GİRİŞ

Devrimci Yol hareketinin gelişimini, 1974'lerde Dev-Genç ile başlayan, 1977-1980 yıllarında Devrimci Yol'da somutlaşan ve 12 Eylül sonrası «gerilla mücadelesi» ile devam eden bir seyirde izleyebiliriz.

Kimi örgütler, partiler için net bir tanımda bulunmak mümkünken, Devrimci Yol için bunu başarmak zor görünüyor. Örgüt dense, bunu sağlamlaştıracak yeterli «kanıt» bulunamıyor. Örgüt değil dense, Devrimci Yol'u açıklamak için yetersiz kalıyor. Devrimci Yol davalarının iddianamelerini yazan Sıkıyönetim Askeri Savcılarına göre;«örgüt», diğer sol gruplara göre örgüt değil; «kendiliğindenci bir hareket». Mahkemelerdeki Devrimci Yol sanıklarının anlatımlarına bakarsan; ortada öyle savcıların iddia ettiği gibi bir örgüt yok. 12

  Eylül sonrası, taraflarının aynı anda, ortak bir karar varmış gibi dağlara çıkıp, silahlı direniş başlatmaya kalkışmalarına bakarsan; kocaman örgütlü bir yapıyla karşılaşıyorsun. 12 Eylül sonrası dağa çıkan insanların sayısıböyle bir sonuca ulaştırıyor. Yalnızca, Artvin bölgesinde 600 civarında insan dağa çıkıyor. Karadeniz'in diğer bölgelerinde, Ege'de, Güney'de, Güneydoğu Anadolu'da dağa çıkanlarla birlikte bu sayı binlerle ifade edilebilecek bir rakama ulaşıyor.

Bütün bunlardan dolayı, Devrimci Yol'u tanımlamak için kendi ifadelerine başvurmak en sağlıklı yol gibi geliyor.

«Devrimci Yol her türlü olumsuzluğun, kötülüğün kol gezdiği, faşist terörün yarattığı bir dehşet ve karabasan ortamında geleceği karartılmak istenen halka ait güzellikleri kendinde toplayan bir umut ışığı olarak ortaya çıkmıştır. Bütün bunların sonucu olarak kendisine «Devrimci Yolcu» diyen veya kendisini Devrimci Yol'a yakın gören, Devrimci Yol'daki görüşleri benimseyen onbinlerce insandan oluşan bir devrimci hareket ordusu oluşmuştur.»

Devrimci Yol'un bu sözlerle tanımlanması duygusal öğeler taşıyor. Bu tanıma saygı göstermek gerekiyor. Aynı duygusal ifadeler Melih Pekdemir'in mahkemedeki kişisel savunmasında da yer alıyor.

«..Türkiye'de Devrimci Yolcu olmak demek, Spartaküs'ün, Bedrettin'in Marks'ın, Lenin'in sözlerine sahip çıkmak, proleteryanın çağrısına uymak demektir. Devrimci Yolcular içsavaş günlerinde Çeltek'te ve işyerlerinde, Fatsa'da ve Anadolu'nun dört bir yöresinde, Tuzluçayır'da ve tüm gecekondu semtlerinde, ODTÜ'de ve tüm üniversitelerde işçiler ile, köylüler ile öğrenciler ile kürtler ile ve emekçi halklarımızla faşizme karşı söylenmesi gerekenleri söylediler ama söyleyecekleri bitmemiştir. Devrimci Yol bu direnişin sözcüsü, Devrimci Yol bu direnişin öncüsü oldu. Devrimci Yol bayrak oldu. Biz şimdi burada, Devrimci Yol'da yürümekle suçlanırken, şimdi dışarıda yüzbinlerce işçi Devrimci Yol'da yürümeye devam ediyor. Buradaki bir avuç insanı yargılamak, suçlamak, cezalandırmak kolay ama dışarıdaki yüzbinleri, milyonları yargılamak, suçlamak, cezalandırmak hiç kolay değildir. 1980 sonbaharında bütün gazeteler Devrimci yol'da yürüyenleri çirkinleştiriyor, karalıyorlardı. 1988 ilkbaharında yine aynı gazeteler Devrimci Yol'da yürüyenleri güzelleştiriyor, aklıyorlar. Sonuç bir Devrimci Yol güzellemesidir...»

İlk Kıvılcımı Gençlik Çakıyor

12 Mart'tan çıkışta sol örgütsüz ve dağınıktı. 12 Mart'ın getirdiği yenilgi, korku psikolojisi ve dağınıklık, 1974-75'lere kadar kendisini hissettirdi. Bu yıllarda başlayan ve gençlik üzerinde yoğunlaşan faşist saldırılar, gençliği arayışlara itti. Gençlik bir yandan bu saldırılara karşı «can güvenliği» temelinde örgütlenmelere giderken bir yandan da sosyalist düşünceleri tartışmaya başladı.

Ankara'da ilk başta ADYÖD (Ankara Demokratik Yüksek Öğrenci Derneği) ve AYÖD (Ankara Yüksek Öğrenci Derneği), İstanbul'da İYÖKD (İstanbul Yüksek Öğrenci Kültür Derneği) ve İYÖD (İstanbul Yüksek Öğrenci Derneği) ve EYÖD (Ezurum yüksek Öğrenci Derneği) gibi öğrenci dernekleriyle başlayan örgütlenme çabaları, gençliğin merkezi bir örgütlülüğe ihtiyaç duymasıyla 1976 yılında DGDF'nin (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) kurulmasıyla sonuçlandı.
Pek çok sol siyasi hareket gibi Devrimci Yol'un da önder kadroları isimlerini bu dönemdeki gençlik örgütlemesinde duyurmaya başladı. Devrimci Yol daha sonraki yıllarda gençlik sınırlarını aşsa da, çekirdek kadrosunun gençlik mücadelesinden çıkması nedeniyle, üst örgütlenmesini buna göre şekillendirdi.

12 Mart sonrası gençlik içinde filizlenmeye başlayan sosyalist düşünceler, üniversiteli gençliğin büyük oranda Dev-Genç etrafında yığılmasını sağladı. Dev-Genç, genel olarak Mahir Çayan'ın ve THKP-C'nin tezlerini savunuyor, kimi duygusal motifleri kullanarak, gençlik içinde etkili oluyordu.

1974-75'lerde yoğun bir biçimde başlayan faşist saldırılara karşı gençliğin merkezi bir örgüt talebi sonucunda doğan Dev-Genç, anti faşist direnişin simgesi oldu. Bu arada, gençlik arasında sosyal emperyalizm, SBKP-ÇKP-AEP tezleri, Mahir Çayan ve THKP-C'nin görüşleri yoğun bir biçimde tartışılıyordu. Tartışma giderek safların netleşmesini getiriyor, solun ilerde yaşayacağı bölünmelerin ipuçlarını veriyordu. 1 Kasım 1975'te ilk sayısı yayınlanan Devrimci Gençlik Dergisi sayfalarını, anti faşist direniş ile ilgili yazıların yanısıra sosyalistler arası teorik tartışmalara da ayırıyordu.

Okullarda «Can güvenliği, öğrenim özgürlüğü» sloganı etrafında biraraya gelen devrimci gençler, üniversitelerle sınırlı bir mücadelenin, gençliğin sorunlarını aşamayacağı sonucuna ulaşıyorlardı. «Üniversitelerde üstüste darbeler yenilir ve başarısız sonuçlarla karşılaşılırken; Altındağ'da faşistlere karşı Altındağ halkının gösterdiği şiddetli tepki, bize çok dersler verecek niteliktedir.» (Devrimci Gençlik. Sayı 7, 19 Nisan 1976) Bu belirlemelerle gençlik yüzünü okulların dışına çeviriyordu. Baktıkları yer ise, büyük kentlerin gecekondu bölgeleriydi. Sağ partilere yıllarca oy veren gecekondu halkı, kapılarını çalan devrimci gençlere sıcak davranıyordu.

«Devrimci Gençlik, Yükselen anti-faşist halk eylemlerinin ön saflarına» (Devrimci Gençlik. Aynı sayı) başlığıyla yayınlanan yazı, gençliğin okullarla çizilen sınırı zorlamaya başladığını gösteriyordu. Yazıda, ilişkilerin merkezileşmesi, akademik tartışmaların dışına çıkıp, sınıflar mücadelesinde yer alma hedefi vurgulanıyordu. Gençlik hedefini büyütüyordu. «Devrimci Gençlik Hareketi içinde yetişen bir çok unsur, mücadelenin çeşitli alanlarına aktarılmadığı için -ki bu durumun başlıca sorunu bir proleterya partisinin bulunmamasıdır-» (Devrimci Gençlik. Aynı sayı.)

Devrimci Gençlik Dergisi, gençliğin merkezi örgütlenmesinin dışında, ülke çapında devrimci bir hareket yaratılması ve sınıflar mücadelesine bu merkezi politik hareket aracılığıyla müdahale gerekliliğini ortaya koyuyordu. Dergi, «Bu nedenle Devrimci Gençlik, anti-faşist mücadeleyi ülke çapındaki bir politikaya tabi kılmalıdır ve merkezi bir politikanın yönlendirildiği bir devrimci zemin üzerine oturtmaya çalışmalıdır.» diyerek ve tartışma başlıklarını sosyalizm sorunları, faşizm, Sovyetler Birliği, revizyonizm, oportinizm gibi, aslında gençliğin sorunlarından uzak sayılabilecek konulara kaydırırak, belirlediği hedefi bir taraftan pekiştiriyordu.

