"Sömürgecilik" Tartışmaları Üzerine (I)

"Milli mesele ‘tartışması’ bir bakıma, enternasyonalizm ile milliyetçilik arasındaki bir tartışmadır. Türkiye’de milli mesele tartışması, bu iki dünya görüşü arasında bir çizginin nasıl çekileceğinde odaklaşmaktadır." (Devrimci Yol, Sayı, 9)

Milli mesele konusunda alınan tavır sınıf mücadelesi içindeki genel tavırdan ayrı düşünülemez. Milli meselenin ele alınışı dünya değerlendirmesine ve devrim anlayışına kopmaz bağlarla bağlıdır. Milli mesele genel olarak dünya devrim sürecinde ve özel

  olarak ülke devrim sürecinde somut olarak irdelenmelidir.

Türkiye solunda milli mesele konusunda hatalı yaklaşımlar genel olarak dünya ve ülke devrim süreçlerine yaklaşımlardaki yanlışlıklardan kaynaklanmaktadır. Ülkemizde SBKP ve ÇKP revizyonizminin izleyicilerinin savundukları anti-marksist dünya ve ülke tahlilleri yüzünden zaten "ağızlarıyla kuş tutsalar" dahi milli mesele konusunda Marksist bir değerlendirmeye sahip olmaları mümkün değildir. Revizyonist özde bir devrim anlayışı, örgütlenme anlayışı ve çalışma tarzına sahip olanların milli mesele görüşleri de, son tahlilde, sosyal şoven bir muhteva taşımaktadır. "Rus emperyalizmi"ne karşı mücadeleyi temel alan TİKP revizyonizmi ve aynı sınıf işbirlikçisi karakteri ile, "İleri Demokratik Düzen" için bütün umudunu mevcut CHP iktidarına bağlamış olan TKP revizyonizmi teslimiyetçi, sosyal şovenist siyasette buluşmaktadırlar. Devrimci Hareket, emekçi halkların önünde bir ihanet ve teslimiyet hattı oluşturan revizyonizmin ve oportünizmin her türlüsünü teorik ve pratik alanda, mahkum etmiştir ve etmeye devam edecektir.

Öte yandan SBKP ve ÇKP revizyonizminin doğrudan ve dolaylı etkisinde olan ve milli meseleyi Kürt milliyetçiliği tabanında ele alan bazı görüşleri de vardır. Bunların genel özelliği, denilebilir ki, belli bir dünya değerlendirmesi ve devrim anlayışına sahip olmamalarıdır. Revizyonistlerden farklı olarak, dünyayı ve ülkeyi sistemli bir şekilde değerlendirme doğrultusunda bir çaba dahi göstermemektedirler. Deyim yerindeyse, meseleye tepetaklak bakmakta, tüm olguları milli mesele mihverinde açıklamaya çalışmaktadırlar. Çıkış noktaları Kürdistan’dır. Dünyaya Kürdistan penceresinden bakmaktadırlar. Ezilen ulus milliyetçiliğinin demokratlığı ile yetinmekte ve Marksist olmak yerine bir Kürt "Marksisti" olmayı tercih etmektedirler. Ayrıca bu akımları eleştirmek, revizyonistlere nazaran daha "zor" olmaktadır. Çoğunun yazılı görüşleri olmaması bir yana, görüşlerine yayın organlarında "sistemli" olarak sunduklarını iddia edenler de dahil hemen hepsi tutarsızlıkla malüldür. Örneğin, meseleyi bir yerde Türkiye’deki bir milli mesele şeklinde tartışabilirken başka bir yerde ayrı bir Kürdistan meselesi şeklinde ele alabilmektedirler. Bir de bilinen "duygusallık"ları söz konusudur.! Örneğin kendilerinin ezilen ulus fertleri olduğunu, Lenin tarafından ezilen ulusa tanınan "imtiyaz"ın kendilerine de tanımak gerektiğini söylemektedirler. Tartışma, bu noktada, artık marksist eleştiri-özeleştiri platformundan çıkmakta, Marksistlerin zaten ulus milliyetçi’liğine karşı "tavizkar’ olması gerektiği anlayışında kesilmektedir.

Bu unsurlar, ezilen ulusun milliyetçiliğindeki demokratlığı temsil ettikleri ölçüde Devrimci Hareketin müttefiki durumundadırlar. Ancak milliyetçiliklerini Marksizm Leninizm ile maskelemeye çalıştıkları ölçüde de Türkiye halklannın devrimci mücadelesinin önünde engel teşkil etmektedirler. Bu durum, kendilerine "Kürt emekçilerinin emperyalizme ve oligarşiye karşı ayrı mücadelesini ve Türkiye emkçilerinden ayrı örgütlenmelerini savunmalarında somutlanmaktadır. Böyle zararlı bir anlayışın "teorik" gerekçesi olarak da Kürdistan’ın Türkiye’nin bir sömürgesi olduğu şeklindeki iddialar öne sürülmektedir. Bugün Kürdistan’ın Türkiye’nin bir sömürgesi olduğu iddiası Özgürlük Yolu, KSD, Rızgari vb. görüşler tarafından savunulmaktadır. Bu iddiayı savunan bütün görüşlerin bu konuda söyledikleri öz olarak aynıdır.

Belirttiğimiz gibi ortaya konulan bu anti-Marksist tezlerin ideolojik olarak teşhiri, pratik nedenlerden dolayı (ayrı örgütlenmenin gündeme getirilmeye çalışılması) acil bir önem taşımaktadır. Biz bu yazımızda Özgürlük Yolu (ÖY)’nun görüşlerini eleştireceğiz. Çünkü "sömürge" iddiasını savunan bütün görüşler ÖY’nun bu konuda yazdıklarını şu yada bu şekilde tekrarlamaktan öte bir çabanın içine girmemişlerdir. ÖY’nun ortaya koyduğu sömürgecilik "tanımı ve ölçütleri" istisnasız hepsi tarafından kopya edilmiştir. Ayrıca (ÖY)’nun özel olarak üzerinde durmamızın bir nedeni de bu derginin Kürdistana revizyonizmin kanalı olma şeklinde bir başka zararlı özelliği taşımasıdır.

Bu arada ÖY’nun tezlerini eleştirirken, aynı zamanda, kelimesi kelimesine KSD’nin de eleştirisini yapmış sayılacağız. Aslında KSD’nin kelimesi kelimesine eleştirilmesi için ondan hiç alıntı yapmaya gerek kalmayacak. Çünkü KSD’nin milli mesele yazılarını okuyan herkesin görebileceği gibi, KSD, ÖY’nun sadece tezlerine değil cümlelerine de sahip çıkmıştır?. Alıntı yaparak teori(!) yapılabileceğini düşünen KSD, hiç olmazsa "çalıntı" yapılatrak hiç bir konuda görüş(!) sahibi olunamayacağını bilmeliydi. Dürüst bir şekilde "tamam, ÖY’nun tezlerini kabul ediyoruz" diyebilmeliydi. Ama hayır, bunun yerine bu konuda "iddialı" bir tutum takınarak, Türkiye’de milli meseleye "açıklık kazandırmasında" kendisinin de payı(!) olduğunu söylemeyi tercih etti.: "Bugün ülkemizde ulusal sorun artık gözden kaçmayacak bir gerçek durumundaysa, bunda Kurtuluş’un da payı vardır demek, Kurtuluş da bu konuda görevini (eksiksiz denmese de) yapmaya çalıştı demek yanlış olmayacaktır" (KSD. 18, s. 9) dedi! İşte bu tutumuyla, "sömürge" iddiasını savunanlar arasında KSD’nin "özel" bir yeri vardır, diyebiliriz. Ama sadece Makyevelizmin tipik bir örneğini teşkil ettiği için, başka bir özelliği olduğu için değil. Zaten KSD’nin benimsediği "sömürge tahlili onun Türkiye için ortaya koyduğu değerlendirmeler arasında yalnızca bir süs olarak durmaktadır... Bu yazımızda ÖY’nu eleştirirken KSD’nin bazı "ilginç" iddiaları (ki bunların bir kısmı gerçekten de KSD’nin "kendi" görüşleridir) üzerinde de durmanın yazımıza renk katacağı inancındayız.

