarmak akıllılığını gösteren yeni oportünizmin bir sözcüsü, hem Milli Demokratik Devrimi tek devrimci çizgi olarak kabul ettiğimizi hem de kapitalist olmayan yolu savunduğumuzu iddia ederek bunun gülünç olduğunu söylüyor. (Bkz. Şahin Alpay, "İşçi Sınıfı ve Milli Demokrati Devrim", PDA, Sayı: 7, s: 366) Marksist metottan habersiz olduğu anlaşılan, milli demokratik hareket adı altında kapitalist olmayan yol revizyonist tezini savunan bu yazarın bu eleştirisi gerçekten bir hayli eğlendiricidir. Bizim italikle yazmış olduğumuz "olabilir" ibaresinin anlamı açıktır. Burada, yeni oportünizmin milli demokratik hareket tezinin, Türkiye gibi dört milyona yakın işçisi bulunan bir ülkede değil de olsa olsa, işçi sınıfı yok sayılabilecek kabile ilişkilerinin derin izlerini taşıyan bazı Afrika ülkelerinde ileri sürülebileceği daha doğrusu tartışılabileceği kastedilmiştir. Bundan, bu ülkelerde kapitalist olmayan yolun geçerli olduğu sonucu çıkartılabilir mi? Kesinlikle hayır. Biz bütün sömürge ve yarı-sömürge ülkeler için tek devrimci çizginin Milli Demokratik Devrim çizgisi olduğunu defalarca belirttik ve o yazımızda da bu çizginin dışındaki yolun, yani kapitalist olmayan yolu savunan görüşün temelinde tarihi materyalizme aykırı bir düşünce olan "her şeyi silahlar belirler" teorisinin yattığını söyleyerek, revizyonist bir çizgi olduğunu açıkça belirttik. Bazı Afrika ülkeleri için bu milli demokratik hareket tezinin tartışılabileceğini söylerken ulus bilincinin fazla gelişmediği, kabile hayatının derin izlerini taşıyan, işçi sınıfı yok sayılabilecek bazı ülkelerde, değil Marksist bir partinin, birkaç aydının dışında gerçek bir Marksist fraksiyonun bile olmadığı gerçeğini dikkate aldık. (3) Dünya çapında takip edilecek yol hakkında rezisyonist nitelikte olan bir tezin, bazı özel ve istisnai şartlar altında olan ülkelerde "olabilir" şartlı sınırlamasıyla tartışma konusu olabileceği, Marksist tahlil metodunun yani somut durumların somut tahlilinin gerektirdiği bir zorunluluktur. Marksizmin büyük ustalarının tahlillerinde bu şartlı sınırlamayı, bu olabilirliği görmekteyiz. Örneğin Marx, Engels, Lenin'in tahlillerinde... Barışçıl yoldan bir sosyal devrim olabileceğini savunan Laselle ve Proudhon'u en sert biçimde eleştirerek, sosyal devrimin tek yolunun şiddet olduğunu belirterek barışçıl yolun reformistlere ait olduğunu söyleyen Marx ve Engels, çok özel şartlara sahip İngiltere ve Amerika'da devrimin bir ihtimal olarak barışçıl bir yol izleyebileceğini söylüyorlardı. Tekelci kapitalist dönemde artık Marx ve Engels'in bu şartlı sınırlamasının da geçerli olmadığını söyleyerek, barışçıl yoldan sosyalizme geçilebileceğini öneren İkinci Enternasyonal partilerini hainlikle suçlayan Lenin, 1917 Mayıs'ında Rusya'da çok özel ve istisnai şartların ortaya çıktığını bu nedenle sosyalizme barışçıl bir yoldan geçilebileceğini söylemektedir. (4) "Proleter Devrimci" Aydınlık'ın yazarının mantığına göre, barışçıl yoldan geçişi ihanet olarak nitelendiren Marx, Engels ve Lenin şartlı sınırlama içinde "mümkündür" dedikleri için kendi kendileriyle çelişkiye düşmüşlerdir! Gerçekten komik duruma düşenler, bizim şartlı sınırlama içinde kendilerinin ileri sürdükleri tezin tartışılabileceğini söylememize karşı çıkanlardır. Hele "devrimde (Milli Demokratik Devrim kastediliyor -M.Ç.) küçük burjuvazi öncü olsun, proleteya öncü olsun sömürge ülkelerinin önündeki hedef mili demokrasidir, sosyalizm değil." (Bkz. Ş. Alpay, Aydınlık, Sayı: 12, s: 471) diyerek Milli Demokratik Devrimin küçük-burjvazinin de öncülüğünde olabileceğini mümkün gören, sonra da "öncülük pazarlık konusu değildir" diyen M. Belli'yi sağ oportünizmle suçlamaya kalkan böyle ne dediği belli olmayan eyyamcı bir yazarın eleştirisi hiç ama hiç ciddiyealınmaz! (5) "Sağ Sapma Devrimci Pratik ve Teori" yazısında, feodal kalıntıların % 5 olduğunu iddia ederek, buradan Türkiye'deki baş çelişkinin proletarya ile burjuvazi arasında olduğu sonucuna varan Emek oportünizminin, vardığı bu sonucun yanlış olduğunu belirterek, üretim ilişkisi olarak feodalizmin % 5 değil de % 0.5 olması halinde bile bizim gibi emperyalizmin işgali altındaki bir ülkede ilk hedefin zorunlu olarak Milli Demokratik Devrim olduğunu söyledik. Ve baş çelişmenin de, üretim ilişkilerinden çıkartılamayacağına ilişkin olarak da, 1941-44 emperyalist kapitalist Fransa'sında baş çelişkinin (nihai tayin edici temel çelişki değil) proletarya-burjuvazi arasında değil de, istilacı Alman emperyalizmi ve gerici Vichy burjuvazisi ile burjuvazinin millici fraksiyonu dahil bütün Fransız ulusu arasında olduğu örneğini gösterdik. (Bkz. Aydınlık Sosyalist Dergi, Sayı: 15, s: 208) "Proleter Devrimci" Aydınlık'ın bu tahrifatçı yazarı, Aristo mantığı ile bizim 1944 emperyalist Fransa'sında Milli Demokratik Devrim yapıldığını iddia ettiğimiz sonucunu çıkartmış (!). İşte karavana atmak buna denir! Dünyanın ilk burjuva demokratik devrimlerinden bir tanesinin yapıldığı Fransa'da, demokratik devrimin tekrar yapıldığını hiç kimse ileri sürmemiştir ve sürmez. Hele belli bir seviyesi olması gereken ideolojik bir polemikte de, "karşı taraf bunu söyledi' diye bir iddiada da bulunulmaz. Ancak bunda bizim için şaşılacak bir taraf yoktur. Sen yazının başından beri Milli Demokratik Devrimin sömürge, yarı-sömürge ve feodal kalıntıların olduğu ülkelerin önlerindeki zorunlu devrimci adım olduğunu istediğin kadar söyle, bu yazar bu tahrifi mutlaka yapacaktır! Çünkü tahrifat ve yalan bu eyyamcı yazarının politik aletleridir. Bu tahrifi yaptıktan sonra bakın aynı yazar ne diyor, "İşgal altında olsun olmasın Fransa gibi kapitalist emperyalist bir ülkede devrimci şiar sosyalist devrimdir". (Bkz. Şahin Alpay, PDA, Sayı: 17, s: 366) Bu görüş ile, anti-emperyalizmi de kapsıyor diyerek, sosyalist devrim şiarının sosyalistlerin dışındaki millici güçlere de hitap ettiğini iddia eden Aren-Boran oportünizminin görüşü arasında temelde hiçbir fark yoktur. (6) Oysa evre ve devrimci şiar her zaman üretim ilişkilerine göre tespit edilemez. Kapitalist bir ülkede baş çelişki proletarya ile burjuvazi arasındadır. Ama bir dış müdahale bu çelişmeyi geçici olarak ikinci plana iter ve o anda baş çelişme de bu dış müdahaleye, istilaya göre biçimlenir. Ve bu yeni çelişmeye göre, proletaryanın partisi, taktiklerini ve devrimci şiarını ayarlar. II. yeniden payaşım savaşı kapitalist Fransa'sındaki, proletarya-burjuvazi baş çelişkisi, Alman istilası üzerine geçici olarak tali plana geçiyor ve Alman emperyalizmi + Vichy gerici burjuvazisi ile Alman emperyalizmine karşı olan burjuvazinin milli fraksiyonu dahil bütün Fransız ulusu arasındaki çelişki bir süre için baş çelişki oluyor. Bu evrede Fransız Marksistlerinin baş görevi bu çelişkiyi çözümlemektir. Farklı nitelikteki çelişmelerin farklı metotlarla çözümlenmesi Marksist diyalektiğin gerektirdiği bir zorunluluktur. İşgalci düşman ile ulus arasındaki çelişki de sosyalist devrim yolu ile değil, milli devrimci savaş yolu ile çözümlenir. Bu nedenle bu evrede FKP'nin gündeminde Sosyalist Fransa değil, "Bağımsız Fransa" vardır. Çünkü Sosyalist Fransa'nın yolu, Bağımsız Fransa'dan geçmektedir. Ve FKP, "Bağımsız Fransa" devrimci şiarı etrafında bütün Fransız yurtseverlerini toplayarak geniş bir milli cephe kurup bu çelişkiyi çözümlemiştir. Bazı "solcular" Fransız Komünist Partisi'ni bu oportünist yazar gibi, şartlar ne olursa olsun devrimci şiar "Sosyalist İktidar"dır, diyerek eleştirmişlerdir. (7) Burada sözü, Fransız Komünist Partisi üyelerine bırakalım: " ... Bazı kişiler 1944'de KP'nin yönettiği Fransız proletaryasının iktidarı alacak güçte olduğuna ve bunu yapmamakla otobüsü kaçırdığına içtenlikle inanırlar. İlk bakışta çekici bir değerlendirme ama yanlış... İlk önce mukavemetin amacı ve karakteri hakkında bir yanılma var. Mukavemetin hedefi proletarya devrimi değil, ülkenin işgal altından kurtulması ve faşizmin yok edilmesiydi. Böyle bir amaç her çeşit Fransız vatandaşını bir araya topladı. Mukavemet büyük bir milli davranış oldu. Onun hakim çizgisi budur. Fransız komünistlerinin değeri, durumu bütünü içinde anlamaları oldu; onun için Hitlere ve suç ortaklarına karşı mücadelede geniş bir Milli Cephe kurmaya çalıştılar ve mukavemet hareketinin halkımızın derin yığınlarından kopmuş bir tarikat halinde dejenere olmasına izin vermediler. Gitgide daha çok tecrit edilmiş hale gelen düşmana karşı 1944 milli ayaklanması böyle mümkün kılındı. Eğer o sırada işçi sınıfı devrim yapmaya sosyalizmi kurmaya kalksaydı ne olurdu? (...) İşçi sınıfının ülkenin kurtuluşu için kararlı ama devrimci bir hareketi desteklemeye hiç de hazırlıklı olmayan her sınıftan Fransız vatandaşı ile bağlarını kopardıklarını göreceklerdi. Ve Hitler'ciler, suç ortakları, gerici Vişici burjuvazisi bayram ederdi buna". (8) Ve Almanların kovulmasından sonra Fransız Komünist Partisinin de içinde yeraldığı bir milli iktidar iş başına gelmiştir. Görüldüğü gibi, çatısı dar mekanik kafaların iddialarının tersine, kapitalist-emperyalist bir ülkede devrimci şiar her zaman sosyalist iktidar değildir! "Marksizm son derece derinliği olan, son derece
karmaşık bir doktrindir". Marksizmde bütün meseleleri, bir kaç tipik çözüm
yolu ile çözen hazır reçeteler arayanlar, acınası dar kafalı çok
bilmişlerdir! Bir kaç tipik formülasyonun dar sınırları içinde ukalalık
taslayan mekanik kafalı entellektüel bozuntuları için bakın Mao ne diyor:
"Dünyanın en gülünç insanları, kulaktan dolma bazı ham bilgilerle
kendisini "allameyi cihan" sanan çok bilmişlerdir. Bu, bu insanların
boylarının ölçüsünü pek iyi bilmediklerini gösterir. Bilgi meselesi
