Türkiye’de Kürt Meselesi ve Devrimci Hareketin Görevleri (2)

A) TÜRKİYE’DE MİLLİ MESELE KONUSUNDA TUTUMUMUZ

Marksistler milli meselenin çözümünün her zaman DEVRİMCİ bir tarzda ele alınmasını vurgulamışlardır. Bu, milli meselenin, devrimci hareketin dünya genelindeki ve ülke özelindeki gelişimine uyumlu bir değerlendirilmesi demektir. Devrimci Hareketin bütünselliği göz önüne alınarak, her özgül milli hareketin bir "parça" oluşturduğu unutulmamalıdır.

  Proletarya milli meseleyi marksizm açısından, yani sınıf mücadelesi açısından değerlendirir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da parlak sözlerle, slogan düzeyinde ve hele burjuvazi ile arasına sınırlar çizmeyen genel "ilke"lerle tavır almaz. Önemli olan, sınıfların siyasi çıkarlarının karşılaştırılması sonucunda, emekçi yığınlar için en elverişli çözüme ulaşmak ve böyle bir çözüm için mümkün olan bütün araçlardan proletaryanın bağımsız siyasetini geriletmeden yararlanabilmektedir. Proletaryanın milli mesele konusundaki programı da bu yüzden kendi sınıfsal temeline dayalıdır.

"Sosyalizmin amacı sadece insanlığın küçücük devletlere bölünmesine ve ulusların herhangi bir şekilde tecrit edilmesine son vermek değildir. Amaç sadece ulusları birbirine yaklaştırmak değildir, onları bütünleştirmektir. Ve işte bu amaca yaklaşmak için biz (...) ezen ulusların sosyalistlerinin ikiyüzlülüğü ile korkaklığı üzerinde özellikle duran açık ve tam bir ifade ile kaleme alınmış bir programda, ezilen ulusların kurtuluşunu istemeliyiz ve bu, havada, genel sözlerle, içi kof lafazanlıkla ve sorunu geleceğe, sosyalizmin gerçekleştiği zamana erteleyerek olmamalıdır" (Lenin, UKTH, s. 146-147).

B) UKTH (ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI) MİLLİ MESELENİN ELE ALINIŞ BİÇİMİNE GÖRE SOMUT BİR ANLAM KAZANIR.

Çağımızda milli hareketler ulusların burjuvaları arasındaki çatışmalar değildir.

Bu hareketlerin tutarlı olması (milli meseleyi çözebilmesi) için öncülüğün proletaryanın elinde olması gerekir.

Biz UKTH’nı, ulusların bir arada özgürce ve eşit koşullar altında bulunmalarını sağlayan bir ön koşul olarak savunuyoruz. Ezen ulus-ezilen ulus ayrımının ortadan kaldırılması için savunuyoruz. Milli baskı altında tutulan, ayrı bir devlet kurma hakkı başta olmak üzere hiç bir ulusal hakka sahip olmayan Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını savunmak da emredici bir demokratik görev olarak önümüzde duruyor.

Kürt ulusunun baskı altında tutulması Türkiye’de oligarşinin yıkılmasının en büyük engelleri arasındadır. Ülkedeki kölelik koşullarının bir parçası olan bu ulusal eşitsizlik koşullarında demokratizmden söz edilemez.

Bugün ülkemizde, ulusal devlete sahip olma imtiyazı Türk ulusuna aittir. (Emperyalizmin vesayeti altındaki bir siyasi "bağımsızlık" olgusu koşullarında dahi, yani bir yeni-sömürge devlet olan Türk Devleti’nde Türk ulusunun da kayıtsız şartsız devlet egemenliğinden söz etmek mümkün oImasa dahi, ezilen Kürt ulusu karşısındaki ezen Türk ulusu izafi anlamda böyle bir "imtiyaza" sahiptir).

Ayrıca, Türkiye özelinde, emperyalizmin boyunduruğundan ve oligarşinin sömürüsünden kurtulma kavgası veren halkların birlikteliğini savunmak için, ulusal eşitsizliğe karşı çıkmak bir önşart olmalıdır.

Evet, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı, ezilen ulusun demokratik bir talebidir; ezen ulus emekçileri ise bu talebi ısrarla savunmadıkça kendi zincirlerinin kırılması olanaksız olur. Yani bu emredici bir demokratik taleptir. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı uğruna mücadele DHD’nin program hedeflerine hizmet eden vazgeçilmez bir talep uğruna mücadele olmaktadır. Bu yüzden, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını savunmayı DHD’nin programı bütünlüğünde ele alıyoruz.

Bu tavır, marksistlerin UKTH konusundaki genel tutumunun Türkiye özeline uyarlanmasından başka bir şey degildir. Öyleyse UKTH’nın ne anlama geldiğini hatırlatmak bu noktada yeterlidir.

"Kendi kaderini tayin etme hakkı şu anlama gelir: Kaderini kararlaştırma hakkına sadece ulusun kendisi sahiptir, kimsenin ulusun yaşamına zorla karışma okullarını ve öbür kurumlarını yıkma, alışkanlık ve geleneklerini yok etme, dilini kullanmasını engelleme haklarını kısıtlama hakkı yoktur." (Stalin, US ve SS, s. 22) Herhangi bir ulus, kendi uluslaşma sürecini engelleyen, demokratik istemlerini yok sayan, her türlü davranış karşısında bir güvence olması anlamında ve gerektiği zaman kullanması anlamında, kendi kaderini tayin hakkına sahip olmalıdır.

Ulusların özgürce ayrılma sorunu ile belli bir ulusun belli bir anda ayrılmasının yararlılığı ve bu eylemin savunulması birbirine karıştırılmamalıdır. Kaderini tayin etme hakkı tanındıktan sonra, bunun gerçekleşmesini, Marksistler her özel durum karşısında bir bütün olarak proletaryanın sosyalizm uğruna sınıf mücadelesinin çıkarlarını göz önünde tutarak, tam bir bağımsızlık içinde düşünmelidirler. Devrimcilerin ödevleri ile ulusun hakları iki ayrı şeydir.

"Besbelli ki, ‘milletlerin hakları’ ile programın ‘öz anlamı’ tamamen iki ayrı şeydir. Programın ‘öz anlamı’ proleteryanırı programında bilimsel biçimde formüle edilmiş olan bu sınıfın çıkarlarını ifade ederken, rnilletlerin hakları, güçlerine ve etkilerine göre burjuvaziyi de, aristokrasiyi de, din adamları sınıfını da, ya da herhangi bir başka sınıfın çıkarlarını da ifade edebilir. Birincisinde marksistin görevleri. ikincisinde, çeşitli sınıflardan meydana gelen milletlerin hakları. Milletlerin hakları ile sosyal demokrasinin/devrimcilerin/ ilkeleri bağdaşabilir de, bağdaşamaz da..." (Stalin, Marksizm ve Milli Mesele s. 73)

Kuşkusuz, çok uluslu bir devleli oluşturan bütün uluslara özgürce ayrılma ve bağımsız bir devlet olarak örgütlenme hakkını tanımak da tek başına yeterli değildir. Bu hakkın tanınmasını prog;ramına alan proletarya, bu hakkın pratikte korunması uğruna mücadele vermelidir. Bu hakkı savunur gözüken fakat uygulamalarıyla objektif olarak egemen ulusun hakim sınıflarının fetih ve ilhak politikasına destek olanlara karşı da kıyasıya mücadele vermelidir.

