SÖYLEŞİLER

Levent Anar. l959 Havza doğumlu. Yeni Çeltek Devrimci Yol Davası sanıklarından. İdamla yargılandı. 11 yıl cezaevinde kaldı.

-Doğduğun, büyüdüğün yerlerden başlayalım.. İlk gençlik yılların, siyasetle tanışman..

-Yeni Çeltek diye adlandırdığımız, ağırlıklı olarak maden işçilerinin yaşadığı bir bölgeden geliyorum. Bölgenin köylülükle yakın bir ilişkisi var. Köylüler aynı zamanda maden ocaklarında çalışıyor. Bana gelince, esnaf bir ailenin çocuğuyum. Aile çevrem sosyal demokrattı. Bu beni sola yaklaştırıyordu.
Ancak, tabii ki, tek başına yeterli değil bu. Benim

  devrimcileşmem, o yılları yaşayan yüzlerce insandan çok da farklı olmadı. Okuyordum, okuduklarım, öğrendiklerim etkiliyordu. Mahirlerin, Denizlerin efsanesi vardı halk arasında. Yenilmişlerdi, ancak güçlü bir efsane bırakmışlardı arkalarında. Mahirlerin, Denizlerin yaptıkları ve söyledikleri özellikle genç kuşakları devrimciliğe zorluyordu. İşte böyle bir etki de var.

Bir taraftan o yılların siyasal atmosferi, hızlı bir siyasallaşma, siyasal coğrafyada bir değişimi solumamızı sağlıyordu.

Bir başka taraftan da ülke tümden bölge bölge, adım adım faşistleştirilmeye çalışılıyor, sivil faşist terör yaygın bir şekilde uygulanmaya başlanıyordu. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz bizleri isyan ettiriyordu. Böyle olmasın diyorduk. Nasıl olması gerektiği üzerinde de öngörülerimiz, düşüncelerimiz vardı. Bütün bunlar iyi ve güzel şeylerdi. Daha sonraları, bizleri bu şekilde harekete geçiren bütün bunların sosyalizm teorisinin öncülleri olduğunu öğrenecektim.

O yılları belirleyen bu ve daha başka bir çok neden ve etkeni bir ve aynı süreçte yaşadık. Sürecin kendisinde herhangi bir kopukluk ya da kırılma sözkonusu değildi. Bizim eskiye ait davranış ve düşüncelerimiz kırılarak değişiyordu. Bizi biz yapan herşey orada vardı. Bunu bir defa öğrendikten sonra devrimci olmaktan başka hiç bir şey kalmadı geriye.

Grizunun, ölümlerin, yoksulluğun ve her türlü zulmün ortasında kıvranılan bir ülkede, ya da nedir işte Havza'da ya da başka bir yerde devrimci olmamak, olamamak ne kadar mümkün? Ülkenin her tarafında devrimcileşen ve bunun için, davası için kavga eden, mücadele eden insanlar kervanına biz de Havza'dan katıldık.
Dev-Genç vardı kafamızda. Mahir'in Dev-Genç'i. İsyan eden, kavga eden, coşku, inanç, kararlılık ve bunlarla birlikte güçlü bir motivasyon. İşte, Havza Devrimci Kültür Derneği vardı. Oraya gidip geliyorduk. Orada bizim gibi bir çok insanın yoğunluğu vardı.

-Hangi siyasi çevre vardı dernekte?

-O dönemde Halkın Kurtuluşcuları ve Acilciler vardı. Devrimci Yol süreci 1977'lerden sonra başladı. Bu tarihe kadar herhangi bir siyasi, örgütsel yapı içerisinde değildim. Gerçi bir Devrimci Gençlik Dergisi ve Dev-Genç'in varlığından 1977 öncesinden de söz edebilmek mümkün. Ancak bu, Anadolu'ya yeterince ulaşabilmiş değildi. Ya da şöyle söyleyebilirim; bir siyasal program etrafında tanımlanmış siyasal bir ilişkiyi ve onun siyasal eylemini ve bu doğrultudaki bir siyasal genişleme, yayılma faaliyetini henüz içermiyordu. Bu daha sonraları, Devrimci Yol Bildirge ve Dergi sürecine yani, 1977 yılının başlarına denk düşüyor. Diğer siyasal hareketlerse, kendilerini çok daha önceleri ifade etmişlerdi.

O yılların siyasal arenasında hemen hemen bütün sol gruplar kendi dergileriyle, ki bu gruplar da bizim gibi çıkardıkları dergilerin adlarıyla anılıyorlardı, bir biçimde ifade etmeye çalıştıkları ya da başladıkları görüşleriyle yer tutmuşlardı. Devrimci Yol bu sürece en son giren siyasal harekettir de denilebilir.

-Peki, Devrimci Yol'u niye seçtin? Hem sizin oralar hem de genelde Karadeniz Devrimci Yol'dan oldu. Bunu neye bağlıyorsun?

-Devrimci Yol Bildirgesi'nin, Devrimci Yol tarihinde, hatta diğer sol gruplar ve o yılların siyasal coğrafyası içinde çok önemli ve özel bir yere sahip olduğuna inanıyorum. Bildirge, işte bir tür siyasal programdı.