"Sömürge" iddiasını ortaya atan görüşlerin hepsinin sömürgecilik konusunda söylediklerini şöyle özetlemek mümkündür.
"Sömürgecilik, emperyalizm dönemine has bir şey değildir, hatta kapitalizmden önce de sömürgecilik vardır. Sömürgeci olmak için mutlaka emperyalist olmak gerekmez. Sömürge statüsünün genel ölçütleri bulunduktan sonra, bu ölçütler herhangi bir ülkede mevcutsa bu ülkeye sömürge demek gerekir, (ya da, eğer bir ülke bir sömürgeye benziyorsa orası bir sömürgedir)..." vb. (Bu söylediklerini belli bir "teorik" çerçevede tartışmaya çalışmaktadırlar ama, bir de teorik olmayan bir iddiaları vardır: "Bir yarı-sömürge ülkenin de pek ala sömürgesi olabilir!" Bu iddialarının kanıtı olarak sadece "sömürgeci ülkenin emperyalist olması şart değildir" cümlesi ve Portekiz örneği yine Portekiz örneği öne sürülmektedir.) Böyle bir "teorik" çabanın amacı apaçık ortadadır. Sömürge statüsünün başlıca özellikleri dedikleri bir takım tespitleri Kürdistan’ın sömürge olduğunu "kanıtlamış" olmaktadır. (Zaten bu genel ölçütlerin de Kürdistan’ın dış görünüşüne bakılarak ortaya konduğu hemen hemen anlaşılmaktadır). Bu konuda şöyle düşünmektedirler; "Kürdistan herhangi bir sömürgede olduğu gibi baskı görmekte ve zorla elde tutulmaktadır, hammadde kaynakları sömürülmekte ve yerel ekonominin gelişimi engellenmektedir; hakim ulusun ekonomisine tabi kılınmaktadır; Kürt dili, kültürü ve sanatı ağır baskı altında tutulmaktadır", vb. kısacası: "Kürdistan ekonomik ve siyasi olarak ilhak edildiği için bir sömürge statüsündedir. Ayrıca dört parçaya bölündüğü için de uluslararası bir sömürgedir". Böyle bir "sömürge" Kürdistan karşısında ise Türkiye (ve Kürdistan’ın öbür parçalarının bulunduğu diğer ülkeler) otomatikman sömürgeci olmuş olmaktadır! Türkiye’nin (ve diğerlerinin) bir yarı sömürge olduğu halde nasıl olup da bir sömürgesi olduğunun "izahı" ise, yine Portekiz örneği gösterilerek yapılmaktadır.

Sömürgecilik konusunda yazılanlar, Marksist sömürgecilik tahlilini yansıtmaktan oldukça uzaktır. Anlatılanlar, bir tahlilden ziyade bir tasviri andırmaktadır. Sömürgeciler ile sömürgeler arasında şunlar oldu, bunlar oldu şeklinde bir tasvir... Marksist bir tahlilde olması gereken en önemli şeye, yani belli bir tarihsel çerçevede incelenen olgunun belirleyici öğelerini belirleyici olmayanlardan ayrı tutan bir anlayışa sahip değildirler. Halbuki bir "sömürgecilik" tartışması yapılıyorsa, bunun siyasi sonuçları itibari ile bir anlamı olmalıdır. Marksistler, çağımızda, sömürgecilik olgusunu devrim meselesi (siyasi sonuçları) ışığında ele alırlar. Bu, Stalin’in "sömürgesel devrim" tezinde açık ve seçik olarak ortaya konmuştur. (Bak. Stalin, Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu. s, 170 ve Devrimci Yol, sayı 14). Bu noktada ÖY ve özellikle KSD kendilerinin ayrı örgütlenme ve ayrı mücadeleyi mutlaklaştırmadıklarını söylemektedirler. KSD bir ülkeye "sömürge" demenin bu ülkede ayrı bir devrim yapılmasının önkoşulu olmadığını da söylemektedir. Bunu söylemek ne anlam taşır? Biz bu konuyu somut olarak Türkiye-Kürdistan ilişkisi çerçevesinde tartışacağız. Burada, daha önce söylediklerimizi hatırlatmakla yetinelim: "Kürt ve Türk ulusu arasındaki ilişki eski tip bir çok uluslu devlet bünyesindeki bir ezen-ezilen ulus ilişkisidir. Ve kendisi emperyalizmin tahakkümü altında bulunan bir bütün içinde yer alır. Burada sömürgesel devrim bütün açısından geçerlidir. Kürt ve Türk ulusu arasındaki ilişkiye Stalin’in tezindeki sömürgesel devrimi, sadece Kürt ulusu açısından gündeme getirecek şekilde sömürge demek, Marksizm açısından kabul edilemez. Kürdistan’a bu nokta dikkate alınmaksızın, genel bir kavram olarak "sömürge" denip denmemesinin hiç bir önemi yoktur. Sömürge kavramı, (..) iki ülke arasındaki (tarihsel gelişimin belli bir döneminde ortaya çıkan) belirli bir ilişki biçimi olarak değil de, geniş bir çerçeve içinde, ezilen bir ulusun ekonomik olarak ezilmişliği, sömürülmekte olması, ilhak edilmiş olması anlamında kullanılması halinde, bundan sömürgesel devrimin gerekliliği sonucuna ulaşılamaz. Bu anlamda sömürge ifadesi kullanılsa da kullanılmasa da sonuç değişmez." (Devrimci Yol, Sayı 10)

***

Belirttiğimiz gibi Türkiye’de ilk kez ÖY bu bağlamda bir "sömürge" iddiası ortaya atmıştır. Ancak bunu genel bir teori olarak sunmuş ve ilk adımda bunun Kürdistan ile ilişkisini açıkça belirtmemiştir. Epey yutkunduktan sonra, ayakları Kürdistan topraklarına basmış(!), Kürdistan’ın Türkiye’nin bir söınürgesi olduğunu söylemeye başlamıştır. Biz de ÖY’nun bu "yöntem"ini dîkkate alarak ilk önce bu "genel sömürgecilik" teorisi üzerinde duracağız ve sonradan bu teorinin Kürdistan özeline uygulanmasını ele alacağız...