bilimsel bir meseledir, bu meselede ne samimiyetsizliğe, ne de
böbürlenmeye yer vardır. Asıl gerekli olan, tersine içtenlik ve alçak
gönüllülüktür." (9) FİDEL-GUEVARA VE KÜBA DENEYİ KARŞISINDAKİ TAVRIMIZ Yeni oportünizm Küba devrimi deneyi karşısında şaşkın ördek gibidir. Kimilerine göre Küba sosyalist bir ülke değildir. Küba'da devrim olmamıştır. Bazılarına göre de, "evet Küba'da devrim olmuştur ama bu dar deneyci bir anlayışın tesadüfi sonucudur". (Bkz. H. Berktay, Proleter Devrimci Aydınlık, Sayı: 16, s: 327) Ve bunlara göre eğer Amerikan emperyalizmi uyanık davranmış olsaydı bu devrim olmazdı! "Gerek Küba hakim sınıflarının ve gerekse Amerikan emperyalizminin uykuda olmasından gelen koşullarda Küba tecrübesi başarıya ulaşmıştır." (H. Berktay, P.Devrimci Aydınlık, 16. Sayı, s: 326) Yani bunlara göre Küba devrimi mucizevi bir olgudur. İşte, sergilenen bilimsel sosyalist düşünce (!) daha doğrusu katledilen Marksizmin diyalektiği! Metafizikçi, devrimleri tesadüf ve mucizelerle açıklar. Onun için ömeğin, Fransız burjuva devrimi bir tesadüftür. Fransız devrimi metafizikçi tarafından XVI. Louis'in zayıf ve yumuşak bir insan olmasıyla açıklanır. "Güçlü bir insan olsaydı devrim olmazdı" der. Hatta ona göre "Varennes'de XVI. Louis yemeğini kısa kesseydi, yakalanmaz ve tarihin akışı değişirdi." (10) Oysa bilimsel sosyalist anlayışta mucize ve tesadüf açıklamalarına yer yoktur. Mucize ve tesadüf Lenin'in deyişiyle "ne tabiatta ne de tarihte vardır." İşte biçimle özü birbirine karıştıran, öz yerine biçimde kesinkes ilkeler arayarak dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmaya kalkanların teoride sonu, metafiziğin bataklığında kulaç atmaktır! Bilimsel sosyalist dünya görüşü, Küba devrimini Amerikan emperyalizminin ve Küba hakim sınıflarının bir anlık gafleti ile açıklamaz. Küba tecrübesinin başarıya ulaşması dünya kapitalizminin bugünkü durumu ile ilgilidir. Lenin, Küba gibi sömürge bir ülkenin bir sıra iç devrimlerle sosyalizme geçmesinin ilk etabı olan anti-emperyalist savaşı kazanabilmesi için şu üç şartın var olmasını önermektedir :"Ezilen bu ulusların ahalisinin önemli bir kısmının çabalarının koordinasyonu... veya uluslararası durumun özellikle uygun olması (örneğin emperyalistlerin müdahalesinin zayıf düşmesi, aralarındaki bir savaş ve kendi çelişmeleri vs. sebebiyle felce uğraması) veya büyük devletlerden birinin proletaryasının aynı anda burjuvaziye karşı koyması gereklidir". (11) Bugünkü emperyalizmin III. genel bunalım döneminin ayırt edici özelliği bütün bu etkenlerin bir araya gelmiş olmasıdır. Dünyanın 1/3'i sosyalisttir. Ezilen uluslar her geçen gün emperyalizme öldürücü yumruklar indirmektedir. Dünya sürekli altüst oluşlar içindedir. Artık dünya kapitalizmi son nefesini vermektedir. Küba devrimi ne dar deneyci bir anlayışın tesadüfi bir sonucudur ne de mucizevi bir olaydır. Küba devrimi can çekişen emperyalizmin zorunlu bir sonucudur! Küba devrimini Amerikan emperyalizminin önleyebilmesini mümkün görerek "Amerikan emperyalizmi uyanık davransaydı, bu devrim olmazdı" diye açıklamak revizyonizmin ta kendisidir. (12) Bu, emperyalizmin "herşeye kadir" olduğunu söylemek, dolayısıyla stratejik planda onu (emperyalizmi) gözde büyüterek dünya halklarının, özellikle Latin Amerika halklarının devrimci mücadelelerinin zaferine inanmamaktır! İşte pasifizm ve pasifizmin ideolojisi budur! Tesadüfler ve mucizeler ve de sol oportünistler Marksizm-Leninizm hazinesini derinleştirmezler. Oysa Küba tecrübesi ve onun önderleri Marksizm-Leninizm hazinesini derinleştirmiş ve zenginleştirmişlerdir! "Sen halk savaşından yana mısın yoksa gerilla savaşından mı" diyerek saçma sapan bir ikilem ortaya atan yeni oportünizme göre, Küba'da halk savaşı hiçbir zaman olmamıştır. Oysa gerilla savaşı halk savaşının ilk iki aşamasının temel mücadele şeklidir. Biz kahraman Küba halkı bir halk savaşı vererek Milli Demokratik Devrimi yapıp sosyalizme geçmiştir diyoruz. Ve Küba deneyi Fidel Castro ve Che Guevara hakkında görüşlerimiz açıktır: Şimdi Ekim İhtilalinin deneyine ilaveten, Çin'de, Doğu Avrupa Sosyalist ülkelerindeki, Kore, Vietnam ve Küba'daki devrimci deneyler mevcuttur. Bu ülkelerin muzaffer devrimcileri Marksizm-Leninizm ve Ekim İhtilalini zenginleştirmiş ve geliştirmiştir. Çin'den Kübaya kadar bütün bu devrimler istisnasız silahlı mücadele ile ve silahlı emperyalist saldırısına ve müdahalesine karşı savaşmakla kazanılmıştır. Küba halkının silahlı ayaklanması 1953 yılında başlamıştır. Amerikan emperyalizmi ve Küba'daki kuklası Batista'nın yönetimini devirmeden önce iki yıldan fazla bir devrimci halk savaşı vermiştir. (China In Revolution, History, Documents and Analysis, edited by Verasimons, s: 404-5, 31 Mart 1964'de yayınlanan SBKP Merkez Komitesinin açık mektubu üzerine Çin KP'nin yorumu) Evet Küba Devrimi Marksizm-Leninizm hazinesine büyük bir katkıdır. Ve Küba devriminin muzaffer proleter devrimcileri olan Fidel Castro, Che Guevara ve arkadaşlarından bizim gibi yarı-sömürge ülke Marksistlerinin öğreneceği pek çok şey vardır. Çünkü biz Marksizmi entellektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye'sinde devrim yapmak icin Marksizmi ögreniyoruz! Küba sosyalist devriminin muzaffer proleter devrimcilerine "Küçük burjuva devrimcileri", "sol oportünistler" demek ihanetin, oportünizmin ta kendisidir. Ve bu görüşü saflarımızda yagınlaştırmaya çalışanların kişiliklerinden bütün Türkiye'li proleter devrimcileri şüphe etmelidir. "Proleter Devrimci" Aydınlık'ın eyyamcı yazarı bizim "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısında Fidel Castro'ya atıfta bulunmamızı eleştirmektedir. (Bkz. Ş. Alpay, P.D. Aydınlık, 17. Sayı, s: 366) Biz daima Marksizm-Leninizm hazinesine katkısı olan muzaffer proleter devrimcilerine atıfta bulunduk ve her zaman da bulunacağız. (13)) Yeni oportünizmle aramızdaki küçücük (!) fark da burada ya! Onlar Amerika'nın sözde devrimcileri Campus "Mao' istlerine, biz ise Marksizm-Leninizm hazinesini geliştiren muzaffer devrimcilere atıfta bulunuyoruz! Latin Amerika'daki proleter devrimci çizgi hakkında son derece önemli bir sorunu da bu bölümü bitirmeden açıklayalım. Şu iki hususun özellikle karıştırılmaması gerekir: Bütün Latin Amerika ülkelerinin "sanayinin geri kalmışlığı ve tarımın feodal karakteri" ortak özellikleri olduğunu belirterek, "anti-emperyalist mücadelede, halkın çok büyük çoğunluğunu, işçi sınıfının, köylülerin, aydınların, küçük-burjuvazinin ve ulusal burjuvazideki en ilerici tabakaların çıkarları yönünde bir kurtuluş programı üzerinde birleştirmemiz gerekmektedir." (İkinci Havana Deklarasyonu'ndan) diyerek bütün Latin Amerika ülkelerinin önlerindeki devrimci adımın Milli Demokratik Devrim olduğunu söyleyen Fidel Castro ve arkadaşları ile Milli Demokratik Devrim stratejisinin geçerliliğini üretim ilişkisi olarak feodalizmin varlığına bağlayarak, Latin Amerika ülkelerinde "tarımda az gelişmiş kapitalizm hakimdir ve de milli burjuvazi yoktur" diyerek bu ülkeleri için sosyalist devrim stratejisini öneren A..G. Frank, A.Shah, vs.. gibi yazar çizer takımını ayırmak gerekir, bir. Fidel Castro'nun, Che Guevara'nın görüşleriyle
özellikle Debray'ın dogmatik önerilerini kesinlikle kanştırmamak
gerekir;iki. Silahlı halk savaşının, emperyalizmin boyunduruğundan
kurtulmanın tek yolu olduğu gerçeğine karşı çıkarak, barışçı bir yoldan da
devrimin zafere ulaşabileceğini mümkün gören W.J.Pomeroy bile bu
gerçeği açıkça itiraf etmektedir. Bakın ne diyor Pomeroy: "Debray'ın
oldukça dogmatik formüllendirmelerinin, çoğu kez kendi adlarına
konuştuğunu sandığı Küba'lı önderlerin beyanlarından ayırdedilmesi
gerekir." Hele "Debray'ın, Devrimde Devrim kitabı KKP'nin resmi görüşüdür.
Bu kitap Küba'da 2,5 milyon basılıp dağıtılmıştır" demek gerçeği
ahlaksızca tahriften başka bir şey değildir. Çünkü bu kitap KKP'nin
görüşlerini dile getiren Simon Torres ve Jullo Arende tarafından,
"Debray ve Küba Tecrübesi" başlıklı yazı ile Monthly Review'in 1968
Haziran sayısında çok sert bir şekilde eleştirilmiştir. Bu eleştirinin ana
çizgileri şunlardır;
Yazının "Kim Kimi Yarattı" başlıklı kesiminde, Debray'ın "Küba"da foco, partiyi yarattı" iddiasının yanlış olduğu belirtilerek, devrim için partinin şart olduğu ileri sürülmektedir. Simon Torres ve Julio Arende, Lenin'in "Ne Yapmalı" kitabına atıflar yaparak, Debray'ın ekonomist bir görüşe sahip olduğu sonucuna varmaktadırlar. Ancak bütün ükelerin pasifistleri, bu farklılıkları görmemezlikten gelerek Debray'ın dogmatik formülasyonları ile Latin Amerika'daki proleter devrimci çizgiyi özdeş tutmaya çalışmaktadırlar. Örneğin, Progressive Labour adlı Amerika'lı sözüm ona "Mao"cu bir parti bütün bu farklı ideolojileri Debrayizm başlığı altında toplayarak F. Castro, Che Guevara ve arkadaşlarını sol oportünizmle (!) suçlamaktadır. (14) Ve ülkemizde de, Campus "Mao"izminin şubesi olan yeni oportünizmin sözcüleri, tıpkı Amerika'lı ideologları gibi, bu farklı ideolojileri (yani A.G. Frank, Debray oportünist çizgileri ile Küba'lı muzaffer proleter devrimcilerinin Leninist çizgisini) karıştırarak, Debray'ın kitabına atıfta bulunarak, F.Castro-Che Guevara'yı eleştirmeye kalkmaktadırlar. Yeni oportünizmin sözcüleri kırlardan şehirlerin fethedilmesini öneren Latin Amerika'lı muzaffer proleter devrimcilerini Debray'ın dogmatik formülasyonları ile mahkum edip, onların Leninist çizginin dışında olduklarını söyleyerek, büyük proleter devrimcisi Mao Tse Tung'u da Amerikanca yorumlayarak korkaklıklarına ve ihanetlerine ideolojik kılıf bulacaklarını zannetmektedirler! Emperyalizmin ölüm saatlerinin yaklaştığı bu III.