Diğer sol gruplar böyle bir programdan yoksundular. Görüşlerini parça parça oluşturuyor ve dergilerinde tefrika ediyorlardı. Onlar açısından siyasal yönelim, parça parça istimle geliyordu. Garip bir saflaşma içindeydiler ve bunu çoktan tamamlamışlardı. Saflaşmanın bir tarafı ÇKP, diğer tarafı SBKP şeklindeydi. Daha sonraları da Arnavutluk macerası. Bunu da Türkiye'de, Anadolu'da yapmaya çalışıyorlardı. Uluslararası arenada ÇKP ya da SBKP'nin söylediklerini nakarat etmek bu gruplar için çok kolaydı. Ama ya ülke ve ülkedeki herhangi bir sosyal, siyasal vakıada ne yapılacaktı? Ne söylenecekti? şaşılacak bir şekilde uluslararası arenadaki ideolojik kamplaşma, aynı şekilde siyasal arenaya da indirgendi. Bu ülkede yaşanan herşey bir gerçeklik olmaktan çıkmış bir benzetmeler dünyasına dönüşmüştü. Yaşanan bir gerçeklik ÇKP ya da SBKP'nin görüşlerine uygun hale getiriliyor. Yani, önce güzel bir benzetiliyor, ondan sonra da ÇKP ya da SBKP'nin bu konuda söyledikleri motomot bir şekilde tercüme edilerek ne denli doğru ve haklı oldukları gösterilmeye çalışılıyordu. Siyasal yönelimlerini bu şekilde oluşturmaya çalışıyorlardı. Durum tam bir trajediydi aslında. Bizim açımızdansa, daha önce söylediğim gibi bildirgeyle bir çıkış yapmıştık. ÇKP, SBKP ya da AEP falan değil. Kendi üzerine bastığımız toprağı ve işte bu ülkenin insanlarını daha çok önemsiyor ve onu böyle bir dikkatle inceliyorduk. Uluslararası durumun değerlendirilmesi ve bunun karşılığı olan yaşadığımız saflaşmaya karşı ideolojik mücadeleye önem verirken, bu ülkenin genel siyasal sorunlarına, onunla birlikte herhangi bir alanın özgül sorununa, akıp giden güncel sorunlara yönelik politikaları, belki beylik bir laf olacak ama gerçekten hayatın içinde oluşturup, orada kızgın pratikte sınamaktaydık.
şöyle de söyleyebilir; Yaygın bir faşist terör vardı. Bunun karşısında da halk güçleri arasında kendiliğinden bir direniş eğilimi mevcuttu. Biz bu direniş eğilimini devrimci bir tarzda örgütledik ve bu anti faşist mücadeleyi de düzenin köklerine sevk ettik. Bu can alıcı bir sorundu ve öyle de oluyordu zaten. Cümlenin iki anlamıyla birlikte.Halkın içinde mevcut olan direniş ve dayanışma eğilimlerini gördük ve bunu direniş komiteleri programıyla karşılamaya, örgütlemeye çalıştık. Zaten devrimci bir tarz da bundan başka bir şey değil ki. Bitmiş ve tamamlanmış bir teori, doğmalar, çeviriler, kalıplar ve bütün bu ve benzeri zorlamalar falan değil. Başka birşey. Devrimci Yol, yani biz. Bütün bunları söyledikten sonra Devrimci Yol'un tam da bir Anadolu hareketi olduğu görülür. Gerçek tamı tamına bu. Başka bir şey değil.

-Havza ve yöresi çatışmalı bir bölge miydi?

-Havza özgülünde de durum bundan farklı değildi. Yeni Çeltek'te Satışoğlu isimli bir patron vardı. Maden işletmecisiydi. Satışoğlu ve ekibi bölgede tam bir mafya düzeni kurmuştu. Yoğun bir baskı ve sömürünün yanında, bölgedeki her türlü ahlaksızlığın arkasında da bunlar vardı. İşçi sendikası bunların denetimindeydi.
Havza özeli için söylüyorum; Devrimci Yol'un ortaya çıkışı 76-77 yıllarında bütün bunlara karşı mücadele içinde oldu. Köylerde, Havza ve Merzifon'da sürdürülen çalışma ve mücadele, Yeraltı Maden- İş'te devrimcilerin etkinliğine yol açtı. Yeraltı Maden-İş'in ocaklara girişi kavgalı ve çatışmalı bir şekilde oldu. Yanlış hatırlamıyorsam, grizu patlamasının ve grevlerin yaşandığı bir dönemdi. Bu çatışmalardan sonra Satışoğlu ve ekibi Havza'dan temizlendi. Çatışmalarda üç köylü öldüğü için Satışoğlu tutuklandı. Sonra cezaevinde öldüğünü duyduk. Bu arada bölgedeki faşistlerle de önceleri basit kavgalar oluyordu. 77 yılıyla birlikte karşılıklı saflaşma giderek sertleşti. Çatışmalar, silahlı bir düzeye sıçradı. Bu dönem, hakimiyet alanlarının kurulmaya başlandığı yıllar oldu.

-Karadeniz, hem 1980 öncesi hem de sonrası yoğun çatışmaların yaşandığı bir bölgeydi. Birey olarak, sürecin belki de senin kaldıramayacağın bir yerlere doğru gittiğini farkettiğin, bunu düşündüğün oldu mu?