"SÖMÜRGE"NİN TANIMI VE ÖLÇÜTLERİ

Sömürgecilik konusunda getirilen "ölçütler", aslında, sömürgeciliğin tarihsel ve yapısal özelliklerini de yansıtmamaktadır. Ezen ulus-ezilen ulus bakımından çenel olarak geçerli olan ölçüde yani bir sömüren-sömürülen ilişkisi- ile bunun bir biçimi olan sömürgeci-sömürge ilişkisi aynılaştırılmaya çalışılmaktadır." (Devrimci Yol, sayı 10). Böyle bir "sömürgecilik" anlayışının ortaya konulması, "sömürge" tezlerini savunan bütün görüşlerin ortak noktasıdır ve ÖY ise bunun en tipik ve en
"sistematize" örneğidir:

Lenin şöyle yazıyordu:

"Sömürge politikası da, emperyalizm de, kapitalizmin çağdaş döneminden, hatta kapitalizmden önce vardı. Kölelik üstüne kurulu bulunan Roma, bir sömürge politikası izliyor ve emperyalizm uyguluyordu. Artı iktisadi ve toplumsal biçimler arasındaki farkı görmezden gelerek ya da arka planlara iterek, eınperyalizmin "genel düzen" üstüne fıkirler yürütmek, tıpkı "Büyük Roma" ile "Büyük Britanya" arasında kıyaslamalara girmek gibi bir takım boş palavralara ve bayağılıklara düşürür kişiyi, çünkü kapitalizmin eski evrelerindeki sömürge politikası bile, mali sermayenin sömürge politikasından temel ayrılıklar göstermektedir." (Empezyaliım, 3. baskı, sayfa 106- 107).

İşte, ÖY şimdikiler, Lenin’in deyişiyle "iktisadi ve toplumsal biçimler arasındaki farkı görmezlikten gelen genel bir sömürgecilik tarzından ve bunun "temel özellikIerinden" söz edip durmaktadır. Böylece bir takım "boş palavralara ve bayağılıklara düşmektedir. ÖY şöyle demektedir: "Sömürge ilişkilesinde şu durumlar, kanımızca, tüm sömürge ülkeler için vardır ve sömürge statüsünü belirleyen başlıca özellikler bunlardır" (Milli Mesele ve Doğu Anadolu’da FeodaIizm, s. 26).
Sömürge statüsünün beş adet özelliğini sıralayan ÖY, bu ölçütler ışığında sömürgeciliği şöyle tanımlamaktadır: "Eğer o halk ve onun ülkesi, herhangi bir sömürgede olduğu gibi baskı görüyor ve zorla elde tutuluyorsa; hammadde kaynakları sömürülüyor ve yerel ekonominin gelişimi engellenerek, o, hakim ulusun ekonomisine tabi kılınıyorsa; ulusal dil, kültür ve sanat ağır baskı altında tutuluyorsa, hiç kuşkusuz orası bir sömürgedir. Orada milli baskı ve sömürge ilişkisi birarada vardır." (age, s. 34-35). (Aynı konuda KSD de şöyle demektedir: "eğer ulusal baskı altındaki bir halkın üzerinde yaşadığı topraklar -yani ülkesi- zorla ve halkın iradesi dışında elde tutuluyorsa, zenginlikleri talan ediliyorsa ve ekonomisinin gelişmesi sömürgeci ülke ekonomisine göre biçimleniyorsa; diline, kültürüne, sanatına, tarihi değerlerine şiddetli bir baskı uygulanıyorsa; orası bir sömürgedir. Orada sadece ulusal baskı yoktur, aynı zamanda sömürgeci baskı da vardır ve ikisi iç içe geçmiştir." (KSD, sayı 6, s.103. Görüldüğü gibi ÖY, KSD gibi(!) düşünmektedir. KSD’nin bu "çalıntı"sını bir yana bırakıp ÖY’nu eleştirmeye devam edelim).

Sömürge statüsünün beş özelliğinin özetlendiği tanım budur. Bunlar, "sömürge statüsünü belirleyen başlıca özellikler"miş! Bunlar tüm sömürge ülkeleri için de geçerli imiş! Hemen söyleyelim ki, bu ölçütler tıpkı yağmurun ıslak olduğunu kanıtlayan(!) "ölçütler" kadar değer taşımaktadır. Ortaya konulan tanım da tam bir totoloji örneğidir. Eğer bir ülke sömürgeye benziyorsa orası sömürgedir! Buna herşey denilebilir ama asla Marksist tahlil denilemez (3).

ÖY da bunun farkında mıdır bilmiyoruz, ama ÖY’na yönelteceğimiz bütün eleştirilerin özü bizzat ÖY’nun şu satırlarında saklıdır: "Sömürge sorunu çağımızın bir sorunudur ve bu konu tartışılırken kaba kıyaslamalar, basit gözlemler sonucu yanlışlar yapıldığı, bundan yanlış sonuçlara, tezlere varıldığı görülmektedir." (age, s. 30) HAYRET değil mi? Ama hayır, bunun, ÖY’nun ağzından kaçırdığı bir itiraf olduğu besbellidir. Bunun nasıl olduğunu görelim.

Yukardaki itirafı yapan ÖY’nun anlayamadığı, anlamak istemediği şey nedir?

ÖY, herşeyden önce, Lenin’in deyişi ile "dünya çapında kurulmuş iş bölümü, bir dünya pazarının varlığı" -ki bu günümüzde bir dünya ekonomisi niteliğini kazanmıştır- olgusunu, açıklamalarının ve tahlillerinin dışında tutmaktadır. Sömürgecilik tartışmasını yaparken, taplumların tarihsel ve yapısal niteliklerini göz ardı etmektedir. Bütün bunların dışında genel bir sömürgecilik anlayışı savunmaktadır.

Bütün ülkeleri aynı sepete doldurarak ve iktisadi toplumsal biçimler arasındaki temel farkları, tarihsel ve yapısal farkları hesaba katmayarak yapılan "genel" bir sömürgecilik tanımı, Marksizm açısından bir anlam ifade eder mi? Evet bu soruya ilk itiraz şöyle olacaktır: Ama sömürgeciliğin ta köleci dönemde de bulunduğuna bizzat Lenin işaret etmiştir. (Bak Emperyalizm,s.l07-108). Öyleyse tarih boyunca genel bir sömürgecilikten pek ala söz edilebilir!

Kuşkusuz böyle bir şey mümkündür. Hatta başka kategoriler için de bu böyledir. Marx, bizim bu tartışmamıza benzer tartışmasında, sermaye kategorisini toplumun farklı safhalarında farklı yer işgal eden kategorilere örnek olarak vermektedir. Köleci toplumun Fenikeliler, Kartacalılar gibi "tüccar milletler" bakımından "sermaye (ticari ya da para olarak sermaye), toplumların henüz temel unsuru haline gelmediği bu soyut şekliyle görülür demektedir. (Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine katkı, Öncü Yay. s. 220)

Kısacası, sermaye kategorisi, köleci dönemde de tüccarların elinde para-sermaye olarak vardır. Feodal dönemde de vardır. Ama en gelişkin haline kapitalizm döneminde ulaşmıştır. Artık sermayeden, genel olarak sermayeden söz ederken; biliriz ki, kapitalizm dönemindeki sermayeyi kastediyoruz. Sermayenin genel bir tanımını yaparken de bu sermayenin özelliklerini hesaba katarız. Çünkü tahlillerimiz kapitalizm döneminin ilişki ve çelişkilerini açıklamasyı amaçlamaktadır. Şimdi, sermayenin tarihsel olarak bütün dönemlere tekabül eden "genel" bir tanımını bulmaya çalışmak ise sadece ve sadece tahlillerimizi muğlaklaştırmaya yarar.