Devrimci Gençlik, «masum öğrenci hareketi» olma özelliğini yavaş yavaş yitiriyordu! Bu gelişmeler, yani, gençliğin, ülke çapındaki politikaya müdahale araçlarını yaratma çabası, sonucunu gösteriyor, okullarda ve gecekondu bölgelerindeki çatışmalar tırmanıyor ve faşistlerin okullardaki, büyük şehirlerdeki etkinliği kırılıyordu.
İlk parentezi burada açıyorum. Dev-Genç'in mücadelesinde, ODTÜ-ÖTK (Orta Doğu Teknik Üniversitesi-Öğrenci Temsilciler Konseyi) ayrı bir yer tutuyordu. ÖTK deneyimi, her dönem gençlik mücadelesinde öne çıkıyor, sonraki kuşak üniversiteliler için özgün bir model oluyordu.

1970'li yıllardan akıllarda kalan birkaç örnek deneyim var. Fatsa, Tariş, Yeraltı Maden İş bağlı kimi maden ocakları. ÖTK'da bu deneyimler arasında sayılabilir. Gençlik örgütlenmesinin nasıl olması noktasında geleceğe sarkan bir deneyimdir ÖTK. Demokrasinin gerçek anlamda denendiği bir zemin de denebilir. Bir üniversite çapında, kitleselliğin, katılımın, okula sahip çıkma duygusu ve iyi birer öğrenci olmanın yarattığı bir örnektir. Bugün pek çok alanda eksikliği hissedilen bu gelişmeler, ÖTK örgütlülüğü zemininde gerçekleşme şansını yakalamıştır.

12 Eylül öncesi, üniversiteler yoğun çatışmalara sahne oluyordu. ODTÜ'nün bu çatışmalardan nasibini almaması beklenemezdi. Aldı da. Ama, ÖTK deneyimi gelecek kuşaklara aktarılırken, bu çatışmalı dönem fazlaca bir yer tutmadı, ODTÜ'lü öğrencilerin, «ODTÜ'nün faşistleştirilmesine karşı bir bütün halindeki direnişlerinin» ÖTK sürecindeki öneminin yok sayılamayacağı gerçeğine, direnişin tamamen meşru ve haklı zeminde gerçekleştiği, diğer okullarda olduğu gibi ODTÜ'nün «kan gölüne» dönmediğini eklemek gerekiyor. Yoğun bir şekilde çatışma ortamın yaşandığı hergün bir kaç öğrencinin yaşamını yitirdiği okullarda geleceğe ne aktarılabilir? Övünülecek ne bulunabilir?

ÖTK deneyimini yaşayanlar övünüyorlar ama.... « ÖTK pratiğini yaşamış, yönlendirmiş veya yakından izlemiş hemen her kesimden insanın üzerinde hemfikir olduğu belli özellikler vardır ama bunların arasında ikisi öne çıkar: Kitlesellik ve demokratiklik. Bunlara bağlı olarak ortaya çıkan üçüncü özellik de etkileyiciliğidir.» (Ahmet Asena. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi. 72. fasikül)

Ankara Devrimci Yol Davası'nda yargılanan ve AYÖD, Dev-Genç yöneticiliği yapan Ali Alfatlı, Bülent Forta, Memduh Uyan ve Mehmet Ali Yılmaz'ın gençlik mücadelesini ve Dev-Genç'i anlatan 7 Nisan 1989 tarihli dilekçelerinin de yer aldığı «Gençlik ve Mücadelesi» isimli kitabı (Simge Yayınevi. Haziran 1989) derleyen Engin Höke'nin sonuç yazısında Dev-Genç'le ilgili yazdıklarından bir bölüm aktarıp, çok genel hatlarıyla verilmeye çalışılan gençlik mücadelesi kısmını noktalıyalım.

«Dev-Genç herşeyden önce Anti-faşist, Anti Emperyalist bir gençlik örgütü olmuştur. Faşizme karşı herkesi bünyesinde toplamak ve aktif mücadeleye katmak için çalışmıştır. Demokratik bir gençlik örgütü olmanın ötesinde herhangi bir misyon üstlenmeye kalkmamış, ancak, gençliğin kurtuluşunun işçi sınıfı ve emekçi halkın kurtuluşuyla mümkün olacağı bilincinde hareket etmiştir. Bu tutum da ifadesini bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde yer almakla bulmuştur.

Dev-Genç hiç bir zaman bir kadro örgütü ya da sosyalist bir gençlik örgütü olmamıştır...Dev-Genç demokratik bir gençlik örgütü olarak, aşağıdan yukarı demokratik seçimlerle oluşmuş, işleyişinde de en geniş demokrasiyi uygulamaya çalışmıştır...Dev-Genç bu ülkenin gençlik mücadelesinde onurlu bir yer tutmuştur. Onu devrimci gençliğin bilincinden silip çıkarmak ve yok etmek mümkün değildir. Dev-Genç'in özgün mirası, mücadele geleneği ve ruhu geleceğin gençlik kuşaklarının mücadelesinde de elbetteki yaşayacaktır.

Artık ülkemiz gençliği için Dev-Genç'li olmak her genç için onurlu bir ayrıcalıktır...»

1977 1 Mayıs

1977'in kanlı 1 Mayıs'ı Devrimci Yol Dergisi'nin kamuoyunun karşısına çıktığı gün oldu aynı zamanda. 1 Mayıs kutlamalarının katliama dönüşmesi nedeniyle Devrimci Yol ismi öne çıkmadıysa da, aradan kısa bir süre geçtikten sonra solun en çok telaffuz ettiği isim oldu.

Devrimci Yol çevresinin ideolojik-politik görüşlerinin ana hatlarıyla ortaya konulduğu Devrimci Yol Bildirgesi Nisan ayı içerisinde yayınlandı. Bildirge, 12 Mart'tan çıkışta, solun yaşadığı «ideolojik, teorik ve örgütsel karışıklık ve dağınıklık» ortamında dünya, Türkiye ve devrimin yolu konusunda derli-toplu bir metin özelliği taşıyordu. Devrimci Yol Dergisi'nin yayınlanma nedenleri sıralanırken, Bildirge'de ortaya konulan görüşlerin araştırılmaya, tartışılmaya ihtiyacı olduğu vurgulanıyor, Bildirge'nin bir platform olarak algılanması isteniyordu.

Bildirge önüne parti kurma fikrini alıyor, süreç«partileşme süreci» olarak tanımlanıyordu. Bildirge'de, partileşme süreci ile ilgili ileri sürülen görüşlerin, hemen bir parti kurma çağrısı olarak kavranmayacağının belirtilmesine karşın, Devrimci yol çevresi «proleterya partisi» için start alıyordu. «Temel siyasi görev olarak proleterya partisinin inşası yolunda, onun bağımsız siyasi hareketini yaratma yolunda mücadele, temel siyasi görevimizdir

Bildirge'ye göre; faşizme karşı mücadale bir devrim meselesiydi. Bunun için işçi sınıfının bağımsız siyasi eylemi oluşturulmalı, mücadeleyi kalıcı kılacak işçi sınıfının öz örgütü inşaa edilmeliydi.

Peki, parti nasıl olacaktı? Hedeflenen neydi? Ortada, farklı ülkelerde yaşanmış parti deneyleri vardı. Bunlar mı örnek alınacaktı? « Savaşçı parti» nasıl olacaktı? Parti kadroları nasıl yetiştirelecekti?

Bildirge'de bu ve benzer sorular ortaya konuyor ama ne olmasından daha çok ne olmaması gerektiği vurgulanıyordu. Ya da genel parti tanımlarıyla yetiniliyordu. «...sınıflar çatışmasının her alanında işçi sınıfının bağımsız siyasetini hayata geçirmeye çalışan bilinçli kadroların örgütlü ve neyi, ne için yaptığını bilen bir tarzda...»

Devrimci Yolcular, parti ile ilgili bütün ayrıntıları, pratiğin karşılarına çıkaracağı doğrulara bırakıyordu. Zaten, Bildirge'nin parti konsunda verdiği en net yanıt; parti için her hangi bir şablon kullanılmayacağıydı. Parti, somut koşulların doğru bir şekilde yapılacak analizlerinden çıkacaktı. O somut koşullar herşeyi -devrim, çalışma tarzı, örgüt anlayışı- belirleyecekti.

Önemli sayılabilecek bir vurgu da, partileşme sürecinin özel olarak «hiyerarşi oluşturma» gibi algılanmaması noktasına yapılıyordu. Bildirge'de genel hatlarıyla ortaya konan, THKP-C değerlendirmesiyle devam eden parti tartışmaları, daha sonra, Devrimci Yol Dergilerinin sayfalarını sıkça dolduruyordu.

Devrimci Yol çevresi, partileşme startıyla başlattığı süreci, bir «proleterya partisine» ulaşamadan noktaladı.

Devrimci Yol'un partileşme süreci hem kendileri açısından hem de diğer sol grup ve partiler açısından tam bir «yılan hikayesi»ydi. Devrimci Yol'a kıyasla çok daha dar ve etkisiz olan gruplar «partilerine» kavuşurken, bu çevre kendi partisini neden bir türlü kurmuyordu?