-Hayır. Kişisel olarak sürecin benim kaldıramayacağım biryerlere doğru gittiğini düşünmedim. 1977'nin ortalarına doğru örgütsel, siyasal bir kimlik edinmeye başlamıştım. Yaşadığımız gerçeklik, olaylar herşey yanıbaşımızda oluyordu. Ve ben de bu sürecin dışında seyirci konumunda değildim. Bir çok şey, bizle birlikte, bizim bilincimizle ve eylemimizle oluyordu. Yani durumun farkındaydık. Uğrunda savaşılacak, hatta ölünecek bir davanın devrimci militanlarıydık. Öyle tesadüfler, sürecin bireyleri farkına bile varmadan alıp götürmesi, hasbel kader şeyler ya da nereye gidildiğini görememek gibi basitçe açıklanmamalı. Öyle de değil zaten. Bunu sürecin bireyleri için söylüyorum. Siyasal olarak durum daha farklı tabii ki. Karmaşıklığı, zorunlulukları var. Çok daha faktörel bir olay. Üzerinden uzun yıllar geçse de daha çok tartışılacak bir konu. Bunu, Devrimci Yol için söylüyorum.

Bölge pratiğimize dönecek olursak, biz o yıllarda devrim, devrimin nasıl olacağı, sonrasında neler yaşanacağı gibi soruları ve sorunları tartışarak 12 Eylül'e ulaştık denebilir. 1979-80 süreci Havza'da faşistlerin olmadığı bir süreçti. Daha çok geleceğe dönük projelerimizin tartışıldığı günlerdi. Fatsa, bunun adımlarının atıldığı bir örnektir.

Türkiye geneline baktığımızda ise, Devrimci Yol açısından, Devrimci Yol kendisini aşmıştı. Devrimci Yol'un o dönemde yakaladığı ilişki kadrosal düzeyi zorluyordu. Devrimci Yol başlattığı sürece yetişemiyordu. 80'lere geldiğimizde halk savaşının, gerilla savaşının yaşanması gerekliliğine inanıyorduk. Ama tarzımız buna çok uygun bir tarz değildi. Günlük pratik içinde boğuluyorduk. 80'lerin sonlarına doğru bulunduğumuz atmosferden kurtulduk. Örneğin, Havza'da köy ilişkileri ne yöneldik. Bu da bir gerilla savaşına hazırlık amacını taşıyordu.
- Bilinçli alınmış bir karar mıydı bu?

-Tam anlamıyla öyle değildi. şöyle ifade edeyim; örneğin bir kasabada maden işçilerini örgütlemişsin, bazı şeyleri yakalamışsın. Maden işçilerinin pek çoğu çevredeki köylerde oturuyordu. Dolayısıyla köy ilişkilerini yakalamış oluyorduk. Ama bunu, her açıdan halk savaşına yönelik bir alt yapı çalışması olarak algılamamak gerekiyor. İlişkilerin siyasal düzeyi çok önemli. Bugünden baktığımızda, ya da dağa çıktıktan sonra yaşadıklarımız, kurulan yerel halk ilişkisi, askeri donanım, lojistik, sığınak, üs vs.bütün bunlar çok geniş ve ayrıntılı konular.

O dönemde yani, 1979'larda böyle bir hazırlık yapılsaydı çok şeyleri değiştirebilirdik. Bunu yalnızca Yeni Çeltek için söylemiyorum. Bunun niye böyle olmadığını genel anlamda, merkezi olarak sorgulamak gerekiyor.

-Dağa çıktığın günlerde kaç yaşındaydın?

-O dönemde 18 yaşındaydım.

-18 yaşında bir insanın bu işlerin içine bu boyutta girmesini pek anlayamıyorum doğrusu. İnandırıcı gelmiyor. Bu yönüyle tartıştığın oldu mu kendi kendinle?

-İçinde bulunduğumuz sıcak atmosfer genç insanlarda da hızla politikleşmeye yol açıyordu. Yaşın fazlaca bir önemi yoktu. Hem kendi açımdan hem de birlikte dağa çıktığımız arkadaşlar açısından ele aldığımızda, büyük bir moral ve coşku içindeydik. Yani bütün olanaksızlıklara rağmen, bütün eksikliklerimize rağmen devrime ve örgütümüze olan inanç bizleri ayakta tutuyordu. Ta ki, yakalandığımız güne kadar büyük bir coşku içindeydik. İçinde bulunduğumuz motivasyon bizi daha olanaklı, daha donanımlı, daha bilinçli bir gerilla yapacaktı.

-Önüne bir tercih konuldu mu dağa çıkıp çıkmama konusunda?

-Şöyle bir durum vardı. 12 Eylül'den bir süre önce Fatsa'da Nokta Operasyonu yaşanmıştı. Milliyet Gazetesi'nde operasyonun devam edeceği bölgelerin listesi verilmişti. Bizim bölge de vardı içlerinde. Dolayısıyla biz bir darbe değil, bir Nokta Operasyonu beklemeye başlamıştık.

12 Eylül'den bir süre önce çıkan Devrimci Yol Dergisi'nde bir askeri darbe olacağı belirtiliyor ve buna karşı direnmek için sola bir çağrı yapılıyordu. Dolayısıyla, bir askeri darbenin iç tartışmasını biz, bulunduğumuz bölgede yapmıştık.

-Peki, ne oldu sonra, operasyonlar başladı mı bölgenize yönelik?