genel kriz döneminde, Marksist-Leninist hareket, yeni oportünizmin iddia
ettiği gibi, Castro-Guevara çizgisine karşı verilecek olan mücadele ile
değil, modern revizyonizmin şehirlere öncelik tanıyarak, kırlara ikinci
dereceden önem veren, köylülerin giderek "Köylü" halkların devrimci
potansiyelini küçümseyen "sol", işçi sınıfının dışında sosyalizme geçişi
mümkün görerek barış içinde bir arada yaşamayı savunan sağ çizgilerine
karşı, neo-troçkist, neo-blankist... kısaca her çeşit sağ ve "sol"
sapmalara karşı verilecek mücadeleler ile güçlenecek ve emperyalizmi
çökertecektir. Castro-Guevara ve bütün Latin Amerika'lı proleter
devrimcilerini "sol oportünist" ilan eden ağızlar bütün ülkelerin
pasifistleridir! MAO'NUN LENİNİZMİN HAZİNESİNE KATKILARI VE YENİ OPORTÜNİZM Mao Tse Tung'un Marksizm-Leninizm hazinesine katkları sorunu bugün Marksist çevrelerde tartışılan son derece önemli bir sorundur. Mao Tse Tung'un Leninizm hazinesine kattıklarını ana hatları ile başlıca iki başlıkta toplayabiliriz:
Mao'nun bu iki katkısının özlerini ve temel
unsurlarını Lenin'de de görmekteyiz. Fakat Marksizm-Leninizmin bu son
derece önemli iki ilkesi, en mükemmel şekillerini Mao'nun siyasi pratiği
içinde almışlardır. Bu nedenle Leninizmin bu iki önemli ilkesini
açıklarken, Çin somut pratiğinden hareket ederek, Mao'nun siyasi pratiği
içinde ele almak zorundayız MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM TEORİSİ Geçen yazımızda Milli Demokratik Devrim teorisinin, Marksist-Leninist kesintisiz devrim teorisinin sömürge ve yarı-sömürge ülkelere uygulanması olduğunu belirtmiştik. Bir daha belirtelim ki, Mao Tse Tung, emperyalizmin I. ve II. genel bunalım devrelerinde nicelik olarak zayıf ve köylülükle tabi bağları olan bir işçi sınıfına sahip, yarı-sömürge ve yarı-feodal Çin'de, Leninist kesintisiz devrim teorisini bu somut pratiğe uygulayarak derinleştirmiş ve zenginleştirmiştir. Böylece Mao, bütün sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin devrimcilerine emperyalist boyunduruğun kırılarak sosyalizme geçişin yolunu göstermiştir. Mao Tse Tung'un bu katkısı ile birlikte (işçi sınıfının hegemonyasında temel gücü köylü kitlelerinin teşkil ettiği devrim ordusunun kırlardan şehirleri fethetmek teorisi) Leninist kesintisiz devrim teorisi hayatın yeni realiteleri karşısında daha gelişmiş ve zenginleşmiştir. Mao ile birlikte yarı-sömürge ve sömürge ülkelerin sosyalizme geçişlerinde zorunlu bir durak olan Halk Savaşları çığırı açılmıştır. Açılan bu yoldan bir Vietnam, bir Küba emperyalizmin boyunduruğunu kırarak sınıfsız topluma doğru emin adımlarla yürümektedirler. Mao Tse Tung'un yeni demokratik devrim teorisinin başlıca unsurları şunlardır:
Demokratik devrim programı köylülerin objektif taleplerine cevap veren en radikal programdır. Lenin'in dediği gibi "onun özlediği bütün tarımsal reformları ancak tam olarak zafere ulaşmış olan bir devrim gerçekleştirebilir, onun rüyalarını gerçek yapar... Hepsi o kadar değil. Köylüler sadece en köklü toprak reformu için değil genel ve daimi çıkarları bakımından da devrime baglıdır." (İki Taktik, s: 104) Özellikle köylülerin nüfusun büyük çoğunluğunu teşkil ettiği yarı-feodal bir ülkede Milli Demokratik Devrim özünde bir köylü devrimidir. "Bu sebepten dolayı, bütün halkın harekete geçirilmesi, köylü yıgınlarının harekete geçirilmesi ile aynı şeydir." (Giap: Halk Savaşı Halk Ordusu) Aslında köylü devrimi olan bu devrim, proletaryanın dışında başka bir sınıfın veya zümrenin önderliğinde zafere erişebilir mi? Hayır, erişemez. Çünkü burjuvazinin devrimci barutunu tükettiği proleter devrimleri çağında, temelde burjuva demokratik nitelik taşısa da herhangi bir devrimi sonuna kadar götürebilecek tek devrimci sınıf proletaryadır. Milli Demokratik Devrimin aslında bir köylü devrimi olması gerçeğini gerek Mao Tse Tung, Lin Piao ve gerekse Giap özellikle belirtmektedir. (15) Çünkü Milli Demokratik Devrimin özünde bir köylü devrimi olması gerçeği stratejik, politik ve taktik çizgimizi tayin eden son derece önemli bir unsurdur. (İleriki sayfalarda tekrar üzerinde duracağız) Milli Demokratik Devrimin özünde köylü devrimi olmasının doğal sonucu, sınıf mevzilenmesinde köylüler, devrimin temel gücünü teşkil ederler. Emperyalist dönemde tarihin lokomotifi olan proletarya devrimin önderidir. 1905-17 Rus Demokratik Devrimlerinde devrimin temel ve önder gücü proletarya idi. (Köylüler vasıtasız yedek) Neden Rusya'da, demokratik devrimlerin temel gücü
proletarya oluyor da, Çin ve Vietnam demokratim devrimlerinin temel gücü
proletarya değil de köylüler olmaktadır? Bu sorunun cevabı, somut
durumların somut tahlilinde düğümlenmektedir. Çünkü, Rusya'da devrim
ordusnun temel gücü genellikle büyük şehirlerde yaşıyordu. Çin, Vietnam
gibi ülkelerle kıyaslanmayacak seviyede (nicelik ve nitelik bakımından)
bir Rus sanayi proletaryası vardı. Bu nedenle devrim, şehirlerden kırların
fethedilmesi şeklinde bir rota takip etti. Oysa yarı-sömürge ve sömürge
ülkelerde, 1) İşçi sınıfının nicelik ve nitelik olarak gelişmiş kaptalist
ülkelere kıyasla zayıf olması; 2) şehirlerde emperyalizmin denetiminin çok
kuvvetli olması gibi, başlıca iki ana nedenden dolayı Milli Demokratik
Devrimin izleyeceği rota, kırlardan şehirlerin fethedilmesi rotasıdır. HALK SAVAŞI MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİMİN ZORUNLU BİR DURAĞIDIR Emperyalizme karşı mücadele bir uluslaşma rmücadelesidir. Ve "milliyet rmeselesi de aslında bir köylü meselesidir". (Stalin) Bu nedenle saldırgan emperyalizme karşı verilen halk savaşı da bir köylü savaşıdır. Halk savaşının bir köylü savaşı olması gerçeği kırlardaki mücadeleyi ön plana çıkartmaktadır. Yani Milli Demokratik Devrim mücadelesinin ağırlık noktası kırlardır. Aynca bu milli kurtuluş savaşının başarıya erişmesinde askeri bir zorunluluktur da. (Çünkü "Emperyalistler ülkelere (sömürge ve yarı-sömürge ülkelere -M. Ç.) karşı saldırılarda bulunurlarken çoğunlukla büyük şehirleri ve ana haberleşme hatlarını ele geçirerek işe başlarlar. Fakat geniş kırlık bölgeleri tamamen kontrolleri altına almak onların gücü dışındadır. Devrimcilerin serbestçe manevra yapabilmesini sağlayacak geniş alanlar, ancak ve ancak kırlık bölgelerdir. Devrimcilerin kesin zafere doğru ilerleyebilecekleri devrimci üsler, ancak ve ancak kırlık bölgelerde kurulur." (16) Emperyalizmin denetiminin son derece zayıf olduğu kırlarda halk savaşı başlıca dört aşamadan geçer: a) Gerilla savaşı; elde olanı koruma aşaması, Halk savaşı teorisi kısaca budur. Görüldügü gibi halk savaşında şehirlerin rolü ikincildir. Elbette bu şehirlerde mücadele yürütülmemesi dernek değildir. İşçi genel grevleri, öğrenci ve kitle hareketleri, vs. şüphesiz milli bağımsızlık savaşının başarıya erişmesinde oldukça önemli etkenlerdir. Bir köylü savaşı olan halk savaşında hegemonya proleter devrimcilerinde de olabilir, küçük-burjuva devrimcilerinde de. Yani halk savaşında önderlik, pazarlık konusu değildir. Bu güçler dengesine, tarafların örgütlenme derecesine, vs.'ye bağlıdır. Kim kitleler ile daha iyi organik bağlar kurarsa, kim milli kurtuluş savaşında kahramanca ve tutarlı dövüşerek kitlelere kendini kabul ettirirse halk savaşında önder o olur. Ancak işçi sınıfının, daha doğrusu işçi sınıfının öncü müfrezesinin hegemonyasında kazanılmamış olan halk savaşlarının başarıları sınırlıdır. Zaferden sonra kurulacak olan küçük-burjuva iktidarı Milli Demokratik Devrim programını sonuna kadar uygulayamaz. Örneğin, Cezayir. Lin Piao halk savaşının önderliği konusunda şunları söylemektedir: "Bu halk savaşlarına öncülük edecek sınıflar değişebildiği gibi, yığın hareketlerinin ve zafer derecesinin genişliği ve derinliği de değişik olabilir." (Yaşasın Halk Savaşının Zaferi, s: 60) Şunu hemen belirtelim ki, Latin-Amerika'daki Milli
Demokratik Devrimi sözde savunan İşçi Partilerinin tümünü oportünizmin
batağına iten, bu devrimde halk savaşının zorunlu bir durak olması
geçeğini bir tarafa iterek, işçileri temel güç kabul edip, şehirleri esas
almalarıdır. İDEOLOJİK ÖNCÜLÜK ESASTIR Milli Demokratik Devrim mücadelesinde şehirlerin ikincil bir öneme sahip olması dolayısıyla devrimin temel gücünün işçiler değil köylüler olması gerçeğinin doğal sonucu, Milli Demokratik Devrimde işçi sınıfının önderliğinin, bir ideolojik öncülük olmasıdır. İşçi sınıfının ideolojik önderliği, çoğunluğunu yoksul köylülerin teşkil ettiği işçi sınıfının öz örgütünün köylü devriminin komutanı olmasıdır. Bu tip ülkelerde, işçi sınıfının zayıf ve köylülükle bağları olmasının yanında, devrimci mücadelenin odak noktasının kırlar olması, sosyalist partide nicel çoğunluğun yoksul köylülerden meydana gelmesi sonucunu doğgurmaktadır. Çin'de devrimci mücadelenin en üst aşmalarında bile proletaryanın öz örgütünde yoksul köylülerin oranı % 65'in altına düşmemiştir. (Keza parti yönetim kademelerinde de) Modern revizyonistler ve de kimileri tarafından bu, Lenin'ci örgüt ilkesinin çiğnenmesi şeklinde yorumlanmakta ve eleştirilmektedir. Stalin, Leninizmin İlkeleri'nde proletaryanın öz örgütü işçi sınıfının içinden çıkar ve işçi sınıfının en iyi unsurlarını bağrında toplar demektedir. Ve Lenin'in deyişiyle bu örgütte işçilerin yönetim kademeleri de dahil çoğunlukta olmaları gerekmektedir. 1905 devrimi sırasında Lenin şöyle diyor: "... Şimdi parti örgütlerinde, Sosyal Demokrasiye bağlı her aydına karşılık birkaç yüz Sosyal Demokrat işçi bulunması arzu edilir." (17) Çin'deki proletaryanın öz örgütünün bu terkibi,
gerçekten Leninist örgüt ilkesinin ihlâli midir? Kesinlikle hayır. Bu, bu
ülkelerin somut şartlarının, yani hayatın doğurduğu bir zorunluluktur.
Bu Leninist parti anlayışının, Leninizmin doğrultusunda geliştirilmesidir.