Ulusal sorundaki biricik doğru siyaset şudur: "Bütün ulusların ayrılma hakkını tanımak, her somut ulusal ayrılma sorununu, eşitsizligi, her türlü eşitsizligi her türlü ayrıcalığı kaldırma açısından değerlendirmek" (Lenin, age, s. 73)

C) EZEN VE EZİI.EN ULUS MİLLİYETÇİLERİ KONUSUNDAKİ TAVRIMIZ

"Gerçekte bütün ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının tanınması, demokrasiyi azami ölçüde tanıma ve burjuva milliyetçiliğini asgari ölçüde tanıma anlamı taşır" (Lenin, UKTH, s. 100)

Proletarya her türlü milliyetçiliği reddetmelidir. Ama her türden milliyetçiliğe karşı saldırıya geçerken bile, ezen ve ezilen ulus milliyetçiliği olmak, açık seçik burjuva milliyetçiliği ve şövenizm olarak, küçük burjuva milliyetçiliği veya "arındırılmış" milliyetçilik olarak, sosyal şovenizm olarak çeşitlilik gösteren milliyetçiliğin gerici veya "demokratik" yanlarını hesaba katmak gerekir.

Ulusların hakları ile proletaryanın görevleri ayırdedilerek, sınırları bizzat proletaryanın kendisi tarafındacı çizilmiş bir çerçeve içinde, milliyetçiliğin "olumsuz" (burjuvazi için) işlevleri göz önünde tutularak ve yalnızca bu işlevler desteklenerek işçi sınıfına vereceği zararlar önlenecektir. Ancak bu tavır alınabildiği ölçüde işçi sınıfının ittifaklar politikasına hizmet etmesi de sağlanabilecektir.

"Burjuva milliyetçiligi ve proleter enternasyonalizmi, kapitalist dünyanın iki büyük sınıf kampına tekabül eden ve ulusal sorunda iki ayrı siyaseti (yani iki ayrı dünya anlayışını) ifade eden birbiriyle bağdaşmaz iki slogandır" diyor Lenin. (Coll. Works, 20. cilt, s. 26 ve UKTH s. 24) Öyleyse, tarihsel olarak burjuvazi ve proletaryanın karşı karşıya gelişleri, birincisinin tez, ikincisinin anti-tez oluşu, aynı şekilde milliyetçiliğin ve enternasyonalizmin de karşı karşıya gelmesine tekabül etmektedir.

Peki bu durumda proletaryanın ulusal görevlerinden ne anlamda söz edilebilir? Böyle bir sorunun cevabı her şeyden önce, proletaryanın sınıfsal görevlerinin genel oIarak ulusal görevlerle olan bağlantısını açığa çıkarmalıdır.

Marksistler ulusal hareketlerde yer alırken, proleter bilincinin burjuva ideolojisi tarafından karartılmaması için, burjuva milliyetçiliği ile aralarına kesin çizgi çekerler ve ilerici olan ne varsa yalnız onu desteklerken, onun "olumsuz" yönleriyle yetinir ve bu uğurda "aşırı" davranışlara girmezler. "Çünkü daha ilerde, milliyetçiliği güçlendirmeyi hedef tutan burjuvazinin olumlu eylemi başlar". Demek ki: "Kesin olarak sınırlandırılmış olan ve sınırları belli bir tarihi alana yerleştirilmiş bulunan çerçevenin ötesinde burjuva milliyetçiliğine yardım etmek, proletaryaya ihanet ve burjuvazinin saflarına geçmek olur." (Lenin, UKTH, s. 33)

Marksizmin ulusal programı ile en "ilericisi" olsa bile herhangi bir burjuva program arasındaki kökten fark, proletaryanın enternasyonalizm ilkesine sahip olmasıdır. Proletaryanın kendi enternasyonalizm silahı vardır. Bu yüzden her türlü milliyetçiliği reddetmelidir. Proletarya, ezen ulusun şoven milliyetçiliğini lanetlediği gibi, aynı zamanda, işçi hareketinin uluslara parçalanmasını öneren "ince" (damıtılmış) milliyetçiliği de reddeder. Ki bu türden milliyetçilik çoğu kez ezilen ulus saflarından kaynaklanmaktadır. (Bak Lenin, P.E., s. 60).

Lenin şöyle diyor: "Genel ulusal baskıyı savunduklarında ya da kabul ettiklerinde ya da özellikle ulusların özgürce tasarruf hakkını reddettiklerinde" burjuva liberal partilere karşı da mücadele edilmelidir. (Bak P.E., s. 43).

Lenin’in bu sözleri CHP’nin günümüzde anti-faşist müeadeledeki oynadığı rolün anlaşılmasına ve TİP, TSİP, TKP vb. (bugünkü CHP’ye faşizme karşı mücadelede koşulsuz bir müttefiklik yükleyen ki, bu sonuçta CHP kuyrukçuluğudur) sağ akımların sosyal-şöven politikalarının açığa çıkartılmasına ışık tutuyor.

Milli meselede tavır, en somut şekliyle siyasi mücadele pratiğinde, ittifaklar anlayışında da yansır. Burjuva reformizminin temsilcisi CHP kurmayları, faşizme karşı mücadeleyi mevcut devlet aygıtının korunmasında görüp bu politikalarını burjuva şöven milliyetçilikleri ile birleştiriyorlar. Şüphesiz, ezilen Kürt ulusu karşısında takınılan bu şöven tutum, faşizme karşı mücadelede teslimiyet çizgisinin savunulmasında da ifadesini buluyor.

Faşizme karşı mücadele ile ezen ulus şövenizmine karşı mücadele birbirinden ayrılamaz. Faşizme karşı mücadele doğru devrimci bir politika, ezen ulus şövenizmine karşı mücadele ile ayrılmaz bir bütün teşkil eder. Milli zulme karşı çıkılmadan faşist zulme karşı devrimci bir mücadele sürdürülemez.

Oysa, faşizme karşı mücadelede temel çizgileri bir CHP iktidarına bel bağlama olan sol gruplar (ulusal sorunda en keskin görünmeyi kimselere bırakmama gayretindekiler dahil) sonuçta, ulusal baskının kaldırılması uğruna mücadeleyi faşizme karşı mücadele programının dışında tutmak zorunda kalmaktadırlar. Anti-faşist mücadeleyi anti-oligarşik devrimden (demokratik halk devrimi) koparan her anlayış (bizim görüşlerimize bitip tükenmek bilmeyen bir kin ile saldırmayı kendileri için bir özel gıda haline getirenler) sonuçta anti-faşist mücadeledeki "ittifaklarını" (yani şu "tutarsız" da olsa bir müttefik olan CHP’yi) bozmamaak için "anti-şövenist olma ilkesini" faşizme karşı mücadele ilkelerinin dışında bir yerde (ara sıra okşayıp seveceği bir süs olarak!) saklamak yani ‘terketmek’ durumundadırlar.

