"Sömürgecilik" Tartışmaları Üzerine (II)

"Günümüzde, sömürgecilik tahlili ve bir ülkenin sömürge, yarı-sömürge yada bağımlı ülke statüsünde olması, genel olarak devrim meselesi ve özel olarak milli mesele bakımından ne ifade etmektedir? Emperyalizm döneminde, "ulusal sorun, devletin iç sorunu olmaktan, bir çok devleti ilgilendiren sorun dıırumuna, tüm haklarından yararlanamayan milliyetleri boyunduruk altında tutmak, Avrupa dışındaki yeni halklar ve aşiretleri kendi etkileri altına almak isteyen emperyalist devletler arasındaki savaş sorunu durumuna dönüşür. Böylece, eskiden sadece kültürlü ülkelerde

  önem taşıyan ulusal sorun, bu dönemde yalıtık niteliğini yitirir ve genel sömürgeler sorunu ile kaynaşır." (Stalin, US ve SS. s. 62 abç). "Böylece ulusal sorun, ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olmaktan çıkıyor, ulusların, sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu genel sorunu haline geliyor." (age. s, 45 abç).

Bugün eğer milli meselenin kalıcı bir çözümü bulunmak isteniyorsa, bu çözüm mutlaka emperyalizmden bağımsızlık mücadelesinden geçmek zorundadır. Milli meselenin genel sömürgeler meselesiyle kaynaşması espirisinin anlamı budur.

Bugün Türkiye’deki milli mesele de böyle ele alınmalıdır. Daha önceleri de belirttiğimiz gibi, Türkiye’deki milli mesele, hem emperyalizm karşısındaki ezilen Türkiye halkları bakımından hem de özel olarak oligarşi karşısındaki ezilen Kürt ulusu bakımından gündemde durmaktadır. (Bak. Devrimci Yol sayı 9-10, "Türkiye’de Kürt Meselesi")

Milli meselenin sömürgeler genel meselesiyle kaynaşması ışığında Türkiye’deki milli mesele emperyalizmden bağımsız olma ve oligarşik diktanın yıkılması meselesi olarak, yani Kürt ve Türk halklarının ortak meselesi olarak görülmelidir. Türkiye halklarının enıperyalizme bağımlılığı noktasında milli mesele genel sömürgeler meselesinin bir parçası olmuştur. Bunun çözümü ise Türkiye halklarının emperyalizme karşı gerçekleştirecekleri "sömürgesel devrim"de yatmaktadır. Türkiye’de, Kürt milli meselesi de bu bütünlük içinde yer almaktadır. Türk ve Kürt ulusu arasındaki ezen ulus ve ezilen ulus ilişkisi ise, emperyalizme bağımlı ve eski tip bir çok uluslu devlet bünyesindeki bir milli mesele olmaktadır.

İşte Türkiye’deki milli mesele tartışmalarında bulanıklaştırılan nokta da burasıdır. Bu noktada, Türkiye’deki ezen ulus ve ezilen ulus ilişkisinin sömürgeci-sömürge ilişkisi olduğu iddia edilmektedir. Bundan kalkılarak dünya çapındaki ezen uluslu-ezilen uluslar bakımından geçerli olan bir ayrıma tekabül eden çözüm biçimleri (doğrudan ya da dolaylı olarak) savunulmaya çalışılmaktadır. Açıktır ki, bu türden hatalı yaklaşımların kaynağı, bugün dünya çapında ezen ulus devrimleri ile ezilen ulus devrimleri arasında yapılan ayrımın, somut olarak yeni tip çokuluslu devletler (emperyalist devletler) bünyesindeki ezen ulus ve bunların sahip olduğu bağımlı, sömürge, yarı-sömürge ulusların devrimleri arasındaki ayırıma tekabül ettiğinin görülmemesidir. Halbuki emperyalizme bağımlı bir eski tip çokuluslu devlette, ister "ezen ulus" konumunda olsun, tüm milliyetlerden meydana gelen halklar, emperyalizm karşısında ezilen ulus konumundadırlar ve milli meselenin çözümü emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinden (ve bu anlamda bir sömürgesel devrimden) geçmektedir. Bununda ötesinde, zaten eski tip bir çok-uluslu devlette, gerek sömürgeci ulus gerek sömürge ulus ya da bağımlı ulus statüsündeki tüm milliyetlerden emekçilerin birlikte kurtuluşunun objektif koşulları mevcuttur (Çarlık Rusyası bunun çarpıcı bir örneğidir). Yani böyle bir bütünlükte, Marksistlerin ezen ulus ve ezilen ulus devrimlerini birbirinden ayrı ele alması düşünülemez.

Türkiye’de de Kürt milli meselesi bir bütünlük içinde ancak böyle kavranabilir ve ezilen Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı tutarlı bir şekilde ancak böyle savunulabilir. Emperyalizme bağımlı ve eski tip bir çok uluslu devlet olan Türkiye’de Kürt ulusuna ister "sömürge" ulus denilsin, isterse denilmesin, ezen ulus ve ezilen ulus emekçilerinin ortak kurtuluşu mümkündür, mümkün olmaktan da öte somut devrimci görevdir. Bu bağlamda, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının savunulması vazgeçilmez bir görevdir. Öyleki ezilen Kürt ulusunun ayrı bir devlet olarak örgütlenmesi de gündeme gelebilir. "Bunu ise somut olarak tartışmak gerekir. Herhangi bir durumda, ezilen bir ulusun ayrı bir devlet olarak örgütlenmesinin o ulusun, proletaryanın ve emekçi halkların çıkarına olup olmadığının somut olarak tartışılması gerekir" (Devrimci Yol, sayı 10).

Şimdi, Türkiye ile Kürdistan arasındaki ilişkinin "sömürgecilik" olup olmadığını tartışmadan önce, böyle bir ilişkinin siyasi sonuçları üzerinde durmamızın nedeni sanırız ortaya çıkmıştır. Çünkü bu siyasi sonuçları kabul edip etmemek, bir bakıma Marksizm-Leninizmi kabul edip etmemekle eşdeğerlidir.

Ama bunu kabul ettikten sonra, Türkiye-Kürdistan (Kuzey Kürdistan) ilişkisine hâlâ sömürgecilik ilişkisi demek ise, siyasi sonuçları bakımından hiç bir anlam taşımaz. Bu bakımdan, Kürt ulusu için ayrı bir sömürgesel devrimi açıkça önermeyen Özgürlük Yolu (ve onun silik taklidi KSD) ile sürdüreceğimiz bir tartışmanın bizce anlam kazandığı en önemli nokta, ÖY’nun savunduğu "sömürgecilik" tezlerinin, Kürt ulusu için ayrı bir sömürgesel devrim ("anti sömürgeci ulusal demokratik devrim" vb) önerenlerin de "çıkış noktası" olmasıdır. Bunun ötesinde ise, ÖY (ve özellikle KSD’nin) bu tezleri savunmasının özel bir "anlamı" varsa, bunu Kürt miltiyetçileri ile olan ilişkilerinde bir "sömürge" tespitini "kârlı bir yatırım" olarak düşündüklerinde, kârlı bir istismar biçimi olarak gördüklerinde aramak gerekir. Bu oportünizme has tipik bir özelliktir.