Bildirge'nin yayınlanmasından yıllar sonra kaleme alınan Ankara Merkez Devrimci Yol Davası savunmasında sanıklar, 70'li yıllara atıfta bulunarak, kendilerinin, farklı bir partileşme anlayışını savunduklarını, partiyi, herhangi bir şekilde biraraya gelmiş insanların kendi aralarında oluşturdukları hiyerarşik bir yapı olarak görmediklerini belirtiyorlardı. Savunmada, parti konusunda sol içi tartışmalara yanıt ise şu sözlerle veriliyordu: «Gerçek fonksiyonlarını yerine getiremedikten sonra, bu tür grupların pek çoğunun yaptığı gibi, kendi kendilerini «M-L bir örgüt ya da parti » olarak isimlendirmiş olmaları herhangi bir değişiklik getirmemektedir.

Nitekim, Devrimci Yol'un geniş taraftar kitlesine sahip olmasına karşın Devrimci Yol çevresindeki ilişki ve çalışmaların M-L bir parti niteliğini taşımadığını vurgulama gereği duymamız, bir anlamda ülkemiz solunun bir gerçeği olarak kabul edilmekle birlikte, aşılması zorunlu bir olumsuzluk olarak değerlendirdiğimiz bu kendiliğinden nitelikli siyasi grup yapılarının idaelize edilerek devrimci bir parti örgütlenmesi yerine geçirilmemesi gereğinin bir ifadesi olarak da görülmelidir.»

Devrimci Yol Bildirgesi'nin parti ile ilgili ortaya koyduğu düşünceler, sol içi ideolojik-politik saflaşmanın yavaş yavaş oturacağı, tartışmaların sert geçeceği izlenimi veriyordu. Çünkü, Bildirge'ye göre, 40 yıllık oportünist-revizyonist tezlerle hesaplaşılması gerekiyordu. Ülkemiz soluna , bu elli yıllık sağ bir eğilim hakimdi. Bu hesaplaşmadan , geleneksel sağ partiler olarak gördükleri TİP, TSİP, TEP, SDP, TKP ve PDA nasibini alıyordu.

Bildirge, SBKP-ÇKP tezleriyle ideolojik kavgayı kızıştırarak, Devrimci Yol'un Türkiye'ye özgün bir hareket olacağının, dünya ölçeğinde bağımsız bir çizgiye oturacağının ipuçlarını veriyordu. «Uluslararası sosyalist hareketin merkezi bir bütünlüğü yoktur. Bugün enternasyonalizm adına sapmalardan birinin kuyruğuna takılmak.., bu sapmalara karşı tüm burjuva ideolojilerinin etkilerinden bağımsız proleter devrimci hareketin mücadele bayrağını yükseltmekten geçmektedir.»

İçsavaş Tespiti

1977-80 yılları arasında yaşanan siyasal çatışma ortamı Devrimci Yol çevresi tarafından «içsavaş» olarak tanımlanıyordu. O günlerde içsavaş tanımı yapan başka bir siyasi hareket yoktu. Devrimci Yol'a göre; Türkiye'de ilan edilmemiş, üstü örtülü, cephelere ayrılmamış bir savaş yaşanıyordu. İçsavaş tespiti yapıldıktan sonra ona göre örgütlenmek kaçınılmazdı. Devrimci Yol'u, anti-faşist mücadelede öne çıkaran, bu mücadelenin odağı haline getiren de bu tespit oldu.

Toplum her gün biraz daha çatışma ortamına çekiliyordu. Gecekondu mahallelerinde, üniversitelerde, küçük Anadolu kentlerinde, yoksul köylerde, kimi işçi ağırlıklı yerleşim birimlerinde toplumun yaşadığı sağ ve sol saflaşmada, Devrimci Yol sol saflarda ağırlıklı bir yer kazanıyordu.

Anti-faşist mücadelenin Devrimci Yol çevresinin belirgin özelliği olması, faşizme karşı duran insanların o saflarda toplamasına yol açıyordu. Bu durum Devrimci Yol önderliğini faşizme karşı mücadele konusunda yeni arayışlara itiyordu. Çünkü, toplumda var olan direnme eğilimlerinin bir araya getirilmesi sorunu vardı. Başarı şansı ancak böyle bir yöntemle yaratılabilirdi. Hareketin önderliği iç savaşın derinleştiği günlerde, «Direniş Komiteleri» tartışmasını solun gündemine getiriyordu. Bu öneri özellikle THKP-C kökenli gruplar arasında yoğun tartışmalara neden oluyor, Devrimci Yol, THKP-C ve Mahir Çayan'ı reddetmekle suçlanıyordu.

Devrimci Yol'a göre Direniş Komiteleri ihtiyaçtan doğmuştu. Halkta var olan ve aslında kendiliğinden gelişen direnme eğilimlerinin bir çatı altında toplanması, aynı politik hatta duruşlarının sağlanması bir zorunluluktu. Türkiye'de günlük yaşamda tam bir kaos hakimdi. Can güvenliği en yakıcı sorundu. Siyasal nedenlerle günde 5-10 insan hayatını yitiriyordu. şehirler, mahalleler, sokaklar, okullar, işyerleri saflaşmanın içine giriyordu. İdeolojik saflaşma sürecini yaşayan toplum, hızla fiziki bir saflaşmaya gidiyordu. Ev ev, sokak sokak yaşanan ayrışmada bireyler tercihini yapmak zorunda kalıyordu. Ya o barikatın arkasında olacaktı, ya da bu barikatın. Belki de o günler çatışan tarafta olanlar için değil, fiziki çatışmada yer almak istemeyenler için daha zor günlerdi.

Devrimci Yol çevresinin ortaya attığı Direniş Komiteleri bir bakıma kendileri adına, bu kaosun önüne geçebilmenin çabasıydı. Kimin ne yapacağı, ne zaman yapacağının bilinmediği bir siyasal çatışma yerine, anti-faşist mücadelede derli toplu bir hat oluşturmak zorunluluktu.

«Faşist güçlerin, halk yığınlarını yıldırmaya yönelik saldırıları, geniş halk yığınları arasında bir savunma ihtiyacının doğmasına neden olmakta; çatışmanın genişleyip yaygınlaşması, anti-faşist bir dayanışma eğiliminin doğmasına ve gelişmesine neden olmaktadır. Direniş komiteleri bu eğilimin devrimci bir doğrultuya kanalize edilmesi, bağımsız bir devrimci hareketin, halk iktidarını hedefleyecek şekilde ve tüm anti-faşist halk güçlerinin birleşik devrimci savaşının örgütlendirilmesi doğrultusunda kavranılmasının bir gereği olarak ortaya çıkmıştır.»(Devrimci Yol. Sayı 13 15 Ocak 1978)

Direniş Komiteleri kısa zamanda faşizme karşı mücadele etmek isteyen insanların vazgeçemedikleri adres oluyordu. Her mahallede, her okulda, her işyerinde bir komite kuruluyordu. Adeta mantar gibi bitiyordu komiteler. Bu kez de Devrimci Yol önderliği, Direniş Komitelerine çeki düzen vermekle uğraşıyordu. Devrimci Yol dergilerinde üst üste yazılar çıkıyor, Direniş Komitelerinin aynı politik zemine çekilmesine çalışılıyordu.

Devrimci Yol'a göre; faşizme karşı mücadele bir devrim sorunuydu. Bu noktada, sivil faşistlerle çatışmanın yaşanmadığı ya da yaşanarak bertaraf edildiği alanlarda da, komitelerin kurulması, kurulmuş komitelerin devam ettirilmesi öneriliyordu. Anti-faşist mücadelede yakalanan halka, devrimci bir yola kanalize edilmezse, elden kaçabilirdi. Bu yüzden Direniş Komitelerini yalnızca sivil faşist güçlere karşı kavga zemini olarak düşünmek yanlıştı.

Bu tespit, Direniş Komiteleri'nin diğer yüzünü ortaya çıkarıyordu. Komitelerin çatısı altında, olabildiği kadar, sosyalizm yaşatılacaktı. Devrimcilerin tartıştığı sosyalizmin, yeni bir toplumsal projenin ne menem bir şey olduğu halka gösterilmeliydi. Sosyalizmin ilk adımları atılacak, sosyalist kültür, komitelerin çatısı altındaki insan ilişkilerinde yeşertilecekti. Komiteler sosyalizmin, yani gelecek iktidarın nüveleri olacaktı. Sosyalizm bir pastaydı, halka tadını hiç bilmediği bir pastayı yedirmek zordu. Önce rengine ve kokusuna alışmalıydı halk. Pasta dilim dilim yedirilmeliydi. Direniş Komitelerine pastanın dilimi olma misyonu yüklenmişti.

«Direniş Komiteleri en geniş anlamda, devrimci halk iktidarının birer nüveleri olarak kavranmalı ve bu doğrultuda derinleştirilip geliştirilmelidir.»(Devrimci Yol. Sayı 13 15 Ocak 1978)

«Kitlelerin savunma organizasyonları» olarak tanımlanan bu komitelerin. anti-faşist mücadele ile sınırlı kalmaması amacıyla geliştirilen politikaların bir de, Devrimci Yol çevresinin hedeflediği proleterya partisiyle ilgili yanı vardı. Direniş Komiteleri böyle bir partinin cephe örgütleri olacaktı. Parti ve Direniş Komiteleri birbirini tamamlayan ve birbirini geliştiren iki olguydu.