Sömürgecilik kategorisi de böyle ele alınmalıdır. Tıpkı sermaye kategorisi gibi, sömürgecilik kategorisi de, örneğin köleci toplumda çeşitli ülkeler arasındaki ilişkilerde henüz temel bir unsur haline gelmediği şekliyle (bir ülkenin bir başka ülkeyi sömürmesi, ya da bakir topraklara göç edilerek buraların istimlak edilmesi, vb. ilişkileri yansıtan basit bir kategori olarak) görülmelidir. Ama sömürgecilik de, sermaye gibi, ancak kapitalizm döneminde temel bir toplumsal unsur haline gelmiştir. Kısacası, Marksist tahlillerde kullanılan diğer kavramlar, ekonomik ve siyasi kategoriler gibi sömürgecilik kategorisi de tarihsel bir ilişkiyi temsil etmektedir. Sömürgecilik kategorisini, ifade ettiği toplumsal ilişkiden soyutlayıp dondurmak, tarihsel içeriğini boşaltmak, her tarihsel döneme uydurmaya kalkışmak..., işte Marksist yöntemin reddettiği şey budur. Lenin, yukarda, "köleci Roma sömürgeciliği" örneğini verirken de zaten bu gerçeğe işaret etmektedir. Böylesi "genel" bir sömürgecilik teorisinin geçerli olmadığını, farklı tarihsel dönemlerde farklı iktisadi ve toplumsal biçimlere ait sömürgecilik uygulamaları arasında temel de bir farklılık olduğunu vurgulamaktadır. Bu konuda meselenin özüne ilişkin ayrım çizgisini ihmal ederek, farklı dönemlerin ülkelerini kıyaslamanın PALAVRACILIK olduğunu söylemektedir.

Gariptir ki, "sömürgecilik" iddialarını savunanların hepsi Lenin’in bu sözlerini kendilerinin tarihsel dönemler arasındaki farkları muğlaklaştıran genel sömürgecilik anlayışları doğrultusunda bir "kanıt" diye kullanmaktadırlar. Ya anlamadıklarından, ya da anladıkları halde pişkin bir şekilde böyle tersinden anladıklarından. Her ikisi de mümkündür. Ne yapalım burası Türkiye! (İşin diğer bir ilginç yanı daha var. Lenin, bu çok sık yapılan alıntısında köleci Roma’nın sadece sömürgeciliğinden değil emperyalistliğinden de söz etmektedir. Bizim "alıntı uzmanlarımız" bu emperyalizm kelimesini görmezlikten gelmektedirler. Tıpkı sömürgecilik hakkında söyledikleri gibi "emperyaliım sadece tekelci döneme -emperyalist döneme(!)- ait bir olgu değildir, köleci toplumda da vardır" demelerini beklerdik! Böylece Lenin’in emperyalizm teorisine -Lenin’e rağmen (!)- katkıda bulunmuş olurlardı... Şaka bir yana, nasıl ki emperyalizmin işe yarar bir tanımını yapmak için köleci döneme uzanmak ne kadar saçma ise, sömürgeciliğin anlamlı bir tanımı için de böyle bir saçmalığa gerek yoktur).

Devam edelim. Sömürgecilik tartışmasında sorunun tarihsel sınırlarını tamamen muğlaklaştıran ÖY’nun kaçınılmaz olarak içine düştüğü ikinci yanılgı sorunu tek yanlı olarak ele almasıdır. Sömürge statüsünün özelliklerini bağımlı ülkenin çerçevesinde ele almaktadır. Ortaya koyduğu anlayış, en basit bir neden-sonuç ilişkisini (sömürgeci-sömürge ilişkisini) dahi dıştalamaktadır. Sömürge statüsünü (konumunu) sömürgecinin statüsünü kavramadan belirlemek mümkün olabilir mi? ÖY’na göre bu mümkündür. ÖY, sömürgecilik teorisini, sömürge statüsünün özeltiklerinin tespit edilmesi sorununa indirgemiştir. Sorusu şudur: "Ulusal baskı altındaki halkın içinde bulunduğu durum bir sömürge statüsü müdür, değil midir?" (age, s. 34) Tartışma ta başından böyle bir soru ite kilitlenmiş durumdadır. Sömürge mi? Sömürge değil mi? Bunu anlamak için de ülkenin bir sömürgeye benzeyip benzemediğine bakacaksın! Teoriyi yapmak bu denli kolaydır işte!

ÖY, sömürgeci ve sömürge ülkeler arasındaki ilişkinin sadece "sonuçlarına" (bunların da bir yönüne) bakmış olmaktadır. Şu ilişkiyi ortaya çıkaran nedeni, yani sömürgeci ülkenin varlık nedenini araştırmamaktadır. Gözlerini sömürge statüsünün "başlıca özelliklerine" dikmiş olan ÖY’nun sömürgecilik ilişkisinin mahiyetini görmesi zaten mümkün değildir. Sömürgecilik ilişkisini kavrayabilmek için herşeyden önce sömürge ülkeye değil, sömürgeci ülkeye (sonuç’a değil, neden’e) bakmak gerektiğini aklına bile getirmemektedir. Söylemeye gerek yok ki, sömürgeci-sömürge ilişkisini böyle tek yanlı kavramak mümkün değildir. Bu ilişki sadece ezen tarafın ya da sadece ezilen tarafın konumuna (statüsüne!) bakılarak kavranamaz. Öyleyse sömürgecilik ilişkisinin tahlilinde hareket noktası ne olmalıdır?

Uluslar arasındaki ilişkilerin nasıl ele alınacağı konusundaki en genel ilkeyi Marx ve Engels şöyle belirlemişterdir: "Başka başka ulusların aralarındaki ilişkiler; bu ulusların her birinin, üretici güçler, iş bölümü ve iç ilişkiler bakımından içinde bulundukları gelişim evresine bağlıdır. Bu ilke, evrensel olarak kabul edilen bir ilkedir. Bununla birlikte, yalnız bir ulusun öteki ııluslarla ilişkileri değil, bu ulusun kendi iç yapısı da onun üretiminin gelişim düzeyine, iç ve dış ilişkilerine bağlıdır." (Seçme Yapıtlar, cilt I, s. 21). Ezen ulus ezilen ulus arasındaki ilişkiler ve bunun bir biçimi olarak da sömürgecilik ilişkisi, bu evrensel ilke ışığında ele alınmalıdır. İşte bu anlayışla hareket eden Marksizm, ortaya koyduğu sömürgecilik teorisinde sömürgeciliğin tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığını, kapitalizmin hangi yapısal sorunlarını çözmeye hizmet ettiğini araştıran bir muhteva taşımaktadır.

MARKSİST SÖMÜRGECİLİK TEORİSİ

Sömürgecilik, kapitalizmin ihtiyaçlarına çözüm bulma çabasının bir ürünü olarak gündeme gelmiştir. Kapitalist sömürü sadece, burjuvazinin proletarya -ve diğer halk kesimleri- üzerinde gerçekleştirdiği sömürü olarak artı-değer sömürüsü olarak görülmemelidir: Artı-değer sömürüsü kapitalist sömürünün özüdür. Ancak kapitalist sömürünün artı-değer sömürüsü yanında ve bu özden kaynaklanan; farklı düzeylerde gerçekleşen başka biçimleri de vardır. Kapitalist bir ülkenin geri kalmış bir ülkeyi sömürmesi de söz konusudur. İşte sömürgecilik ilişkisi de ileri bir kapitalist ülkenin kendisine bağımlı kıldığı, üretici güçler bakımından geri kalmış ülkeler üzerinde, sadece sınıfsal düzeyde değil, ulusal düzeyde de gerçekleştirdiği bir sömürü biçimidir. Bu yanıyla da ezen ulus-ezilen ulus ilişkisinin bir biçimidir. Nasıl ki, sınıfsal düzeyde, burjuvazinin proletarya üzerinde gerçekleştirdiği sömürüyü tarihsel ve yapısal bir çerçevede görmek gerekiyorsa; ulusal düzeyde sömürgeci ve sömürge ilişkisini de böyle bir çerçevede ele almak gereklidir.

Sömürgecilik ilişkisinin kapitalist üretim tarzı çerçevesinde oynadığı rol nedir?