***

Türkiye’de "sömürgecilik" tartışmalarının nasıl Marksist sömürgecilik teorisinin dışında sürdürülmekte olduğunu geçen yazımızda anlatmaya çalıştık. "Sömürgecilik emperyalizm dönemine has bir şey değildir, hatta kapitalizmden önce de sömürgecilik vardır. Sömürgeci olmak için mutlaka emperyalist olmak gerekmez. Bir yarı sömürge ülkenin de pek ala sömürgesi olabilir. Sömürge statüsünün genel ölçütleri bulunduktan sonra, bu ölçütler her hangi bir ülkede mevcutsa bu ülkeye sömürge demek gerekir, ya da, bir ülke bir sömürgeye benziyorsa orası bir sömürgedir...vb." şeklinde sürdürülen bir tartışmanın Marksizm bakımından bir değer taşımayacağını vurguladık. Buna karşılık Marksist sömürgecilik teorisinde, sorunun tarihsel ve yapısal boyutlarıyla nasıl ele alındığını, kısaca da olsa, ortaya koymaya çalıştık. Bu bağlamda, sömürgeciliğin, kapitalizmin kendi iç dinamikleriyle gelişmekte olduğu toplumsal formasyonların sorunlarını çözmede kullandıkları bir araç olarak incelendiği zaman, bilimsel bir değerlendirmesinin yapılabileceğine işaret ettik. Çağımızda, kapitalist sömürünün uluslararası (ülkelerarası) düzeyde gerçekleşen bir sömürü biçimi olan sömürgeciliğin, sömürgeci ülkeler ve sömürge ülkeler arasındaki bir İLİŞKİ olarak anlaşılması; bu ilişkinin ise tarihsel olarak uluslararası işbölümünün ve bunun son şekli olan dünya ekonomisinin (emperyalist sistemin) işbirliği ışığında anlaşılması gerektiğini söyledik. Kısacası, emperyalist sistemin bir sömürgeler tekeli yarattığını, ve artık bu sistem içinde sadece emperyalist ülkelerin sömürge sahibi olabildiklerini söyledik...

Türkiye’deki "sömürgecilik" teorisyenleri işte bu gerçekleri göremiyorlar. İktisadi ve toplumsal biçimler arasındaki tarihsel ve yapısal farkları açıklamayan "genel" bir sömürgecilikten söz edip duruyorlar. Tarihin her döneminde ve günümüzde bir ülkenin bir başka ülkeyi baskı altında tutması ve sömürmesini (ekonomik ve siyasi olarak ilhak etmesini) "sömürgecilik" olayıyla açıklıyorlar. Amaçları ise apaçık ortada duruyor: Kürdistan’ın "sömürge" olduğunu kanıtlayacak ve bir "teori"ye olan ihtiyaç! İşte bu yazımızda, Kürdistan’ın "sömürge" olduğunu açıklayan(!) söz konusu tezleri ele almaya devam edeceğiz ve bu tezlerin altında yatan "maruzat"lan da ortaya koymaya çalışacağız.

"Sömürgecilik" tartışmaları şöyle sürdürülmektedir: Kürdistan sömürge midir, değil midir? diye bir soru ortaya atılmaktadır. Kürdistan’ın bir sömürgeye "benzediği" görülünee burasının bir sömürge olduğunda karar kılınmaktadır!

Ama, Kürdistan’ın bir sömürgeye benzemesinin ne önemi vardır? Besbelli ki, önemli olan ve tahlil bakımından da bir anlamı olan şey Kürdistan’ın gerçekten de bir sömürge olup olmadığıdır.

Evet, Kürdistan sömürgeye benziyordur. Benzeyebilir. Kürdistan ekonomik ve siyasi olarak ilhak edilmiş durumdadır. Yani Kürdistan zorla elde tutulmaktadır. Hammadde kaynakları sömürülmektedir. Bağmısız bir ekonomiye sahip değildir. Kürt dili, kültürü ve sanatı yok edilmek istenmektedir. Kürt ulusunun tarihsel varlığı imha edilmeye çalışılmaktadır. Kürt ulusu köleleştirilmiştir, sömürülmektedir. Tüm ulusal değerleri çiğnenmekte, tüm ulusal hakları inkar edîlmektedir...

Gerçekten de bütün bu özellikler herhangi bir sömürgede de gözlenebilen özelliklerdir. Yani bu özellikleri ile Kürdistan bir sömürgeye benzemektedir. Ama bunlar yine de, Kürdistan’ın sömürge olmasının kanıtı sayılamaz. Neden mi? İşte bunun cevabı çok basittir. Çünkü Türkiye sömürgeci olamaz da ondan! Çünkü Türkiye ile Kürdistan arasındaki ilişki, bir sömürgecilik İLİŞKİSİ değildir de ondan. Geçen yazımızda bunun genel teorik nedenleri üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda ise bunu somut tarihsel nedenler ışığında göstermeye çalışacağız.

Ancak şunu da belirtelim ki, eğer tartışılan sorun, Kürdistan’ın ne kadar fazla SÖMÜRÜLMEKTE olduğunun, Kürdistan’ın yüzyıllar boyu istilalar, yağmalar ile nasıl tahrip edilmiş edilmekte olduğunun ve Kürt ulusunun nasıl vahşice-barbarca köleleştirilmiş olduğunun açıklanması olsaydı; ve Kürdistan için bu nedenlerden dolayı "sömürge" sıfatı kullanılmış olsaydı, gerçekten de ortada kabul edilemeyecek bir durum, yani bizim açımızdan da bir "sorun" olmazdı. Çünkü Kürdistan üzerindeki söz konusu zulüm ve vahşeti, Kürt ulusu üzerindeki azami sömürüyü kabul etmek için Marksist olmak bile gerekmez, namuslu bir demokratın itiraz etmeyeceği tarihsel bir gerçektir bu. Bizim Marksizm açısından itiraz ettiğimiz nokta, kıştışmanın bambaşka bir yanı ile ilgili. Marksist sömürgecilik teorisinin kapsamı ve siyasi sonuçları bakımından böyle bir tartışmaya önem veriyoruz. Çünkü sorun basit bir isimlendirme ya da "algılama" sorunu değildir. Bu "sömürgeye benzeyen" Kürdistan’a "sömürge" denmiş olmasıyla iş bitmemektedir. Ve asıl tartışma tam da bu noktada başlamaktadır.

OSMANLI TÜRKİYE ve KÜRDİSTAN İLİŞKİSİ

Evet, geçen yazımızda, Kürdistan’ı Türkiye’nin sömürgesi ilan edebilmek amacıyla cins bir "sömürgecilik teorisi"nin nasıl icad edildiğini göstermiştik. Kürdistan’ı "sömürge" kılabilmek için yaratılan böyle bir "teori"de, örneğin, "sömürgelerin denizaşırı olma gerekliliği yoktur" gibisinden bir sorunla(!) dahi uğraşılınca, insan ister istemez Kürdistan’ı aklına getirerek "sömürgeler genellikle dağlık olur! gibi bir tespit" ile neden uğraşılmadığını da düşünebiliyor!

ÖY (ve diğerleri) Kürdistan’a "sömürge" demek için sanki yemin etmişlerdir. Bu bakımdan, ÖY’nun, geçen yazımızda üzerinde durduğumuz ve "tarihsel ve yapısal bir özellik taşımayan, iktisadi ve toplumsal biçimler arasındaki temel farklılıkları dışta tutan" bir yaklaşım diye özetlediğimiz "genel" sömürgecilik anlayışını savunmasını da "doğal" karşılamak gerekir. Kuşkusuz, Kürdistan’ın "sömürge statüsünü", "tarihsel" (kronolojik anlamında, tarihçi gözüyle anlamında "tarihsel"!) olarak açıklama tarzı da yine, böyle bir anlayışın doğaI bir ürünü sayılmalıdır. ÖY’nun, sorunu "tarihsel" olarak incelerken bütün çabası, eskiden de bir "sömürge" olan Kürdistan’ın şimdi de bir "sömürge" olduğunu "kanıtlamaya" çalışmaktan başka bir şey değildir. Yarı-sömürge (yeni-sömürge) Türkiye’nin nasıl kapitalist sömürgeci olduğunun ("çağdaş anlamda" sömürgeciliğinin) "tarihsel" kanıtı, yine yarı-sömürge Osmanlı Devletinin bu kez feodal sömürgeciliğinde ("eski tip" sömürgeciliğinde) bulunmaktadır...

Kısacası, ÖY Kürdistan’ın "sömürgeleştirilmesinin tarihi"ni şöyle ortaya koymaktadır: 1) Osmanlı Devleti sömürgeci bir devletti, Kürdistan da onun bir sömürgesiydi. 2) Türkiye’de kapitalizm egemen hale gelince "Kürdistan eski tip bir sömürgeden kapitalist döneme özgü, çağdaş anlamda bir sömürge haline geldi" (ÖY, sayı 21-22, s.421. "Kürdistan’ın her parçasıyla ülkenin geri kalan bölümü arasındaki uçurum daha da büyüdü ve bu durum Kürdistan’ı bu ülkelerde emperyalizmin yanı sıra egemen ulus burjuvazilerinin de sömürgesi durumuna getirdi" (ÖY, sayı 23, s.7).