«Direniş Komiteleri mücadelesinin başarıya ulaştırılabilmesi, böyle bir devrimci önderliğin (proleteryanın öncü savaşçı partisinin) varlığına kopmaz bir şekilde bağlıdır.»(Devrimci Yol Sayı 13 15 Ocak 1978)

Direniş Komiteleri'nin anti-faşist mücadelede gösterdiği başarı, nüve olma olgusunda gösterilemedi. Fatsa bu özelliği ile girdi Türkiye'nin gündemine. Küçük bir kasabaydı. Yapılanlar dikkat çekiyordu ve sistem Fatsa'dan rahatsız olmuştu.

Aydınlarla Yakın İlişki

Devrimci Yol çevresinin, 12 eylül öncesi, Türkiye'deki sol muhalefete sempatiyle bakan, sol muhalefeti araştırma konusu yapan kimi aydınlar ve gazetecilerle yakın ilişkileri vardı. Kaba anlamıyla, örgütsel bir ilişki olarak anlaşılmamalı bu. Türkiye'yi, sol muhalefeti anlamaya, tanımaya çalışan aydınlar karşılarında Devrimci Yol'u görüyorlardı. Gecekondu mahallelerinde, Tariş'te, Fatsa'da, ÖTK'da, işçi hareketinde, diğer sosyalist hareketlerden daha sık karşılaşıyorlardı Devrimci Yol ismiyle.

Türkiye'ye has bir sosyalizm modeli peşinde koşan Devrimci Yol çevresi hem bu yönüyle hem meşru müdafa çizgisini teorize etmesiyle, hem de diğer sosyalist hareketlerle karşılaştırılmayacak oranda yoğun kitle desteği ile sol aydınların dikkatlerini çekiyordu. Belki de, Fatsa'yla başlayan ilgi, karşılarına Devrimci Yol'u çıkarıyordu.

8-14 Nisan 1980'de Fatsa'da düzenlenen «Fatsa Halk Kültür şenliği»ne katılan kimi yazar, gazeteci, öğretim üyelerinin Fatsa izlenimleri, Fatsa'dan ve dolayısıyla Devrimci Yol'dan etkilendiklerini gösteriyordu.

Şenlikle ilgili değerlendirmeler şöyleydi.

«Bana sorsalar «nerede yaşamak isterdin?» diye, Fatsa'da, derdim. «Fatsa gibi bir yerde» derdim.... Bir zamanlar pek ateşli bir tartışma vardı devrimciler arasında. Devrim kırdan kente mi, kentten kıra doğru mu olacak diye. Ben de «Yolda olacak« diye seçeneği üçlerdim aklımca. Benim bu kestirmeci buluşum, Yol'un önemini küçültmez elbet...Fatsa'da yeni bir yaşama örneği oluşuyor, yeni bir üretim biçimine doğru ve buna paralel yeni bir kültür, yeni bir ekin elbet. Fatsa Kültür şenliği'nin anlamı buydu..Ha, onu da unutmadan söyleyeyim, Fatsa'da hır-gür, vur-kır yok. Düzeni düzen olan yerde, Dirlik-düzenlik de oluyor....Bizim sağır sultanlara bu duyurulur mu acaba? Sanmam!...»

Can Yücel
4-5 1980/Demokrat

«Bence Fatsa'da başarılmış çok önemli bir şey var. Fatsa'da devrimci bir çabanın arkasında halk var. Başarının sırrı ise yola çıkanların masa başı teorik-stratejik tartışmaları bir yana bırakarak, Fatsa'da halk için önemli somut işler yapmış olmaları.»

Şükran Ketenci

«Fatsa, çözülmez sanılan toplumsal sorunların insanlara kendi yaşamlarına ilişkin kararları kendilerinin almaları hakkı tanındığında çözümlenebileceğinin umudunu sergiliyor. Fatsalılara yaşadığımız çağ adına teşekkür ediyorum.»

Doç. Dr. Ünsal Oskay

«Fatsa'da insanı etkileyen en önemli gerçek orada yaşayan halkın bilinç düzeyidir. Yaşlı başlı insanların sağlam inançları, kararlılıkları ve sorunlara doğru yaklaşımları ve bu gibi düşünceleri arı bir dille açıklamaları Türkiye'de yeni ve sağlam bir gerçeğin Fatsa'da oluştuğunu etkileyici bir biçimde anlatıyor insana.»

Mahmut Tali Öngören

«Fatsa aydınlık bir yolda ama yolculuk daha yeni başlamış. Her türlü etkileşim tüm dinamiği ile sürüyor. Öğrenirken öğretiyor, öğretirken öğreniyorsunuz.»

Dr. Tuğrul Eryılmaz

«Büyük partilerimizin karizmatik liderler önderliğinde sonuçsuz uğraşları yanında bu küçük kasabada örgüt çalışması, halkın siyasal katılımının doruğa ulaştığı yerel demokrasi örneği ne kadar anlamlı.»

Dr. Yazgülü Aldoğan

İlhan Selçuk Devrimci Yol'un farkına varan aydınlardan birisiydi. Selçuk, Türkiye Sorunları Dizisi 'nin Temmuz 1988 sayısında kendisine yöneltilen bir soru üzerine Devrimci Yol'u şöyle tanımlıyordu.

«..Devrimci Yol Anadolu'nun doğasına uygun yapıdaydı belki; ama Devrimci Yol'un belirli bir yönetim merkezi yok gibiydi. Ve birbirinden bağımsız, hatta birbirinden habersiz Anadolu illerinde ilerici gençlerin kendilerini ortaya atmalarıyla kurulmuş, bir disiplini olmayan, örgütsel tüzüğü de bulunmayan bir hareket. Belki güzel...»

Yalçın Küçük ise, Türkiye Üzerine Tezler kitabının 577. sayfasında, Devrimci Yol'u benzer bir biçimde değerlendiriyordu. «..Türkiye'nin toprağından doğuyor. Aynı koşulların aynı doğuma yol açmasını düşünmek zorunluluğu inkar edilemiyor.»

12 Eylül'den sonra yayınladığı «Bin İnsan«, «Bin Tanık» gibi kitaplarla Türkiye'deki insan hakları ihlallerine dikkat çeken, 12 Eylül faşizminin yarattığı karanlığı bir parça da olsa aydınlatmaya çalışan gazeteci-yazar Erbil Tuşalp, işkenceyi açığa çıkardığı, vurgu yaptığı olayların bir kısmını Devrimci Yol sanıklarına ayırıyordu. Tuşalp'in Cumhuriyet Gazetesi'ndeki odası 12 Eylül mağdurlarının uğrak yeriydi. Tuşalp, benim de içinde bulunduğum bir grupla yaptığı sohbet sırasında, «Devrimci Yol ilginç bir hareket. Dergileri 150 bin satıyordu Hadi, diyelim, bunun bir kısmını zorla satıyorlardı! 100 bin civarında bir satış bile, Türkiye solunun o zamana kadar ve sonrasında bir daha yakalayamayadığı bir sayı. Bunu nasıl başardıkları araştırmaya değer bir durum.» diyordu.

12 Eylül'den sonra, Ankara'da görülmekte olan Ana Devrimci Yol Davası'nda Dev-Genç'li sanıkların yargılanmaları sırasında bir grup aydın tanıklık yapmak için başvuruyordu. Aralarında, 12 Eylül öncesinin CHP'li parlementerleri Ertuğrul Günay, Temel Ateş, gazeteci Mustafa Ekmekçi, Mustafa Gazalcı'nın da bulunduğu aydınlar mahkemeye verdikleri dilekçeyle, sanıkların, 1974-1980 döneminde yaşanan olayların sorumlusu gibi gösterilmelerine karşı çıkıyorlar, saldırgan değil saldırıya uğruyan konumda olduklarını belirtiyorlardı.

Bağımsız Bir Hareket

Devrimci Yol'un en belirgin özelliği Türkiye'ye özgü bir hareket olmasıydı. Bu özelliği ile diğer sol gruplardan ayrılıyordu.

Devrimci Yol çevresi, 1975-80 yılları arasında, dünyadaki sosyalist hareketlerin, partilerin büyük bir kısmının içinde bulunduğu SBKP-ÇKP-AEP kamplaşmasının dışında kalmayı beceriyordu. Türkiye'ye özgü olanı yakalamaya çalışmak, Anadolu toprağına uygun sosyalizm ve örgütlenme arayışları, Devrimci Yol hareketinin öne çıkmasını, kitleselleşmesini sağladı. Bugün de sıkça kullanılan, tartışılan «Söz-yetki-karar», «Üreten biz-Yöneten de biz olacağız», «Direniş Komiteleri», «halk komiteleri», «sosyalist demokrasi» gibi kavram ve sloganlar, o yıllarda Devrimci Yol çevresi tarafından solun gündemine sokuldu.

O yıllarda Devrimci Yol çevresine karşı yapılan sert eleştirilerin başında da, bu tartışma başlıkları geliyordu. Devrimci Yol çevresi, özellikle THKP-C kökenli örgütler tarafından, Mahir Çayan'ı inkar etmekle suçlanıyordu. Direniş Komitelerinin Mahir Çayan'ın tezlerinde olmadığı, söyleniyordu.