Bilindiği gibi kapitalist üretim tarzı, üretimi hiç durmadan genişletecek bir birikim eğiliminin varlığı ile karakterize edilir. Kapitalizmin tarihsel olarak ortaya çıkışında, ülke içindeki ücretli emeğin yarattığı artı-değer ve ülke dışındaki sömürgelerden yapılan değer transferi "ilkel birikim"in sağlanmasına hizmet etmiştir. Yani, sömürgecilik ilişkisi ilk önce böyle bir ihtiyacın dayattığı sorunlar çerçevesinde gündeme gelmiştir. Meta üretiminin ortaya çıkması ve bunun genişletilmiş yeniden üretim halini alması, meta dolaşımının devlet sınırlarını aşmış olması (kapitalist üretimin dış pazarlara olan ihtiyacı), yine sömürgecilik ilişkisinin bu düzeyde bir çözüm aracı şekline bürünmesine yol açmışur. Kapitalist ekonominin hammadde itiyacı, ucuz işgücü temini vb. sorunlarının çözümünde geri kalmış ülkeler vazgeçilmez olanaklar olarak ele alınmışlar ve sömürgeleştirilmişlerdir. Kapitalizmin tekel öncesi döneminde sömürgecilik ilişkisi yağma, talan ve meta ihracı temelinde sürdürülmüştür. Kapitalist ekonominin tekelci bir karakter kazanmasıyla birlikte yeni sorunlar gündeme gelmiştir; sömürgecilik, emperyalizm biçimine bürünmüş ve bu ilişkiye karakterini veren özellik ise sermaye ihracı olmuştur.

İşte bunlar sömürgeciliğin başlıca özellikleridir, tarihsel özellikleridir. Ama somut bir sömürgecilik ilişkisini tartışırken, bunları ölçüt olarak kullanmaya kalkışmak kadar saçma bir şey olamaz. Sömürgecilik, kapitalizmin genel gelişim süreci çerçevesinde yer alan bir sömürü biçimidir. Sömürgeciliğin bu özellikleri, sürecin farklı gelişim aşamalarında ortaya çıkmıştır. Süreç geliştikçe, bu özellikler ortadan kalkmamış, ama sömürgecilik ilişkisi yeni boyutlar kazanmış, süreç içinde bu özelliklerin oynadıkları roller değişmiş, eski özelliklere ilaveten yeni özellikler ortaya çıkmıştır. Açıktır ki, sürecin belli bir aşamasında belli bir tarihsel kesitteki bir sömürgecilikten bahsedildîği zaman, sömürgeciliğin işte bu kesitte kapitalizmin esas olarak hangi sorununu çözme görevini yüklenmiş olduğuna dikkat edilmelidir. Yani sömürgeciliğin kazandığı en son özelliklere dikkat edilmelidir. Yoksa, somut tarihsel özelliklerinin mekanik toplamını sıralayarak, sömürgeciliğin belli bir dönemdeki tahlilindeki "ölçütler" olarak kullanmaya kalkışmak anlamsız olur.

ÖY’nun bu konudaki sakat anlayışının açığa çıkması için burada birkez daha vurgulayalım ki, sömürgeci ve sömürge arasındaki ilişkiyi kavrayabilmek için esas olarak sömürgecinin konumunun ortaya konması gereklidir. Marksist sömürgecilik teorisi, sömürgecilik tahlilinde, kapitalizmin gelişim düzeyi ve buna bağlı olarğık da sömürgeci ülke egemen sınıflarının haldeki niteliğinden hareket eder, ("Genel" olarak bir sömürgecilik uygulanmasından ve bunun "genel" ölçütlerinden söz etmenin saçmalığının nedeni, kapitalizmin ve sömürgeci sınıfların niteliğindeki değişmenin dikkate alınmamasıdır) Birincisi sömürgeciliğin, kapitalizmin hangi ihtiyaçlarını (ki bu ihtiyaçlar da temel olarak farklıdır) çözdüğü araştırılmalıdır. İkincisi, sömürgeciliğin hangi somut kapitalist toplumsal formasyon tarafıdan uygulandığı ve bu somut kapitalist toplumun hangi ihtiyaçlarını çözmeye hizmet ettiği ortaya konulmalıdır. (Sömürgeciliğin genel ve özel konumu ancak, sırasıyla birinci ve ikinci bağlamlarda ele alınabilir. Ancak birinci bağIamdaki temel özellikler ikinci bağlam için ölçüt olabilir.)

Demek ki, sömürgeciliği anlamak için, ÖY’nun yaptığı gihi sadece sömürgeye (soyut sömürge statüsüne) değil; sömürgecilik ilişkisine, sömürgeciliğin hangi sorunları, nasıl çözdüğüne bakmalıdır. Kapitalizmin gelişmesi boyunca ekonomik ve siyasi sorunların değişmesi, egemen sınıfların bileşiminin de değişmesi, sömürgecilik uygulamasında yeni metotların gündeme gelmesine yol açmıçtır. Yani iktisadi ve toplumsal biçimlerdeki tarihsel ve yapısal farklılıklar farklı sömürgecilik uygulamalarını ortaya koymuştur. Böylece de "sömürge statüsünün" özellikleri, değişikliklerin etkisinde sürekli değişmiştir. (Elbette sömürgenin de sömürgeler üzerinde etkisi olmuş, bu etki yüzünden sömürgecilik metodunda değişiklikler gündeme gelmiştir.) Sömürgeciliğin değişmeyen özü ise ileri kapitalist ülkelerin; üretici güçler bakımından geri ülkeleri dünya pazarı (ve günümüzde dünya ekonomisi) çerçevesinde kendilerine bağımlı kılmaları, sömürmeleridir. Bu temel üzerinde geri ülkeler talan, yağma vb. yoldan ekonomi dışı zor kullanımıyla ilhak edilmişler, sömürgeleştirilmişlerdir. Bu siyasi ilhakı ekonomik ilhak izlemiştir. (Elbette bu genel bir tespittir, ilhakın daha farklı oluşması da mümkündür) Kapitalist ülkelerde ticaret sermayesinin sanayi sermayesine tabi hale gelmesi, meta ihracının, sömürgeleştirmenin başlıca aracı durumuna gelmesine yol açmıştır. Daha sonra ise, tekelleşme, meta ihracının yanısıra ve esas olarak sermaye ihracının sömürgeleri bağımlı tutmadaki bir aracı olmasına yol açmıştır. Böylece empeıyalizm çağı ile birlikte sömürgecilik ilişkisinde "sömürge tekeli" gündeme gelmiştir.