(Gariptir ki, aynı temel mantıksal yanılgıya, kendilerine "Kürt solu" ismini veren bazı siyasi akımlar da düşmektedir. Ya da en azından, böylesine bir ittifak ve mücadele anlayışını "Türk solu" açısından geçerli görmektedirler. Bunlara göre "Türk Devrimcileri" faşizme karşı mücadelede reformistlerle ittifakı bozmamak için onların şoven siyasetlerine karşı çıkmayacaklar, Kürt ulusunun muhalefeti karşısında CHP’nin sosyal şöven siyasetini "tercih" edeceklerdir! Çünkü, "Türk solu"nun ve Kürt solu’nun ittifakları farklıdır" iddiası başka bir anlama gelmez!)

D) TÜRK VE KÜRT HALKLARININ ORTAK ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİ

Bu kısımda, Leninizmin örgütlenme anlayışını bütün boyutlarıyla incelemeyeceğiz, yalnızca milli mesele ve örgütlenme ilişkisi üzerinde duracağız. Özellikle, günümüzde bir Enternasyonal örgütlenmenin mevcut olmayışı, değişik uluslardan işçilerin ve emekçilerin örgütlenme biçimlerini karmaşık hale getiriyor. Bu karmaşa, ilk önce II. Enternasyonal’in daha sonra da III. Enternasyonal’in hüküm sürdüğü yıllarda Lenin ve Stalin döneminde de söz konusuydu ve işçi sınıfı içinde ayrılıkçı akımlarla mücadele zorunluydu, fakat Enternasyonal’in merkeziyetçiliğini kabul eden ayrı ulusların komünist partileri, bu uluslar aynı devlet sınırları içinde yaşadıkları sürece birleşebiliyorlardı. Zaten işçi sınıfının enternasyonalizm anlayışı, işçilerin mümkün olduğu kadar tek merkezli örgütler içinde mücadele sürdürmelerini gerektirmez. Çünkü tüm milliyetlerden emekçiler üzerinde mevcut olan sınıfsal baskı, sözkonusu devlet cihazını elinde tutan hakim sınıflar tarafından uygulanmaktadır.

"BELİRLİ BİR DEVLET İÇİNDEKİ TÜM MİLLİYETLERDEN İŞÇİLERİN BİRLEŞİK PROLETER ÖRGÜTLER İÇİNDE KAYNAŞMASI"
(LENİN) (1)

Evet, aynı devlet içinde yaşadıkları sürece, yani çok uluslu bir merkezi devlette, tüm milliyetlerden emekçilerin aynı örgüt çatısı altında en sıkı organik birlik içinde merkezi otoriteye karşı mücadelelerini ulusal-sınıfsal enternasyonal görevlerin bütünlüğünü dikkate alarak sürdürmeleri gerekir.

Bilindiği gibi, özel olarak ulusal mesele ve genel olarak sömürge meselesi çok uluslu bir devletin mevcudiyeti ve bu devlet içinde ezen ve ezilen ulusların mevcudiyeti demektir. Ne var ki, çok uluslu devletler arasında tarihsel nedenlerden dolayı farklılıklar vardır.

Eskinin ulusal devletlerinden bazıları sömürgelere sahip olunca ve modern anlamıyla çok-uluslu devletlere dönüşünce, artık bu ülkeler açısından metropol ülke ve sömürge ülke ilişkisi ve ayrımı gündeme gelmiştir. Her iki ülke devrimcilerinin/emekçilerinin aynı merkezi örgüt altında mücadele vermelerinin maddi olanakları yoktur.

Eski tip bir çok-uluslu devlette, yani emekçilerin aynı devlet sınırları içinde mücadele yürüttükleri Çarlık Rusyasında, Lenin ve Stalin, ısrarla tek örgüt altında mücadeleyi savunmuşlar ve ayrılıkçı tavırları şiddetle eleştirmişlerdir. Böyle bir tutumun nedenlerini Lenin’den yapacağımız şu alıntıyla görebiliriz:

"İşçi sınıfının çıkarları, Rusya’da yaşayan tüm milliyetler işçilerinin, siyasal, sendikal, kooperatif, eğitimsel v.b. tek proleter örgütler içinde birleşmelerini gerektirir. Proletaryaya, uluslararası sermayeye ve burjuva milliyetçiligine karşı savaşımı başarılı bir biçimde yürütrnek olanağına, ancak çeşitli milliyetler işçilerinin tek örgütler içinde bu türlü kaynaşması sağlayacaktır". (PE, s.105)

Ezen ve ezilen ulusun işçileri, proleter hareketin ortak çıkarlarını birlikte savunmalıdırlar. Ve tek bir devlet çerçevesi içinde yaşadıkları sürece, bu savunmayı en sıkı birlik ve organik kaynaşma içinde yapmalıdırlar. Belli bir devlet içindeki bütün milliyetlerden gelme işçilerin tek bir işçi örgütü içinde birleşmeleri ve kaynaşmaları gerekliliğinin anlamı şudur: İşçiler "hangi millettensin" sorusuna "ben bir sosyalistim" cevabı verebilmelidir. Lenin, "Kim proletaryaya hizmet etmek istiyorsa, bütün ulusların işçilerini birleştirmeli ve "kendisininki" olsun, başkalarınınki olsun, burjuva şövenliğine karşı kesin mücadeleye girişmelidir" diyordu. (U.K.T.H., s. 22).

Lenin işçi sınıfı hareketinde, onun sınıfsal konumunu değil ulusal konumunu öne çıkaran "Bund"çuluğa karşı özel bir mücadele vermiştir. Bund’çular tarafından enternasyonalizm değil, fakat milliyetçilik savunulmuştur. Artık milliyetçilik savunulunca da örgütlenme modeli bakımından sınıf temeli reddedilecektir ve ulaşılacak bu sonucu normal karşılamak gerekir. Çünkü Lenin’in deyişiyle, "meseleleri milliyetçilik açısından ortaya koyan kimse orada tabiatıyla milliyetinin ve milletinin işçi hareketini bir Çin Seddi ile çevirmek durumundadır." (HB, s. 9). Böylece tam da burjuvazinin istediği gibi ulusal tecridi sağlanan işçi sınıfı, kendi sınıfsal hedeflerini göremeyecek ve bu hedeflerden yoksun olduğu için de onun uğruna mücadele verdiği ulusal hedefler, aslında kendi burjuvazisinin gösterdiği hedefler olacaktır. Kısacası, "Bund Rus sosyal demokrasisinden, "organik yapısı içinde milletlere göre bölünmeyi" istemektedir. (Stalin, M ve MM) (3)

(Örgütlenme’de ulusal ayrımın reddedilmesi, kuşkusuz, devrimcilerin, ezilen ulusun "olumsuz" ulusal taleplerini savunmasını ortadan kaldırmaz. Öte yandan devrimciler, ezilen ulus emekçilerine kendi dilleriyle propaganda ajitasyon yaparlar. Bu durum Türkiye’de de Kürtçe’nin bir propaganda dili olarak kullanılması, Kürtçe’den başka bir dil bilmeyen emekçilerin kendi dilleriyle eğitilmesi konusundaki zorunluluğu da ortaya koymaktadır).