OSMANLI DEVLETİ VE KÜRDİSTAN

İlk önce, kısaca, birinci iddianın, yani Osmanlı Devletinin sömürgeci bir devlet olduğu iddiasının üzerinde duralım. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti çok milliyetli ve merkezi feodal bir devletti.19. yüzyılda ise yarı-sömürge bir özellik kazandı. Evet, böyle bir devlete sömürgeci bir devlet denilebilir mi?

Bu soruya olumlu ya da olumsuz bir cevap bulabilmek için herşeyden önce "feodal sömürgecilik" denilen ilişkinin ne olduğu konusunda mutabık olmak gerekir. Ama tartıştığımız konu bakımından (kapitalist dönemdeki sömürgecilik çerçevesinde günümüzdeki Türkiye-Kürdistan ilişkisi) bunun hiç bir önemi de yoktur. Zaten Marksizmin de bu türden bir ilişkiyi, "feodal sömürgecilik" ibi özel bir ilişkiyi, kendi başına bir sorun olarak analiz etmesi, açıklığa kavuşturması ve formüle etmesi gibi özel bir çabası da olmamıştır. Anladığımız kadarıyla, ÖY feodal sömürgeciliği (ki buna herhalde kapitalizmden önceki "eski tip sömürgecilik" diyor) bir ülkenin bir başka ülkeyi "talan, haraç, vergi, angarya yöntemleri" ile sömürmesi bakımından açıklamaktadır. Osmanlı Devletinin sömürgeciliğini de "eski tip sömürgecilik" olarak böyle anlatmaktadır:

"Osmanlı ve İran İmparatorlukları da elbette sömürgeciydiler. Sömürgecilik salt kapitalist döneme özgü bir olgu değiltir. Kapitalist dönemde, teknik gelişmenin verdiği olanaklarla sömürgecilik dünyamızın dört bir tarafına kol salmış ve kapitalist döneme özgü bir nitelik kazanmıştır. Kapitalizm, eski talan, haraç, vergi, angarya yöntemlerinin yanı sıra, meta ve giderek sermaye ihracı yoluyla yeni bir sörnürgeciliği getirmiş ve onu yaygınlaştırmıştır" (ÖY, sayı, 21- 22, s. 7-8).

Herşey bir yana, Osmanlı Devletinin Kürdistan’ı sömürgecilik yöntemleriyle baskı altına almış olmasının, Kürdistan’ı bir sömürge haline getirmiş olmasının anlamı nedir? ÖY’na göre bunun "tarihsel" anlamı, belirttiğimiz gibi, Kürdistan’ın, şimdiki "sömürge statüsü"nün ta eskiden beri var olmasıdır. Ve aslında bunun anlamı, feodal dönemin sömürgeciliği ile kapitalist (emperyalist) dönemin sömürgeciliği arasında böyle bir bağlantı kurabilen ÖY’nun sömürgeciliği ele alırken iktisadi ve toplumsal biçimler arasındaki farkı görmeyişinin çarpıcı bir göstergesi olmasıdır. ÖY’nun sayfalar boyunca anlattığı Kürdistan’ın "sömürgeleştirilme tarihi" işte böyledir. Burada, Türkiye’nin sömürgeci (kapitalist sömürgeci) bir ülke olabilmesinin "tarihsel" nedeninin, (feodal) Osmanlı Devleti’nde de Kürdistan’ın bir sömürge olduğu ve bu "miras"ın yeni Türk Devleti’ne kalmış olduğu iddiası üzerinde biraz duralım.

Bu iddia (yarı-sömürge Türkiye’nin kapitalist sömürgeciliği) ile bu "kanıt" (yarı-sömürge Osmanlı Devleti’nin feodal sömürgeciliği) arasında hiç olmazsa "mantıki" bir ilişki kurmak mümkün müdür?

Bu konuda ilk akla gelen örnek Çarlık Rusya’dır. Çarlık Rusyası da Osmanlı Devleti gibi eski tip bir çok uluslu devletti. Çarlık Rusyası’nın siyasi sınırları içinde yer alan bazı ülkeler sömürgeleştirilmişlerdi ve burada bağımlı ulusların yanı sıra sömürge uluslar da yer almaktaydı. (Kapitalizm egemen hale gelmeden öncede Çarlık Rusyası sınırları içinde yer alan bazı milliyetlere "sömürge" denilmesinin ya da denilmemesinin burada bizim açımızdan hiç bir önemi yok. Zaten bildiğimiz kadarıyla Lenin ve Stalin de böyle bir "sorunla" ilgilenmediler.) Üzerinde durmak istediğimiz konu şudur: Eski tip bir çok uluslu devlet olan Çarlık Rusyası’nda bazı milliyetlerin sömürgeleştirilmesi nasıl gündeme gelmiştir? Bilindiği gibi, Çarlık Rusyası 1860’lardan sonra ("Reform sonrası" diye bilinen dönem) hızla bir kapitalistleşme sürecine girmiştir. Rusya’da kapitalizm esas olarak (cılız da olsa) kendi iç dinamikleriyle gelişme seyri izlemiştir. Lenin bu sürecin dinamiklerini "Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi" adlı yapıtında ayrıntılarıyla incelemiştir. Lenin yine bu kitabında, Rusya’nın siyasi sınırları içinde yer alan bazı ülkelerin nasıl sömürgeleştirildiğini ("kolonileştirildiğini") ortaya koyarken bu olayı Rusya’da gelişen kapitalizmin sorunları çerçevesinde ele almaktadır. (Bak. "Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi", 8. bölüm, V. kısım, "Sınır Bölgelerin Önemi, İç Pazar mı, Dış pazar mı? s. 511 vd) Bu incelemesinde Lenin "merkezci Avrupa Rusyası"nın "uç bölgeleri"ni sömürgeleştirmesi olayını hep iç dinamikle gelişmekte olan kapitalizm şartlarında tartışmaktadır. Sınırsız bir üretim büyümesi dürtüsüne sahip olan kapitalizmin yapısında bulunan eşitsiz gelişim yasasının işleyişi gereği, sektörler arasında bir farklılaşma ortaya çıkmakta; iç pazarın gelişimi, çeşitli faktörler sonucu bu sektörlerin gelişiminin gerisinde kalmaktadır. Dış pazara, bu anlamda duyulan ihtiyaç, Çarlık Rusyası’nda zaten daha önceden bağımlı kılınmış olan bazı milliyetlerin sömürgeleştirilmesi ile karşılanmaya çalışılmaktadır. Bir başka deyişle, Rusya’da kapitalizm gelişmeden önce de Çarlığın siyasi sınırları içinde yer alan bazı ülkeler, kapitalizmin pazar vb. sorunlarına çözüm bulma ihtiyacının bir ürünü olarak "siyasi-iktisadi" anlamda sömürge ("koloni") haline getirilmişlerdir. Çarlık Rusya’sı, bilindiği gibi emperyalizm döneminde de, sömürgeciliği kendi özgül koşullarında emperyalist siyasetinin bir aracı olarak kullanmaya devam etmiştir...