-Bir gün, Çeltek'in sarıldığını gördük. Aynı şekilde Havza, Vezirköprü civarına da tanklar yerleşmişti. Hemen bir kaç saat içinde dağa çekilme kararı aldık. Bu kuşatmanın nokta operasyonunun devamı olduğunu sanıyorduk. İlişkilerimizin olduğu ve arazisini tanıdığımız bölgeleri tercih ettik. Bu kararımız gerillayı başlatma değil, operasyon yememe düşüncesiyle alınmış bir karardı. Operasyonu izleyip ona göre politika belirleyecektik. Ama sabah beş gibi bir askeri darbe olduğunu öğrendik. Yalnızca bizim bölgemizden, askeri darbe olduğunu öğrenince onlarca insan dağa çıktı. İlerici, demokrat, sempatizan, kadro hemen hemen herkes eline silahı alıp evini, köyünü terk etti.

Dağda büyük gruplar halinde bir değerlendirme yaptık. Dağa yoğun çıkışı durdurmayı düşündük. Elemeye başladık. Geriye kalanların da askeri darbeye karşı direnmesi için hazırlıklara başladık.

-Kaç kişiydiniz Havza'dan?

-Yalnızca Havza'dan, elemelerden sonra 20 kişi kalmıştı. Onun dışında Suluova, Çeltek, Vezirköprü, Ladik, Amasya'dan aynı anda yüzlerce insan çıktı dağa. Bunlar tespit edebildiklerimiz. Örneğin, A köyünün gençleri bile darbeyi duyunca, apar topar dağa çıktılar. Bizim haberimiz olmadan.

-Sizin çıkışınızı takiben operasyonlar hemen başladı mı?

-Evet, hemen operasyonlar başladı. İlk dağa çıktığımız gece, ihtiyaçlarımızı karşılamak için bir köye gitmiştik. Sabaha karşı köye baskın oldu. Köyden çıkmak zorunda kaldık.Yakın köylerde de barınabilmek mümkün değildi. Daha gerilere çekilmeye başladık. Küçük koruluklardan oluşan bölgeye yerleştik. Durumun ciddiyetinin farkına varmıştık. Bulunduğu konum itibariyle böyle bir süreci göğüsleyemeyecek olan arkadaşları geri gönderdik.

-Peki, «elenenlerden» biri de ben olsam, diye düşündün mü hiç içinden?

-Benim konumum farklıydı. iki üç olaydan kaynaklı gıyabi tutuklamam vardı. Kafamdan hiç bu çeşit düşünceler geçmedi. Darbeden sonra ,biz artık gerillayız, dedim kendi kendime.

-Yaş ortalaması neydi grubunuzda?

-20 falandı.

-Dağda günlük yaşantınızı anlatabilir misin? Daha uzunca bir süre buradayız, dedikten sonra neler yapmaya başladınız?

-Bundan sonra dağdayız. Tabii, kent ilişkileri de kuruyoruz. İlk günler alt yapı hazırlıklarıyla geçti. Yeni ilişkiler kurmaya, var olan ilişkileri geliştirmeye çalışıyorduk. Dağa çıktığımızda malzeme durumumuz iyiydi ama bir gerilla savaşı için yetersizdi. En ağır silahımız kaleşnikoftu. O da yeterli sayıda değildi. Örneğin biz, oniki kişiydik. Altı tane kaleşnikofumuz vardı. Köylerde ilişkin bir program çıkarttık. Köy komiteleri kurmayı hedefliyorduk. Savunma birlikleri, yerel birlikler düşünüyorduk. İşte böyle bir program oluşturmaya çalışıyorduk. Günün belirli bir saatini de siyasi eğitime ayırıyorduk.

-Nasıl barınıyordunuz? Köylerde mi kalıyordunuz?

-Köylerde hemen hemen hiç kalmadık. İhtiyaç gidermek için gittiğimizde kaldığımız bir kaç günü saymazsak, tamamen arazide kalıyorduk diyebilirim. Yakalandığımız güne kadar bu böyleydi.

-Sığınaklarda mı kalıyordunuz?

-Sığınak dediğimiz, el yordamıyla yapmasını öğrendiğimiz çadırlar vardı. kelik dediğimiz, yani üç tane dalı birleştiriyorsunuz, üstüne branda, üstüne kamuflaj yapıyorsunuz. Yanına gelene kadar belli olmuyordu. Yerüstü sığınağı denebilir. Onun dışında doğal mağaraları genişletiyorduk.

-Bölge halkının, köylülerin sizlere yaklaşımı neydi?

-Halkın bize yaklaşımı bir kaç istisna dışında olumluydu. Zaten eskiden var olan ilişkileri kullanıyorduk. Köylerdeki gençlerin çoğu Dev-Genç'liydi. Köylü erkekler sendikalı maden işçileriydi. Köylüler bizleri, düzene isyan etmiş gençler olarak görüyorlardı. «Bizimkiler» diyorlardı.

- Saklanma, kaçma durumunuz ne kadar devam etti?