Milli mesele yüzeysel olarak ele alındığında, pek çok kimse, hem ezilen ulusların ayrılma hakkının tanınmasını, yani onların bağımsız bir devlet olarak "örgütlenme" hakkının tanınmasını hem de bütün milliyetlerden işçilerin ve emekçilerin en sıkı organik birlik içinde tek örgüt altında mücadele etmelerinin zorunluluğunu, işte bu iki olgunun birlikte ele alınmasını kavrayamayacaktır. Halbuki bu olgulardan birincisi, proletaryanın devrimci mücadelesi içinde onun uğruna savaştığı demokratik haklardan birisidir, ikincisi ise proletaryanın görevidir ve onun mücadelesinin varlık nedenidir.

Stalin şöyle diyor: "Kendi kaderini tayin hakkı demek, ulusun istediği biçimde örgütlenebilmesi demektir." Proletarya, ulusların eşitliği ilkesi ışığında, heterojen bir devlet içinde yer alan bütün ulusların her türlü örgütlenme özgürlüğünü savunacaktır. Her türlü ayrıcalığa karşı çıkan proletarya, ulusal kurumlar ve örgütler oluşturma tekelinin egemen ulusun elinde bulunmasına karşı çıkacaktır; her ulusun, eğer ayrılmak istiyorsa, kendi devletini örgütleme hakkını da savunacaktır. Bütün bunlar proletaryanın ileri sürmesi gereken demokratik taleplerdir. Ezilen ve eşit olmayan ulusların ayrılma özgürlüğünün savunulması demek, proletaryanın ayrılmadan yana olması demek değildir; proletarya ilhaklara karşı olduğu için, zor temeline dayanan birliklere karşı olduğu için ulusların kaderlerini tayin hakkını programına almıştır. Proletarya özel olarak bütün ezilen ülkelerin bütün ezilen sınıflarının birbirlerinden ayrılmamalarını da ister. Bu istek, aynı devlet sınırları içinde bulundukları sürece, bütün ezilen sınıfların merkezi otoriteye karşı tek örgüt çatısı altında mücadele vermelerini zorunlu kılar. Örgütlü mücadele vermek ve bu mücadelenin en sıkı birlik ve organik kaynaşma içinde olmasını sağlamak proletaryanın görevidir. En açık ifadeyle proletarya programında yer alan talepleri ileri sürer ve program hedefleri doğrultusunda kendi görevlerini yerine getirir. Böylesi bir ayırım, demokratik taleplerin ileri sürülmesi ve sınıfsal görevlerin yerine getirilmesi anlamına gelir.

"Milletlerin istedikleri gibi örgütlenme hakları vardır; zararlı olsun, yararlı olsun kendi milli kurumlarını hangisi olursa olsun korumaya hakları vardır. Kimse zorla milletlerin yaşamına karışamaz (kimsenin buna hakkı yoktur!) Ama bu, sosyal demokrasi, milletlerin zararlı kurumlarına karşı, milletlerin akla uygun olmayan isteklerine karşı mücadele etmeyecek değildir. Tam tersine, bunu yapmak, milletlerin iradesini proletaryanın çıkarlarına en uygun biçimde örgütlenmelerini sağlayacak biçimde etkilemek sosyal demokrasinin görevidir." (Stalin M ve MM. s.72-73)

Yukarda anlattığımız genel ilkelerdir. Ve genel oldukları ölçüde de bazı özel ve istisnai durumları açıklamakta yetersiz kalabilirler. Örneğin eski tip bir çok-uluslu devlette şu ya da bu nedenden ötürü, baş çelişme merkezi otorite ile ezilen ulus arasındaki çelişmeye dönüştüğü zaman örgütlenme konusunda farklı durumlar ortaya çıkabilir. Yani ezilen ulusun ayrılma hakkı bizatihi ayrılma olarak gündeme geldiğinde ve bu ayrılma gerçekleştiginde artık ezilen ulusun devrimcileri kendi emekçilerini ayrı olarak örgütlemek durumundadırlar. (4)

Kendini kabul ettirmiş bir proletarya partisinin bulunduğu koşullarda, ayrı örgütlenmenin "marksizm" adına açıktan savunulmasına ancak Frakicilik (Bundçuluk) gibi ayrılıkçı akımların temsilcileri cüret edebilmekteydi.

Peki ama henüz böyle bir örgütün dahi olmadığı bir çok-uluslu devlette bu sorunun çözümü nasıl olacaktır? Böyle bir eksiklik, işçi sınıfı hareketinin ulusal dereciklere bölünmesinin mazereti olabilir mi? Bu türden bir soru, tam da ülkemiz somutunda örgütlenme sürecindeki engellerin açığa çıkarılmasına hizmet eder. Bir başka deyişle, devrimci hareketin partileşme sürecini yaşadığı günümüz koşullarında, acilen müdahale edilmesi gereken yakıcı bir sorundur bu.

Kürt devrimcileri arasında, Kürtlerin ayrı örgütlenmesi görüşü yaygınlık arzetmekte ve böyle bir görüş yaygınlaştıkça da tehlikesi daha bir artmaktadır.

"SÖMÜRGECİLİK TEORİLERİ" HAKKINDA

Ayrı örgütlenme taraftarlarının temel dayanak noktası çoğu kez, "Kürdistan’ın bir sömürge olduğu" tezi olmaktadır. Bu sömürge tesbiti, Stalin’in metropol ülkelerle sömürge ülkeler devrimlerinin farklılığına ilişkin tezi ile birlikte ele alınmakta ve "Kürdistan devriminin Türkiye devriminden farklılığı", "Kürdistan’da ayrı bir devrimin kaçınılmazlığı" sonucu çıkarılmaktadır.

"Sömürge ve bağımlı ülkelerde devrim hareketi sorunlarına eğildikleri zaman, Komünist Enternasyonal ve genel olarak komünist partilerin benimsedikleri çıkış noktası nedir?

"Bu çıkış noktası, emperyalist ülkelerdeki, öbür halkları ezen ülkelerdeki devrim ile, sömürge ve bağımlı ülkelerdeki, öbür devletlerin emperyalist baskısı altında yaşayan ülkeler arasında kesin ayrımdır. Emperyalist ülkelerdeki devrim, başka şeydir: Bu ülkelerde, burjuvazi öbür halkları ezer, bu ülkelerde, burjuvazi devrimin tüm aşamalarında karşı devrimcidir; bu ülkelerde, kurtarıcı savaşım öğesi olarak ulusal öğe eksiktir. Sömürge ve bağımlı ülkelerdeki devrim başka bir şeydir: Bu ülkelerde, öbür devletlerin emperyalizm boyunduruğu, devrimin etkenlerinden biridir; bu ülkelerde, bu boyunduruğun ucu ulusal burjuvaziye de dokunmaktan geri kalamaz; bu ülkelerde, ulusal burjuvazi belirli bir aşamada ve belli bir zaman için, ülkesinin emperyalizme karşı devrimci hareketini destekleyebilir, bu ülkelerde, kurtuluş için savaşım öğesi olarak ulusal öğe, devrimin bir etkenidir." (Stalin, US ve SS. s.170)