Eski tip çok uluslu devletlerin tipik bir örneği olan Çarlık Rusyası’nda sömürgecilik olayını gündeme getiren tarihsel koşullar bunlardır. Peki, yine eski tip çok uluslu bir devlet olan Osmanlı Devleti’nde bu tarihsel koşullardan sözetmek mümkün müdür? Hayır, Osmanlı devleti (kapitalist anlamda) sömürgeci bir devlet olamamıştır. Bu özelliği kazanmanın tasihsel fırsatını edinememiştir. Çünkü, Çarlık Rusyası’nın aksine, sürecin ta başında yarı-sömürge bir ülke halini almıştır. Bunun dışında, zaten kurulduğundan itibaren, sınırları içine kattığı ülkelerle girdiği ilişki, fetihçi, ganimetçi yada yağmacı bir bağımlılık ilişkisini aşamamıştır. Yeni ülkeler edinmiş, bu ülkelerin ekonomisini tahrip etmiş, ama buraları ekonomik olarak kendine bağımlı kılma yolunu tutamamıştır. Osmanlıların denetimindeki ülkeler bir bakıma, ekonomik olarak özerk birimler olarak kalmışlardır. Marx, "fatih kavim"lere örnek olarak Türkleri gösterirken bunların fethettikleri kavimlerde "eski üretim tarzının devamına izin veren ve bir vergi almakla yetinen" özellik taşıdığını söylüyordu (Marx, "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı", Sol Y, s, 65). Osmanlı fetihçiliği de bu özellikle karakterize edilmiştir. Toprak gaspı, ganimet edinme ve kısmi istimlak vb, özelliklerle sınırlı kalan fetih, Osmanlı devleti ile fethedilen ülkeler ekonomileri arasında organik bis ilişki oluşmamıştır. Feodalizmin tabiatı gereği, zaten ekonomi dışı zor kullanımı sömürünün asıl dayanağı olmaktadır. Bu bakımdan, feodal bir "sömürgecilik"ten söz edildiği zamanda, fethedilen (ve diyelim ki "sömürgeleştirilen") ülkelere ekonomik olarak müdahale edilebileceğini düşünmek saçmadır. Osmanlı Devleti’nde de, edinilen haraç ve ganimet esas olarak saray harcamalarını ve işgalci ordu harcamalannı ancak karşılamıştır. Osmanlı Devleti’nde bu süreçte ilkel sermaye birikimi (diğer nedenlerin de etkisiyle) yeterli ölçüde sağlanamamıştır. Giderek de sermayesi gelişkin batı devletleri tarafından sömürgeleştirilmeye başlanmıştır. Kapitalist dünyanın sömürdüğü yarı-sömürge bir ülke halini almıştır.

TÜRKİYE VE KUZEY KÜRDİSTAN

Osmanlı Devleti parçalandıktan sonra yeniden kurulan Türk devleti ile Kürdistan arasındaki ilişkileri, ÖY bu kez "çağdaş anlamda" sömürgeci-sömürge ilişkisi olarak ele alıyor. ÖY’nun bu konuda ortaya serdiği "kanıt"lar öyle bir özellik taşıyor ki artık bizim bu safsataları çürütmek için pek çaba harcamamıza da gerek kalmıyor. Bunun için ÖY’ndan yapacağımız bir kaç alıntı yeterli sayılabilir. Örneğin:

"Lozan Konferansı sırasında Kürt halkının çoğunlukta olduğu Musul bölgesini de sınırları içine almak için büyük çaba gösteren ve Türkiye’dekilerin eşit haklara sahip olacağını savunan Ankara hükümeti, söylediklerinin tersine ülkede demokratik bir yönetim oluşturmadı. Aradan bir-iki yıl geçmeden patlak veren Kürt isyanları da bahane edilerek, Kürt halkı üzerinde terör estirildi, ağır bir baskı mekanizması kuruldu; bu halkın tüm ulusal ve demokratik hakları çiğnendi. Bu baskı politikası, ülkenin üçte birinde çoğunluğu oluşturan Kürt halkının yanı sıra, Laz, Çerkez, Gürcü, Arap gibi diğer azınlık hakları da uygulandı" (ÖY, sayı 23, s.6)

"Cumhuriyet döneminde Türkiye Kürdistan’ı bir kaç kez alt üst oldu. Her ayaklanma onbinlerce insanın kırımı ve sürgünüyle bastırıldı. Şoven burjuvazi 1940’lara kadar burada sıirekli savaştı. Bütün bunlar bölgenin ekonomik hayatını daha da yıkıntıya götürdü. Oraya hizmet götürülmedi, bölgenin kalkınması için çaba harcamadı. Tersine bölgenin doğal kaynaklarını sömürmeye yönelik bir ekonomi politikası izlendi. Batıda burjuvazi, devletin tüm olanaklarıyla palazlandırılırken doğuya karşı izlenen baskı ve sömürü politikası Kürdistan’ın durumunu daha da kötüleştirdi. Benzer bir uygulama ve gelişme İran ve Irak’ta meydana geldi. Her üç ülkede de kapitalizm gelişirken Kürdistan’da feodal yapı kendisini korudu; Kürdistan’ın her parçasıy!a ülkenin geriye kalan bölümü arasındaki uçurum daha da büyüdü (...)" (age, s. 7)

Evet, ÖY’nun bu tespitlerine katılmamak mümkün değil. Ancak bütün bu anlattıkları üzerinde tam bir yama gibi duran şu sözlere ne demeli?

"(...) ve bu durum (yukarda anlatılanlar DY) Kürdistan’ı bu ülkelerde, emperyalizmin yanısıra, egemen ulus burjuvazilerini de sömürgeci durumuna getirdi"(abç).

ÖY’na göre Türkiye, Kürdistan’ı işte böyle sömürgeleştirmiştir. ÖY’nun sömürgecilikten anladığı şey işte "bu durum"dur. Yani -tartışılmasız bir gerçek olan- Kürdistan’ın sömürülmesi, yani "bu durum", Kürdistan’ın "sömürge" olmasının kanıtıdır.

Evet, ÖY "bu durum"a bakarak: Türkiye’nin neden sömürgeci olduğunu, "sömürge"ye benzeyen Kürdistan’a bakarak açıklıyor. Örneğin, "sömürgeci Türk burjuvazisinin" hangi tarihsel gelişim sonucu ve ne tür bir yapısal sorununu karşılamak amacıyla sömürgeciliğe başvurduğu onu hiç ilgilendirmiyor. Türk burjuvazisi, sömürgeci olduğu için sömürgeci olmuştur! ÖY’nun bütün "teorik" (ve "tarihsel"!) izahı bundan ibarettir. Söylediklerinin özü budur. Kürdistan’ın bir "sömürge" olduğu kanıtlandıktan(!) sonra, elbette, Türkiye de bir "sömürgeci" olarak, Kürdistan’dan ucuz işgücü temin edecektir; bedava hammadde de alacaktır, Kürdistan’da da oluşan sermaye de düzenli bir biçimde Batı’ya akacaktır. Türkiye, Kürdistan’ı bir pazar olarak kullanacak, hatta Kürdistan’a meta "ihraç" edecektir ve ÖY’da bu duruma sömürgecilik diyeceklir!

Türkiye-Kürdistan ilişkisinin somut tarihsel sunuluşuna bakıldığında, aklı başında (yani Marksizmden nasibini bir parça almış) bir kimse, Türk devletinin Kürdistan’ı, kendi kapitalizminin sorunlarını çözmek için işgal ettiğini ileri süremez. Çünkü bu işgal sırasında Türkiye’de zaten kapitalizm egemen değildir!

"Kurtuluş Savaşı", emperyalistlerin tahakkümünden kurtulmanın bir çabası olarak gündeme gelmiş, fakat burjuva çözümü ile sınırlı kaldığından emperyalist sistemle bağlar koparılamamıştır. Kurulan Türkiye Cumhuriyeti içindeki "ulusal pazar"da aslında Türk burjuvazisinin kendi (bağımsız) iç pazarı olamamıştır. Emperyalizmden bağlarını koparamayan bu devletin sınırları içindeki pazar, emperyalizmin kendi iç pazarının "bir eki, bir uzantısı" olma işlevini sürdürmüştür. (Bak. F. Baran, Büyümenin Ekonomi Politiği. s. 333 vd.) (Bu noktada "sömürgecilik teorisyenleri" tarafından öne sürülen en ilginç(!) iddia, böyle bir bütünlük içinde, Türk burjuvazisinin Kürdistan’a meta "ihraç" etmesidir) Türkiye uluslararası iş bölümü bakımından emperyalist metropollere bağımlı bir ülkedir. Bu bağımlı ülkenin de sömürgeci bir metropol olabileceğini söylemek emperyalizmi ve sömürgeciliği hiç anlamamak demektir. Sömürgecilik, kapitalizmin iç dinamikleriyle geliştiği belirli ülkelerde (ki parmakla sayılacak kadar azdır bunlar) gündeme gelen bir olgudur. Türkiye’de ise kapitalizm esas olarak kendi iç dinamiği ile gelişmemiştir. Emperyalizm döneminde, emperyalizm tarafından geliştirilen bir kapitalizme sahip olan Türkiye’nin, sömürgecilik siyasetine sahip olabileceğini söylemek ancak onu emperyalist sistemin dışında tutmakla mümkündür. Kendi sorunlarına iç dinamikleriyle çözüm bulabilen, kendi bağımsız gelişim çizgisinin sözkonusu olduğu varsayılan bir ülke olarak görmek mümkündür.