Devrimci Yol Ana Davası'nın 1 No'lu sanığı Oğuzhan Müftüoğlu, o günkü tartışmaları şöyle değerlendiriyordu bir yazısında: «Zengin bir mücadele ve deneyler birikimini sunan Devrimci Yol pratiği bize göre THKP-C hareketinin en iyi değerlendirmesi sayılmalıdır. Onun en iyi savunmasını da, devrimci bir eleştirisini de orada bulmak olanaklıdır. Bu nedenle «Fatsa», «Kızıldere» nin bir devamı olduğu kadar onun bir eleştirisidir de.» (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi. Mart 1990)

Bir parantez de burada açmak gerekiyor. Devrimci Yolcuların teorik konulardaki bağımsızlıkçı çizgilerinin pratiklerine de yansıdığını görüyoruz. Bu çalışma sırasında dikkatimi çeken noktalardan birisi de bu oldu. Önemli bir noktaydı ve bugün yalnızca solun değil tüm Türkiye'nin tartıştığı bir konuya açıklık getiriyordu. Bağımsızlıkçı tavır; Devrimci Yol taraftarları ârasında, bir siyasal kültür durumundaydı.

Yaşathak Aslan'da bu kültürün izlerini görmek mümkün. "Bizi karakterize eden; aşırı bağımsız ve bağımsızlıkçı özelliğimizdi. Dış yardımları küçümsediğimiz gibi, elimizi verip kolumuzu kurtaramayacağımız ilişkilerden ısrarla kaçınıyorduk. Doğrudan ve dolaylı gelecek yardımlara kapalıydık. Yalnızca, kendimizle eşit gördüğümüz, hiç bir fayda beklemeden yardım yapacak tarafların yardımına açıktık. Böyle taraflar da bu bölgede fazlasıyla yoktu. En sıkışık olduğumuz dönemlerde bile gelen dış yardımları reddettik. Bu yüzden teknik araç-gereç vs. kendi olanaklarımızla sınırlıydı."

Mahmut Memduh Uyan'ın, 12 Eylül sonrası başlatılan mücadelenin yurtdışı -Lübnan'da kurulan kamplar- faslını anlatırken kullandığı ifadeler, örtülü bir PKK eleştirisi olarak görülmeli. "Bizim Filistin’li örgütlere dayanarak orda kalmamız sözkonusuydu. Filistinlilerin inisiyatifleri kırılınca, Suriyelilerin inisiyatifi yükseldi. Ve bizim için elverişli bir zemin olma özelliğini yitirdi. Çünkü biz, bağımsız kişiliğimizle, kendi siyasal yapımızla oralarda kalmak ve oralardan yararlanmak düşüncesindeydik. Filistinlilerin durumu buna uygundu. Fakat inisiyatif Suriyelilerin eline geçince, bağımsızlığımızı zedeleyici bir durum oluştu. Onun için orada kalmayı uygun görmedik."

Bu uygun görmeyiş aslında, Devrimci Yol'un,12 Eylül sonrası biraraya getirmeye çalıştığı direniş hattının zayıflamasına, daralmasına yol açıyordu. Devrimci Yol çevresinin, beş yıl sürdürdüğü kır pratiğinin yenilgiyle sonuçlanmasının pek çok nedeni sayılabilir. Ancak, gerilla mücadelesinde sığınılacak bir limanın varlığının ne kadar önem taşıdığı, PKK örneğinde görülebilir. PKK'nın eylemlerini sınırötesi bağlantılı sürdürdüğü bilinmektedir.

Burada iki tavır ortaya çıkıyor. Devrimci Yolcular, bağımsızlıklarını zedeleyeceğini düşünerek, limana sığınmıyorlar. Bağımsızlık uğruna, yenilgiye davet çıkarıyorlar. PKK, bağımsızlığı hiçe sayıyor. Suriye'nin etkinliğindeki bölgelerde kalmaya devam ediyor. Bugün PKK'nın en büyük destekçilerinden birisinin Suriye olduğu artık tartışılmıyor.

PKK-Suriye ilişkilerinin hangi boyutta olduğunu Taner Akçam'dan öğrenelim; "Suriye ile ilişkiler sonucu, Suriye devletinin işkencehanelerini kullanıp kullanmadıklarını bilmiyoruz. Fakat Avrupa’daki esrar-eroin şebekesinin önemli bir kısmını ele geçirmiş Suriye Kürtlerinden devlet adına vergi toplama resmi görevini almış, vergisini vermeyen köylülerin kulak ve burunlarını kesmekle meşgul bir örgütün kalıcı işkencehaneleri olması da imkan dahilindedir" (Taner Akçam. Sosyalistler ve İnsan Hakları. Derleyen İnönü Alpat. Başak Yayınları. Sayfa: 76)

O günkü tavırlarıyla Devrimci Yolcular, bugün Suriye'nin tahsildarı olmakla sonuçlanacak bir ilişkiyi, baştan reddediyorlar.
 

Zorunlu Bir Vurgu

Burada bir parantez daha açarak sosyalistlerin ülkemiz topraklarında devam eden savaşa ve savaşan taraflara karşı tutumlarına vurgu yapmak gerekiyor.

PKK "gerilla savaşı" sürdürüyor. Sosyalist solun PKK eylemleriyle ilgili değerlendirmeleri ise tartışmaya neden oluyor.

Konumuzdan uzak sayılmamalı. Gerilla üzerine yapılan bir çalışmada PKK ve eylemleri çalışmanın herhangi bir yerinde kendiliğinden ortaya çıkıveriyor, İnsan haklarıyla ilgili bir tartışmada da öyle. Zaten gerilla tarzı, insan hakları, savaşın sürüp gittiği bir ülkede banş istemi gibi olguİar içiçe geçmiş bulunuyor. Birbirinden ayrı tartışılması zor görünüyor.

Ülkemizde ki sosyalistler PKK eylemleri konusunda ciddi bir sıkıntı yaşıyorlar. PKK değerlendirmesi noktasında açık değiller. Röportaj yaptığım insanlarda da bu sıkıntıyı sezinledim. PKK eylemleri ile ilgili düşüncelerini öğrenme isteğim sonuçsuz kaldı. Sorulara genellikle yanıt vermediler. Nedenini anlayabilmek mümkün değil. Bir dönem gerilla olmuş insanların, hem siyasi olarak hem de onunla bağlantılı askeri eylemleri değerlendirmemeleri, değerlendirmeden kaçınmaları anlaşılamadı benim tarafımdan.

Bu konuda sosyalist çevrelerde iki farklı bir tavır görülüyor Kimileri eylemleri desteklerken, kimileri susmayı tercih ediyor. Destekleyenler, zaten destekliyor. Ama susmak; eleştirmekten kaçmak, korkmak anlamı taşıyor.

Bu giriş yazısını kaleme aldığım günlerde, İzmir Gaziemir'de genellikle askerlerin devam ettiği bir kafeterya bombalandı. Beş insan öldü, onlarcası yaralandı. Daha önceki günlerde de, Hatay Samandağ yakınlarında meydana gelen olayda, PKK sekiz maden işçisini kurşuna dizdi. İkinci olay, 1 Eylül Dünya Banş Günü öncesine ikinci olay ise sonrasına denk geliyordu. Rastlantı mıdır, bilinmez ama, barışın kuşatma altında olduğu, barışın istenmediği izlenimi verilmeye çalışılıyordu sanki.

Zamanın Başbakanı Süleyman Demirel'in, "Kürt realitesi" adı altında başlattığı tartışmalardan sonra, kürt sorunu Türkiye'nin gündeminde önemli bir yer tuttu. İlk yıllardaki olumlu hava çabuk dağıldı. Kürt sorununu PKK ile eş görme, sorunu reddetme, barışçı çözüm önerilerine yanaşmama anlayışı genel kabul gören anlayışlar oldu zaman içerisinde. Bu noktada, PKK'nın yaptığı kimi eylemler öne çıktı. Türk toplumundaki bu değişime damgasını vurdu. Kritik sayılabilecek eylemlerdi bunlar.

Çetinkaya Mağazasının yakılmasıyla başladı herşey. Bu olay kürt sorununu apayrı bir mecraya soktu. Doğu ve Güneydoğu'da yaşayan insanlara -özellikle kadın ve çocuklara- yönelik kimi eylemlerle devam eden süreç, 30 silahsız askerin öldürülmesi ve Tuzla katliamıyla çığırından tamamen çıktı. Tuzla katliamına benzeyen Gaziemir katliamı ise, kürt sorununun tartışılabilirliğini tamamen ortadan kaldırdı.

Kamuoyuna göre, artık sorun kürt sorunu değil, terör sorunuydu. Kamuoyunu bu noktaya getiren, başlangıçtaki kürtler açısından var olan olumlu havayı dağıtan, ne ilginçtir ki, PKK ve onun eylemleri oldu.

Devletin Kürtlere yönelik poitikasını tartışmaya kendi adıma ihtiyaç dahi duymuyorum. Kürt sorununun geldiği nokta, iki tarafın da demokrasi, insan haklarına saygı, sorunların barışçıl yöntemlerle çözülebilmesi kültürüne ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Kan ve gözyaşına bürünen, ancak yarattığı acılarla gündeme girebilen Kürt sorununu bu noktaya, tarafların bilinen politikaları getirdi.