Bu konuda öncelikle bir noktayı açıklığa kavuşturmak zereklidir. Stalin’in metropol devrimleri ile sömürgesel devrimler arasında yaptığı ayrım, yeni tip bir çok uluslu devlet bünyesindeki ezen ve ezilen uluslar arasındaki ilişkiye tekabül eden, kapitalist (metropol) ülke ile, onun tarafından siyasi askeri ekonomik olarak ilhak edilmiş olan sömürge ülkeler arasındaki ayırıma ilişkin bir tespittir. Buradaki sömürge kavramı, tarihsel gelişimin belirli bir aşamasında ortaya çıkan, yani kapitalizmin gelişmesinin yarattığı bir olguya, kapitalist metropol ile onun başlıca hammadde ve pazar gereksinimini gidermek için ilhak ettiği (bağımsız gelişimine müdahale ettiği) ülke arasındaki ilişkiye aittir. Farklı bir ekonomik, siyasi ve toplumsal formasyona sahip olan, bunun sonucu olarak ayrı bir sınıflar kombinezonu (ayrı bir hakim sınıfı ve ezilen sınıfları) olan bir ülke, kendisinden daha gelişkin (sanayileşmiş) bir ülke tarafından ilhak edilmektedir. Sömürgesel devrimleri gerekli hale getiren budur. İlhak edilen ülke bünyesinde, sömürgeci ülkedekinden sınıfsal ve sosyal içeriği tamamen farklı, proletaryanın önderliğinde, bütün milli sınıf ve tabakaların katılacağı ve sosyal içeriği burjuva demokratik devrimine tekabül eden bir devrimin maddi koşulları vardır. Oysa metropol ülke açısından böyle bir durum söz konusu değildir. Yeni tip bir çok uluslu devlet bünyesinde ezilen ulusun proletaryasının önündeki görevleri belirleyen ve sömürge-metropol devrimlerininin farklılığını yaratan budur.

Öte yandan, eski tip bir çok uluslu devlet bünyesindeki ezen-ezilen ulus ilişkisinin bu tür bir gelişmeye ve ilişkiye tekabül etmediği son derece açıktır. Burada zaten eskiden beri aynı devlet sınırları içinde yer alan iki farklı ulus arasındaki ilişki vardır. Burada da ezilen bir ulusun varlığından kalkılarak sömürgesel devrimin gerekliliği sonucuna ulaşılamayacağı açıktır. Burada, ayrı bir devrimin gerekliliğini yaratan -yukardaki- maddi koşullar söz konusu değildir; genel olarak ezen ve ezilen ulusun ortaklaşa kurtuluşunun maddi koşulları vardır. "Sömürgecilik teorilerinin savunucularının göz ardı ettikleri şey bu durumdur. Sömürge kavramını yukarda kısaca açıkladığımız bağlam içinde kullanılabilecek bir kavram olmaktan çıkararak şekilsizleştirmektedirler." "Ortada ezilen bir ulus var. Bu ekonomik ve siyasi olarak da ilhak edilmiş. O halde sömürgesel devrim söz konusudur." Böylesi bir tahlille tarihin bir döneminde ve sömürgesel devrim çerçevesinden son derece farklı ilişkilerin dahi, örneğin, Rusya-Polonya ilişkisine dahi sömürgecilik ilişkisi demek ve sömürgesel devrimin gerekliliği sonucunu çıkarmak olanaklı hale gelirdi!

Kürt ve Türk ulusu arasındaki ilişki eski tip bir çok uluslu devlet bünyesindeki bir ezen-ezilen ulus ilişkisidir. Ve kendisi emperyalizmin tahakkümü altında tutunan bir bütün içinde yer alırlar. Burada, sömürgesel devrim bütün açısından geçerlidir.(5) Kürt ve Türk halklarının ortak kurtuluşunun maddi koşulları söz konusudur. Kürt ve Türk ulusu arasındaki ilişkiye Stalin’in tezindeki sömürgesel devrimi sadece Kürt ulusu için gündeme getirecek şekilde sömürge ilişkisi demek marksizm açısından kabul edilemez. Kürdistan’a bu nokta dikkate alınmaksızın, genel bir kavram olarak "sömürge" denip denmemesinin hiç bir önemi yoktur. Sömürge kavramı, yukarda değindigimiz şekilde iki ülke arasındaki (tarihsel gelişimin belirli bir döneminde ortaya çıkan) belirli bir ilişki biçimi olarak değil de geniş bir çerçeve içinde, ezilen bir ulusun ekonomik olarak ezilmişliği, sömürülmekte olması, siyasi olarak baskı altında tutulması, ilhak edilmiş olması anlamında kullanılması halinde, bundan sömürgesel devrimin gerekliliği sonucuna ulaşılamaz. Bu anlamda "sömürge" ifadesi kullanılsa da kullanılmasa da sonuç değişmez.

(Burada kısaca şunu da ekleyelim ki, ezilen ulusun ayrılma hakkını kullanabilmesi için mutlaka sömürge olması diye bir durum da söz konusu değildir. Eski tip bir çok uluslu devlet bünyesindek bir ezilen ulusun da ayrı bir devlet olarak örgütlenmesi gerekli hale gelebilir. Bunu ise, somut olarak tartışmak gerekir. Herhangi bir durumda, ezilen bir ulusun ayrı bir devlet olarak örgütlenmesinin, o ulusun, proletaryasının ve emekçi halkların çıkarına olup olmadığının somut olarak tartışılması gerekir.)

Sömürgecilik konusunda getirilen "ölçütler" aslında, sömürgeciliğin tarihsel ve yapısal özelliklerini de yansıtmamaktadır. Ezen ulus-ezilen ulus bakımından genel olarak geçerli olan ölçütler (yani bir sömüren-sömürülen ilişkisi) ile bunun bir biçimi olan sömürgeci-sömürge ilişkisi aynılaştırılmaya çalışılmaktadır.

Bu durumu açıklayabilmek için, toplumsal düzeyde sınıf ilişkisi bakımından ezen-ezilen ilişkisi örneğine baş vurabiliriz. Bu yalnız bir sömüren-sömürülen ilişkisidir. Bu ilişki tarihsel olarak ve yapısal olarak incelendiğinde, köleci-köle ilişkisi (feodal-serf ilişkisi, burjuva-proleter ilişkisi olarak somutlanabilir. (Ve elbette daha girift ve somut ilişkileri de belirlemek mümkündür.) Burada yapılması gereken nedir? Her ezilen insanın konumunu (statüsünü), tek yanlı olarak (kendi başına) ele aldığımızda, ona "köle" diyebilir miyiz? Hayır. Bunun için elimizde bu ilişkinin somut tarihsel ve yapısal incelemesi ışığında ortaya konulan ölçütler bulunmalıdır. (Yani bunun için genel bir sömüren-sömürülen ilişkisinin ölçütleri yeterli değildir.) Bu ölçütlere sahip olunduğu zamandır ki, bu ikili ilişkilerin muhtevasını kavrayabilir ve bunların farklı çözümlemelerini yapabiliriz. Bir "kölelik" olgusu, elbette, toprak kölesi olarak serfte, ücretli köle olarak proleterde gözlenebilir. Ama bunun gözlenmesi, bizi, köleci-köle ilişkisini tarihsel olarak diğerleri ile aynılaştırmaya götüremez.