Görüldüğü gibi, Türkiye ile Kürdistan arasındaki ilişkiyi "sömürgecilik" bağlamında ele almak, ancak Marksist teoriden vazgeçerek ve saçmalamayı göze alarak mümkün olmaktadır. Halbuki bu ilişkiyi açıklamak için böyle senaryolara ne gerek var? Kürt milli meselesinin mahiyeti apaçık ortada durmaktadır. Kürt ulusunun milli baskı altında tutulması, şoven bir devletin işgal, ilhak politikasının sonucu gerçekleşmiştir. Kürdistan’ın Türkiye parçasının ekonomik ilhakı, buradaki ulusal direnişlerin tamamen bastırılması (siyasal ilhakın tamamen gerçekleşmesi) Türkiye’de emperyalizme bağımlı bir kapitalizmin hızla geliştirilmesi ile ancak 1950’lerde mümkün olabildi. Emperyalizmin 3. bunalım döneminde, Türkiye’de hâlâ geliştirilen kapitalizm, Kürdistan’daki feodal yapıyı da parçalamaya yöneldi ve kendine bağımlı yarı-feodal bir yapı oluşturdu. Bu ilişkide sömürgecilik aramak yanlıştır. Mevcut ilişki, emperyalizme bağımlı bir ülke olan Türkiye’de kapitalizmin ülkenin başka yerlerinde olduğu gibi Kürt ulusu bakımından da yukardan aşağıya geliştirilmesinden başka bir şey değildir. Kuşkusuz, burada farklı olan, bu "gelişimin" milli zulüm koşullarında söz konusu olmasıdır.

Burada, "sömürgecilik teorisyenleri", Türkiye’nin sahip olduğu bir görüntüye aldanmaktadırlar. Belki de eski tip bir çok uluslu devlet olan Türkiye’de ezen ulus-ezilen ulus ilişkilerinin, örneğin yine eski tip bir çok-uluslu devlet olan Çarlık Rusyası’nda olduğu gibi, sömürgeci-sömürge ilişkisi bağlamında ele alınabileceğini düşünmektedirler. Yukarıda, Çarlık Rusyası ile Osmanlı Devletinin (ve Türkiye’nin) eski tip çok uluslu devlet olmalarına rağmen, tarihsel gelişimlerindeki farklılığa işaret etmiş, birincisinde sermaye birikiminin söz konusu olmasına rağmen ikincisinin bu sürecin ta başında yarı-sömürge bir konuma dönüştüğünü belirtmiştik. Şimdi burada şunu da hatırlatmalıyız ki, çok uluslu Türkiye devletine Osmanlılardan kalan "tarihsel miras" sömürgecilik değil fakat yarı-sömürge statüsü olmuştur. Böyle bir tarihsel gelişim içinden çıkan ve emperyalizm ile bağlarını koparamayan Türk burjuvazisinin emperyalizmden bağımsız bir pazar sorunu, hele hele böyle bir sorunu "sömürgecilik" yöntemi ile çözme şansı (tarihsel olarak) ortadan kalkmıştır. Türkiye’de egemen olan kapitalizm milli bir kapitalizm değildir. Mevcut kapitalizmin emperyalizme bağımlı olması ve çarpık bir gelişme göstermesi nedeniyle buna (emperyalizmin içselliği, emperyalist devletlerin bir eki bir uzantısı olması anlamında) "emperyalist üretim ilişkileri" demek de mümkündür. İşte bu durum, kanımızca, "sömürgecilik teorisyenleri"nin kafasını karıştıran bir görüntü yaratmaktadır. Biz bu konuyu "Türkiye’de Kürt Meselesi..." yazımızda tartışmıştık. Şöyle diyorduk:

"Emperyalizmin yeni sömürgeci ilişkilerle, Türkiye gibi geri bıraktırılmış bir ülkenin milli bağımsızlığına da kısmen el koyması doğrultusunda, oligarşinin kendi devletindeki ezilen ulusa milli baskı uygulaması, oligarşiye bu konuda, yeni bir "görüntü" kazandırır. (İşte bu görüntü kimi aklı evvellerce "sömürgecilik" diye yorumlanabiliyor. Besbelli ki aslında sömürgeci olan emperyalizmdir. Emperyalizm, sermaye ihracı vb, yollardan bir bütün olarak ülke ekonomisinin gelişimini kendine bağımlı kılmıştır. Siyasi bağımsızlığına dahi göz diktiği; bu sözde bağımsızlığın, yani devlet egemenliğinin dahi işleyişini kendine göre yönlendirdiği bir yeni-sömürgeye sahiptir. Bu bağlamda, oligarşinin milli baskı altında tuttuğu ezilen Kürt ulusu da emperyalizmin yeni-sömürgecilik uygulamasıyla karşı karşıyadır)" (Devrimci Yol, sayı 9)

TÜRK VE KÜRT HALKININ ORTAK-ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİ

Bu bölümde ÖY ve özellikle KSD ile hesaplaşmamız bir bakıma "bitmiş" sayılabilir. Çünkü KSD ortaya koyduğu "sömürge" tespitinden hareketle Kürt emekçilerinin ayrı örgütlenmesi gerektiği gibi bir fikri savunmaktactır. KSD’nin bu konuda önerisi ortak örgütlenmedir. Gerçi ÖY’nun bu konuda bir tavrı yok ama, "çok uluslu bir ülkede, en istenir olanın, değişik ulustan işçilerin örgütsel birliği, yani tek örgüt olduğu, ancak bunun doğru ilkeler ve devrimci bir program üzerinde olabileceğini" söylerken (Bak ÖY, sayı 30, s. 33) hiç olmazsa "sömürge" tespitinden hareketle ayrı örgütlenmeyi mutlaklaştıran "Kürt Solu"nun diğer kesimlerinden farklı düşündüğünü ortaya koyuyor. Bu arada, "Polonya örneğini" kanıt göstererek "çok uluslu ülkelerde, kimi şartlarda bazı ulusların işçilerinin ayrı örgütlenmesinin söz konusu olabileceği"ni de öne sünnekten geri kalmıyor". "Birlik" (...) her zaman "tek örgüt" değildir" diyerek tavrını iyice muğlaklaştırıyor. (ÖY, sayı. 26, s.31). (Burada ÖY’nu bu kararsızlığı ile başbaşa bırakalım. Yalnız şunu da belirtelim ki, ÖY, Polonyalı Sosyal Demokratların neden ayrı örgütlendiğini kavrayamamıştır. Ayrı örgütlenmelerinin ideolojik bir nedeni vardı. Rosa Luxemburg ve arkadaşları, Lenin’in önderliğindeki RSDP’nin milli mücadele programına katılmıyorlardı ve milli mesele konusunda "sol" sekter bir tutumu savunuyorlardı. (Bak.UKTH, özellikle s. 326.)

Bu bölümde, Kürt halkının Türk halkından ayrı olarak örgütlenmesine gerekçe olarak "Kürdistan’ın sömürge ve uluslararası bir sömürge olması" şeklindeki iddia üzerinde duracağız. (Konuyu dağıtmamak için, uluslararası sömürge ve örgütlenme ilişkisini ayrıca ele almayacağız. Bu konuda söylenmesi gerekenlerin, Devrimci Yol, 10. sayıdaki "Türkiye’de Kürt Meselesi..." yazısının 3 nolu dipnotunda kısaca yer aldığını hatırlatmakla yetinelim.) Rızgari dergisi bu anlayışın "tipik" bir temsilcisidir. Rızgari-Ürün dergisinin sosyal şoven siyasetine karşı haklı bir zemin üzerinde sürdürdüğü bir polemik yazısında, "Kürdistan’ın uluslararası sömürge karakterini" gerekçe göstererek (Türk ve Kürt işçileri arasında) "örgütsel birliğe" karşı çıkmaktadır. Bu konuda Rızgari şöyle diyor: "Mücadelede birlik ile örgütsel birlik özdeş değildir. ayrı ulustan işçilerin örgütsel birliği olmadan mücadelede birlik sağlanmalıdır, sağlanabilir ve sağlanacaktır. Mücadelede birlik Leninizmin ittifak ilkelerinin çerçevesi içinde gerçekleşlirilecektir." (Rızgari, Özel Ek 2, s 22).