-O ilk geri çekilmeyi, saklanma, kaçma konumundan kurtarıp, eylem yapan bir konuma getirme düşüncesindeydik. Bölge açısından ve halkla o zamana kadar tutturduğumuz ilişki açısından; işte devrimciler kaçıp gittiler, dedirtmemek çok önemliydi. Bu yüzden dağlarda olduğumuzun bilinmesi gerekiyordu. Bunu bir süre sonra kısmen yapmaya başladık. Çeşitli ama basit eylemlilikler yapmaya başladık. şehirlere inip yazı yazıyor, bildiriler dağıtıyorduk. Köylerde açık, silahlı varlığımızla görülüyorduk. Bu işler bölge halkına varlığımızı hissettiriyordu. Bu durum bir yönüyle, operasyonların üstümüze gelmesine neden oldu. Bir ay içinde üç-dört yer değiştirdiğimizi hatırlıyorum. En son, bir kaç sağcı köyün olduğu bölgeye çekildik. Bu ilk başlarda avantajlı gibi görünse de, ihbarların yoğunlaşmaya başlaması bizleri sıkıntıya düşürdü.

-Yavaş yavaş sıkışmaya başladınız sanıyorum.

-Aslında, sıkışmaya başladık sayılmaz. Biz geri çekilebilirdik. Ama ona girmedik. Bölgede kalıp, yerleşik bir yapıya kavuşmayı, ilişkilerimizi geliştirmeyi hedefliyorduk. Geri çekilmeyi asla düşünmedik. Son gelinen noktada çatışmaya girecektik, gerekirse ölecektik. Kızıldere ruhu...

-Kentlerin durumu nasıldı? İlişki kurabiliyor muydunuz?
-İlçeler asker ve polisin yoğun olarak üslendiği yerlerdi. İlçelerin ilerici-demokrat insanları yoğun gözaltı ve işkence yaşıyordu. İlişki kurmak her gün biraz daha zorlaşıyordu. Ancak bu koşullarda bile büyük bir umut olarak görülüyorduk.

-Karadeniz'in diğer bölgeleriyle, ya da ülkedeki diğer kentlerle bir ilişkiniz var mıydı? Sizin dağa çıktığınız günler Devrimci Yol önderliğinin yakalandığı günlerdi. Bu tür gelişmelerden haberiniz var mıydı?

Ülke genelinde neler olduğunu biliyorduk. Bizim bölgemize bakarsak, 12 Eylül'den bir süre sonra bir kopukluk yaşandı. Ama kısa sürede ilişkiler toparlandı. Ancak ilişkiler birbirinden bağımız hale getirildi. Dağdaki arkadaşlar açısından ise Veziköprü, Suluova, Çeltek bölgesindeki arkadaşlarla organize ama bağımsız bir ilişkimiz vardı. Bizim bulunduğumuz bölgede üç grup halindeydik. Bu üç gruptan birisi dağdan şehire indiği bir dönemde, bir evde kıstırıldı ve çatışma sonunda yakalandı. Diğer grup ise, yine bir çatışma sonucunda, mermilerinin bittiği noktada yakalandı.

-Sizin birlik nasıl yakalandı. ?

-Daha önce söylemiştim. Bir ihbar sonucu yakalandık. Bir gece önce diğer birlikten dört arkadaş yanımıza gelmişti. Ertesi sabah operasyon başladı. Çevremiz kuşatılmıştı. Bunu çatışma başlayınca anladık. İlk ben görüldüm. Suya inmiştim. Üstüme ateş açıldı ve çatışma başladı. Çatışma başlayınca, önceden tespit edilen yöne doğru kaçmaya başladı arkadaşlar. Ben ateş altında kaldım.Bulunduğum yer bir çukurdu. Arkadaşlara ulaşamadım. Hareketsiz kalmıştım. Mermim bitince sessizce beklemeye başladım. Yanıma kadar geldiler, öldüğümü sanmışlar herhalde. Öyle yakalandım. Bu sırada çadırın bulunduğu noktada çatışma devam ediyordu.

Sonradan öğrendim, ilk anda bir arkadaş yaralanıyor. Yaralı durumda onu öldürüyorlar.

-Kim o?

- Amasya'dan Bayram Lafci. Grup çatışarak geri çekilmeye devam ediyor. Bu arada da Adem Özer öldürülüyor. Diğer arkadaşlar çemberi yarıp kaçıyorlar.
Bölgeyi terk etme şansları olmasına rağmen terk etmiyorlar. Bir hafta sonra, yine bir çatışma çıkıyor. Bir arkadaş, Turan Köse ölüyor, iki arkadaş da yaralı yakalanıyor. Bu ikinci çatışmadan sonra bölgede bir toparlanma süreci yaşanmıyor.

-Böyle bir ortamda bulunmayan bir insan olarak, o anki duygularını merak ediyorum. Neler yaşıyor, neler düşünüyor insan? Bu işin duygusal tarafını bir parça aktarabilir misin?

-Daha önce belirtmiştim. Psikolojik bir hazırlığımız vardı. Her an ölebilirdik. Buna hazırdık. Yine de, çatışma ortamının çok farklı bir şey olduğunu söylemek isterim. Çatışma başlayınca ölümü falan düşünmüyorsun. O an bir motivasyon söz konusu. Öyle sıcak bir atmosfer ki, ölümü aklına getirmiyorsun.

-Daha önce, ölümü düşündüğün zaman ürperdiğin olmadı mı?