Emperyalizm dönemine gelindiğinde, sömürgecilik, bu dönemde ortaya çıkan dünya ekonomisinin bir parçası olmuştur. Bu dünya ekonomisini yaratan tarihsel nedenler şöyle özetlenebilir: Kapitalizmin ayırdedici özelliklerinden birisi, kendisine bir dünya pazarı yaratma ihtiyacıdır. Kapitalizmin gelişiminde ortaya çıkan tarihsel koşullar ve bu koşullar üzerinde yükselen kapitalist ekonominin yapısal sorunları söz konusudur. Bu durum, en açık şekliyle kapitalizmin eşit olmayan gelişim yasasında ifade edilmektedir. Kapitalist ekonomideki işbölümü ve farklı sektörlerin eşit olmayan gelişimi, bunun sonucu olarak da sermaye ilişkilerinin ulusal sınırları aşması zorunluluğu, uluslararası işbölümünün de ortaya çıkmasına yol açmıştır. İş bölümünün, aynı zamanda ulusal bir nitelik kazanması, sömürgeci ve sömürge, ülkeler arasındaki bağımlılık ilişkisinin bir yanını oluşturmuştur. İleri kapitalist ülkeler, kendilerinden daha az gelişkin düzeyde üretici güçlere sahip geri ülkeleri kendilerine bağımlı kılmışlardır. (Kapitatizmin eşit olmayan gelişim yasasının ileri kapitalist ülkeler ile bunlara bağımlı geri ülkeler arasındaki tezahürü). Öte yandan ileri kapitalist ülkelerin kendi aralanndaki rekabet sırasında sömürgelerin el değiştirmesi de söz konusu olmuştur. (Kapitalizmin eşit olmayan gelişim yasasının ileri kapitalist ülkeler arasında tezahürü). Kısacası, uluslararası işbölümü olgusu, bir dünya pazarının yaratılmasına yol açmıştır. Böyle bir pazar, aynı zamanda mevcut işbölümünü belirginleştirmiş, kapitalist ekonomi giderek uluslararası bir nitelik kazanmış, bir dünya ekonomisi haline gelmiştir. (Kapitalist ülkelerin meta ihracının yarattığı dünya pazarı, bu ülke ekonomilerinin sermaye ihraç etmek zorunda kalmasıyla bir dünya ekonomisinin yaratılmasına yol açmıştır. Bu ise belirttiğimiz gibi, emperyalizm döneminde gerçekleşmiştir). Sömürgecilik, artık bu dünya ekonomisi çerçevesinde bir işlerlik kazanmıştır.

YARI-SÖMÜRGE BİR ÜLKENİN SÖMÜRGESİ OLABİLİR Mİ?
"PORTEKİZ ÖRNEĞİ"

"Sömürgecilik" tartışmalarında en sık rastlanılan soru, "yarı-sömürge bir ülkenin sömürgesi olabilir mi?" sorusudur.

"Sömürgecilik" tezini savunanların hepsinin ortaya koyduğu ölçütler, belirttiğimiz gibi, tarihsel koşulları yansıtmamaktadır. Köleci dönem için de, feodal dönem için de, kapitalist dönem için de çeşitli ülkeler arasındaki sömürme-sömürülme ilişkisini bu ölçütler ışığında ele almak mümkündür. Yani ortaya konulan "sömürgecilik" anlayışı ayırdedici bir muhtevaya sahip değildir. Bu bakımdan, "ölçütler" ile gerçekten de herhangi bir ülkenin bir başka ülke üzerinde (ortaya konulan "tanım"daki gibi) bir sömürgeci tasarrufu bulunduğunu kanıtlamak mümkündür. Çünkü bu "ölçütler zaten sömürgeci denilen ülkenin köleci mi, feodal mi, kapitalist mi, emperyalist mi yoksa başka bir şey mi olduğunu açıklamayı amaçlamamıştır.

İşte bu bakımdan, ellerindeki "sömürgecilik tarzı" kategorisi ile bir yarı-sömürgenin "sömürgeciliğini" açıklamaları(!) zaten mümkün olmaktadır. Ve böyle bir açıklamanın kendi "teorik" çerçevelerinde (ama elbette Marksist bir teorik çerçevede değil) bir iç tutarlığı olduğu söylenebilir. Öte yandan, bütün bunlara rağmen, "bir yarı-sömürgenin de sömürgesi olabilir" şeklinde bir tartışmaya girmeleri ise, kendi açılarından tam bir tutarsızlık sayılmalıdır. Ancak ortaya koydukları "sömürgecilik teorisi", Marksist sömürgecilik teorisi karşısında, emperyalizm döneminin çarpıcı özellikleri karşısında pratik olarak iflas ettiği için, bu kez, "yarı sömürge bir ülkenin sömürgesi olup olmayacağı" sorunu, bir "ikna" sorunu şeklinde ortaya çıkmaktadır. Sanırız, bu herkesten önce kendilerinin de ikna olması için çözmeye çalıştıkları pratik bir sorun olmaktadır.

Belirttiğimiz gibi kendi kurdukları "sömürgecilik teorisi"nde, sömürgeci ülkelerin vasıflandırılması gibi bir sıkıntıları olmadığından, aslında sömürgeci ülkenin yarı-sömürge ya da başka bir şey olup olmaması önemli değildir. Bu noktada da kendi "teorik" çerçeveleri dışındaki pratik bir soruyu (gerçek hayatı yansıtan bir soruyu), teorik-olmayan bir yoldan, "pratik’" bir yoldan, söz gelimi "işe yarar" bir örnek bularak cevaplandırmaları "mümkün"dür. Ve zaten böyle yapmaktadırlar! Buldukları, örneğin özellikleri kuşkusuz kendi "sömürgecilik ölçütlerini" yansıtacaktır. (Zaten bütün "örnekler" bu ölçütleri yansıtmamazlık edemez!) İşte Portekiz örneği, söz konusu "izah tarzı"nın klasik bir örneği olarak kullanılmaktadır. Portekiz konusunda sayısız "alıntı" yapabilmekte, onun hem yarı-sömürge hem de sömürgeci olduğunu böylelikle kanıtlayabilmektedirler. Sonra da herhangi bir yarı sömürgenin -örneğin Türkiye’nin(!)-de "sömürgeci" olabileceği kanıtlanmış(!) olmaktadır. Üstelik KSD gibileri de Bu Portekiz örneğini (ve "sömürgeci" olmaları ancak yine Portekiz örneğine dayanılarak kanıtlanabilecek(!) başka örnekleri) verdikten sonra, sanki meseleyi gerçekten de Marksist sömürgecilik teorisi ışığında açıklamışçasına, pişkin bir şekilde "sorunun üzerinde bu kadar çok durmamızın (!!!) nedeni, buğün hala, devrimci hareket içindeki bazı grupların, yarı-sömürge bir ülkenin sömürgesi olabileceği gerçeğine bir türlü yanaşmak istememeleridir" (KSD, sayı 6.s, 86-87) diyerek tartışmayı bitirdiğini sanabilir!

Göstereceğimiz gibi, bu konuda ÖY da "KSD gibi" düşünmektedir. Ama ÖY, bu Portekiz örneği üzerinde "ince" mantık oyunu yaparak meseleye daha "ikna edici" bir açıklık(!) getirmektedir.

Evet, günümüzde sömürgecilikten bahsetmek gerekiyorsa, bu emperyalizmin sömürgeciliğinden başka bir şey değildir" dediniz mi, ÖY’na göre çok büyük bir hata işlemişsinizdir. Şöyle diyor ÖY:

"20. Yüzyılda sömürgeci ülkeler genellikle emperyalist bir nitelik kazandıklarından, bazı kişiler, sömürgeciliği emperyalist döneme özgü bir olgu sanmaktadırlar. Ve bıından hareketle, ancak emperyalist bir ülkenin söınürgeleri olabileceğini sanmaktadırlar. Oysa kapitalizmin sömürgeciliği daha ilkel sermaye birikimi döneminde başladığı gibi, emperyalist bir dönemde, kendisi emperyalist olmayan bazı nispeten az gelişmiş kapitalist ülkelerin bile sömürgeci ilişkiler kurup, yaşatabildikleri görülmektedir. Örneğin son yıla kadar Portekiz, bir emperyalist ülke olmaktan çok, bir sömürgeci ülke olarak nitelenmekte idi." (Milli Mesele ve Doğu Anadolu’da Feodalizm, s.20)

Hemen görüldüğü gibi ÖY, köylü kurnazlığıyla sömürgcilik tartışmasını "ince" bir şekilde çarpıtmaktadır. Yukarıda, ÖY’nun tekrarladığı "her sömürgeci ülkenin emperyalist olması gerekmez tespiti gerçekten ne anlama gelmektedir? Açıktır ki, bu emperyalizm döneminden önce de sömürgecilik vardı şeklindeki bir tarihsel gerçeğin ifadesidir. Zaten emperyalizmden önce, bir ülkenin emperyalist olması mümkün değil ki! Böyle birşeyi düşünmek son derece saçma olurdu. ÖY, emperyalizm döneminden önce hiç bir sömürgeci ülkenin emperyalist olmadığını hatırlatmaya çalışsaydı ortada bir sorun olmazdı. Ama o bambaşka birşeyle uğraşıyor. ÖY, tam bir köylü kurnazlığı ile "her sömürgeci ülkenin mutlaka emperyalist olmayacağı" tespitini tekrarlayarak, bunu, emperyalizm döneminde de emperyalist-olmayan bir ülkenin sömürgeci olabileceği iddiasının "kanıtı" haline getirmeye çalışıyor. Bu "kanıt" ile iddia arasında hiç bir bağ yoktur!