Görüldüğü gibi Rızgari ne düşündüğünü açıkça söylüyor! (Ama her konuda değil, sadece bu konuda; ama iyi söylemiyor çok kötü söylüyor!) Belirli bir devlet içinde, ayrı ulustan işçilerin örgütsel birliği olmadan mücadelede birlik sağlanabilirmiş!

Aynı ulustan işçilerin, örgütsel birlik (proletarya partisi anlamında) olmadan mücadelede birlikleri elbette sağlanabilir. Ama ayrı siyasi çerçevelerdeki (ayrı devletlerdeki) ayrı uluslar için doğru bir önerme olur. (Örneğin, Yunanistan’daki ve Türkiye’deki işçiler bakımından). İkincisi, yeni tip çok uluslu devletlerdeki (emperyalist devletlerdeki) sömürgeci ulusların ve sömürge, yarı sömürge, bağımlı ulusların işçileri bakımından doğru bir önerme olur. (Örneğin, ABD ve Türkiye bakımından). Çünkü siyasi hedefler farklıdır, ittifaklar farklıdır vb. Böyle durumlarda elbette ayrı örgütlenme kaçınılmaz, mücadelede birlik ise vazgeçilmez bir ilkedir.

Ama belirli bir devlette, aynı devlet sınırları içinde yer aldıkları müddetçe farklı milliyetlerden işçilerin örgütlenme ilkesi ne olacaktır? Leninizmin buna cevabı katı ve kesindir: Tüm milliyetlerden işçilerin örgütsel birliği, tek örgüt! Rızgari (ve diğerleri) işte bu konuda Leninizmi değil, (işçilerin milliyet esasına göre örğütlenmesi anlamında) "Frakicilik"i savunmaktadır. Aynı devlet içindeki işçileri farklı milliyetlerden olduğu için örgütsel birlik ilkesi ile değil de "ittifak ilkesi" ışığında ele almak Leninizmin özüne aykırıdır. Böyle saçma bir şey Leninizme mal edilemez. Bir devlet içinde "ittifak" farklı sınıflar arasında olur; bir sınıfın farklı milliyetlere mensup kesimleri arasında değil! Rızgari bu anlayışıyla işçiler arasındaki sözüm ona mücadele birliğin, (I.eninizmin değil) "Frakici"lerin ittifak ilkeleri çerçevesinde gerçekleşeceğini(!) savunmaktadır.

Ama bu denli basit ilkeleri kavramasını Rızgari’den beklemek aşırı iyimserlik sayılabilir. (Rızgari’nin diğer konulardaki, pardon Kürt milli meselesi konusunun diğer yönlerindeki kafa karışıklığı da böyle bir iyimserliğin önünde engel olmaktadır.) Kısacası, böyle hiddetli bir şekilde Kürt işçilerinin ayrı örgütlenmesinin "sağlanabileceğini", "sağlanacağını", sağlanması gerektiğini" savunan Rızgari’nin bu inancı Leninizme mal edilemez. Böyle bir inancı, yalnızca, Kürt emekçilerini AYRI tutmak konusundaki "batıl" bir inanç diye kabul etmek mümkündür...

"Sömürgecilik" safsatalarıyla hesaplaşmayı yukarıda bitirmiştik. Şimdi, bu eleştirilerimizin ışığında Kürt halkının örgütlenmesi ve mücadelesi konusunu ele alabiliriz. Ayrı örgütlenmeyi ve ayrı mücadeleyi (Kürdistan için ayrı bir devrimi) savunan görüşlerin kavrayamadıkları noktalar şöyle özetlenebilir:

- Belirli bir devlet içinde işçilerin ve diğer emekçilerin Leninist örgütlenme ilkesinin, milliyet esasına göre değil sınıf esasına göre olduğunu kavrayamıyorlar;

- Eski tip çok uluslu devletler ile yeni tip çok uluslu devletler arasındaki tarihsel farkı göremiyorlar;

- Günümüzde, ezen ulus devrimleri ile ezilen ulus devrimleri arasındaki kesin ayrımın emperyalist sömürgeci ülkeler (yeni tip çok uluslu devletler) ile sömürge, yarı sömürge, bağımlı ülkeler devrimleri bakımından geçerli olduğunu kavrayamıyorlar;

- Bu bağlamda, sömürgesel devrimin emperyalist güçlere karşı gündeme geldiğini göremiyorlar.

- Milli mesele ile sömürgeler meselesinin kaynaşmasının, milli meselenin kalıcı çözümünün emperyalist sistemle bağlar kesilmedikçe mümkün olmadığı anlamına geldiğini kavrayamıyorlar;

- Emperyalizme bağımlı bir eski tip çok uluslu devlet olan Türkiye’nin ayırdedici özelliklerini göremiyorlar;

- Türk ve Kürt halklarının emperyalizm tarafından ezilen halklar olduğunu ve özel olarak Kürt milli meselesinin çözümünün Türkiye halklarının emperyalizmden kurtuluş mücadelesinde yattığını göremiyorlar.

- Marksizm-Leninizmi kavrayamıyorlar!

TÜRKİYE’DE TÜM MİLLİYETLERDEN EMEKÇİLERIN ÖRGÜTSEL BİRLİĞİ NEDEN ZORUNLUDUR?

Türkiye, eski tip bir çok uluslu devlettir. Eski tip bir çok uluslu devlette, ezen ve ezilen ulusun emekçilerinin (ezilen uluslar "sömürge" statüsünde olsalar dahi) birleşik merkezi örgütler çatısı altında ortak örgütlenmeleri ve mücadeleleri ilkesini savunmak ve hayata geçirmek vazgeçilmez bir devrimci görevdir. Marksistler bakımından emredici bir özelliği olan bu görev en açık şekliyle, Lenin’in "belirli bir devlet içindeki tüm milliyetlerden işçilerin birleşik proleter, örgütlerinde kaynaşması" sözlerinde formüle edilmiştir.

Burada konunun kavranması bakımından, çok uluslu devletlerin tarihsel gelişimlerindeki farklılığı hatırlatmak yararlı olabilir. Genel olarak, iki tür çok uluslu devletten sözetmek mümkündür. Eski tip çok uluslu devletler ve yeni tip çok uluslu devletler. (Bu konuda bak Devrimci Yol, sayı 10, "Türkiye’de Kürt Meselesi..", 2 no’lu dipnot.) Mart 1921’de Rus Komünist Partisi’nin X. Kongresinde kabul edilen kararda, çok uluslu devletler arasındaki tarihsel ayrım şöyle belirtiliyordu: "Avrupa’nın doğusunda (...) belirli tarihsel nedenlerden dolayı DY ulusların orada ulusal devletler biçiminde gelişmemeleri ve gelişememeleri, ama güçlü, egemen bir ulus ile, bir kaç güçsüz, bağımlı ulustan birleşik, birçok uluslu, karmaşık burjuva devletler oluşturmaları..." (Eski tip çok uluslu devletler). "Kapitalizmin Avrupa’daki daha sonraki gelişmesi (...) eski ulusal devletler tarafından yeni topraklar ilhakına ve bu devletlerin, çok uluslu devletlere özgü ulusal baskı ve ulusal çatışmalarla birlikte, çok uluslu (sömürgeci) devletler durumuna dönüşmelerine yol açımış/tır/" (Yeni tip çok uluslu devletler) (Bak. Stalin, Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, s. 257).