Ezen ulus-ezilen ulus ilişkisi de bu şekilde ele alınmalıdır. Bağımlı ulusların hepsi ezilmektedir, ezilen ulusturlar. Bunların bir kısmı belirli tarihsel nedenlerden dolayı ve içinde bulunulan yapısal ilişkiler sonucu sömürgeleştirilmişlerdir. Bu durum, milli baskıyı uygulayan ezen ulus hakim sınıflarının somut bir siyasetidir ve ezilen ulusun kazandığı statü, yani onun sömürge, yarı-sömürge ya da başka bir şey olması bu siyasetin (müdahale biçiminin) bir sonucudur. İşte bir "sömürge" ölçütüne baş vurulmak gerekiyorsa, bu ancak ve ancak mevcut ilişkinin irdelenmesiyle bir anlam kazanır. Aksi halde bu ölçütleri, bu ilişkideki taraflardan birini tek başına ele alarak tespit edemeyiz. Yani, örneğin, tek başına ezilen ulasa bakarak bunun sömürge olup olmadığına karar veremeyiz.

"Sömürgecilik teorisyenleri"ne şunları da hatırlatmak belki yararlı olur: Savundukları "sömürge" tezleri, sefalet ve ezilmişlik edebiyatını aşmamaktadır. Marksistler tahlillerini bu tür yakınmalara dayandırmamalıdırlar. Oligarşinin Kürt ulusu üzerinde uyguladığı milli baskı bütün vahşetiyle gün gibi ortadadır. Bu bir gerçek. Ne var ki marksistler terminolojilerini burjuvaziye küfretmek için kullanmazlar. Kavramlar, belli bir tahlili yansıttığı ölçüde bir anlam taşır. "Bir ülke siyasi olarak ve ekonomik olarak ilhak edilmişse, o ülke sömürgedir" ölçütünü esas alan mantığın marksist tahlille ilgisi olamaz. Bu mantık sayesinde, örneğin, Lenin’in "bağımlı ulus" diye vurgulayarak bahsettiği Ukrayna ya da Polonya’nın da "sömürge" olması gerekmez miydi?

Hareket noktası olarak böyle katı, donmuş kalıplara ülkeleri uydurmayı almak (yani nesneyi kavrama feda etmek) yanlıştır. Nesneden hareket etmek, sömürge olduğu söylenen ulusla sömürgeci ulus arasındaki ilişkiyi incelemek, bu ilişkinin karakterini açığa çıkarmak gerekir. Ortada böyle bir ilişki yoksa sözkonusu ülkenin özellikleri (kendi başına) ne olursa olsun, buraya sömürge denilemez.

Türkiye, Kürdistan ilişkisinin somut tarihsel sunuluşuna bakıldığında, aklı başında hiç kimse, Türk devletinin Kürdistan’ı kendi kapitalizminin sorunlarını çöztnek için işgal ettiğini ileri süremez. Çünkü bu işgal sırasında zaten kapitalizm egemen değildi. Kürt ulusunun baskı altına alınması şöven bir devletin işgal, ilhak politikasının sonucu gerçekleşti. Günümüzde de mevcut ilişki, emperyalizme bağımlı bir ülkede kapitalizmin, kaçınılmaz olarak onun ezilen ulusunda da yukardan aşağıya geliştirilmesi, oradaki feodal yapının parçalanmakta oluşudur, başka bir şey değil...

Bu "sömürgeciIik" konusunu bir kenara bırakarak partileşme sürecindeki örgütlenme sorununa dönelim.

Türkiye’de, ezilen ulus devrimcilerinin ayrı örgütlenmeyi savunmalarını mümkün kılan subjektif ortam, haldeki partisiz ortamdır. Ne var ki, bu bölümün başından beri anlatmaya çalıştığımız nedenlerden ötürü, Türkiye koşullarında ayrı örgütlenmeyi çıkış noktası yapmak, milliyetçilik akımının temsilciliğini yüklenmekten başka bir anlama gelmemektedir.

Objektif olarak, iç savaş koşullarını yaşayan Türkiye’de, ayırım ulus esasına göre değil sınıf esasına göredir: bir yanda oligarşi ve öte yanda geniş emekçi yığınları. Sorun, tüm ezilen sınıfları, proletarya partisinin önderligindeki HALK CEPHESİ içinde birleştirmektir.

Bu tartışmanın bulanıklaştırıldıgı nokta, belirttiğimiz gibi partinin, merkezi örgütün mevcut olmayışıdır. Bunu dayanak alanlar, Kürt ulusuna ait bir proletarya partisinin kurulabilmesini meşru gösterme çabası içindedirler. Onlar, Kürt ulusal hareketinin mücadele boyutlarının, Türkiye proleter devrimci hareketinden daha ileri olduğu inancındadırlar, ya da hiç olmazsa, günümüzde proteter devrimci hareketin Kürt ulusal muhalefetini örgütleme kapasitesinde olmadığını söylemektedirler. (Bir başka gerekçe ise solun dağınıklığıdır!) Bu koşullarda bir Kürt ulusal hareketi başladığında, onun örgütsüz kalmaması için, Kürt devrimcilerinin şimdiden ayrı örgütlenmeyi gerçekleştirerek bu hareketin önderliğini ‘garanti’ altına alma fıkrini savunmaktadırlar.

Hemen, böyle bir varsayım üzerinde tartışmanın ve gene devrimci görüşün böyle bir varsayıma feda edebilmesinin sakatlığını vurgulamalıyız. Ne var ki, konuya açıklık getirebilmek için, bu varsayımın ‘gerçek’ olduğu koşullarda dahi ne tür bir anlayışa sahip olunmak gerektiği üzerinde durmakta yarar var.

Bir çok uluslu devlette ulusal mesele, baş mesele durumuna yükselebilir. Yani baş çelişki, merkezi otorite ile ezilen ulus arasındaki çelişki biçimine bürünebilir. Lenin, "bir bölgenin ya da bir ülkenin, kendisini ilhak etmiş olan devlete karşı ulusal ayaklanması pekala, savaş değil ayaklanma olarak nitelendirilebilir" diyordu. (UKTH, s.173) Bu koşullarda "ulusal isyan ateşi"nin ülke devriminin o aşamadaki mihveri durumuna gelmesi söz konusu olabilir. Bunun böyle olabilmesi için, kuşkusuz, bu ayaklanmanın "ayrılıkçı" değil de "bağımsızlıkçı" olması gerekir.

Tüm devrimcilerin görevi bu muhalefetin mihverinde merkezi otoritenin yıkılması için, ülke devriminin geliştirilmesi için çaba göstermektir.

Sözünü ettiğimiz gelişmeler, proletaryanın öz örgütünün mevcut olduğu koşullarda ortaya çıkmışsa, partinin bu meseleye doğrudan müdahalesi sayesinde bu ulusal isyan ülke devriminin gerçekleşmesine hizmet edebilir.

Öte yandan, ülkede subjektif planda partileşme sürecinin yaşandığı koşullarda, bu tür gelişmelerin ortaya çıkması, açıktır ki bu sürecin gelişimini de etkileyecektir. Devrimciler nerede mücadele kızgınsa, nerede halk muhalefeti yükseliyorsa, en yoğun örgütlenmelerini orada gerçekleştirmeye çalışırlar.

Devrimcilerin asli görevi, ezilen ulusun tutuşturduğu isyan alevini, ülke genelindeki sınıf mücadelesini örgütlemede ve bunu ortak düşmanın alaşağı edilmesinde kullanmaktır.