Tabii, diyalektiğin en elemanter iki unsuru olan zaman ve mekan
mefhumları dikkate alınmazsa, bundan Leninist parti ilkesinin saptırılması
sonucuna varılır. MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM STRATEJİK TEZİ, PROLETARYANIN HEGEMONYASINI İÇİNDE TAŞIR (18) Leninist kesintisiz devrim teorisinin yarı-sömürge ve yarı-feodal ülkelere uygulanması olan Milli Demokratik Devrim stratejisinde proletaryanın önderliğinin objektif şartları tartışılmaz bir şekilde mevcuttur. Mao Tse Tung'un Yeni Demokratik Devrim teorisi ana hatları ile budur. Yeni Demokratik Devrim teorisinde, devrimin temel gücünü işçilerin değil de köylülerin teşkil etmesi, kırlarırı halk savaşının odağı olması ve işçi sınıfının öncülüğünün, ideolojik öncülük olması gerçekleri birbirlerine kopmaz bağlarla bağlıdırlar. Ve herbiri, bir digerinin zorunlu sonucudur. Yukarıda özetlediğimiz bu dört ana unsur son derece önemlidir. Çünkü bu dört ana unsur modern revizyonizm ile Marksist-Leninist çizgi arasındaki Çin Seddini belirlemektedir. Açıklayalım: Dünya proleter hareketinin zaferini, şehirlerdeki mi , yoksa kırlardaki mücadele mi tayin edecektir? Diğer bir deyişle, kırlar mı esastır, yoksa şehirler mi? Mao Tse Tung'a göre çağımızın baş çelişkisi, ezilen uluslar ile emperyalizm arasındadır. Bu nedenle kırlar esastır. Mao Tse Tung ve Lin Piao'nun geliştirdikleri halk savaşı teorisine göre zafere kırlardan şehirlerin kuşatılması yoluyla varılacaktır. "Yeryüzünün tümünü ele alırsak, eğer Kuzey Amerika ile Batı Avrupa'ya dünyanin şehirleri denebilirse, Asya, Afrika ve Latin-Amerika da dünyanın kırlık bölgelerini teşkil ederler... Çağdaş dünya devrimi bir bakıma şehirlerin kırlık bölgelerden kuşakılması görüntüsünü vermektedir". [19*] Sonucu dünyanın kırlık bölgelerinde yürütülen, ezilen ulusların devrimci mücadeleleri tayin edecektir. Dünyanın şehirlerindeki mücadele, sonucu tayin bakımından ikinci dereceden önemlidir. Çünkü batı, "sönmüş bir ihtilâl ocağgıdır". Emperyalist blokun jandarmalığını üstlenmiş olan Yankee emperyalizmi ve müttefiklerine karşı "köylü" halkların, bu devrimci savaşlarında dünya sosyalist bloku ve kapitalist ülkelerin işçi sınıfları, omuzdaşlarıdır. Modern revizyonizme göre ise, kırlardaki mücadeleler emperyalizme gerçekten öldürücü yumruklar indirmektedir. Fakat asıl belirleyici alan dünyanın kırları değil şehirleridir. Yani sosyalist blok ile batı kapitalist ülkelerin işçi sınıflarıdır. Tayin edici çelişme sosyalizm ile kapitalizmin güçleri arasındadır. Uluslararası işçi sınıfı hareketi dünya sosyalist sistemi ile kapitalist ülkelerin işçi sınıfları tarafından temsil edilmektedir. Sosyalist ülkelerin ekonomik kalkınma ritmlerinin yüksek olması sonucu, sosyalizm ekonomik bakımdan üstünlüğünü kapitalist ülkelere kabul ettirecektir ve bu ekonomik ve sosyal üstünlük batı işçi sınıfı üzerinde etkili olacak ve onları harekete geçirecektir. Bu ekonomik ve sosyal üstünlük ve de güdülen barışçı politika emperyalizmin demagojik anti-komünizm propagandasını tesirsiz hale getirecektir. Bütün bunların sonucu Avrupa işçi sınıfı bütün halkın desteğini alarak parlamenter yoldan iktidara gelecektir. Budur, kısaca özetlenirse modern revizyonizmin dünya devrimi stratejisi. Görüldüğü gibi, modern revizyonist çizgi şehirlerden kırların fethedilmesini önermektedir. Yani bu çizgi (aralarındaki nüans ayrılıkları ne olursa olsun) dünyanın kırlık bölgelerindeki mücadeleleri dolayısıyla "köylü" halkların devrimci mücadelelerini küçümsemektedir. Hatta o derece ileri gidilmektedir ki, Batılı olmayan ülkelerdeki proleter devrimlerinin ikinci dereceden devrimler olduğu bile ileri sürülebilmektedir. Çünkü bu devrimler sanayi proletaryasına dayandırılamamıştır. (20) Çin Komünist Partisi içinde işçilerin azınlıkta olmaları, bu görüş tarafından Leninist parti anlayışının ihlali olarak görülmektedir. Çin Komünist Partisi'nin terkibi; "Partililerin % 65'i köylü, % 15'i şehirli teknisyen , % 10'u aydın, % 10'u ordulu.") (21) Sömürge ülkelerdeki proletarya devrimlerini bile ikinci dereceden devrimler kabul eden modern revizyonist çizgi için doğal olarak, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde milli kurtuluş savaşlarının sosyalist partilerin veya küçük-burjuva örgütlerinin önderliğinde olması pek önemli değildir. Önemli olan emperyalizme tamamen angaje olmayan, görünüşte tarafsız bir dış politika güden bir milli iktidarın iş başına gelmesidir. Elbette bu görüşün çeşitli meselelerde birbirinden farklı önerileri ve tezleri olan nüansları vardır. Fakat bütün bu nüanslar en son tahlilde "şehirlerin kırlara üstünlüğü" biçiminde özetlenebilir. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde bu görüşü benimsemiş bütün sözümona "Marksist" partilerin tümünde devrimci mücadelenin ağırlık merkezi şehirlerdir. Onlar için anti-emperyalist ve anti-feodal devrimin yapılmasında, şehirler esas olduğu için temel güç proletaryadır. Latin-Amerika'daki bu tip "işçi" partilerinin, ülkenin sanayileşmesini, dolayısıyla işçi sınıfının kuvvet kazanmasını amaçlayan reform taleplerinin, sosyal demokrat partilerle parlamenter güç birliklerine gitmelerinin temelinde bu gerçek yatar. Programlarında barışçıl ve silahlı bütün mücadele yöntemlerinin yerine göre kullanılacağı yazmasına rağmen şehirler temel alındığından (şehirlerde genel ayaklanma temel alınıyor) yani devrimin temel gücü işçi sınıfı kabul edildiğinden, işçi sınıfının devrim yapabilmesi için objektif ve sübjektif şarüları bir türlü olgunlaşamıyor! (Şehirler esas alınınca emperyalizm çökmeden bu şartlar da hiçbir zaman olgunlaşamaz) Ve silahlı mücadele ilkesi böylece programla birlikte rafta tozlanıyor. Temel Devrimci askeri rota yanlış olduğu için, yani sonucu belirleyen mücadele olarak şehirlerdeki işçi sınıfının hareketi kabul edildiği için, emperyalizmin şehirlerdeki sıkı kontrolünün doğal sonucu olarak, bu "Marksist" partilerin gözünde emperyalizm stratejik planda büyüyor. Bu da, bu partilerin Filipin tipi demokrasiciliğin parlamenter pasifizminin ta göbeğine yuvarlanmaları sonucunu doğuruyor. Şehirleri esas alan bu görüş "askeri harekatın politik liderliğe bağlı olması gerekir" Leninist ilkesini de yanlış anlamaktadır. Bunlara göre, parti şehirlerdeki işçi sınıfının genellikle legal hareket ve eylemlerine ağırlık verecek, yan olarak da kırlardaki gerilla mücadelesini de şehirden yönetecek! (Yöneticilerin çoğunluğu da şehirlerde oturacak) Oysa Mao Tse Tung'un belirttigi gibi işçi sınıfının partisi halk savaşına önder olmak istiyorsa, rmücadelenin ta içinde olması gerekir. (Çin Halk Savaşında Komünist Partisi üyelerinin % 90'ından fazlası Kızıl Ordudan gelmektedir) Gemi kıyıdan talimatla idare edilemez! (22) Görüldüğü gibi, bütün bu "Marksist" partileri oportünizmin bataklığına iten en önemli neden, bu partilerin köylülerin devrimci potansiyelini küçümsemeleridir. Bir diğer deyişle, emperyalizmin III. kriz döneminde, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde demokratik devrimin zafere giden yolunun köylü ordusunun emperyalizme karşı yürüttüğü bir köylü savaşından geçtiğini görmemeleridir. Her çeşit oportünizmin en son tahlilde köylülerin devrimci potansiyelinin küçümsenmesine dayandığını sosyalizmin tarihi bize göstermektedir. Tekel öncesi dönemde işçi sınıfının dışındaki bütün sınıfları gerici kabul eden Lassalle oportünizminin temelinde bu yatar. Tekelci kapitalist dönemde ise, Leninizme karşı olan bütün sağ ve "sol" sapmaların temelinde yine aynı gerçeği görmekteyiz. Ve Çin'in devrimci mücadelesinde, Mao'nun mücadele ettiği bütün sağ ve "sol" sapmalar da temelde köylülerin devrimci potansiyelinin küçümsenmesine dayanmaktadır. Asya Tipi Üretim Tarzına sıkı sıkı sarılarak "Çin'de feodalizm yoktur, bu nedenle anti-feodal mücadece gereksizdir" diyerek anti-kapitalist mücadeleyi öneren Troçkistler, şehirlerdeki sovyetik bir ayaklanmayı esas aldıkları için, Japon işgalinin Çin'de kapitalizmi geliştireceğini söyleyerek teslimiyetçiliği savunmuşlardır. Li-Lisan ise, anti-emperyalist ve anti-feodal bir devrimin gerekliliğini belirtmesine rağmen zafere götürecek mücadelenin mihrakı olarak şehirleri gördüğü için aralıksız işçi grev ve saldırıları ile sonuca gidilebileceğini savunuyordu. (Li-Lisan, 1927'den 1935'e kadar ÇKP'nin en etkin yöneticilerinden birisidir.) Aynı görüş, Çen Tu Hsieu da sağ oportünizmin kucağına itmiştir. Çen Tu Hsieu, Sovyetik bir ayaklanma için, Çin işçi sınıfının gücünü yeterli görmediği için, Çin'in belli bir gelişme seviyesine kadar, anti-Japon mücadelenin önderliğini Kuomintang'a bırakmıştır. (23) Görüldüğü gibi, görünümleri birbirinden tamamen farklı olan bu üç oportünizmin temelinde köylülüğün devrimci potansiyelini azımsama ve işçi sınıfının ideolojik öncülüğünün anlaşılmaması yatmaktadır. Mao'nun yeni demokratik devrim teorisi bir bakıma bu üç oportünizme karşı verilen mücadele içinde biçimlenmiştir. Sonuç olarak, Mao Tse Tung, Leninizmin şu iki temel ilkesinden:
Mao'nun Yeni Demokratik Devrim Teorisinin ana niteliklerini özetledikten sonra, gelelim bizim Campus "Mao"istlerine! Ve modern revizyonizmin Türkiye şubesi olan Milli Demokratik Hareket etiketli yeni oportünizmin gerçek yüzünü sergileyelim. Yeni oportünizmin bir sözcüsü, Milli Demokratik Devrim anlayışlarını son derece açık bir şekilde ortaya koymaktadır: "Temel gücü işçi sınıfı olmayan bir hareket Milli Demokratik Devrimi tamamlayamaz... Proletaryanın Milli Demokratik Devrim hareketinin temel gücü ve öncüsü olma potansiyelini taşıdığının son delilidir." (Doğu Perinçek, Türk Solu, Sayı: 91, s:12-13) (siyahlar bize aittir) Bu anlayışa göre, Milli Demokratik Devrimin temel gücü, köylüler değil de işçi sınıfıdır. Ve bu görüş kendi içinde tutarlı olarak Milli Demokratik Devrimin özünde bir köylü devrimi olmasına karşı çıkmaktadır. (24) Yeni oportünizmin bir diğer sözcüsü ise "önder güç-temel güç" ayrımının ne anlama geldiğini anlamayarak "İşçi sınıfının hegemonyasının objektif şartları yoktur" diyerek devirimde işçi sınıfının bu şartlara sahip olması için Türkiye'nin sanayileşmesini önermektedir. (Bkz. Şahin Alpay, Türkiye'nin Düzeni Üzerine, Aydınlık, Sayı: 12) Deyişlerdeki farklılıklara rağmen oportünizmin sözcülerinin birleştikleri nokta; Milli Demokratik Devrimin özünde bir köylü devrimi olması gerçeğini ve bu devrimde şehirlerin kırlardan fethedilmesi olan halk savaşının zorunlu bir durak olduğunu inkar etmeleridir. İşçi sınıfının öncülüğü için ülkenin sanayileşmesini öngören bu görüş, kırları ve köylüleri değil de, şehirleri ve proletaryayı temel almaktadır. Milli Demokratik Devrim teorisini böyle anlayan bu görüşün ideolojik öncülüğü de anlamasına imkan yoktur elbette! İdeolojik öncülük şudur; İşçi sınıfının çok zayıf olduğu yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkede proletaryanın öz örgütünde yoksul köylülerin çoğunlukta olması ve bu örgütün işçi sınıfı adına Milli Demokratik Devrimde hegemonya kurmasıdır. Elbette köylülerin devrimci potansiyelini küçümseyerek şehirleri esas alan yeni oportünizm, bundan, yani işçi sınıfının ideolojik öncülüğünden, "küçük burjuva aydınların öncülüğünün" savunulduğu sonucunu çıkartacaktır. Ve pasifizmin veciz fakat özünde ahmakça ifadesinden başka birşey olmayan "işçi sınıfının ideolojik öncülüğü mü, yoksa ideolojik, politik, örgütsel önderliği mi?" (Bkz., Ş. Alpay, İşçi Sınıfı ve Milli Demokratik Devrim, "Proleter Devrimci" Aydınlık, Sayı:17) biçiminde sahte bir ikilem ortaya