Böyle bir ayrımın, ülke devrimleri açısından ortaya koyduğu farklı sonuçları dikkate almak gerekir. Çünkü, eskinin ulusal devletlerinden bazıları sömürgelere sahip olunca ve yeni tip çok uluslu devletlere (ki bunlar günümüzdeki emperyalist devletlerdir) dönüşünce artık bu ülkeler açısından metropol ülke ve sömürge ülke ilişkisi ve ayrımı gündeme gelmiştir. Böyle bir ayrım, her iki ülke emekçilerinin ayrı merkezi örgütler çatısı altından mücadele etmeleri gereğine işaret eden bir özellik de taşımaktadır. Bu ayrıma göre, sömürge, yarı sömürge ve bağımlı ülkeler, tarihsel gelişimleri itibarıyla, emperyalist metropol ülkeden ayrı bir toplumsal formasyona, farklı sosyo-ekonomik yapılara, farklı sınıf mevzilenmelerine vb, sahip olmaktadırlar. Kuşkusuz, böyle bir oluşumda coğrafi etmenin de önemli bir rolü vardır. Bu nedenlerden dolayı, metropol ülke ile sömürge vb. ülkeler devrimlerinin programları da zaten esasta farklılık taşımaktadır. Çözüm bekleyen çelişmelerin niteliği farklıdır. Her iki ülke emekçilerinin aynı merkezi örgüt altında mücadele vermelerinin maddi olanakları yoktur. Ezen ulus devrimi ile ezilen ulus devrimi arasında kesin bir ayrım böyle ortaya çıkmaktadır. Stalin, işte bu ayrım konusunda şunları yazıyordu:

"Sömürge ve bağımlı ülkelerde devrim hareketi sorunlarına eğildikleri zaman, Komünist Enternasyonal ve genel olarak Komünist partilerin benimsedikleri çıkış noktası nedir?

"Bu çıkış noktası, emperyalist ülkelerdeki, öbür halkları ezen ülkelerdeki devrim ile, sömürge ve bağımlı ülkelerdeki, öbür devletlerin emperyalist baskısı altında yaşayan ülkelerdeki devrim arasındaki kesin ayrımdır. Emperyalist ülkelerdeki devrim başka şeydir; bu ülkelerde, burjuvazi öbür halkları ezer; bu ülkelerdeki burjuavazi, devrimin tüm aşamnlarında karşı devrimcidir; bu ülkelerde kurtarıcı savaşım öğesi olarak ulusal öğe, eksiktir. Sömürge ve bağımlı ülkelerdeki devrim, başka bir şeydir; bu ülkelerde, hür devletlerin emperyalizm boyunduruğu, devrimin etkenlerinden biridir; bu ülkelerde, bu boyunduruğun ucu ulusal burjuvaziye de dokunmaktan geri kalmaz; bu ülkelerde, ulusal burjuvazi, belirli bir aşamada ve belli bir zaman için, ülkesinin emperyalizme karşı devrimci hareketini destekleyebilir, bu ülkelerde, kurtuluş için savaşım ilkesi olarak ulusal öğe, devrimin bir etkenidir. Bu ayrımı yapmamak, bu ayrımı anlamamak, emperyalist ülkelerdeki devrim ile sömürge ülkelerdeki devrimi bir tutmak demek, Marksizrn yolundan, Leninizın yolundan çıkmak demektir; II. Enternasyonal yandaşlarının yoluna girmek demektir" (Stalin, agç. s.170).

Stalin’in sözlerinden açıkça anlaşıldığı gibi her iki ülke devırimine sınıfsal katılımlar farklıdır. Emperyalist metropol ülkeleri ile sömürgelerin, bağımlı ülkelerin devrimlerinin farklılığı esasta, yani bu devrimlerin sınıf katılımlarında yatmaktadır. Bu olgu, milli mesele ile sömürgeler meselesinin kaynaşmasının da bir ifadesidir. Emperyalist ülkelere bağımlı olan, ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı da somutlaşmıştır; sömürgesel devrim, yani emperyalizmden bağımsızlık yani ayrılma...

Burada şöyle bir soru sorulabilir. Çarlık Rusya’sı, "emperyalist" bir niteliğe büründüğü halde, bu devlette neden metropol ülke ve sömürge, bağımlı ülke devrimleri ayrı ayrı gündeme gelmemiştir? Bu sorunun cevabı, Çarlık Rusyası’nın tarihsel özelliğinde, yani onun eski tip bir çok uluslu devlet olmasında saklıdır. Marksistler bu devlet içinde ezen ve ezilen ulusların tüm emekçi sınıflarının tek örgüt altındaki mücadelesi ilkesini savunmuşlar ve hayata geçirmişlerdir. Böyle bir tutumu kaçınılmaz kılan maddi koşullar kısaca şunlardı: Bir bütün olarak Çarlık Rusyası’nda (ve bu siyasi sınırlar içinde yer alan sözkonusu toplumsal formasyonda) burjuva demokratik dönüşüm tam anlamıyla sağlanamaınıştı. Bunun en belirgin nedenlerinden birisi, bu ülkenin ta başından bir "milliyetler hapishanesi" olarak biçimlenmiş olmasında yatmaktaydı. Bu devlet içinde ezen ulusa ve ezilen uluslara ait tüm emekçilerin birlikte kurtulmasını sağlayacak bir devrim programı geçerli olmaktaydı ve zaten en elverişli olanı da bu idi. Ezen ulusa mensup ve (ister bağımlı ulus statüsünde olsun isterse sömürge ulus statüsünde olsun) ezilen uluslara mensup tüm emekçiler aynı merkezi devlet içinde yaşadıklarından, devrimcilerin görevi tüm milliyetlerden emekçileri aynı merkezi örgüt altında birleştirmekti. Ulusal ve bölgesel seksiyonlardan meydana gelen merkezi bir proletarya partisi (RSDİP) önderliğinde, ezilen ulusların kurtuluşu da UKTH esasına göre programlaştırılmıştı. Böyle bir partiye olan ihtiyacı Lenin şöyle ifade ediyordu:

"Otokrasiye ve tüm Rusya’da burjuvaziye karşı mücadele; bir örgütsel ve taktik, pratik ve teorik problemlerde, mutlaka vazgeçilmez kararlarla betonlaşan, dil ve milliyet farkı gözetmeksizin tüm proletaryaya dayanan, birleşik merkezi ve savaşçı tek bir örgüt yaratmak zorundayız" (Lenin, Hareketin Birliği. s. 8)

Lenin’in bu sözleri, kelimesi kelimesine Türkiye koşullarında da geçerlidir. Ve Kürt emekçilerinin ayrı ayrı örgütlenmesini savunan akımlarda kelimesi kelimesine bu Leninist ilkeyi reddetmektedirler. Açıktır ki, çıkış noktası (marksizm maskeli) bir milliyetçilik olunca kaçınılmaz olarak işçi sınıfının örgütsel birliği reddedilecek ve ayrı örgütlenme savunulacaktır. Çünkü, Lenin’in deyişiyle, "meseleleri milliyetçilik açısından ortaya koyan kimse, orada tabiatıyla milliyetinin ve milletinin işçi hareketini bir Çin seddi ile çevirmek durumundadır" (Hareketin Birliği. s. 9).

Şimdi, Türkiye’de tüm milliyetlerden emekçilerin ör8ütsel birliğini savunmanın zaruretini kısaca şöyle ifade edebiliriz: Birincisi, Türkiye devrimi, emperyalist metropol devletler ve sömürge, yarı sömürge, bağımlı ülkeler devrimleri arasındaki kesin ayrım açısından, sömürgesel devrim bütünlüğünde yer almaktadır. Ezilen Kürt ulusu açısından ezen Türk ulusunun izati olarak yer alması Türkiye bütünlüğünde ezen ulus-ezilen ulus devrimleri arasında böyle bir ayrım yapılmasına yol açmamaktadır.

Evet, Türkiye çok uluslu bir devlettir. Ama Türk devleti yeni-sömürge bir devlettir, yani emperyalizmin boyunduruğu altındadır, emperyalizme bağımlıdır. Türkiye halkları emperyalizmin baskısı altındadır; ezilen halklardır. Türkiye halklarının kurtuluşu emperya1izmin ve onun uzantısı oligarşinin tahakkümünün kırılması ile mümkün olacaktır. Emperyalizme tavır alış "ulusal öğeleri" de içermektedir. Bu öğeler ne tek başına Türk ulusuna ne de tek başına Kürt ulusuna ait öğelerdir. Bu ulusal öğeler, emperyalizme ve oligarşiye karşı halk kurtuluş hareketinin içerdiği bağımsızlık öğeleridir. Yani ulusal ve sınıfsal tavır alış yan yanadır. Ve mücadelenin bir ürünü olması gereken proletarya partisi önderliğindeki bir HALK CEPHESİ -ya da güncel biçimlenişi olan anti-faşist cephe- özel olarak ezilen Kürt ulusunun oligarşiye yönelik ulusal muhalefetini de içermek durumundadır.