-Ölümden korkmak duygusu son derece insani bir duygu. İnsan ölmek istemez tabii. Bugünden geriye bakınca ölüm duygusunun beni fazla etkilediğini söyleyemem.Dağın, kırın çok değişik bir romantizmi var. Ama zaten devrimciler romantik insanlardır. Duygusaldırlar. Dağa çıkınca bunu çok yoğun yaşıyorsun. Kendini farklı hissetmeye başlıyorsun. Buna gerilla motivasyonu denebilir. Gerilla olduğunun bilincinde olmak müthiş bir duygu.
-Mahir'in «adası» gibi bir şey mi bu? Bu adanın bir insanı olmak etkileyici mi?

-Evet, bulunduğumuz yerde, bir ada yarattığımız, o ada içinde birlikte yaşadığımız, çok değişik duyguları, çok zor koşullarda birlikte paylaştığımız arkadaşlarla ilişkilerimiz bir bütün olarak beni etkiledi. Her türlü artniyetten uzak, çıkar ilişkisi olmayan, kollektif bir yaşamı hayata geçirdik.
Herşeyimizi, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi birlikte paylaştığımız arkadaşlarımın ölümü, bugün bile gözlerimin önünden gitmiyor. Ben onları unutmadım. Herkes hatırlasın istiyorum.
-Bugün o arkadaşlıkları arıyor musun? Bugün kurduğun ilişkilerden o tadı alabiliyor musun?

-Şimdi o ilişkileri bulmak çok zor. O zaman ceketimizi, bir dilim ekmeğimizi paylaşıyorduk. Bugün o ilişkileri yaratmak gerçekten de zor. O günleri birlikte yaşadığın arkadaşlarla bile bugün aynı ilişkiyi kuramıyorsun. Yeni ilişkiler yaratmak daha farklı bir şey. Her ilişki biçimi kendi döneminin özelliklerini taşır. Yeni bir devrimci insan ilişkilerini oluşturmak ve tanımlamak gerekli.

-Devrime olan inançtan söz ettin. Dağa çıkmanızla başlayan sürecin sizi devrime kadar götüreceğine gerçekten inanıyor muydunuz? Ya da bugün mevcut düzenin silahlı bir devrimle değişebileceğini düşünüyor musun?

-Devrime olan inancımı hiç bir zaman yitirmedim. Yakalanmadan önceki süreç için diyebilirim ki, devrim bize çok yakındı. Devrimci Yol'un yakaladığı ilişkileri düşününce böyle söylüyorduk. Bugün, devrimin artık uzak olduğunu söylesem de, devrime ve sosyalizme olan inancımı yitirmediğimi söylemek zorundayım.

-Az önceki soruyla bağlantılı olarak; Gerilla tarzı için neler söylersin? Bu tarz ile sonuç alabilmek mümkün mü günümüzde?

-Sorunun iki yönü var. Gerilla tarzı ve bugün açısından sonuç alıcı geçerliliğinin olup olmadığı. Her iki soruya birden yanıt verebilmek için bazı şeylerden söz etmek, tartışmak gerekiyor. Bu aslında eski bir tartışma, bizim açımızdan da eski...Ancak devam eden bir tartışma. Bununla birlikte, hesaplaşması henüz yapılmamış bir süreç gerilla süreci. Süreci bütünlüklü ele almak açısından, bizim yakalanmamızdan sonrasını da aktarmak gerekiyor. Bu süreci bizler cezaevlerinde takip ettik. Kimi yazılı belgelerden ve daha sonraları yakalanan arkadaşların canlı tanıklığından öğrendik. Özetleyeyim bunu.

12 Eylül'ün o ilk operasyonları ve merkezi iradenin kaybedilmesinden sonra dışarıda kalan bir kısım arkadaşlarımız 82 yılında bir toparlanma süreci başlatıyorlar. Bu toparlanma süreci ile birlikte, kimi siyasal hareketlerle birlikte Faşizme Karşı Direniş Cephesi oluşturuluyor. Bu cephe olayı ayrıca tartışılabilir. Ancak, bizim arkadaşlarımız, işte bu toparlanma sürecinin genel mantığına ve kararlarına uygun olarak aynı dönemde, gerilla mücadelesini de yeniden başlatıyorlar. Belli bir toparlanma sağlanıyor ve bu durum 84 sonlarına kadar devam ediyor.

Bu süreçte, yani bizim de dahil olduğumuz 80 sonrasının gerilla mücadelesinde yaratılmış bir çok değer var. Deneyimler var. Zorunluluklar ve çok acı kayıplar var. Gerilladan söz ederken bütün bunların üzerinden atlamak hiç mümkün değil. Bu, bizim, sadece bilincimizi değil, vicdanımızı da yeniden belirledi, değiştirdi. Çünkü soyut bir teorik tartışma değil bu. Sıkıntılı bir konu. Ancak, ne yapalım ki, asıl düğüm de burada duruyor.

Gerilla bütün zorluklarıyla sürerken, yurtdışındaki arkadaşlarımız bir tartışma süreci başlatıyorlar. Demokrasi konusu bu tartışmaların merkezine oturuyor. Sosyalizmin krizi, eskiye ait kavramsal çerçeve, tarih anlayışı, Marksizme yeni yorumlar getirmek gibi son derece geniş ve dağınık bir teorik alanda sürdürülen tartışmalar, doğal olarak pratik alanda da sürdürülen gerilla mücadelesini de içine alıyor. İdeolojik ve siyasal alanın, teorik alanın bütününde var olan kavramsal çerçevenin reddiyesi, ya da ince bir tonda ve o tartışmaların dilinde söyleyecek olursak, dönüşüm; siyasal pratiğin de dağıtılmasını öngörüyor.