atılacaktır. Hemen belirtelim ki, pasifizmini içinde kilitleyen bu ikilem, ilk defa 1970'in Türkiye'sinde yeni oportünizm tarafından ortaya atılmış değildir. Bu ikilemin tarihi temeli Il. Enternasyonal oportünizmine dayanır. Bu ikilemi ilk defa Menşevikler, Leninist örgütlenmeye karşı "İşçi sınıfının gerçek öncülüğü mü, yoksa bir avuç Jakoben'in öncülüğü mü?" şeklinde 1902 Rusya'sında ortaya atmşlardır. Görüldüğü gibi pasifizmin bu klasik önerisi, bugün de yeni oportünizm tarafından ileri sürülmektedir. Milli Demokratik Devrim ordusunda işçi sınıfını temel güç olarak kabul ederek şehirleri esas alan yeni oportünizm, kendi içinde tutarlı olarak işçi sınıfının öz örgütünde işçilerin nicelik olarak da çoğunlukta olmasının şart olduğunu söylemektedir; "İşçi sınıfının ideolojisini benimsemiş sosyalist işçi partileri üyeleri içinde işçi sınıfının güçlü bir çoğunlukta olmasına ve proletarya saflarından yetişmiş bilinçli devrimcilerin partide hakim unsuru meydana getirmesine dikkat eder." (Doğu Perinçek, Aydınlık, Sayı: 3, s: 225) Ve bu görüşün doğal sonucu, bu evrede işçi sınıfı zayıf ve cılız olduğu için (öncülüğünün objektif şartları olgunlaşmadığı için) bu şartlara sahip bir parti kurulamaz! Bu gerçeği açık bir şekilde yeni oportünizmin sözcülerinin sözlü ve yazılı demeçlerinde görmekteyiz: "Ülkemizde emekçilerin öz partisinin kurulmasının olanağı bugün yoktur." (Ömer Özerturgut'un Devrim Gazetesine verdiği beyanat) "...ve o bagımsız ve demokratik Türkiye'de proletaryanın, öz örgütü bir güneş gibi doğacaktır!" (Doğu Perinçek, TİP Çankaya İlçesi konuşmasından, Aydınlık Sosyalist Dergi, Sayı: 16, s: 242) Diyelim ki, yeni oportünimin sözcülerinden Ö. Özerturgut'un demeci Devrim gazetesinde yanlış yazıldı (!); ve yine varsayalım ki, Doğu Perinçek'in konuşma esnasında dili sürçtü (!). Fakat aynı görüş, proleter devrimcisi (!) olarak bu dönemde yani, yeni oportünizmin deyişiyle, bu "milli demokratik hareket" döneminde, işçi ve köylü kitlelerine örgüt olarak, bakın neyi empoze etmektedir: "Bizim partimiz MİLLİ KURTULUŞ cephesidir. Bizim partimizin komutanı Mustafa Kemal'dir. Bizim partimizin üyeleri Amerikan sömürücüleriyle ortaklık etmeyen bütün bir MİLLET'dir." (Doğu Perinçek, İşçi-Köylü Gazetesi, Sayı: 7, s: 4) Hemen anlaşılacağı gibi, bu milli cephe partisi, Kemalist Doğan Avcıoğlu'nun "halkın içinden gelen ve halkın nabzını elinde tutan", içinde milli cepheyi teşkil eden Devrim Partisidir. (Bkz. D. Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni, s: 523) İşte kendisiyle küçük burjuva radikalleri arasında hiçbir fark görmeyen, "Hep dostluk, mücadele yok" diyen sağ oportünizm! Bizim partimiz ne milli cephe partisidir, ne de bizim partimizin komutanlığı küçük burjuva radikallerine aittir. Biz sosyalistlerin partisi, Marksist bir partidir ve partimizin de eylem kılavuzu kemalizm değil, bilimsel sosyalizmdir! Ve bu parti, milli cephenin ve halk ordusunun komutanı olduğu an işçi sınıfının hegemonyası fiilen gerçekleşmiş olacaktır. İşçi sınıfının ideolojik-politik-örgütsel ve askeri (nedense Mao'nun bu deyişinden yeni oportünizm pek hoşlanmıyor (!) hegemonyası işte budur! Şehirleri temel alan bu oportünist görüş, Libya gibi ülkelerdeki miliyetçi subayların ilerici cunta hareketlerini Halk Savaşı olarak görmektedir. (Bkz. Şahin Alpay, "Proleter Devrimci" Aydınlık, Sayı: 17, s: 368) Biz, Aren-Boran oportünizmi gibi milliyetçi, ilerici askerlerin hareketlerini faşist hareketler olarak nitelendirmeyiz. Ama biz, akıl almaz bir tutumla en son tahlilde egemen sınıfların miilitarize gücü olan mekanizmayı kullanarak yapılan hareketleri de Halk Savaşı olarak ilan etmeyiz. Bu hareketlere Halk Savaşı demek, Mao'nun ve Lin Piao'nun geliştirdiği halk savaşı teorisine kesinlikle aykırıdır. Halk Savaşı, köylü ordusu ile kırlardan şehirlerin fethi savaşıdır. Yeni oportünizmin sözcülerinin "sen halk savaşını mı, yoksa gerilla savaşını mı savunuyorsun?" garip ikileminin niteliği de böylece aydınlanmış olmaktadır. Meğer bizim anladığımız Halk Savaşı ile yeni oportünizmin anladığı 'Halk Savaşı' ayrı kavramlarmış! Onlara göre ilerici askeri darbeler de halk savaşıymış! İşte özet olarak yeni oportünizmin Milli Demokratik Devrim anlayışı budur. Mao'nun Yeni Demokratik Devrim Teorisine göre:
Yeni oportünizmin "Milli Demokratik Devrim" Teorisine göre:
İşte Marksizm-Leninizm ve Mao Tse Tung çizgisi ve de "kapitalist olmayan yol"u milli demokratik hareket etiketi altında savunan bizim sözde "Mao"istlerimiz (!). Görüldüğü gibi yeni oportünizmin "Mao"culuğu sadece lafızdadır, gerçekte ise Mao'culukla bu oportünizmin hiç bir ilgisi yoktur. Eğer bir "Mao"culuk varsa, o da, köylülerin devrimci potansiyelinin doğru değerlendirilmesinde yatmaktadır. Oysa bu oportünizm temelde, köylülerin devrimci potansiyelini küçümseyen sağ oportünist Chen Tu Hsieu'nun çizgisinin derinleştirilmesinden başka bir şey değildir! İşte Marksizm-Leninizm ve Mao Tse Tung düşüncesi ve
de yeni oportünizmin Campus "Mao"ist çizgisi! Latin-Amerika'daki Milli
Demokratik Devrim stratejik tezini savunan sağ oportünist, pasifist ve de
hain olan "Marksist" partiler ne kadar "Mao"ist iseler, yeni oportünist
fraksiyon da bir o kadar "Mao"isttir! Böyle pasifist bir fraksiyonun
Mao'nun düşüncelerini rozet yapmaya kalkması kadar, büyük proleter
devrimci Mao Tse Tung'a ve onun Leninizm doğrultusundaki düşüncelerine
daha büyük hakaret olamaz herhalde! Ancak bu revizyonizmin çok klâsik
bir yöntemidir. Revizyonizm görünüşte daima proleter devrimci çizgiye
sahip çıkar. Ve revizyonistlikleri tescil edilmiş bütün revizyonistleri ve
onların çizgilerini görünüşte en sert biçimde eleştirir. Fakat
temelde aynı revizyonist çizgiyi daha akıllıca, devrimci lafızlarla
sürdürür. Örneğin, Kautsky. Bernstein revizyonizmine karşı en sert
eleştirileri yönelten Kautsky, temelde revizyonizmin akıllı bir
savunmasından başka bir şey yapmamıştır. Bu nedenle yeni oportünizmin,
modern revizyonizmi ve "kapitalist olmayan yol"u görünüşte eleştirmesi ve
revizyonist ilan etmesi görevi gereğidir! PROLETER KÜLTÜR DEVRİMİ "Kapitalizmin mi, yoksa sosyalizmin mi kazanacağını bütün bir tarihsel çağı alacak, uzun ve dolambaçlı bir mücadelenin sonucu tayin edecektir." Mao'nun bu önemli önerisini Marks'da, özellikle Lenin'de görmekteyiz. Marks, Gotha Programının Eleştirisi'nde kapitalizmden sınıfsız topluma geçişin ancak proletarya diktatoryası altında mümkün olacağını söylemektedir. Lenin ise, bu zorunluluğu açık bir şekilde belirtmektedir: "Kapitalizmden komünizme geçiş tüm bir tarihsel çağı temsil eder. Bu çağ sona erene kadar sömürenler restorasyon umudunu ister istemez beslerler ve bu umut restorasyon girişimlerine dönüşür (...) (Tek bir ülkede bile olsa) devrilmesi yüzünden direnci on misli artan ve gücü sadece enternasyonal sermayenin gücüne değil, aynı zamanda alışkanlık gücüne, küçük üretim gücüne de dayanan burjuvazi. Çünkü maalesef küçük üretim dünyada hala pek yaygındır ve küçük üretim gün be gün, saat be saat kendiliğinden ve kitlevi bir ölçüde durmadan kendisini oluşturur." (Lin Piao'nun ÇKP'nin IX. Kongresindeki raporundan) Marks'ın ve özellikle Lenin'in bu önerilerinden hareket eden Mao Tse Tung, sosyalist devrimi yapmış bir ülkede;
Mao'nun Marksizm-Leninizm hazinesine ikinci büyük katkısı da budur. Bilindiği gibi, burjuva devrimlerinde burjuvazi kendi ideolojisini devrimi yapar yapmaz egemen kılmıştır. "Muzaffer burjuvazi, burjuva mülkiyet hakkını, insan hakları beyannamesine kaydetti, burjuva parlamenter meclisler kurdu, kendi ahlakını üstün kıldı, yeni bir öğretim yarattı ve bununla orta çağ felsefesini kovdu." Başlangıçta feodal ideolojiler bir süre direndiler ve hemen etkilerini yitirmediler. Fakat objektif çelişkiler geliştikçe, yeni üretici güçler geliştikçe etkinliklerini yitirdiler ve artık geçmişe dönüş giderek imkansızlaştı. Sosyalist bir toplumda üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında objektif bir çelişki yoktur. Üretimin sosyal niteliği ile sosyalist mülkiyet tam bir uygunluk halindedir. Üretici güçlerin gelişmesine engel teşkil etmezler, tam tersine geliştirirler. Sosyalist bir toplumda üretici güçlerin gelişmesini engelleyen objektif bir çelişki olmadığı halde kapitalizm neden restore edilebiliyor da, örneğin kapitalist toplumda feodalizm neden restore edilmiyor? Açıklayalım:
Burjuva ekonomik düzeni az çok olgunlaşınca devrim olmuştur. Bu nedenle burjuva devriminin ana görevi iktidarı ele alıp, onu mevcut burjuva ekonomisiyle birleştirmek olmuştur. Oysa sosyalist devrimde iktidarı ele geçirmek sadece başlangıçtır. Büyük çapta üretimi gerçekleştirmek, sosyalist ekonomiyi yaratmak o güne kadarki sınıflı toplumların "yabancılaştırılmasına" maruz kalmış insanın "tabiatını" değiştirmek gibi görevleri vardır. Bu nedenle sosyalist devrim sadece mülkiyet biçimini değiştirmek, sadece sosyalist ekonomiyi yaratmakla sona ermez. Proleteryanın sınıf olarak ortadan kalkmasına kadar üst yapıda siyasi bir devrim olarak devam etmek zorundadır. Bu ihmal edilir veya önemsenmezse yani ideolojik ve kültürel mücadele, üretici güçlerin geliştirilmesi ile beraber yürütülmezse kapitalizmin restore edildiği görülür. Görüldüğü gibi, sosyalizm öncesi toplumsal düzenler için doğru bir Marksist diyalektik analiz olan "üretici güçler geliştikçe eski ideolojinin yerini, yeniye bırakacağı ve artık geriye dönüşün mümkün olmayacağı" tezi, sosyalist topluma teşmil ettirildiğinde, sosyalist toplum ve düzen ile sosyalizm öncesi devrim ve düzenler arasındaki nitelik farkından dolayı revizyonist bir tez olmaktadır! Yeni oportünizmin sözcülerinden birisi "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısından "bir önceki üretim düzeninin ürünü olan ideoloji objektif çelişkiler geliştiği ölçüde gerilemek zorundadır, artık geçmişe dönüş imkansızlaşır" sözünü alarak, eleştirmektedir: "Bu satırlardaki modern revizyonizmin keskin kokusu üzerine sayfalar dolusu yazı yazmak mümkündür. Geriye dönüşün mümkün olmadığı tezini bilimsel sosyalizm mahkum eder. Üretici güçler geliştikçe eski ideolojinin yerini kendiliğinden yeniye bırakacağı tezi Kruşçev revizyonistlerinin, Liu Şao Şi'nin karşı-devrimci çizgisinin ta kendisidir." (Ş. Alpay, PDA, Sayı: 17, s: 375, italikler bize aittir) Bu, öküz altında buzağı araken öküzün altında kalan bir küçük burjuva oportünistinin cehaletidir! Lenin'in belirtiği gibi bu küçük burjuva entellektüel bozuntuları kadar bilgiç ve ukala ve de bir o kadar da cahillerini yeryüzünde bulmak imkansızdır. Bu oportünist bayımızın görüşüne göre;