Belki de bu tür varsayımları ya da muhtemel gelişme biçimlerini arttırmak mümkündür. Ne var ki, aklı başında hiç kimse bu eylem programını ve örgütlenme ilkesini bu tür ihtimallere terk etme gafletine düşemez. Hele hele günümüz Türkiye’sinde sınıf mücadelesinin genel akışını izlemek dahi halkların kurtuluşunun genel yönünü göstermeye yeterli olmaktadır. Toplumsal devrim bir dizi muhtemel gelişmelerin arasından süzülüp gerçekleşecektir. Bunun gerçekleşmesini sosyalizmden yana ve emperyalizmden yana iki ordunun karşı karşıya gelmesi derecesinde kaba ayrımlarla sınırlamak, örneğin bir ulusal boyunduruğa karşı mücadele ihtimalini vb. ihtimalleri gözardı etmek, Lenin’in deyişiyle, toplumsal devrimi reddetmektir. "Saf" bir toplumsal devrimi bekleyen kimsenin ömrü bunu görmeye yetmeyecektir. Böylesi, gerçek bir devrimin ne olduğunu hiç anlamayan lafta devrimcidir". (UKTH, s. 201) Ama bütün bunlardan devrim yararına yararlanmak başka şeydir, devrimin gelişmesini önceden görülemeyen herhangi bir ihtimal (farazi) gelişme üzerine bina etmeden, sistemli bir eylem programına sahip olmak başka bir şeydir. Ve devrimciligin ölçütü bir bakıma da bu ikinci tür anlayışı uygulamadaki beceriklilikte yatar.

Lenin, "zorluk bir dereceye kadar, Rusya’da hem ezilen hem de ezen uluslann proletaryasının omuz omuza mücadele etmekte olmalarından gelmektedir" diyordu. (UKTH, s.120)

Türkiye’de de Devrimci Hareket açısından aynı türden bir zorluk hem de daha çetrefil şekliyle gündemdedir. Partileşme sürecinde, hareketin ulusal dereciklere bölünmesini önleme görevi güncel bir görev olarak dayatmaktadır. Bu görevi layıkıyla yerine getitmenin anahtarı, hiç bir hayali düşünceye kapılmadan, tüm milliyetlerden emekçilerin ortak örgütlenmesi genel ilkesi ışığında, partileşme sürecinin somut tarihsel konumuna tekabül eden sorunları çözmektir. "Şimdi ezilen ulus eğer ayaklanırsa kim, nasıl örgütleyecek? Parti varsa ne olacak yoksa ne olacak? Bir Kürt ayaklanmasının partileşme sürecine etkisi ne olacak?" vb. vb. önceden görülemeyen bir dizi ihtimal! Ama biz ihtimallere değil, somut gelişmelerin üzerinde kendi sınıf mücadelemizin yoluna bakmalıyız. Ve elbette bir de bunun pusulası olan sistemli ve planlı bir eylem programına sahip olmalıyız. Hepsi bu kadar.

DİPNOTLAR

(1) Lenin, Coll. Works, 20. Cilt, "Corrupting Worker a With Rafined Nationalism" (Damıtılmış Milliyetçilikle İşçilerin Çökertilmesi), s. 290)

(2) Yukardaki tespitlerin kolay anlaşılabilmesi için kısa bir hatırlatma yapmamız gerekiyor. İki çeşit çok uluslu devlet vardır. Birinci çeşit çok uluslu devletlerin oluşumu şöyledir. Yükselen kapitalizm çağında her ulus genel olarak kendi ulusal devletinde örgütlenirken, tarihsel nedenlerden dolayı, Avrupa’nın doğusunda gelişkin bir milliyetin diğer milliyetleri egemenliği atında tutabilmesi sonucunda çok-uluslu devletler meydana gelmiştir. Bunlara eski tip çok uluslu devletler denir. İkinci çeşit çok uluslu devletlerin oluşumu ise şöyledir. Batı Avrupa’da tek bir ulus barındıran devletler, kapitalist sömürgecilik ve giderek emperyalizm sayesinde, kendi ulusal devlet sınırlarını aşmışlar, yeni ülkeler ilhak ederek sömürgelere sahip olabilmişlerdir. Böylece yeni tip çok uluslu devletler ortaya çıkmıştır. (Elbette bu iki tip, genel kategorilerdir. Bunların dışında, çeşitli ara kategoriler mevcuttur) Eski tip çok uluslu devletlerin bazılarında (örneğin Çarlık Rusyası), merkezi devlet sınırları içinde yer alan ve eskiden ilhak edilmiş bulunan bazı geri ülkelerin sömürgeleştirilmesi müınkün olmuştur. Yani bu tür ülkelerde kapitalizmin iç dinamiklerle gelişmesi oranında merkezi devlet içinde baskı altında tutulan geri halkların sömürgeleştirmeleri mümkün olmuştur.
Bir kısmında ise henüz kapitalizm gelişemeden dış dinamiklerin müdahalesinin gündeme gelmesinden ötürü, yani sürecin başlangıcında kendileri bir yarı-sömürge durumuna getirildiklerinden (örneğin Osmanlı Devleti), buradaki baskı altında tutulan halkların merkezi devlet tarafından sömürgeleştirilmeleri mümkün olamamıştır. Yeni tip çok uluslu devletler ise, belirttiğimiz gibi, genel olarak, merkezi devlet (ulusal devlet) dışındaki başka ülkeleri sömürgeleştirdiler.

(3) Bundçuluğu ele alırken, onu paralel olduğu diğer ayrılıkçı akım "biçimleri"nden ayırdetmek gerekir. Çünkü Bund’çuluğun üzerinde yükseldiği Yahudi meselesi alışılmış bir ulusal mesele değildir; çünkü Yahudiler, en azından, bir ulus oluşturmamakta, dünyanın çeşitli yerlerinde dağınık bir şekilde ulusal azınlık statüsünde, ulusal kastlar teşkil etmektedirler. Bu yüzden, zorunlu olarak, ayrı bir ulusal devlet uğruna mücadele yerine, her bölgede ulusal kurumların oluşturulması yolunda bir mücadele onların gündeminde olmuştur. Ancak her ayrılıkçı akım gibi Bund’çuluk da özünde aynı marksist ilkelerin inkarından doğmuştur. Bundç’uluğun teorik temelleri, Avusturya’da (1899 Viyana kongresinde) aynı devlet içinde yaşayan farklı milliyetlerden işçilerin -farklı örgütlerde yer almasını öneren ulusal-kültürel özerklik tezinin üzerinde yükselmektedir. Bund’çuluk, ulus temeli üzerinde ayrı örgütlenmeyi savunan görüşlerin en bilineni olduğundan, marksist literatürde ayrılıkçı tavrın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de de ayrı örgütlenmeyi savunanlar, Bund’çu olmakla eleştirildikleri zaman, hemen Bund’un yukarıda değindiğimiz "farklı" gelişimini öne sürerek tartışmayı saptırmaktadırlar. Meselenin özü, ulus ayrımı esasına dayanan bir örgütlenmenin savunulmasıdır. Bu sakat anlayış, Bund için de, Polonya "küçük burjuva milliyetçiliği" olan Frakisilik için de ve Türkiye’de; ayrı örgütlenmeyi savunan tüm anlayışlar içinde söz konusudur.