Evet, bu kadar basit sorunu tartışmak çok sıkıcı oluyor ama yapalım ki bizim ünlü "sömürgecilik" tezlerinin mihverini bu saçmalık teşkil ettiğinden biz de "abesle iştigal etmek" zorunda kalıyoruz! Gerçekten de, emperyalist olmayan hatta yarı-sömürge olan Portekiz örneğini gösterip GÜNÜMÜZDE de bir yarı-sömürge ülkenin sömürge edinebileceğini ileri sürmek "abes" değil de nedir? Kendisine sömürgeler edindiği tarihsel dönemde Portekiz’in  Emperyalist olmaması (ki bu dönemde hiç bir ülke emperyalist değildi!) başka bir şeydir, "emperyalist bir dönemde kendisi emperyalist olmayan bazı nispeten az gelişmiş kapitalist ülkelerin bile sömürgeci ilişkiler kurması" bambaşka bir şeydir. Tartışılması gereken de bu ikincisidir. ÖY bunu niye anlayamıyor? Bu anlaşılması zor bir şey değil ki! Bunu anlamak için Marksist olmak bile gerekmez, insanın gövdesinin üzerinde kafa denilen nesnenin olması yeterlidir. Ama insan bir kere oportünistlikte karar kılınca bile bile böyle bir rolü de yüklenebilir. Burada daha iyi anlıyoruz ki Lenin bu rolü yüklenenlerin yaptığına "boş palavralara ve bayağılığa düşmek" derken son derece haklıdır. ÖY işte böyle bir tutumla, Ponekiz’in kendisine sömürgeler edindiği koşullarda yarı-sömürge bir ülke olmadığını "unutmaktadır" sömürgelere sahip bir durumda iken, süreç içinde Portekiz’in kendisinin de yarı-sömürge bir konuma düştüğü gerçeğini "unutmaktadır". Pes  doğrusu! Böyle bir "unutkanlıkla" daha fazla uğraşmak mümkün müdür?

Ama biz yine de sabrederek uğraşmak zorundayız. Belirttiğimiz gibi sömürgecilik, ancak kapitalizmin kendi iç dinamikleriyle geliştiği ülkelerde tarihsel olarak ortaya çıkan bir olgu olarak kavranabilir. Portekiz de kendi kapitalizminin sorunları çerçevesinde sömürge edinmiş ve daha sonra kapitalizmin eşit olmayan gelişim yasası çerçevesinde yarısömürge konumuna girmiş bir ülkedir. Portekiz’in son yıllara kadar sömürgelerini koruyabilmiş olması da İngiliz emperyalizminin (ve günümüzde de ABD emperyalizminin) Portekiz üzerindeki politikasından ötürüdür. (Bak. Lenin, Emperyalizm, s. 101). Kısacası, Ponekiz örneği, kesinlikle, bir yarı-sömürge ülkenin emperyalizm döneminde sömürge edinebileceği iddiasının kanıtı olamaz.

Evet, ÖY’nun bütün marifeti kimin söylediği belli olmayan iki önermeyi "çürütmek"ten başka bir şey değildir. Birinci önerme, "sömürgeciliği emperyalist döneme özgü bir olgu sanmak". İkinci önerme ise, "ve bundan hareketle ancak emperyalist bir ülkenin sömürgeleri olabileceğini sanmak". Peki ama ÖY kendi saçma tezleri doğrultusunda düşünmeyen herkesi ne sanmaktadır? Söz konusu birinci önermeden "hareketle" ikinci önermeye ulaşmak, olsa olsa meseleyi ÖY’nun "yöntem’i ile ele almakla mümkün olabilir. Ve ÖY’nun bu türden çürük önermeleri eleştirmesindeki başarısı ise ucuz bir başarı sayılabilir. Daha doğrusu bu eleştiri ÖY’nun "özeleştirisi" sayılabilir!

ÖY şunu kafasına iyice sokmalıdır: Tartışma konusu, "emperyalist dönemde, kendisi emperyalist olmayan nispeten az gelişmiş kapitalist ülkelerin (...) sömürgeci ilişkileri yaşatması değildir. Çünkü bu zaten istisnai bir örnek olan Portekiz örneğinde olduğu gibi mümkündür. Asıl tartışılması gereken konu, "emperyalist dönemde kendisi emperyalist olmayan nispeten az gelişmiş kapitalist ülkelerin (...) sömürgeci ilişkileri (...) kurması"nın mümkün olup olmadığıdır. ÖY, Marksist sömürgecilik teorisi ışığında -ister "örnek" versin ister vermesin- işte bu ikinci soruyu cevaplamalıdır.

SONUÇ

Marksist sömürgecilik teorisi, tarihsel olarak, iç dinamikleriyle gelişıniş bir kapitalizme sahip olmayan, emperyalizme bağımlı ve çarpık kapitalizme sahip olan bir ülkenin (örneğin Türkiye’nin!) "emperyalist dönemde sömürgeci ilişkiler kurmasının" mümkün olmadığını öğretir. Günümüzde sömürgecilik tartışması ancak emperyalizm tartışması çerçevesinde anlam taşır.