OBJEKTİF ŞARTLAR ESAS FAKTÖRDÜR Objektif şartların anlamı ve önemi: Biz, "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısında "Türkiye proletaryasının devrimde hegemonyasının objektif şartları yoktur" önerisi üzerine dört ayrı bölümde, oldukça detaylı bir şekilde durduk. (Mesele son derece önemli olduğu için) Yeni oportünizmin iddiasının aksine bu sorun son derece önemlidir.Sorun şu ya da bu, ikinci dereceden bir taktik sorunu değil, proleter devrimci hareketimizin gücü, potansiyeline ilişkindir. Ve ideolojik ve politik eylem çizgimizin tayininde esas faktördür. Milli Cephe politikamızın biçimini ve taktik şiarlarımızın niteliklerini tayin edecek başlıca etkendir. Dervimci hareketimizin ana çizgisini tayin eden bu son derece önemli sorunun tartışılmasının bir aydın gevezeliği olduğunu iddia etmek ciddiye alınacak bir şey değildir. Hele, bizim gibi Milli Demokratik Devrim aşamasında olan ülkelerin Marksisitleri için ikinci dereceden önemli olan, sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin sorunlarını tartışma platformuna getirerek cehaletin verdiği cesaretle "revizyonizm" kokusu aramaya kalkan küçük-burjuva entellektüel bozuntularının bunu söylemeleri son derece komik ve gülünçtür! Bu küçük-burjuva oportünistlerinin öze ilişkin bu tartışmayı, örtbas etmek istemeleri son derece doğaldır. Çünkü öncülüğün objektif şartlarının varlığı veya yokluğu, bugün için proleter devrimciliğinin en sağlam ölçüsüdür. Marksist lafızlar altında kendini gizlemeye kalkışan bu oportünist bayların, bu tartışma bazıdır. Nasıl ki, turnusolun gerçek rengi bazın içine sokulunca ortaya çıkarsa, bunların pembe renkleri de objektif şartlar tartışmasında hemencecik ortaya çıkmaktadır. Bu baylar ne kadar kıvırtırlarsa kıvırtsınlar, objektif şartlar tartışmasında yakayı hemencecik ele vermektedirler! Bir daha "Türkiye proletaryasının devrimde hegemonyasının objektif şartları yoktur" sözünün anlamını ortaya koyalım. Anlamı açıktır; "Türkiye'nin bugünkü iktisadi gelişme seviyesi proletaryanın milli bağımsızlık mücadelesinde öncü olmasına imkan vermemektedir". Bu dönemde proletarya iktidar mücadelesi yapamaz. Dolayısıyla küçük-burjuvazinin yedek gücüdür, yani "içinde bulunduğumuz dönem Milli Demokratik Devrim aşaması değil, küçük-burjuvazinin emperyalizme karşı yürüttüğü iktidar mücadelesi dönemi, Milli demokratik hareket dönemidir". "Bu dönemde radikal küçük-burjuvazi önderdir", "bu nedenle bizim görevimiz onlara destek olmaktır", "Milli Cephe politikamız bu aşamada dostluk-destek-eleştiri politikasıdır", "proletaryanın öz örgütü bu aşamada kurulamaz", "bizim partimiz Milli Cephedir" incileri hep bu "Türkiye proletaryasının devrimde hegemonyasının objektif şartları yoktur", ana mihverinden çıkmaktadır. Bunun politik ve pratik çizgimize ve de taktik şiarlara yansımasını eski FKF başkanı Yusuf Küpeli arkadaş son derece açık bir şekilde ortaya koymaktadır: "... FKF'nin, şehir küçük-burjuvazisi ile girdiği ortak eylemlerin çoğunda bu kliğin mensupları (yeni oportünizm kastediliyor - M. Ç.) bırakın sloganları onlar atsın, siz peşlerinden yürüyün... vs. gibi öğütlerde bulunmuşlardır... Mustafa Kemal yürüyüşünde, Amerika'ya dokunmadan sadece siyasi iktidara karşı soyut bir takım sloganlar ortaya atan Kadri Kaplan'ı desteklemişler ve militanlara şimdilik böyle yapsak bir zararı olmaz, aşama aşama gider ileride Amerika'ya karşı da slogan atarız diyerek öğütte bulunmaya kalkmışlardır. Yargıtay yürüyüşünde küçük-burjuva temsilcilerininin peşinden sessizce yürümemizi öğütlemişlerdir." (İleri, s: 11, İtalikler bize aittir - M. Ç.) Görüldüğü gibi, bu sorunun ortaya koyuluş şekli,
saflarımızdaki küçük-burjuva reformizminin yankısı olan yeni oportünizm
ile proleter devrimci çizgi arasındaki Çin Seddini çizmektedir. Elbette bu
denli önemli bir sorun üzerinde uzun uzun durulması gerekir. Nitekim de
duruldu. Proleter devrimcisi odur ki, bir sürü Marksist-Leninist
lafızlarla süslenmiş olan laf salataları arasından proleter devrimci
çizgiyi gerçekten sapıttıracak, çarpıttırabilecek nitelikte temel
oportünist öneriyi bulur ve onu çürüterek, teşhir eder. İşte budur
devrimci tutum! HEGEMONYANIN OBJEKTİF ŞARTLARININ VARLIĞI TARTIŞILAMAZ ! Emperyalist dönemde, proleteryanın hegemonyasının objektif şartları tartışılamaz. Leninizm, bu tartışmayı, Kautsky'nin üretici güçler teorisi ile birlikte tarihin çöp tenekesine atmıştır. Geri kalmış ülkeler için devrimci yol olarak "Kapitalist olmayan yol"u öneren modern revizyonizm bile hiç olmazsa görünüşte Leninizmin bu temel ilkesine karşı çıkmamaktadır. Çünkü bu temel ilkeye karşı çıkmak daha işin başında kendini revizyonist ilan etmektir. Oysa revizyonizmin yöntemleri çok daha ince ve akıllıcadır (onlar, sömürge ülkelerdeki proleter devrimlerini, sanayi proleteryasına dayanmadığı gerekçesiyle ikinci dereceden devrimler olarak ilan ettiklerinden, onlar için milli demokrasi devletinin, küçük-burjuva radikalleri veya proleter devrimcilerinin önderliğinde kurulmuş olması pek önemli değildir) Bizdeki yeni oportünizm, o kadar ince ve kıvrak olmadığı için Leninizmin II. Enternasyonal müzesine kaldırdığı Kautsky'nin üretici güçler teorisini, "bu evrede işçi sınıfının iktidar mücadelesi yapması imkansızdır. Çünkü üretici güçlerin gelişme seviyesi yetersizdir" diyerek tezgahlamaya kalkmıştır. Böylece niteliği daha başlangıçta ortaya çıkmış oldu. Bilindiği gibi, can çekişen kapitalizm, ülkenin ekonomik ve sosyal otonomisini kırarak milli özel ekonomileri, dünya ekonomisi denilen bir zincirin halkaları haline dönüştürmüştür. Bu nedenle, artık, kapitalist ülkelerin proleterya devrimlerinin, yarı-sömürge ve sömürge ülkelerin demokratik devrimlerinde proleterya hegemonyasının, objektif şartlarının varlığı tartışılmaz bir ilkedir. Kautsky'nin üretici güçler teorisinde ifade bulan tek tek ülkelerin üretici güçlerinin seviyesinin tetkiki artık geride kalmıştır. Artık üretici güçlerin seviyesi ne olursa olsun her ülkede proleteryanın devrimde hegemonyasının objektif şartları vardır. Biz, Leninizmin bu temel ilkesinin ışığı altında "Türkiye proleteryasının devrimde hegemonyasının objektif şartları olgundur" dedik ve diyoruz. Stalin, Leninizmin Meseleleri'nde, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde proleterya hegemonyasının objektif olarak tartışılamayacağını, hiçbir mugalataya yer bırakmayacak bir şekilde açıkça ortaya koymaktadır : "Milli mesele, proleterya devrimi genel meselesinin bir bölümüdür... Sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin alabildiğine sömürülebildiği ve ezilebildiği çağ tamamlanmıştır." "Sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde kurtuluş devrimleri çağı, bu ülkelerin proleteryasının uyanış çağı ve onun devrimci hegemonyası çağı gelmiştir." (25) Niteliğinin devrimci kitleler tarafından çok çabuk farkedildiğini gören yeni oportünizm, kavram karışıklığı yaratarak zevahiri kurtarmaya çalışmaktadır. Açıklayalım. Yeni oportünizmin bir sözcüsü "devrimin objektif şartları ile proleteryanın hegemonyasının objektif şartları"nın farklı kavramlar olduğunu iddia ederek, " devrimci kriz ile devrimin objektif şartları"nın aynı kavramlar olduğunu söylemektedir. (Bkz. Şahin Alpay, PDA, Sayı: 17, s: 377) Devrimin objektif şartları ile proleteryanın hegemonyasının objektif şartları ayrı kavramlar değil, aynı gerçeğin aynı anlamda kullanılan deyişleridir. Emperyalist dönemde tarihin ileri götürücü lokomotifi proleterya olduğu için, niteliği ne olursa olsun bu dönemdeki bütün devrimleri ancak ve ancak o zafere götürebilir. Bu nedenle devrimin (Milli Demokratik Devrimin) objektif şartları ile proleteryanın hegemonyasının objektif şartları aynı şeyler değildir. Bunlar anlamları değişik ayrı kavramlardır demek, emperyalist dönemde herhangi bir devrimi proleteryanın dışında bir başka sınıf gerçekleştirebilir, demektir ki bu da Leninizme aykırıdır! Devrimin objektif şartları ile devrimci durum (devrimci kriz) anlamları farklı olan kavramlardır. "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısında açıkladığımız gibi devrimci kriz, bir kıvılcımdır; devrimci mücadelede, Lenin'in deyişiyle, kısa bir andır. Proleteryanın varolan öncülüğünün objektif şartlarının yanında subjektif şartları olgunlaşmış olsa bile devrimci bir kriz yoksa devrim olamaz. Yani bu, bir devrimin olabilmesinin ön şartıdır. (Biz, "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısında proleteryanın hegemonyasının objektif şartları ile karışmaması için buna devrimin objektif şartı dedik ve ne anlamda kullandığımızı da bir parantez açarak belirttik) Devrimci kriz kavramı Lenin'in belirttiği gibi sadece proleterya devrimleri veya XX. yüzyıldaki devrimler için değil tarihteki bütün devrimler için (örneğin Fransız devrimi için de) geçerlidir. Ve devrimci kriz, ülkenin iktisadi gelişme seviyesine birinci dereceden bağlı değildir. Ayrıca her devrimci kriz de bir devrime yol açmaz. Aynı zamanda subjektif şartların olgunlaşmış olması gerekir. Kısaca özetlersek, dünyanın herhangi bir ülkesinde devrimin olabilmesi için :
Bilindiği gibi birinci şart emperyalist dönemde her ülkede mevcuttur. Bu nedenle bir ülkede işçi sınıfının iktidara gelip gelmeyeceğini tayin eden ikinci ve üçüncü faktörlerdir. Bu iki unsurun varolduğu aşamaya Devrim Aşaması denir. H. Kıvılcımlı bu aşamaya Devrim Konağı demektedir. Kıvılcımlı : "...sosyal gelişim iki konakta olur. 1) Evrim aşaması 2) Devrim aşaması. Sınıflı bir toplumda evrim aşaması uzun sürer. Bir sosyal sınıf iktidarı; verili üretim ilişkileri çerçevesinde, uzlaşmazlıkları uzlaştırıp biriktirir. Biriktirim son haddine geldi mi, üretim ilişkilerinin çerçevesi çatlar. Oldukça kısa süren DEVRİM AŞAMASI başlar. Bu altüstlükler sırasında İKTİDAR; bir sosyal sınıf elinden başka bir sosyal sınıf eline geçer. Asıl SOSYAL DEVRİM politik devrimle tamamlanmış olur" diyerek içinde bulunduğumuz aşamanın Evrim Konağı olduğunu söylemektedir. Gerçekten de proleteryanın öz örgütünün olmadığı, devrimci işçi ve köylü militan kadroların ortaya çıkmadığı bir evre, evrim konağıdır. İçinde bulunduğumuz dönemin ayırdedici özelliği budur. Proleter devrimcilerinin bu aşamadaki dili Almancadır; devrimci bir durum olsa bile Almanca hitabet değişmeyecektir. Ancak proleteryanın öz örgütü kurulup, kitleleri bilinçlendirmede belli bir mesafe katedildikten sonra, herhangi bir devrimci kriz döneminde proleter devrimcilerim dili Fransızca olabilir. (Bilindiği gibi, Marksist literatürde, Almanca ricat, örgütlenme ve bilinçlendirme, Fransızca ise taarruz anlamlarında kullanılır) Elbette herşeyin devamlı altüst olduğu bir dünyada bütün bu aşamaları mekanik bir şekilde sıralayamayız. Fakat kesin olarak şu söylenebilir ; herhalükarda, belli bir subjektif birikim oluşmadan ne Fransızca konuşulabilir, ne de devrim konağında olunabilir! (26) Yeni oportünizmin bu eyyamcı sözcüsü, oportünist önerisini çağımızdaki bütün oportünistlerin başvurduğu klasik yola başvurarak, yani Lenin'den atıfta bulunarak kanıtlamaya çalışmaktadır. Lenin'in İki Taktik'teki (s: 20-21) "Rusya'nın ulaşmış olduğu iktisadi gelişme seviyesi ve geniş proleterya yığınlarının ulaşmış olduğu bilinç ve örgütlenme derecesi...İşçi sınıfının şu anda ve tam olarak kurtuluşunu imkansız kılmaktadır" sözleri ile "proleteryanın devrimde öncülüğünün objektif ve subjektif şartları tam olarak olgunlaşmamıştır" anti- Leninist tezini doğrulamaya çalışmaktadır. (Bkz. Ş.Alpay, PDA, Sayı: 17, s: 373) Bilindiği gibi, Lenin "Rusya'nın iktisadi gelişme seviyesi devrim için yetersizdir" derken demokratik devrimi değil de sosyalist devrimi kastetmektedir. Tekelci kapitalist dönemde "Devrimin objektif şartları bütün dünyada mevcuttur" Leninist ilkesindeki "objektif şartlar mevcuttur" sözcüğü, 1905 Rusya'sı gibi burjuva devrimini yapmamış ülkelerde sosyalist devrim için değil demokratik devrim için geçerlidir. Ve Lenin bu sözü, burjuva demokratik aşamada derhal bir işçi hükümeti kurulmasını öneren Parvus ve Trotsky'e karşı söylemektedir. Görüldüğü gibi, "Proleter Devrimci" Aydınlık'ın yazarı her çeşit oportünizmin başvurduğu malum yöntemle, yani mekan ve zaman mefhumlarını dikkate almayarak yaptığı aktarmalarla zevahiri kurtarmaya çalışmaktadır. Ne tuhaf ve de ne komik ki, bu rastgele, oportünizmin malum yöntemi ile yapılan aktarmalar arasında, "Türkiye proleteryasının devrimde öncülüğünün objektif şartlarının olgunlaşması için üretici güçlerin gelişmesi gerekir" diyen yazarın yazısında, kendi menşevik tezini çürüten Pekin Review'dan yapılan şu aktarma da yer almaktadır : "işçi sınıfının iktidara gelip gelemeyeceğini tayin eden üretici güçlerin erişmiş olduğu düzey değildir. Bunu tayin eden, objektif olarak, devrimci bir durumun mevcut olup olmadığı ve subjektif olarak, geniş devrimci yığınları siyasi iktidara yönelen cesur bir mücadelede yöneten bilimsel sosyalizmle teçhiz edilmiş devrimci bir partinin mevcut olup olmadığıdır." (Bkz. PDA, Sayı: 18, s: 381, italikler bize ait-M.