(4) Örneğin bu tür bir gelişmeye Rusya’da rastlanmıştır. Rusya’da bağımlı ve sömürge uluslar, merkezi devlet sınırları içinde kaldıkları sürece, bu uluslara mensup emekçiler, egemen Rus ulusunun emekçileri ile birlikte Bolşevik Partisinin önderliğinde otokrasiye karşı mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Bu uluslar bağımsızlıklarına kavuştukları zaman bu kez de kendi ulusal devletleri içinde kendi komünist partilerine sahip olmuşlardır. Örneğin Ekim Devriminden sonra bir ara bağımsızlıgını ilan eden Ukrayna’da Ukrayrıa Komünist Partisi (bolşevik) kurulmuştur. Ukrayna tekrar Sovyetler Birliği’ine katıldığı zaman SBKP (bolşevikinin) (o zamanki ismi RKP) önderliği yeniden gündeme gelmiştir.

(5) Kürdistan’ın "sömürge" olduğunu savunan tezler, bunun "üstelik uluslararası bir sömürge" olduğunu ileri sürüyor: Kürtlerign ayrı örgütlenmesinin gerekçelerinden birisinin de bu olduğunu söylüyorlar.
"Çünkü Kürt ulusal hareketi tek bir merkezi otoriteye değil, dört merkezi otoriteye karşı sürdürülmek zorundadır. Halbuki Türk devrimi tek merkezi otoriteye karşıdır. Bu yüzden hedeflerimiz farklıdır" diyorlar. (Diğer üç merkezi otoritenin de "sömürgeci’ olduğu varsayılıyor! Ya da Türkiye’nin sömürgeciliği nasıl "kanıtlanıyorsa" bunlarınki de öyle kanıtlanıyor!)
Biz, devlet sınırlarının burjuvazi tarafından çizildiğini, onların savunuculuğunun (emperyalistlere karşı vatan savunması dışında) proletaryaya düşmedigini biliyoruz. Ve ancak ulusal baskı ortadan kaldırıldıktan sonradır ki, ulusal eşitlik sağlandıktan sonradır ki, "kahrolsun sınırlar, yoldaşlar bize gelin" sözünün bir anlam kazanacağını Lenin’den öğreniyoruz. Sorunumuz, burjuvazinin devlet sınırlarının meşruluğunu savunmak değil, tam tersi, bu sınırlara göre belirlenen siyasi mücadele (iktidar mücadelesi) platformunda burjuvazinin alaşağı edilmesidir. Çünkü bu sınırlar, şimdi, bir toplumsal bütünlüğün siyasi bir görüntüsüdür. Toplumsal çelişmeler bu sınırlar çerçevesinde farklı karakterler arz ediyor. Çünkü bu çerçevelerde farklı sosyo-ekonomik yapılar (toplumsal formasyonlar) mevcut; sonuç olarak, sınıfların mevzilenmesi bu çerçevelerde farklılık arz ediyor. Farklı çelişmelerin de farklı yöntemlerle çözülmesi gerektiğini biliyoruz.
İşte "4 parçaya bölünmüş Kürdistan için ayrı devrim" önerisinin en talihsiz olduğu nokta da burasıdır. Hemen belirtelim ki, ezilen ulusun milliyetçilerinin bu öneriyi savunması kadar "doğal" bir şey yoktur. Çünkü onları herşeyden önce devrim (toplumsal kurtuluş) değil "ulusal kurtuluş" ilgilendirir. Ama bir marksist, "ben Kürdüm, beni herşeyden önce kendi ulusumun kurtuluşu ilgilendirir" diyebilir mi? Bu katıksız bir FRAKİCİLİK olurdu. "Biz çarlığı Polonya’yı ondan kopararak zayıflatırız, onu devirmek Rus yoldaşlara aittir" diyen Polonya’nın küçük burjuva milliyetçiliği.) Bir marksist her şeyden önce ezilen sınıfların kurtuluşuyla ilgilenir ve her şeyi buna tabii kılar. Onun tutarlılığının ölçütü sınıf mücadelesi içindeki konumudur. Hal böyle olunca, Kürt olsun Türk olsun tüm marksistlerin görevi mevcut devlet cihazına (tüm baskıların kaynağına) ve onun sahiplerine karşı mücadele sürdürmektir. Bu görev Kürdistan’ın dört parçasında da her marksiste düşen bir görevdir. İlke budur. Bu ilke şöyle ya da böylesi ihtimallere feda edilemez. (Zaten bildiğimiz kadarıyla, dört parçada birden ve aynı zamanda dört merkezi otoriteye karşı mücadeleyi sürdürecek tek bir Kürt ulusal örgütlenmesini öneren bir "marksist" akım da yok, öneriler-hiç olmazsa "başlangıçta" -her parçada ayrı örgütlenme olarak sunuluyor.)
Tek bir "KÜRDİSTAN DEVRİMİ"nin olanaksızlığı diğer nedenlerin yanı sıra, Kürdistan’ın dörde parçalanmış oluşu ile de doğrudan ilişkilidir. Bunun maddi temelleri yoktur. "Kürt solu" denilen akımlar birincisi, her parça için (örneğin Türkiye Kürdistanı için mevcut devlet sınırları içindeki sosyo-ekonomik yapıdan (toplumsal formasyondan) ayrı olarak, marksist bir sınıf tahlili yapamamaktadırlar. ("Kürt komprador burjuvazisi" gibi komikliğe varan zorlamaları saymazsak tabii!) Yapamazlar da, çünkü böyle birşey yoktur! (Yani Kürt burjuvazisi-proletaryası..Kürt feodali-köylüsü vb. ayrı bir sınıf mevzilenmesi yoktur. İkincisi, bir bütün olarak Kürdistan düzeyinde bir sınıf tahlili ve bundan kayrıaklanan bir sınıflar mevzilenmesi de olanaksızdır. Çünkü dört ülke, dolayısıyla Kürdistan’ın dört parçası da farklı sosyo-ekonomik yapılara sahiptir.
Kısacası, marksist bir örgütün sahip olması gereken birincil unsur, yani ezenlere karşı tavır alan farklı sınıfların çıkarlarının proğramlaştırılınası, bir bütün olarak Kürdistan’ın haldeki konumu bakımından mümkün değildir. Dört parçaya (SSCB’dekini de sayarak beş parçaya bölünmüş olan Kürt ulusu, dört (ya da beş) farklı toplumsal formasyon içinde yer almaktadır. Bütün Kürt ulusu açısından geçerli bir sınıflar mevzilenmesi söz konusu değildir. (Bu özellikle Kürdistan’ın Osmanlı’lar ve İran’lılar tarafından parçalanmasıyla ortaya çıkmış ve günümüzde de devam etmektedir.
Dört parçası da farklı ekonomik, siyasi, kültürel etkileşimlere girmiştir. Dört parçadaki sınıf mücadelesi de doğaldır ki, eşit olmayan bir gelişim seyri izlemektedir.

Kısaltmalar
DUKH = DOĞUDA ULUSAI. KURTULUŞ HAREKETLERİ (Lenin)
M ve MM = MARKSİZM VE MİLLİ MESELE ((Stalin)
UKTH = ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI (Lenin)
H.B = HAREKETİN BİRLİĞİ (Lenin)
P.E= PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ( Lenin)
US ve SS= ULUSAL SORUN ve SÖMÜRGELER SORUNU (Stalin)


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org