Kürt sorununun, tamamen savaş boyutlarına sıçramasından başlayarak, sosyalistlerin "barış" istekleri, ilgi alanlarının odağına oturdu. Her yıl 1 Eylül'de düzenlenen Banş etkinliklerine sosyalistler öncülük ettiler. Savaşa son verilmesini, ölümlerin durmasını savaşa harcanan milyarların yatırımlara ve çalışanların ücretlerine aktarılmasını istediler. Savaş zemininde yaşanan insan hakkı ihlallerine karşı çıktılar. Barış, demokrasi ve özgürlük taleplerini Kürt sorununa eklemleyip, politika üretmeye çalıştılar.

Buraya kadar yazılanlar tartışılmasız noktalar. Sıkıntı buradan sonra başlıyor. PKK'nın, topyekün bir savaşta bile görülmeyecek şekilde sivillere yönelik saldırıları karşısında sosyalistler sessiz kalmayı yeğlediler. PKK'nın neden olduğu hak ihlallerine karşı çıkmadılar. Devletin yol açtığı hak ihlallerine karşı çıkıp, bunu bir mücadele konusu yaptılar ama PKK'nin hak ihlallerini "savaştır, olur böyle şeyler" şeklinde yorumladılar. Bu noktada ciddi bir çifte standarta düştüler. Kamuoyunun önünde insan haklarının korunması ve barış talepleri inandırıcılığını yitirdi.

Son aylarda kim sol çevrelerin ilginç bir tavrı dikkat çekiyor. PKK'nın neden olduğu hak ihlallerini, kimi sol/sosyalist gruplar ve partiler basın açıklamalarıyla kınıyorlar. Bu kınamaları, kamuoyu baskısına bağlamak haksızlık olur mu, bilemiyorum? Çünkü, arada bir yapılan basın açıklamalarından başka PKK konusunda herhangi bir politika değişikliğine gittikleri görülmüyor.

1995 yılı Barış Şenlikleri de bu konuda ilginç bir örnekti. Çeşitli sol/sosyalist parti ve grup, Kürt gruplarla ortaklaşa şenlikler düzenledi. Mitinge dönüşen şenliklerde, barışın ruhuna hiç uymayan sloganların atılmasının yarattığı olumsuz havanın yanısıra, PKK'nın insan haklarına ve barışa sekte vuran eylemlerine karşı durmayan kürt çevrelerinin, barış istemeyi ne kadar hak ettikleri de tartışılmaya açık bir noktadır.

İnsan haklarında, barışta çifte standart olmaz. Barış istemleri, savaşan tarafların ne için savaştıklarına bakılmaksızın dile getirilir. İnsan hakkı ihlali varsa vardır. Kimin insan hakkı ihlaline neden olduğunun hiç bir önemi yoktur. Savaşan iki tarafı da, koşulsuz silah bırakmaya ve barışa çağırma durumda, ancak savaşa karşı olmak inandırıcı olabilir. Kimi sosyalist çevrelerin savaşa karşı çıkmaları "gençlere askere gitmeyin, kirli savaşa alet olmayın" uyarıları kendi adlarına bir tutarlılık sayılabilir. Ama PKK ve eylemlerine yaklaşımları bu tutarlılıklarına gölge düşürmektedir.

Sosyalistler savaşan iki taraftan birisi olan Türkiye'nin, bölgedeki, savaşa dayanan ve savaştan sonuç almaya dönük politikalarını eleştiriyorlar. Peki, kürt çevreleri aynı türden eleştirileri PKK'ya karşı ileri sürüyorlar mı? Yani örneğin, bu çevreler, Kürt gençlerine "PKK'ya katılmayın, savaşta taraf olmayın" diyorlar mı? Savaşta taraf olan bir anlayışla ortak barış şenliği düzenlemek, sosyalistlerin insan haklarında olduğu gibi, barış çağrılarında da inandırıcılıklarını yitirmelerine neden oluyor mu?

12 Eylül yenilgisinin ardından, doğal olarak insan hakları savunuculuğuna soyunan, kürt sorunu merkezli belirlemelerinin yanlışlığı nedeniyle, insan hakları savunuculuğunu beceremeyen, son bir kaç yıldır ise aynı hassasiyeti barış konusunda gösterip, bile bile aynı hataları tekrarlayan sosyalistlerin, toplum dışına itilmişliklerinin, sosyalizmin yaşanılası bir düzen olduğuna dair savlarının yankı bulmamasının nedenlerini biraz da kendilerinde aramaları gerekmiyor mu?

İnsan Hakları savunucusu Taner Akçam'dan PKK eylemleri ve sosyalistlerin tavrı noktasında aktarma yaparak parantezi kapatalım.

"..bir tarafın terör ve şiddetine, haklı olarak, "faşist devlet", "hain T.C." diye kin ve nefret kusarken, diğer şiddet eylemlerine, "olur böyle şeyler"; "her ulusal kurtuluş savaşı şiddete dayanmak zorundadır" veya "önce T.C. başladı. Asıl suçlu odur. PKK sadece cevap veriyor" gibi gerekçelerle alkış mı tutacağız? Aradaki yegane fark cinayetleri kimin işlemiş olduğunda mı yatacaktır? Devlet yaparsa "vahşet", "kıyım", "katliam"; PKK yaparsa, "Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin ilerlemesine hizmet eden devrimci eylem" mi olacaktır. Yani eylemin kendisi, cinayetin, toplu öldürmenin kendisi değil de, kimin yaptığı, kimi öldürdüğü, hangi amaç için öldürdüğü mü bizim için belirleyici olacaktır?...PKK'nın cinayetlerine seyirci kalıp, devletin terör eylemlerini eleştirmek sol-sosyalist hareketlerin ortak tavrıdır." (Sosyalistler ve İnsan Hakları. Derleyen İnönü Alpat. Başak Yayınları. Sayfa: 69)

12 Eylül ve kır pratiği

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra başlayan operasyonlar sonucunda diğer sol örgütler gibi Devrimci Yol çevresi de bitme noktasına geldi. Devrimci Yol'un lider kadroları, militanları, çok sayıda taraftarı yakalanıp tutuklandı.

12 Eylül'den sonra dört-beş ay daha ilişkilerini tutmayı başaran ve mahalle çalışmalarını, korsan kitle gösterilerini sürdürmeye çalışan Devrimci Yol, bir taraftan da 12 Eylül'e karşı özellikle Karadeniz, Ege ve Güney Anadolu'nun kırsal alanında direniş örgütlemeye çalışıyordu.

Önder kadroların yakalanması, kırsal alanda yenilen darbelerle hızla dağılan hareket, 1982 yılında yurtdışında kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi'yle yeni bir atılımın içine giriyor, Cephenin politikalarını, yine kırsal kesimde, gerilla faaliyeti bazında hayata geçirmeye çalışıyordu.

Devrimci Yol, 12 Eylül sonrası militanlarına yönelik iki ayrı yazı yayınladı. İlk yazı Kasım 1980, ikincisi ise Ocak 1981 tarihini taşıyordu. Bu iki yazıdan sonra, 1982 Politik Hattı ve Cephe ile ilgili çıkan yazılara kadar derin bir sessizlik hakim oldu.

İlk yazıda, 12 Eylül rejiminin, uluslararası boyutları, ekonomik ve politik nedenleri uzun uzun ele alınıyor, direniş çağrısı yapılıyor, solun birliği üzerinde duruluyordu. «Cuntaya karşı birleşik devrimci direniş cephesinin oluşturulması kesinlikle gerekli hale gelmiştir.» deniliyor, 12 Eylül rejiminin gücü ve kendi mevcut güçleri gözardı delircesine sanki bir inatlaşmanın içine giriliyor, ciddi bir iddia ortaya atılıyordu. «Cunta mutlaka yenilecektir. Çünkü uzun vadede başarıya ulaşma şansları ve uygulamaya koydukları politikaların başarıya ulaşabilmesinin koşulları hemen hemen hiç yok gibidir.»

Yazının başında yer alan «Böyle bir gelişme genel olarak Türkiye'deki sınıflar mücadelesini ve Devrimci Hareketin gelişimini ne yönde etkileyecektir?» sorusu , 12 Eylül yönetiminin kısa bir süre içinde elde ettiği tartışılmasız zaferle! yanıtını buluyor, iddialı sözler yerini suskunluğa ve yenilgiye bırakıyordu.

İkinci yazı ise daha çok örgüt içi sorunlara, yeni dönem örgütlenme tartışmalarına ayrılıyordu. Yazıda, Direniş Komitelerinin mutlaka daraltılması isteniyor, alınan darbelerden söz ediliyordu. Daha bir gerçekçi havası vardı bu yazının. Yazıda kırsal kesimde başlatılan mücadeleye ağırlıklı bir yer veriliyor ve kırsal kesimde başlatılan mücadelenin, bir şans olduğu vurgulanıyordu.

«Kırsal bölgelerdeki devrimci birliklerimiz mutlaka yaşamalıdır. Dağlarda, en zor şartlar altında yaşamını ve mücadelesini sürdüren her militan cuntaya karşı halkımızın zafere olan inancının tükenmez bir kaynağı olacaktır. Ve de önümüzdeki dönemde, yurt çapında cuntaya karşı yükselmeye başlayacak olan mücadelenin Anadolu'nun yoksul kırlık bölgelerindeki karşı konulamaz gelişiminin bir garantisi olacaktır.»