Ç.) Görüldüğü gibi yeni oportünizmin iddiasının aksine bizim de belirttiğimiz gibi, işçi sınıfının devrimde hegemonyasını tayin eden o ülkenin iktisadi gelişme seviyesi değildir. Çünkü hegemonyasının objektif şartları, emperyalist dönemde, bütün ülkelerde mevcuttur. Tayin eden faktörler, işçi ve yoksul köylü kitlelerinin bilinçlenme ve örgütlenme dereceleri ile bir krizin mevcut olup olmamasıdır. İşte oportünizm bu şekilde kendi kendini çürüten aktarmalar ile anlam ve kavram karışıklıkları yaratarak kıvırtabileceğini zanneder. Sadece kendisi zanneder tabii! Aynı yazar bakın daha neler diyor : "Biz herhangi bir yerde proleteryanın önderliğinin objektif şartı (şartları kastediliyor-M.Ç.) olarak kapitalizmin ileri bir gelişme düzeyine ulaşmış olması, proleteryanın çoğunluğu meydana getirmesi gibi şartlar ileri sürmedik. Leninizmin İlkeleri'nden ithamlarına dayanak bulmaya çalışanlar gerçekten pek gülünç duruma düşüyorlar."(Ş. Alpay, PDA, Sayı: 17, s: 379) İlahi Proleter Devrimci Aydınlık'ın yazarı, Kautsky bile mezardan çıksa dünyanın bu döneminde Türkiye gibi yarı-sömürge bir ülke için bunları söylemez. (Kautsky ve menşevikler bunu emperyalizmin 1.bunalım devresinde sosyalist devrim ve sosyalizmin o ülkede başarıya ulaşmasına ilişkin söylüyorlardı) Bunların aynını emperyalizmin III. genel bunalım devresinde Türkiye gibi yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkede söylemek politik intihar demektir. En geri zekalılar bile bu tezi bu şekili ile ileri sürmezler! Evet, sizler bunları söylemiyorsunuz. Sizler sadece ve sadece "Türkiye'nin ekonomik gelişme derecesi, Milli Demokratik Devrimde proleteryanın hegemonyası için yeterli değildir.", "Bu dönemde üretici güçlerin bugünkü seviyesinin elverişsizliğinden dolayı öncü küçük-burjuva radikalleridir" diyorsunuz. Kautsky'nin üretici güçler teorisinin aynını önermiyorsunuz. Sadece bu teoriyi yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkenin somut pratiğine uyguluyorsunuz. Hepsi bu kadarcık! İşte bizim geçen yazımızdaki kastettiğimiz hortlatılan II. Enternasyonal oportünizmi budur. Menşevizm budur! (27) Bu menşevizmi bu yazarın yazısının her bölümünde görmek mümkündür. Birkaç eğlendirici ornek verelim. "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısını eleştirerek bakın ne diyor: "Yazının bir yerinde çok kısaca, işçi sınıfının devrimde önderliğinin subjektif şartlarının mevcut olmadığını bu bakımdan işçi sınıfının bugün devrimin önderi (fiili olması gerekir - M. Ç.) olduğunu savunmanın oportünizm olduğu belirtildikiten sonra bütün yazı boyunca potansiyel öncülükten, objektif şartların ne kadar olgun olduğundan dem vurulmaktadır." (Ş. Alpay, PDA, Sayı: 17, s: 374, İtalikler bize ait) Görüldüğü gibi, "işçi sınıfının devrimde önderliğinin objektif şartları olgundur" sözünden bu bay, "Türkiye'de üretici güçlerin seviyesi çok yüksektir, Türkiye sanayiinde büyük çapta üretim egemendir; işçilerin köylülükle ve özel mülkiyetle bağları büyük ölçüde kopmuştur, vs.'yi anlamaktadır. Menşevizm bu yazarın o kadar iliklerine iştemişdir ki, "İşçi sınıfının zayıf ve cılız olmasını ve de işçilerin köylülükle bağlarının mevcudiyeti meselesini (sanki bu eleştiriliyormuş da) ilk defa biz yazmadık, M.Belli işçi sınıfının durumunu bizim gösterdiğimizden çok daha kötü göstermiştir." diyerek kendisine yöneltilen eleştirinin ne olduğunu bir türlü anlayamamaktadır. (28) Bu menşevik kafa şunu hiç ama hiç anlamış değildi: Bir ülkede işçi sınıfının zayıf ve cılız olması, işçilerin büyük çoğunluğunun köylülükle bağları olması ayrı şeydir, işçi sınıfının devrimde hegemonyasının objektif şartlarının mevcut olması ayrı şeydir! Gelelim işin en komik kısmına. "Proleter Devrimci" Aydınlık'ın bu yazarı diyor ki; "objektif şartların subjektif şartlardan önce geldiği doğrudur. Bu açıdan, bilinçlenmeyi ve örgütlenmeyi geciktiren objekif şartların geçmişi izahta önem taşıdığı ama bugün artık öncülüğün objekfif şartlarının mevcut olduğu ileri sürülebilir." (Ş. Alpay, PDA, Sayı: 17, s: 373, siyahlar bize aittir. -M. Ç.) Oysa aynı yazar Aydınlık'ın 12. sayısında bakın ne diyor. "Proletaryanın öncülüğü, kişilerin subjektif niyet ve isteklerine bağlı olan bir şey değildir. Kendi niyet ve isteklerini somut şartların, gerçeklerin yerine koyan kişi idealisttir, devrimci değildir. Devrimci somut şartların somut tahlilinden hareket eder... Türkiye'de proletarya bugün devrime öncülük edebilecek objektif ve subjektif şarklara tam olarak sahip değildir. Devrimde öncülük kazanabilmesi için proletaryanın sahip olması gereken objektif şartları şunlardır: önce, proletarya bir sınıf olarak, yani işgücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan bir proleterler kitlesi olarak mevcut olmalıdır. Esas olarak büyük çapta kapitalist üretimin yapıldığı sanayi alanında toplanmalıdır. Ancak böylelikle örgütlenmek ve disiplin altına girmek için zorunlu olan şartları kazanabilecektir. Köylülükle, özel mülkiyetle bütün bağlan tam olarak kopmalıdır. Oysa Türkiye proletaryası, bugün, çoğunlukla yarı-proleter niteliktedir." (Türkiyenin Düzeni Üzerine, Aydınlık, Sayı: 12, s: 464) Bizim "Türkiye'de proletaryanın devrimde hegemonyasının objektif şartları olgundur" sözümüzdeki "Objektif şartların olgunluğunu, üretici güçlerin gelişme seviyesinin çok yüksek olması" şeklinde anlayan bu menşevik yazar, Aydınlık'ın 12. sayısındaki önerilerinden vazgeçerek "bu durum geçmişe ait olabilir" diyerek, "öncülüğün objektif şartlrının" şimdi ileri sürülebileceğini söylemektedir. Yani bu konuda, bu menşevik bayımıza göre uzlaşılabilir! Bu menşevik yazara göre Türkiye 4-5 ay içinde harikalar yaratmıştır; Amerikan emperyalizmi + işbirlikçi burjuva + feodal mütegallibe iktidarının yönetimindeki Türkiye bu çok kısa süre içinde dünyada görülmemiş dev bir adım atmıştır, büyük ölçüde, küçük çapta üretim yerini büyük çapta üretime bırakmıştır ve işçi sınıfının köylülükle bağları geniş ölçüde kopmuştur ve artık şimdi proletarya devrimde öncülük edebilecek objektif şartlara sahip olmuştur (!). İşte budur oportünizmin birbiri ile çelişen tezler arasından yılan gibi kıvrılarak sağdan en sola süratle kayması! "Türkiye'nin ikisadi gelişme seviyesi sosyalist devrim için olgundur." diyen Emek oportünizmi bile Türkiye'yi bu şekilde değerlendirmiyor. Bu değerlendirme Emek oportünizminin abartmalı ve yanlış değerlendirmesinin bile çok ötesinde abartılmış yanlış bir değerlendirmedir. (Aslında beş ay içinde olan bu değişikliğin temelinde Emek oportünizminin "üretim ilişkileri" üzerine büyü,k uzmanı (!) K. Boratav'ın son 5 ay içinde yeni oportünizmin ideologu durumuna gelmesi yatmaktadır!) Biz; Türkiye proletaryası, kapitalist ülkelerin işçi sınıflarına nazaran zayıf ve cılızdır, işçi sınıfımızın köylülükle bağları mevcuttur, diyoruz. Ve işçi sınıfının gücünü olduğundan daha fazla göstermeye çalışan bütün oportünist görüşlere de karşıyız!
İşte kitlelerini bilinçlendirmek ve örgütlemek proleter devrimcilerin en önemli görevlerindendir. Hangi evrede olursak olalım, kendi kendine en fazla sendikal bilince sahip olabilecek olan işçi sınıfının bu kendiliğinden bilincini sosyalist siyasi bilinç seviyesine yükseltmek ana görevimizdir. İşçi sınıfına sosyalist siyasi bilinç götürmek için proleter devrimcilerinin eylem alanı sadece işçi sınıfı değil, bütün millici sınıfların alanıdır. İşçi sınıfının ekonomik mücadeleleri içine girerek bu ekonomik hak ve istem mücadelesinin çerçevesi etrafında işçi kitlelerini örgütleyerek ve bu ekonomik mücadeleleri siyasi parolalarla cihazlandırmaya çalışarak, bütün millici sınıflara hitap eden geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyasına girişerek işçi sınıfımızın bugünkü kendiliğinden bilincini, sosyalist siyasi bilinç seviyesine yükseltmeliyiz. İşçi sınıfına bu aşamadaki dost ve düşmanlarını göstererek, kendisinin tam kurtuluşunun sosyalist devrimle mümkün olacağını ancak sosyalist devrime giden yolun Milli Demokrasi olduğunu belirterek sosyalist siyasi bilinç götüreceğiz. [29*] Budur işçi sınıfına sosyalist siyasi bilinç götürmek! Kimileri bu aşamada, işçi sınıfına sosyalist siyasi bilinç öteki milli sınıflara da milli bilinç (azami sınıf bilinci) götürülmesini öngören Leninist ilkeye, sosyalist siyasi bilinç götürmeyi "Sosyalist Türkiye" diye bağırmak zannettikleri için karşı çakmaktadırlar. Bakın yeni oportünizmin iki sözcüsü bu konuda ne diyor: "... İşçi sınıfına sosyalist bilinç götürürken, diğer Milli sınıflara milli bilinç götürmek gerekir... kategorik anlayışı bizi, işçi sınıfı bağımsızlık için mücadele etmez, fabrikalarda Sosyalist Türkiye, ögrenciler arasında Bağımsız Türkiye diye bağıralım gibi Aren oportüzminden kalan fikirlere götürmektedir. Anti-emperyalist mücadele en çok işçi sınıfının davasıdır. Anti-emperyalist hareketlerin gelişmesi, milli şiarların ortaya atılması en çok işçi sınıfının bilinçlenmesine yarar. Bu bakımdan işçi sınıfına ayrı bilinç, diğer millici sınıflara ayrı bilinç götürülmez." (Gün Zileli, Oral Çalışlar, "Milli Cephe Temel Politikamızdır", Türk Solu, Sayı: 119, s: 12) Ne yazık ki beyler, biz işçi sınıfına (yoksul köylüler de dahil) ayrı bilinç yani sosyalist siyasi bilinç, öteki milli sınıflara ( sosyalist siyasi bilinç değil) ayrı bilinç götüreceğiz! Bilimsel sosyalizm hangi aşamada olarsak olalım işçi sınıfına kademeli bilinç değil, sosyalist siyasi bilinç götürmemizi emrediyor. Bu nedenle biz sosyalistler işçi sınıfına asıl hedefin ne olduğunu ve bu hedefe gitmede Milli Demokratik Devrimin zorunlu bir durak olduğunu söyleyerek, bizim partimizin sosyalist bir parti olması gerektiğini belirterek sosyalist siyasi bilinç götürüyoruz. Bu aşamada milli burjuvazi ve küçük-burjuvazi (özellikle asker-sivil aydın zümre) ile proletarya arasında hiçbir fark görmeyerek her ikisine de aynı bilinci götürmeyi savunan sizler ise, hem işçi sınıfına hem de milli ve küçük-burjuvaziye "Bizim Partimiz Milli Cephe" diyerek aynı örgütü hedef göstermektesiniz! (30) İşte aramızdaki küçücük ayrılık, yani gerçek sosyalist ile küçük-burjuva oportünisti arasındaki küçücük (!) fark da, burada düğümlenmektedir. İçte milli demokratik hareket aşamasının anlamı budur; devrimci proletaryayı küçük-burjuva radikallerinin yedek gücü haline getirmek isteyen menşevizm işte budur! Hemen görüleceği gibi, bu sağ oportünist anlayış işçi sınıfına sosyalist siyasi bilinç götürmeyi "Sosyalist Türkiye" diye bağırmak şeklinde anlamaktadır. Bu aşamada "Sosyalist Türkiye" şiarı atmak işçi sınıfına sosyalist siyasi bilinç götürmek demek değildir. Tam tersine, işçi sınıfının dostunu ve düşmanını karıştırmak, hedef saptırmaktır. Kısacası, yanlış bilinç götürme anlayışı ile eski oportünizmin bilinç götürme anlayışı arasında temelde hiçbir fark yoktur. Her iki oportünist fraksiyon da, "Sosyalist Türkiye" şiarı atılınca sosyalist bilinç, "Bağımsız Tarkıye" diye