Bunu tutucu, daha da kötüsü tabucu bir anlayışla söylemiyorum. Bununla bir ilgisi yok. Ancak böyle bir damgayı yemek korkusuyla da, yenilen bu haltları mazur görmek, eyvallah demek, hiç de mümkün değil. Bu tartışmalar farklı görüş belirten olsa da, sonuç olarak, siyasal pratiğin sonlanmasıyla sönüyor. Üstelik ülke içinde gerilla mücadelesini omuzlayan arkadaşlara, tartışmaların sonucu ve alınan karalar iletiliyor. Yani asıl tartışmalarda ülke içindeki arkadaşlar yok. Bunu da ülke içindekilerin moralinin bozulacağı ve fazla zayiat verileceği endişesiyle açıklıyorlar.

Ne denilebilir ki? Gerillayı tartışıyorlar ama gerillayı, morali bozulmasın, zayi olmasın diyerek tartışmalara katmıyorlar. Müthiş demokrasi tartışmaları yapıyorlar. Demokrasi oyunuyla da tartışmaları tamamlıyorlar. Bu yaşananların toplamının üzerinde ne söyleyelim ki. Söz bitmiş, tuz çürümüş.

-Tabii bunlar, o dönemde yaşanan sorunlarınızdan bazıları. Benim sormak istediğim; genel olarak gerilla tarzı üzerine...

- Peki ona değinelim. şimdi, gerilla tarzı şu değil. Düz bir çizgi üzerinde sürgit bir gerilla mücadelesi değil bu. Ya da basit bir askeri durum, şiddete tapınmak, klasik bir savaş sürdürücülüğü falan değil. Silahlı mücadeleden anlaşılması gereken şudur; siyasal mücadelenin silahlı biçimi yani, siyasal mücadelenin kullandığı araç bakımından aldığı bir biçim.

Bilindiği gibi, siyaset tek bir biçim altında sürdürülemez. Hayatın bütününü kavramak zorunda olan siyaset kavgası iktidarı hedefleyen devrimciler tarafından kendi nesnelliklerine ve yaşadıkları gerçekliğe denk düşen bir tarzda çok yönlü ve bir çok değişik aracın bir anda ve değişik biçimlerde kullanılmasıdır. Bunun anlamı, devrimcilerin açısından herşeyin mübah sayılması değildir.

İktidarı hedeflemenin, sosyalizmi kurmanın tek yolu devrimdir. Devrimciler bunun için silahlı mücadeleyi temel mücadele biçimi olarak görür. Devrimci Yol'da bu durum, «politikleşmiş askeri savaş» olarak tanımlanmıştır. Ancak bu, hemen bir öncü savaşı başlatmak, politik mücadeleyi böyle bir kanalda sür git devam ettirmek değildir. Kimi zaman barışcıl, kimi zaman şiddeti esas alan mücadele biçimleri kendi nesnelliğinde dar ya da geniş anlamda hayat bulur. Bunu daha çok mücadelenin koşulları belirler. Burada önemli olan neyin tayin edici olduğudur.

'90'ların dünyasında, gerilla mücadelesinde bir tıkanma yaşanıyor. Tek kutuplu bir dünyanın oluşması, ideoloji ve siyaset alanında zincirleme depremleri de beraberinde getirdi. Yaşanan değişimi açıklayabilmek, karşılayabilmek için yeninin arayışına girildi. Bu süreçte de en eski ve eski olduğu için unutulmaya yüz tutan ne varsa, en yeni olarak görülmeye başlandı.

Bana göre, gericilik yıllarından geçiyoruz. Dünyada ve bölgemizde gericilik hüküm sürüyor. Bunu açığa çıkartan bir değişim var tabii ki. Henüz bu da durulmuş değil. Bu sürecin bütün etkileri sol cenahta derinlikli bir şekilde yaşanıyor.

Söylemek istediğim; ideolojik ve siyasal alanda bir tıkanma durumudur. Gerilla tarzı dediğiniz şey de bunun bir parçasıdır. Latin Amerika'daki gerilla gruplarının yaşadıkları da başka bir şey değil. Ancak tıkanan tek başına bir gerilla tarzı değil ki. Öyle olsaydı, iş daha kolay olurdu. Başka bir taraftan, başka biçimlerde devam edilebilirdi.

Ayrıca tıkanmayı bir geçersizlik durumu olarak görmek çok saçma bir şey. Tek kutuplu yeni bir dünya düzeni kendisini tanımlıyor. Bu düzenin siyasal biçiminin, halk güçlerine yönelik yoğun bir şiddetle tahkim edilmiş olduğunu görmemek mümkün değil. Faili meçhul cinayetler ya da gözaltında kayıplardaki bu dehşet genişleme bile tek başına açıklayıcıdır.

Bunları söyledikten sonra, gerilla tarzının geçersizliği ya da sonuçsuzluğu nasıl söylenebilir? Gerillayı terk eden Latinler de böyle söylemiyor zaten. Ancak, gerilla tarzında dergicilik, gerilla tarzında dernek, sendika, yasal parti vesaire demek de bir marifet değil. Herşeyin başına, önüne hatta arkasına gerilla tarzı sözünü ekleyince çok orjinal fikirler bulduğunu sananlara, gerçekte ne kadar komik bir duruma düştüklerini söylemek lazım. Üstelik bir de bunu sağdan yapıyorlarsa, iki defa söylemek lazım.