Marksist sömürgecilik teorisi, tarihsel olarak, iç dinamikleriyle gelişmiş kapitalist ülkelerin sömürge sahibi olabildiklerini, bir başka deyişle, böyle ülkelerin zorunlu olarak kendilerine sömürge edindiklerini ortaya koymuştur. Bu zorunluluk, bağımsız bir gelişim süreci izleyen bir kapitalist toplumun pazar sorunu, hammadde, ucuz işgücü vb. yapısal sorunlarının çözümüne duyulan bir ihtiyacın ürünüdür. Sömürgecilik, kapitalizmi diğer üretim tarzlarından ayırdeden "üretim sürecinin sürekliliğinin sağlanması" olgusunun ortaya koyduğu sorunların bir çözüm aracıdır. Bu bağlamda sömürgecilik, "dünya çapında kurulmuş bir işbölümünün, bir dünya pazarının varlığı" (ki bu çağımızda artık bir dünya ekonomisidir) çerçevesinde ele alınabilir. Emperyalizm dönemi ile birlikte sömürgeci kapitalist ülkelerin yeniden sömürge edinmeleri mevcut sömürgelerin el değiştirmesi ile mümkün olacaktır. Çünkü dünyanın paylaşılması sona ermiş, bir "sömürgeler tekeli" çağı başlamıştır. Sömürgelerin paylaşımı, sömürgeci ülkelerin güçlerine göre olmaktadır. Emperyalist dönemde bir dünya ekonomisinin kuralları hüküm sürmektedir. Bir yanda bir avuç ezen ulus, öte yanda çoğunluğu teşkil eden ezilen uluslar arasındaki ayrım bir dünya ekonomisi (emperyalist sistem) çerçevesinde tam olarak belirginleşmiştir. Böyle bir işbölümünün varlığına rağmen, yarı sömürge bir ülkeye (böyle bir işbölümünün varlığını hiçe sayarak) "sömürgeci" bir rol yüklemek saçmadır. Günümüzde, varlık nedeni ancak emperyalist SİSTEMİN içinde bir anlam taşıyan sömürgecilik olgusunu, sistemin dışında "açıklamaya" çalışmak Marksist tahlil bakımından hiç bir anlam taşımaz. Bunun tersini düşünmek, Lenin’in ortaya koyduğu emperyalizm teorisini, çağımızın dünya tahlilini reddetmektir. Lenin’in "dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun -mali sermaye ve emperyalizm dönemine özgü biçimde- küçücük bir ilerlemiş kapitalist ve aşırı ölçüde zengin ülkeler azınlığı tarafından sömürgeleştirilmesini ve mali köleliğini izleyen burjuva demokrasisi yalanına karşı çıkarak hak eşitliğinden yararlanmayan, ezilen, bağımlı uluslarla bütün haklardan yararlanan, ezen ve sömüren uluslar arasında aynı açık seçiklikte bir ayırımı birinci plana koymalıdır" (Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, s. 215-216) şeklinde ortaya koyduğu tahlilin anlam ve önemini hiç mi hiç kavramamaktır.

Bunlar, emperyalizm döneminde farklı bir anlam kazanan ezen ulus ve ezilen ulus ayırımında; ezilen ulus konumunda yer alan bir ülkenin, Bir yarı-sömürge ülkenin sömürgecilik yapabileceğini söyleyerek, ona böyle bir rol yükleyerek Lenin’in emperyalizm dönemine ait yukardaki tahlilini reddetmiş oluyor. Emperyalizm döneminde, bir yarı-sömürge ülke içinde söz konusu olan ezen ulus ve ezilen ulus arasındaki ilişkide, ezen ulusun ezilen ulusu "sömürmesi"ni mümkün kılan ekonomik nedenin zaten emperyalizme göre biçimlenmiş yarı sömürge ekonomisi olduğunu göremiyor. Söz konusu ülkenin ekonomisini dünya çapındaki işbölümü (ülkeler düzeyinde sömürme-sömürülme ilişkisi) çerçevesinden koparıyor. Kesinlikle şu gerçeği anlamıyor:

Sömürgecilik artık emperyalist sistemin bir parçasıdır. Artık emperyalizmin sorunlarının çözümünü sağlayan bir araçtır. Emperyalizm, bir yanıyla da "sömürgeler tekeli" çağı demektir. "Sömürgeler tekeli" ise, bu sömürgecilik aracını kullanma tekelinin bir avuç emperyalist ülke elinde toplanması demektir...

Sonuç olarak, bu "sömürgecilik" iddiaları Marksist sömürgecilik ve emperyalizm teorisinin reddidir. Çağımızın devrimci tahlilinin reddidir. Gerçek hayatta olup bitenlerin reddidir. Böyle bir iddia, ancak ezilen ulus milliyetçiliğinin dünya görüşünü yansıtmakla sınırlıdır. Bu konuyu gelecek yazımızda ele alacak, Türkiye-Kürdistan ilişkilerini tartışacağız...

 



DİPNOTLAR
(1) Şimdi bu tespitimize, ÖY’nun dışındaki "sömürgecilik" iddiasını savunan diğer görüşler tarafından hemen itirazlar yükselecektir. Denilecektir ki;
"Biz ÖY’nu kopya etmedik. Bu konuda Türkiye’de ilk kez kalem oynatanın ÖY olması, bizim ondan öğrendiğimiz anlamına gehnez. Bunlar zaten "genel doğrular"dır. Kuşkusuz bu mesnetsiz bir itiraz olacaktır. Bu yazımızda göstereceğimiz gibi. ÖY tarafından ortaya konulan "sömürgecilik"’ tezlerinin "genel doğrular" ile bir ilişkisi yoktur. ÖY, Kürdistan’ın dış görünüşüne bakmış, bu görünüşü "açıklayan" bir teori yaratmıştır. Yani bu, bizzat ÖY’nun icat ettiği bir "teori"dir. Marksist genel doğrular ile bir ilişkisi yoktur. Diğer gruplar açıkça bu "teori"nin etkisinde kalmışlardır.

(2) Bu konuda KSD’nin 6. sayısındaki "Sömürgecilik Sorunu" yazısını ve ÖY yayınlarından çıkan "Milli Mesele ve Doğuda Feodalizm-Aşiret’" kitabını (ki bu kitaptaki yazı KSD’nin yayınından çok önce ÖY dergisinde tefrika edilmişti) gelişi güzel karşılaştırmak yeterlidir. Örneğin KSD, s.87 - ÖY, s. 31: KSD, s.90-ÖY, s.28; KSD, s.94 (2. paragraf)-ÖY, s.20 (2. paragraf) ve s.32(2.paragraf); KSD, s.100-101-ÖY. s.26(sömürgecilik ölçütleri); KSD, s. 103-ÖY, s34(sömürge tanımı);vb.vb...

(3)ÖY’nun totoloji yöntemi ile ortaya koyduğu bu "tanımlama" çabasına KSD bir başka yerde kıyaslama(!) yöntemi ile eşlik ediyor. Sömürgenin ne olduğunu anlatmak için "sömürge ve yarı-sömürge ülkeler arasındaki ayrım"a başvuruyor. İlk önce "sömürge" ülke, bir "yarı-sömürge" ülkeden farklılığı ile anlatılıyor. (Bak. KSD. sayı 6, s. 82). Daha sonra da bir "yarı sömürge" ülkeden farklılığı ile anlatılıyor! (KSD. sayı 6. s. 87). KSD bu yolla her iki kavrama da açıklık(!) getirdiğini sanıyor olmalı. Bunun ötesinde, yaptığı tanımlara o denli "sadık" kalıyor ki, tarihi bile bu tanımlar ışığında yeniden kaleme almaya tereddüt etmiyor. Örneğin, yarı-sömürge ülkelere örnek olarak Polonya’yı vb. ülkeleri gösterirken Çarlık Rusyası’nın tasallutu altmdaki bu ülkelere siyasi bağımsızlık da bahşediyor! (Bu KSD’nin eski alışkanlığıdır. "‘Nesne’nin kavrama feda edilmesi KSD’nin başlıca özelliğidir. Örneğin, ortaya koyduğu "devlet tipi-devlet biçimleri şemasına kendini o kadar kaptırmıştır ki, farkında olmadan bir de feodal demokrasi kategorisi yaratmıştır! (Bak. KSD, sayı 1. s.16, KSD, sayı 5, s.21). Ama geç de olsa bunu farketmiş olacak ki, daha sonra böyle birşeyin olamayacağını söylemeye başlamıştır. (Bak KSD, sayı 8, s.17).

(4) Elbette hiç birisi açıkça "köleci sömürgecilik ile kapitalist sömürgecilik ile emperyalist sömürgecilik arasında fark yoktur" demiyorlar. Ama "sömürgecilik" konusunda getirdikleri tarihin bütün dönemlerine ve iktisadi ve toplumsal bakımdan çok farklı süreçlere teşmil edilebilir bir özellik taşımaktadır.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org