bağırılınca da Milli Bilinç (??!) götüreceğini zannetmektedir! İşçi sınıfının iktisadi ve demokratik hak ve taleplerini hedef alan mücadelesi elbette proleter devrimci bir siyasi mücadele değildir. (31) Proleter devrimci siyasi mücadele olması için mücadelenin tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir. (Bu ise sosyalist bir partinin sevk ve idaresinde, sosyalist siyasi bilince sahip işçi militan kadroların yönlendirdiği işçi kitlelerinin mücadelesi ile mümkün olur) İşçi sınıfının proleter devrimci siyasi mücadelesi, hangi aşamada olunursa olunsun sosyalizm içindir. Ancak bu mücadele Milli Demokratik Devrim aşamasında anti-emperyalist ve anti-feodal niteliktedir. İşçi sınıfının iktisadi hak ve talepleri mücadelesi demokratik bir mücadele olduğu için objektif değer ve kapsamı bakımından anti-emperyalist ve anti-feodal bir niteliktedir. Fakat özde anti-emperyalist ve anti-feodal olan bu mücadele işbirlikçi veya milli burjuvaziye karşı olsun tek tek patronlara karşı sendikal bilinçle sürdürüldüğü için, Amerikan emperyalizmi ve işbirlikçilerine karşı kendi iktidarını kurmak amacını güden sosyalist siyasi bilince sahip işçilerin proleter devrimci siyasi mücadelesi değildir. Özetlersek, işçi sınıfının bugünkü iktisadi ve demokratik mücadelesi, özdeki anti-emperyalist ve anti-feodal niteliğine ve de zaman zaman fabrika işgallerine, Amerikan emperyalizmi + işbirlikçi burjuvazi + feodal mütegallibe iktidarının toplum polisi ile fiili çatışmalara yani siyasi niteliğe dönüşmesine rağmen proleter devrimci bir siyasi mücadele değildir. İşçi sınıfının proleter devrimci siyasi mücadelesi işçi sınıfının öncü müfrezesi ile yürütülür. Sosyalist siyasi bilince sahip işçilerin mücadelesinin nihai hedefi işçi sınıfı iktidarıdır. Bu amacın zorunlu bir durağı olan Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye için mücadele ediyor olmaları, sosyalist siyasi bilincine sahip işçilerin nihai hedeflerini unutmaları veya bir tarafa bırakmaları demek değildir. Genel olarak bütün sosyalistler ve özel olarak da onlar, Lenin'in deyişiyle, "Demokratik devrimi gözde büyütüp, gönüllerde yüceltmeden" hem demokratik devrim için hem de sosyalist devrim için mücadele ederler! Biz, "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısında işçi sınıfının son altı yedi ay içindeki en önemli hareketlerinden örnekler vererek (dokuz aylık Ereğli grevini, Demir Döküm ve Singer işgallerini seçmemizin nedeni, işbirlikçi veya Amerıka'lı patronlara karşı olmalarından dolayı değildir. İşçi hareketleri içinde kapsam ve kamu oyuna yansıması bakımından en önemlileri olmalarından dolayıdır. Bütün işçi hareketlerini yazımızda gazete haberleri gibi sıralayacak değildik herhalde) Amerikan emperyalizmine "tavır alışlar" olduğunu söyleyerek, aylardan beri süregelen işçi hareketlerini, işçi sınıfımızın sınırlı da olsa kendi kendine sınıftan, kendisi için sınıf durumuna kayma belirtileri olduğunu söyleyerek, işçi sınıfının bu hareketleri üzerinde, o bölgelerdeki işçi sosyalistlerin rollerinin küçümsenemeyeceğini yazmıştık. (Bkz., Aydınlık Sosyalist Dergi, Sayı: 15, s: 205) Bizim bu sözlerimizi "Proleter Devrimci" Aydınlık'ın yazarı, İngilizlerin satır arası okuma dedikleri tahrifat aktarmaları ile ana tezden bir cümleyi soyutlayarak, canının istediği şekilde yorumlamış ! İşin en eğlendirici yanı, bu bayımızın, işçi sınıfının bugünkü mücadelesinin niteliğini o yazıda açık açık yazmamıza rağmen, işçi sınıfının bugünkü mücadelesinin proleter devrimci siyasi bir mücadele olduğunu söylediğimizi iddia etmesidir! Biz, o yazıda, işçi sınıfının bugünkü ekonomik mücadelesi zaman zaman fabrika işgalleri ile siyasi niteliğe dönüştüğünü belirterek bu hareketlerin özünde Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleler olduğunu yazmıştık. Aynca, gerek altmış yıllık Türkiye sosyalist hareketinin birikiminin gerekse de dağınıklığına rağmen proleter devrimci hareketimizin etkisinin sonucu, işçiler arasında sosyalist siyasi bilince sahip arkadaşların var olduğunu ve bu arkadaşların işçi sınıfının iktisadi ve demokratik mücadelelerinde "Kahrolsun Amerika", "Bağımsız Türkiye", vs. gibi siyasi şiarların ortaya atılmasında etkin olduklarını belirtmiştik. Gerçekten de işçilerin bu ekonomik hak ve talepleri mücadelesinde bazı siyasi şiarlar, kimilerinin zannettiği gibi "rasgele" veya "yanlışlıkla" ortaya atılmış değildir. Örneğin, Metal-İş'in bütün uyutma çabalarına rağmen, dokuz ay süren Ereğli grevinde "Kahrolsun Amerika", "Bağımsız Türkiye" gibi siyasi şiarlar ortaya atılmışsa, bu, Ereğli'deki sosyalist siyasi bilince sahip işçi arkadaşların tutarlı ve yürekli çalışmalarının sonucunda atılmıştır. (32) Bu arkadaşların bilinç seviyesi, Ankara ve İstanbul'da yayın organları etrafında ahkam kesmeye çalışan oportünist bozgunculardan çok daha yüksektir. Bu, yeni oportünizmin iddiasinin aksine, proleter devrimci çizginin sadece gençlik hareketleri tarafından temsil edilmediğinin en somut ömeğidir. Yeni oportünizm bu gerçeğe sırtını dönerek, beyaz ve siyah renkler arasında çeşitli tonlar olduğunu unutarak, sosyalist hareketin sadece devrimci gençlik tarafından temsil edildiğini söyleyerek; bu dönemde küçük-burjuvazinin "Öncü' olduğu sonucuna varmaktadır. Elbette bugün, işçi sınıfımızın geniş kitleleri, sendikal bilince bile tam anlamıyla sahip değillerdir. Ama hemen hatırlatalım ki, bilimsel sosyalist anlayış siyah ile beyaz da çeşitli gri tonların var olduğunu söyler. O nedenle dönüşme belirtileri, "kendi kendine sınıftan, kendisi için sınıf durumuna kaymaktadır" sözlerinin ne anlama geldiği sosyalistler için hiçbir mugalataya yer bırakmayacak kadar açıktır! (Tabii sosyalistler için!) "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısında, işçi sınıfımızın geniş kitlelerinin kendi kendine sınıf olduğunu belirttikten sonra, bu aşamada "Proleter devrimcilerin yönettiği işçi hareketleri ve yoksul köylülerin toprak işgalleri bir tarafa bırakılırsa hangi sınıf ve zümre işçi sınıfımız gibi açık olarak emperyalizme ve müttefiklerine kesin tavır alıyor ve eylem ortaya koyuyor?" sözümüzden hareket eden bu yazarımız, işçi sınıfının proleter devrimci siyasi mücadelesiyle iktisadi mücadelesini birbirine karıştırdığımızı(!) ileri sürmek akıllılığını göstermektedir! Oysa işçi sınıfının, bugünkü bilinç seviyesini o yazının başında belirttiğimiz için, burada kastedilenin işçi sınıfının proleter devrimci siyasi mücadelesi olmadığı açıktır. Objektif değer ve kapsamı bakımından anti-emperyalist ve anti-feodal olan işçilerin iktisadi ve demokratik mücadelelerinin, zaman zaman fabrika işgallerine ve işbirlikçi iktidarın toplum polisi ile çatışmalara dönüşmesi Amerikan emperyalizmine ve onun iktidarına karşı bir tavır alış değil midir? Yoksul köylü ve Devrimci Gençliğin dışında bu şekilde işbirlikçi iktidarın faşist kuvvetleri ile çatışmaya varacak eylemler ortaya koyan başka hangi sınıf veya zümre vardır? Bu soru, o yazımızda "bugün yurt çapında esas mücadele işbirlikçilerle-Kemalistler arasında olmaktadır. Proleter devrimcileri yeni yeni, o da gençlik hareketlerine dayanarak siyasi platformda yer almaktadır" diyerek bu aşamada küçük-burjuva radikallerinin öncü olduğunu söyleyen bu oportünist yazara yöneltilmişti. Bu eyyamcı bayımız da, bu soruya cevap vereceği yerde ikinci dereceden sorunlar üzerinde polemik yaparak kıvırtmayı tercih etmiştir! O yazımızda özellikle belirtiğimiz meseleyi burada da belirtelim. Yurt çapında esas mücadele Kemalistler ile işbirlikçiler arasında değil, proleter devrimcilerle Amerikan emperyalizmi arasında olmaktadır. (İkinci Milli Kurtuluş Savaşımızda, işbirlikçileri tek karşı-devrimci alternatif olarak gösterip, Amerikan emperyalizmini soyutlamak yanlıştır. Ama CHP'yi "Sağ Kemalist" ilan eden bu yazar burada emperyalizmi kasıtlı olarak soyutlamaktadır!) Emperyalizmin ilk boy hedefi "Kemalist kadroların çoğunun peşinden gittiği" Ecevit ve CHP değil, proleter devrimcilerdir. İkinci Milli Kurtuluş Savaşımızın bu evresinde hapislerde yatanlar, şehit düşenler, "Sağlı-sollu" Kemalisler değil, Proleter Devrimcilerdir. Ama bu bay kendine göre haklıdır; çünkü bunlara göre, hapislere tıkılanlar, şehit edilenler proleter devrimcileri değillerdir ki, onlar "anarşist", "maceraperest", "bir avuç sol hayta"dır. "Hakiki" proleter devrimciler ne şehit olur, ne de hapishanelere düşer, onlar cici "Mao"ist fraksiyon olarak bu kitleyi bilinçlendirme aşamasının devrimci yolunun dergicilik olduğunu bilirler ve bu yolla işçi ve köylü kitlelerini uyandırmaya çalışırlar! Öyle ya, bu beylere göre, bu dönemde, ne proletaryanın öncülüğünün ne de örgütünü kurmanın objektif şartları vardır. Bu evre sadece dergicilik ve proletaryaya milli bilinç götürme dönemidir! Ne garip, ne komik ve ne acıklıdır ki, bizim objektif kapsamı bakımından işçi sınıfının bugünkü mücadelesinin özünde anti-emperyalist ve anti-feodal niteliğe sahip olduğunu söylememizi menşevizm olarak nitelendirmeye kalkan bu oportünist yazarın bakın kendisi neler diyor; "Bugün Türkiye işçi sınıfının mücadelesi anti-emperyalist ve anti-feodal mücadeledir." (Şahin Alpay, Aydınlık, Sayı: 12, s: 409) Onbeşinci sayıya kadar Aydınlık Sosyalist Derginin "Aydınlık'ta Dünya ve Türkiye" başlıklı yazılarının kendilerinin politik çizgisini tayin ettiğini söyleyen yeni oportünizm bakın daha neler diyor; "Singer işçilerinin; Honçho Kommer'in arabasının ODTÜ'lü öğrenciler tarafından yakılmasının hemen ardından anti-Amerikan nitelikte bir eyleme girmeleri, ikinci Milli Kurtuluş Savaşımıza güç katmıştır. Türkiye işçi sınıfı artık ekonomik mücadeleden siyasi mücadeleye kaymaya başlamıştır." (Okuyucu dikkat; biz sadece yönelme belirtileri demiştik. M. Ç.) İşte eleştirmek için, tahrifat yaparak eleştirmeye kalkmanın sonu. Pandora Kutusunu açmanın sonu! Bu bayımızın dün ak dediğine bugün kara demesi bizim için son derece doğaldır. Bu nedenle biz, kendisini kitlelerin önünde özeleştiri yapmaya davet etmiyoruz. Özeleştiri mekanizması sadece hata yapan proleter devrimcilerine aittir! İlke istikrarı, entelektüel ahlâk ve kendi içinde görüşlerinde ilke birliğine sahip olmayan bu "ilkeli birlik" şebekesinin görüşleri, bütün birbirleri ile çelişen tezleri, temelde şu tek kelime ile özetlenebilir: KORKAKLIK! Bunların ideolojisi korkaklığın ve pasifizmin ideolojisidir. Bütün birbiriyle çelişen teorik zırvaların altında yatan bu gerçeği bakın yeni oportüniznün bir sözcüsü çok güzel özetlemektedir; "Gençler, güçbirliği bozguncularına olduğu gibi, gençliğin eylemine anarşizmi ve terörcülüğü sokmak isteyenlerle de mücadele ediyorlar. Gençlik eylemini; 27 Mayıs Anayasasının meşruiyet sınırlart dışına taşırmak isteyen küçük-burjuva anarşistleri karşısında, gençler uyanık devrimciler (!!??) olarak hareket ediyorlar. Polisten gelen bombalı tertiplere, suikast tekliflerine yüz vermiyorlar." (Doğu Perinçek: Aydınlık, Sayı: 7, s: 21, italikler bize ait - M.Ç.) Bu, Behice Boran'ın icazetli sosyalizminin bir değişik ifade tarzıdır. Bu anlayışa göre, 27 Mayıs Anayasasının meşruiyet sınırları dışındaki hareketler, 1) ya terörist, anarşist hareketlerdir, 2) ya da polis provokasyonlarıdır. Ankara'da Tuslog'u ve Amerikan Haberler Merkezini, İstanbul'da Pan Amerikan'ı basıp, tahrip edenler acaba anarşistler miydi, yoksa ajanlar mıydı? Ne dersiniz, meşruiyet sınırları icinde
sosyalistçilik oynamaya kalkan küçük-burjuva entellektüel bozuntuları?
|
![]() |
|
|
Devrimci Yol Dün Bugün ve Yarindir! -2014-