Bütün bu girişimlerden bir sonuç alamadı Devrimci Yolcular. Cephenin kurulmasıyla başlatılan yeni süreç; kendi içlerinde yaşadıkları tartışmalar ve gerillanın başarısızlığı; her şeyin bitmesi anlamına geliyordu.

Artık Devrimci Yol geleneğinden geldiğini söyleyen insanlar vardı yalnızca. 1980'lerin ikinci yarısından sonra başlayan öğrenci hareketliliğinin,1990'ların başıyla birlikte yükselen kamu çalışanları örgütlülüğünün ve insan hakları mücadelesinin içinde yer alıyordu Devrimci Yolcular.

1990'ların Türkiye'sinde sol artık daha bir cesaretle, şimdiye kadar tabu olan konuları tartışmaya başlıyordu. Bu tabuların başında «yasal parti» geliyordu. Devrimci Yol'un son «Merkez Komitesi»nin cezaevinden çıkmasıyla başlatılan tartışmalar, yeni ayrılıklara yol açıyor, Devrimci Yol çevresinin bir bütün halinde sürece katılımı mümkün olmuyordu. Dağınık ve örgütsüz geçirilen yıllar, düşüncelerin farklılaşmasını beraberinde getiriyor, Devrimci Yolcular, günün politik gelişmelerinin değerlendirilmesi ve yapılacaklar noktasında ayrı duruşları tercih ediyordu. «Tartışma süreci»nin sonunda, Devrimci Yol geleneğinden gelen insanların bir kısmı yasal bir parti kurulması noktasında birleşiyor ve çalışmaları başlatıyordu

Bu sürecin bir diğer sonucuysa, kendisini, devrimci bir hareketin yeniden oluşturulmasının zemini olarak ifade eden Yeniden Dergisi'nin çıkmasıydı. Yeniden'in çıkışıyla birlikte birbirine uzak duran ama ayrılıklarını 'resmileştirmeyen' çevreler arasında köprüler iyiden iyiye atılıyor, tek tek grupların kendilerini ifade etme, kendi zeminlerini oluşturma süreçleri başlıyordu.

Devrimci Yol Davaları

12 Eylül darbesinden sonra, Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri'nce açılan siyasi davalarda onbinlerce insan yargılandı. Bu mahkemelerin kuruluşu, işleyişi ve mahkemelerden çıkan kararlarla ilgili tartışmalar kamuoyunu epey bir meşgul etti.

Sıkıyönetim Mahkemelerinin hukukdışı olduğu, sivilleri yargılamaması gerektiği savunuldu. Sanıklara savunmalarını hazırlamaları için olanak yaratılmadı denildi. Mahkemelerde savaş hali hükümlerinin uygulanmasının, sivillerin hem mahkeme karşısında hem de cezaevinde asker statüsünde değerlendirilmesi eleştirildi.Verilen kararların; siyasi kararlar olduğu ileri sürüldü. İşkence altında alınan ifadelerin kanıt sayılmasına dikkat çekildi. Askeri Mahkemeler, bol bol idam ve müebbet hapis cezası verdi. Gözaltına alanıp da, işkence için suç duyurusunda bulunmayan sanık yok gibiydi. 12 Eylül döneminde yüzlerce insan işkencede, idam sehpalarında can verdi. Yalnızca, Ankara Devrimci Yol davasında dört sanık işkencede hayatını yitirdi.

12 Eylül yargılamalarının, hiç kuşkusuz, en dikkate değer davalarındandı Devrimci Yol ile ilgili olarak açılan davalar. Türkiye'nin hemen hemen her ilinde ve bir kısım ilçesinde Devrimci Yol davaları açıldı. Özellikle, Karadeniz, Akdeniz, Ege, İç Anadolu ve Marmara'da yoğun yargılanmalar yaşandı. Askeri Mahkemeler'ce kimi dosyalar birleştirildi. Bu açıdan net bir sayı ortaya çıkarmak zor. Türkiye genelinde kırk civarında Devrimci Yol davasının açıldığı söylenebilir. Bu davalarda onbine yakın insan yargılandı. Yalnızca, Ankara Merkez Devrimci Yol davasının sanık sayısı 1000 civarındaydı. Artvin'de 898 ve Fatsa'da 900'dü sanık sayısı.

Bütün bu rakamlar, 12 Eylül öncesinde Devrimci Yol'un ne kadar yaygın bir siyasi hareket olduğu noktasında ipuçları verebilir insana. Bu davaların ortaya çıkışı, yargılama süreci ve kararlar; yüzlerce klasörü bulan dökümanlarıyla ayrıca bir araştırma konusu yapılabilir. Çünkü bu davalar, basit bir yargılamanın ötesinde, Türkiye'nin, yaşanılan dönemin canlı tanıklıklarla tartışıldığı bir platform durumundaydı.

Burada, Bireşim Yayınlarından çıkan «Unutulmasınlar diye..» isimli kitapta yer alan ve 36 Devrimci Yol davası ile ilgili bilgileri aktaracağım. Kitapta, Ankara Merkez Devrimci Yol davasına ve bazı davalara yer verilmemiştir.

  1. İstanbul -Trakya Ana Davası
  2. İstanbul Avcılar Davası
  3. İstanbul Bakırköy Davası
  4. Gebze Davası
  5. Bursa Ana Davası
  6. Bursa Ek Davası
  7. Zonguldak Davası
  8. Uşak Davası
  9. Balıkesir-Çanakkale-Manisa Ana Davası
  10. Manisa-Sarıgül Davası
  11. Manisa-Alaşehir Davası
  12. Denizli Davası
  13. Antalya-Burdur Toplu Davası
  14. Yeni Çeltek Davası
  15. Sivas Davası
  16. Çorum Merkez Davası
  17. Çorum-Osmancık Davası
  18. Çorum-Kargı Davası
  19. Turhal Davası
  20. Adana Ana Davası
  21. Mersin Merkez Davası
  22. İskenderun Davası
  23. Gazipaşa(Antalya) Davası
  24. Artvin Davası
  25. Ordu-Fatsa Davası
  26. Ordu-Gürgentepe Davası
  27. Ordu-Gölköy Davası
  28. Ordu-Ünye Davası
  29. Ordu-Aybastı Davası
  30. Trabzon Ana Davası
  31. Trabzon Ek Davası
  32. Trabzon-Sürmene Davası
  33. Trabzon-Tonya Davası
  34. Samsun Merkez Davası
  35. Samsun-Çarşamba Davası
  36. Giresun Davası

Kitapta, sanık sayılarında ve mevcut bilgilerde, dosya birleştirmeler ve ayırmalar nedeniyle sürekli bir değişimin yaşanmış olmasından kaynaklı olarak, sonucu değiştirmeyecek ölçüde hata payının olabileceği vurgulanıyor.

36 davada toplam sanık sayısı 4403 olarak görülüyor. Bu sanıklardan 251'i kadın. Sanıkların yaş dökümü ise şöyle:20 yaş ve altı; 1505, 21-25 yaş; 1320, 26-30 yaş; 740, 31-40; 477, 41 yaş ve üzeri; 307. Yaşı belirlenemeyenlerin sayısı ise; 54. Bu rakamlar, Devrimci Yol davalarında yargılanan insanların genellikle genç yaşta -25 yaş ve altı- olduğunu gösterse de, 30 yaş ve üstü kayda değer bir rakama ulaşıyor.

Sanıkların mesleki durumuna bakıldığında; yaş dökümünde olan kümeleşmenin burada bulunmadığı görülüyor. Türkiye'de sol-sosyalist hareketlerin genelikle öğrenci ağırlıklı durumu, Devrimci Yol davalarındaki sanıkların için geçerliğini yitirir görünse de, yine de ilk sırayı 747'le öğrenciler alıyor. Öğrencileri 511'le memurlar (Mühendis, teknisyen, subay, polis, hemşire, muhtar), 1062'iyle işçiler ve 593'le çiftçiler (İşçi ve köylü sayısı kayda değer bir sayı olarak ortaya çıkıyor. Bu sayı, Devrimci Yol hareketinin, gençlik hareketi olma özelliğini aşmaya çalıştığının, sınırlarını zorladığının bir göstergesi sayılabilir.) takip ediyor. Sanıkların mesleki dökümü şöyle devam ediyor: 290 esnaf, 30 üst meslek grubu (müteahhit, tüccar, serbest muhasebeci vb.), 110 alt meslek grubu (pazarcı, seyyar satıcı, garson, komi, boyacı, şoför, muavin vb.), 103 evkadını/kızı, 400 işsiz, 5 belediye Başkanı, 348 belirlenemeyen. (Belirnemeyenlerin bir bölümünü 15 yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor.)

Dava sanıklarının öğrenim durumları yaş ortalamasıyla parelellik taşıyor. Üniversite öğrencisi, terk ya da bitirmişlerin sayısı 486, lise ve dengi okullar için bu sayı; 858, ortaokul için; 279. İlkokulu bitirmiş ya da yalnızca okuryazar olan sanıkların sayısı 858, okuma yazması olmayanların sayısı ise; 65. 1857 sanığın ise öğrenim durumu belirlenememiş.