-Gerilla tarzında olacak mı olmayacak mı bilinmez ama, Devrimci Yol çevrelerinin büyük bir bölümü yasal parti tartışmalarına sıcak bakıyor. Belki bu çalışma kitaplaştığı günlerde onların da içinde olduğu parti kurulmuş olacak. Sen böylesine bir girişime nasıl bakıyorsun?

-Senin de söylediğin gibi, bu bir tartışma. Somut biçimler almasına rağmen, sürüp giden bir tartışma. Bu soruyu bir kaç açıdan tartışmak gerekiyor. Yasal parti tartışmaları yaklaşık üç yıl önce başladı. Parti konusu, tartışma süreci olarak bilinen sürecin içinde tartışıldı. Bu tartışmalara kimi sol siyasi çevreler de müdahil olarak, dışarıdan katılma ihtiyacı duydu. Bu grupların katılımları psikososyolojik açıdan incelenmelidir. Öyle ki, Devrimci Yolcular yasal partiyi tartışıyor diyerek söze başlayıp, akıl almaz, saçma sapan sonuçlara ulaştılar. Gelinen noktada, Devrimci Yolculardan daha önce davranıp, parti binalarını bile hazırladıklarını görüyoruz. Elbette yasal parti tartışmaları bu değil. Bu tartışmaların nasıl ve nerede başladığı önemli.

Tartışmalar, dünya ve Türkiye'de ideoloji ve siyasette tıkanıklığın olanca ağırlığıyla kendini hissettirdiği bir dönemde başladı. Bu tartışma sürecine bizler katılmamakla birlikte, sürecin gelişimi üzerine yeterli bilgilenmeye sahibiz. Bu tartışmalar başlarken, daha ilk başta oluşan ön koşul şuydu; ideolojik sorunlar ön meseledir. Ancak, tartışma süreci, siyaset alanındaki sorunları ve kendi siyaset sorunlarımızı da çözücü bir işlev üstlenecektir. Devrimci Yol'un tekrar hayata dönüşünün bir ifadesi olacaktır. Başlangıçta oluşan bu ön kabul, süreç içinde yerini tersi bir duruma bıraktı. Araç tartışması sürecin bütününün önüne geçti. Tartışma süreci, 84 tartışmalarıyla benzer bir durumu ortaya çıkarmaya başladı. Yasal parti meselesi her kesimi hareketlendirdi.

Süreç içinde yasal parti ciddi bir evrime uğradı. Bir taraftan bürokrat olmayan, parti olmayan bir parti, kitle partisi ifade edilirken, diğer taraftan, yasal partiye hayır, devrim hemen şimdi, örgüt hemen şimdi, kendi sandalyemizle parti hemen şimdi gibi görüşler ifade edildi. İkinci grup arkadaşlarda, öz örgüt söyleminin arkasında, gerçekte bir örgütsüzlük hakim oldu.

-Sen ne yapmayı düşünüyorsun?

-Sosyalizme inanan bir insan olarak, geçmişin aynen tekrarının mümkün olmadığını düşünüyorum. Sosyalizmi yeniden inandırıcı kılabilmek, kitlelerle yeniden bağ kurabilmek, hem yasal partiyi savunanların hem de partiye uzak duranların ortak sorunu olmak zorunda.

İlke olarak yasal alanın değerlendirilmesine karşı değilim. Ancak yasal parti tartışmaları yasal alanın değerlendirilmesi sorununu çoktan aşmış durumda. Siyasal eksen halini almış durumda. Bu devrimciler açısından sakınılması gereken bir durum.

Başka bir açıdan da parti somut bir araçtır. Somut olan , diğerlerini kendine çeker, benzetir. Siyasal eksen olan bir yasal partinin de sürecin diğer aktörlerini kendine çekmesi, benzetmesi de doğaldır. Sürecin bir bütün olarak yasal partiye dönüşmemesi için hiç bir neden bulunmamaktadır. Yasal parti, gericilik yıllarından geçerken ve bu etkilerin yaşandığı bir dönemde ifade buluyor.

Yasal parti fikriyatı, sürecin ve kendisinin bu özellikleri dolayımı ve öngörüleriyle birlikte yasal alanın değerlendirilmesi, yasal parti aracının kullanılması falan değil, düpedüz siyasal bir yasalcılığa tekabül etmiş durumda. Bu da siyasal bir durum.

Yasal parti, siyasal bir yasalcılığa dönüşmüş durumdadır. Bana göre, gerilla tarzı söylemi ve yasal parti aynı siyaset kavşağında buluşmuş durumda. Eleştirilmesi gereken yasal parti değil, siyasal yasalcılığın kendisidir.

Devrimci militan bir mücadele, aracın kendisine hükmedebildiği oranda, onun tutsağı olmadan, aracı amaca yönlendirebiliyor. Yasal parti ya da onun şurasında burasında yer almak böyle bir düzlemde anlamlıdır. Bir bela, bin nasihattan iyidir, denir. Belki de 90'ların Türkiyesi'nde bizim gerçekten buna ihtiyacımız var. Üstelik onca beladan sonra.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org