İkincisi; Türk devleti eski tip bir çok uluslu devlettir. Tıpkı Çarlık Rusyası’nda olduğu gibi, ezen ulus ve ezilen ulusun tüm emekçi sınıflarının aynı merkezi örgüt çatısı altında merkezi otoriteye karşı birleşik mücadelesini örgütlemek zorunlu bir görevdir. Türk devletinin eski tip bir çok uluslu devlet olması, burada, burjuva demokratik dönüşümün engellenmesinin etkenlerinden birisi olmuştur. Bilindiği gibi, bir başka ulusun baskı altında tutulduğu bir devlette demokratizmden söz etmek mümkün değildir. Bu bakımdan Kürt ve Türk halkının demokratik program hedefleri de aynıdır. Bu durum, sınıfsal planda ayrı bir Kürdistan devrimini gerektirecek maddi koşulların bulunmadığı anlamını taşır. Bu bakımdan, aynı devlet sınırları içinde yaşadıkları sürece, Kürt ve Türk emekçilerinin ortak sınıfsal çıkarlarını gözeten ve ulusal ayrımı değil de sınıfsal ayrımı temel aları örgütlenmeleri kaçınılmazdır.

Türkiye’nin eski tip bir çok uluslu devlet olması nedeniyle, sınıflar mevzilenmesinde, ezen sınıfların da ezilen sınıfların da ulusal bakımdan hetorojen olması; bu sınıfların aynı toplumsal formasyon içinde yer almalarının bir ifadesidir. Yani toplumsal düzeyde, ezen ve ezilen ayrımı, esas olasak, sınıf ayrımına göre olmaktadır. Çok uluslu Türkiye devleti, mevcut toplumsal formasyondaki sınıfsal saflaşmanın siyasi bir çerçevesidir. Söylemeye gerek yok ki aynı devlet içinde yer alan tüm milliyetlerden emekçilerin en sıkı organik birliğinin sağlanması, bu siyasi çerçevede onların sınıfsal kurtuluşunun gerçekleşmesi, yani tüm baskıların kaynağı oligarşik diktatörlüğün yıkılarak bunun yerine emekçi halkların iktidarının kurulabilmesi için bir ön koşul olmaktadır.

Son olarak, Türkiye’de birden fazla ulusun bulunmasının, emekçi sınıfların örgütlenmesini muhtemelen nasıl etkileyebileceğine değinelim.

Çok uluslu bir devlette doğru olan örgütlenme anlayışı, tüm bölgelerden sosyalistlerin birbirine "komşu" olan ulusal bölge kollektiviteleri (seksiyonları) teşkil etmeleri ve bunların enternasyonalist anlamda organik birliğini tek merkezi örgüt çatısı altında oluşturmalarıdır. Bu ise proletarya partisinden başka bir şey değildir. Kuşkusuz proletaryanın ve emekçi sınıfların örgütlenmesi de çok uluslu bir devlet olan Türkiye’de böyle bir biçimlenişe sahip olabilir. Bu anlamda, örneğin Kürt ulusunun çoğunlukta bulunduğu Kürdistan’da, proletarya partisinin Kürdistan seksiyonu yaratılabilir. Ancak, bir milliyetin çoğunlukta bulunduğu bir bölgede kurulan böyle bir ulusal örgütün (proletarya partisinin ulusal seksiyonunun) biçim olarak "ulusal" olması, onun öz olarak ulusal olması anlamına gelmeyecektir. Kısacası, proletarya partisinin bu bölgesel-ulusal kollektiviteleri (seksiyonları) her hal-ü karda enternasyonalizmin ilkesi ışığında çalışmalıdırlar.

Bu konuda Stalin şöyle diyor:

"Rusya’daki bütün milliyetler işçilerinin yerlerinde birleşmiş tek bir kollektivite içinde gruplandırılması, bu grupların, tek bir parti içinde birleştirilmesi, işte görev budur. Söylemeye gerek yok ki, Parti’nin bu şekilde kurulması, tek bir tümün içinde, Partinin içinde bölgelere geniş bir özerklik tanınmasını yasaklamaz, tam tersine bunu gerektirir."
"Kafkasya’nın deneyimi, bu tip örgütlenmenin yararını açıkça göstermektedir. Eğer Kafkasyalılar, Ermeni işçilerle Tatar işçiler arasında milli çatışmalar artık olanaksız ise; eğer orada işçileri, tek bir güçlü hareket yoluna yöneltmek olanaklı oluyorsa; bunda Kafkasya sosyal-demokrasinin milletlerarası yapısı az rol oynamamıştır" (Milli Mesele)

SONUÇ

Kürt milliyetçisi arkadaşları nasıl ikna edeceğiz? Onlar kendi tezlerinin doğruluğuna yemin etmişlerdir. Şimdi Marksist sömürgecilik teorisini gösterip, bu arkadaşların kendi "sömürgecilik" anlayışlarından vaz geçmelerini istemek, kapıya "okuma yazması olmayanlar içeri giremez" levhasını asmanın, okuma yazması olmayanların bu levhayı görerek içeri girmeyeceklerini sanmak gibi bir şey olur. Yani sorunumuz Marksizmin öğrenilmesi-öğretilmesi sorunudur. Marksizmi öğrenmekte (yanlış öğrenmekte) direnenler ve hatta Marksizmi kabul etmeyenler de vardır ve var olacaktır.

Bu durumda, Marksistlerin tutumu ne olmalıdır? Teorik tartışma artık Marksist kavramların dışına taştığında, yapılması gereken, Marksist teorinin ışığında milliyetçi görüşün (olumsuz) yanlarını (demokratik yanlarını) eleştirel bir anlayışla kabullenmekten başka birşey değildir.

Marksistlerin yapması gereken, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsız kabul etmek; bu hakkın kazanılması doğrultusunda mücadele vermek ve bunun en geniş propagandasını yapmaktır. Bunun ışığında tekrar vurgulayalım ki, bizim Kürt ulusunun, ayrılıp kendi devletini kurma hakkı başta olmak üzere, kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkına sahip olmasını savunmamız demek; Kürt ulusunun eğer isterse, Türkiye devrimi gerçekleşmeden önce veya gerçekleştikten sonra bu hakkı kullanabileceğini kabul etmemiz demektir.

Türkiye’de Kürt milli meselesinin çözümünün Kürdistan’ın "sömürge" olarak adlandırılması ile bir ilişkisinin olmadığı ortadadır. Kürt ulusu için ayrı bir "sömürgesel devrim" önermedikten sonra da böyle bir tespitin hiç bir önemi yoktur. ÖY ve KSD bu yüzden havanda su döğmektedirler. "Sömürge" tespitinden yola çıkıp ayrı bir Kürdistan devrimi önermek ise, Kürt milli meselesinin çözümünde ayrılma ihtimalini mutlaklaştırmaktır. Bunun, Marksist tutum ile bir ilişkisi yoktur. Devrimciler, Kürt halkının, isterse ayrılabileceğini, kendi kaderini "ayrılma" şeklinde kullanma hakkını mutlak olarak kabul ederler. Ama Devrimciler, Kürt halkının, çıkarlarının, Kürt emekçilerinin çıkarlarının, bugünkü koşullar altında, "ayrılmak"ta değil, bütün Türkiye emekçileriyle ortak mücadele yürütmekten geçtiğini; Kürt ve Türk bütün emekçi halklarımızın emperyalizme ve oligarşiye karşı özgür bir birliktelik temelinde savaşarak zafere ulaşabileceklerini durup dinlenmeksizin tekrarlamayı ve mücadeleyi bu doğrultuda geliştirmeyi, Kürt ve Türk emekçilerine karşı vazgeçilmez bir görev olarak görürler.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org