Sanıkların yakalanma tarihleri, Devrimci Yol hareketinin 12 Eylül sonrası gelişim seyrini ve yenilginin rakamlara ifadesini gözler önüne seriyor. Sanıkların neredeyse yarısı, 12 Eylül şokunu atlatamadan yakalanıyor.

12 Eylül ile başlayan operasyonlarda 1980 yılının Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında toplam 1111 kişi yakalanıyor. 1981'in 12 ayında yakalananların sayısı 1153 kişi. 1981'in ilk yedi ayında (toplam 922 kişi) yakalananlarla, 1980'in son dört ayında yakalananların toplamı Devrimci Yol'un asıl darbeyi ilk yedi, sekiz ay içerisinde yediğini ortaya çıkarıyor. Merkez Komite iddiası ile yargılanan insanların bu aylar içerisinde yakalanması ve onlarla birlikte kitaptaki davalar arasında yer almayan Ankara Devrimci Yol Davası sanıklarının yine bu aylarda yakalandıkları dikkate alınacak olursa, 12 Eylül yönetiminin, Türkiye'deki en yaygın sosyalist hareketi, bir yıl içerisinde bitme noktasına getirdiği anlaşılıyor.

Devrimci Yolcu sanıklardan 317'si 1982 yılında, 288'i 1983'te, 142'si 1984'te ve 39'u 1985'te yakalanıyor.

«Unutulmasınlar Diye» isimli albümde sanıkların aldığı cezalar da yer alıyor. Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri 80 sanığı idama, 123 sanığı müebbete, 12 sanığı 21 yıl ve üzerine, 214 sanığı 11-20 yıl, 1771 sanığı da 0-10 yıl arası hapis cezasına mahkum ediyor.

Adama Faslı

Bu kitabı inançları için ölenlere adıyorum.

Ölümün karşısında hiç bir şeyin anlamının kalmadığını bilerek yapıyorum bunu. Bir parça, vicdan rahatlatmak olarak algılanmasını istiyorum.

Katıldığım bütün cenaze törenlerinde şair Burhan Sönmez'in şu dizeleri gelir aklıma: «Ah ölüm, bahtsız kızı diyalektiğin» Ölümün bir bahtsızlık, bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. İnsan kadar ölüme yakışmayan ama ölüme yakın başka hangi canlı olabilir ki?

İnsanın nasıl yaşadığının öldükten sonra bir önemi var mı? Zengin-fakir, mutlu-mutsuz, onurlu-onursuz.. Bütün bu duruşlar ölümle noktalanıyor, anlamları kalmıyor. Tanık olduğum en görkemli cenaze töreni Uğur Mumcu'nun cenazesiydi. O an da yaşadım buna benzer duyguları. Uğur Mumcu için arkasından akan yüzbinlerin bir anlamı olabilir miydi? Mumcu'nun o görkemin farkında olması mümkün müydü? Ancak karısı, çocukları, dava arkadaşları açısından önem taşıyabilirdi.

Ölümü; sonu olmayan bir hafıza kaybı olarak tanımlamak yanlış mı olur acaba?

Kuşatılmış, ölümle yüzyüze gelmiş bir gerilla grubunda, öleceklerini anlayan iki arkadaşın birbirlerine «elveda» dercesine bakmaları, ölen için ne ifade edebilir? Hafızası o an silinmiştir. Onda hayata dair hiç bir iz kalmamıştır. Ama o elvedanın, ölmeyip de geride kalana neler anlattığını anlamaya çalışmaktır asıl olan. Bu, ölümün de sırrını çözebilecek ipuçları verebilir insana.

Ölenlerin arkasından sarf edilen övgü sözlerinin asıl sahipleri geride kalanlar değil mi? Ölenlere adanan bir kitap, bir parça da geride kalanlara adanmış olmuyor mu?

Adama faslını çoğaltmalıyım.

Bu kitabı inançları için, düşüncelerinin hayat bulması için ölenlere adıyorum. İnançları için hiç bir fedakarlıktan kaçınmayanlara, her türlü zorluğun ve sıkıntının altına bilerek, isteyerek girenlere..

Uğur Mumcu'nun cenazesinin arkasından yürüyenlere..

Kuşatılan gerilla grubunda, az sonra ölecek arkadaşıyla nasıl gözgöze geldiklerini anlatana...Geride kalanlara yani.

Düşüncelerine katılalım ya da onları reddedelim. Yaptıklarını onaylayalım ya da eleştirelim. Bir hayal aleminde yaşadıklarını düşünelim ya da o hayallerin gerçeği güzelleştirdiğine inanalım. Hiç fark etmez bu övgüyü hak ediyorlar.

Hayal aleminde yaşamakla, kurulan hayallerle gerçeği güzelleştirmek farklı şeyler değil mi?

Hayal kuran, kurduğu hayaller için, acımasız bir gerçeği; yani ölümü seçen insanlar övgüyü hak ediyorlar. Peki günümüz insanı...Günümüz insanı övgüyü hak ediyor mu? Bu soruya nasıl yanıt vermeli? Bu sorunun muhatabı kim? Övgüyü hak ettiğini düşünenler mi?

Bugün ne toplumlara yön veren ideallerden ne de o idealler yolunda yürüyen insanlardan söz etmek mümkün. İnsanı ileriye götürecek, onu doğruya yakınlaştıracak arayışlara ne oldu? O arayışlar değil miydi, büyük alt-üst oluşlara, siyasal ve kültürel değişim ve dönüşümlere neden olan? İnsanın, ilk gerilla ustası sayılan Spartaküs'ten bu yana temel ihtiyaçlarıyla biçimlendirdiği -yurtseverlik, eşitlik gibi- arayışından, bugünün insanının arayışının ne kadar uzak olduğunu kestirmek güç mü?

Şair Ali Yıldırım «Mücbir sebep yazılarak kapanır mı büyük defter» diyor bir şiirinde. İnsan yapacağını yapmış, büyük defteri kapatmış görünüyor. İnsanın, ortaya çıkan bilançodan hoşnut olmadığı söylenebilir mi?

İnsan gittikçe çirkinleşiyor. Siyasal ve kültürel bir çirkinlik bu. Kim reddedecek bunu? Karşılığında neleri ileri sürecek? şiddetten, pornagrafiden, milliyetçilik ve gericilikten beslenen insanı allayıp pullamak zor olmayacak mı? Borsa oynayan, gazeteleri promosyonları için takip eden, şans oyunlarını deneyen insanın övgüyü değer olduğunu söylemek zor değil mi?

Hem hayallerimiz hem de bizi çepeçevre sarıp sarmalayan gerçek her gün biraz daha daralıyor. Sıkıldığımızı, bunaldığımızı hissederiz. İşimizden sıkılırız, evimizden. Arkadaşlıklar tad vermez kimseye. Bir şeylerin eksik olduğunu söyleriz hep. Bu eksikliğe bir türlü isim koyamayız.

Bazen yaklaşırız. Biraz daha zorlasak ortaya çıkıverecek gibi gelir. Ama zorlamayız. Hayatımızın birdenbire anlamsızlaşacağından korkarız aslında. Aslında, mutlu olmadığımızın farkına varmak korkutur gözümüzü. Bizleri tercihlere zorlayacak iç çatışmanın sonuçlarını göğüsleyemeyeceğimizi düşünürüz. Çünkü, kurulu düzenimizin değişmesini istemeyiz hiç birimiz Ev bark, çoluk çocuk, iş güç... Bütün bunların insanı mutlu eden yanları bulunur. Sıkı sıkıya sarılırız onlara.
Hayallerine, siyasi literatürdeki deyişiyle; ütopyalarına sıkı sıkıya sarılan insanlar övgüyü hak ediyorlar.

Toplumsal mücadeleler tarihi, bireylerin fedakarlıkları ve kahramanlıklarıyla biçimlenmiştir. Toplumsallık soyuttur. Somut olan insandır.İnsanın istemesi, herşeyin başlangıcı sayılmalıdır. İnsanın gücü; istemesinden gelmektedir.

Bu çalışma sırasında, toplumsal değişim ve dönüşüm uğrunda, idealleri ve hayalleri için; zoru olabildiğince kabul ederek, mümkün olmayanı mümkün kılmak uğraşında bulunmuş insanlarla yüzyüze geldim. Bu karşı karşıya duruşta, insanın istemesinden doğan gücün, deyim yerindeyse; nelere kadir olabileceğini anladım. Onsekiz ya da ne bileyim yirmi yaşında bir gencin, aslında bir çocuğun, kimilerine inandırıcı gelmese de, kendi inandığı bir gelecek için, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olmayan bir toplumsal proje uğruna, «ölümle randevulaşmasiının»başkaca bir anlamı olabilir mi?

Hayal kurmak zordur. Zoru seçen insan övgüyü hak ediyor. Bütün bunları siyasal önkabul ve koşullarımın dışına taşarak söylüyorum. Önemli olan siyasal olarak nerede saf tuttulduğu değil, zoru seçebilme cesaretini gösterebilmektir.

Devrimci Yolcu bir gerilla olmak; zoru seçmektir. Zapatista olarak dağa çıkmak da. İsrail işgaline karşı bir Filistinli, Rus işgaline karşı bir Çeçen olmak zordur. Ulusal kimliğinin arayışında bir kürt ancak hayalleriyle ayakta kalabilir. Keskin Sırp nişancılarının hedef aldığı bir Boşnak da.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org