Kapitalizm ve Sendikal Mücadele

Mehmet Selim

Öncelikle belirtmek isterim ki, Devrimci Yol geleneğinin bizlerde içselleştirdiği bir devrimcilik tarzı vardır. Her zaman, yaşama bulunduğumuz yerden müdahale etmeye, sorunlara karşı tek başımıza olsak bile mücadele etmeye çalışırız. Zaten bunca yıldır merkezi politik bir yapımızın olmamasına rağmen hayatın her alanında var olmaya devam etmemizi biraz da bu kültürümüze borçluyuz.

Yine yaklaşık bir yıldan beri devam eden tartışma sürecimiz de siyasal mücadelemizin ideolojik teorik bir

  zeminini oluşturmak üzere hepimizin katkılarıyla sürmektedir.

Bizler burada dünyada ve ülkemizde yaşanmakta olan ekonomik, sosyal, siyasal krizin boyutlarını, işçi sınıfı ve devrimcilerin sendikal-siyasal sorunlarını tartışacağız. Egemen sınıfların kısa, orta ve uzun vadeli politikaları neler olabilir? Bizler bu politikalara karşı uygun araçları ve zeminleri nasıl oluştururuz, mücadeleyi nasıl başarıya ulaştırırız? İşte bu ve benzeri tüm soruları birlikte tartışıp bir olgunluğa ulaştırmak için çalışacağız.

Bizler; devrimci ve sosyalist işçiler, emekçiler yaşadığımız sıkıntıların giderilmesinde önemli bir dönemecin güçlü, merkezi bir politik hareketin yaratılması olduğunun bilincindeyiz. Ancak bu politik hareketin yaratılması, öncülüğü kendinden menkul birkaç kişinin çabasıyla olamayacağına göre, bugün bizlere ikili bir görev düşmektedir. Bir yandan bulunduğumuz her alanda emekçi sınıfların hak arama ve örgütlenme talepleri için mücadele edeceğiz, diğer yandan bir politik faaliyetin olmazsa olmaz ideolojik teorik zeminini oluşturmaya çalışacağız. Bu doğrultuda neler yapabiliriz? Olguları değerlendirebiliriz. Kalıcı geçici değişiklikleri tasnif edebiliriz. Politik alt üst oluşu anlamaya çalışabiliriz.

Çağımızdaki sorunların artık kollektif bir çaba ile aşılabileceğini gözönüne alarak, çabalarımızı kollektif bir tarzda yürütmeliyiz. Böylece aynı zamanda bürokrasinin olumsuz etkisini de en aza indirmiş oluruz.

Yöntem Üzerine
Üretken ve verimIi bir tartışmanın yürütülebilmesi için bu çalışmada somut olgular, güncel gelişmeler özetlenecek, ardından;
- Dünya ve Türkiye'de kapitalizm, sömürü ve bağımlılık ilişkilerinde meydana gelen değişiklikler,
- Teknolojik gelişmelerin emek sürecinde yarattığı değişiklikler,
- Sosyalizmin krizinin etkileri,
- Sendikal kriz ve çıkış yolları,
- İşyeri komite ve konsey örgütlenmelerinin geliştirilmesi gibi konularda bir tartışma ortamı yaratılması için giriş yapılacaktır.

Güncel Gelişmeler
- Özelleştirme tüm hızıyla sürüyor. Bu yıl bittiğinde planlara göre toplam 300 bin kamu işçisi özel sektör işçisi olacak. Bu işyerlerinde çalışan işçilerin % 50’sinin işten atılması bekleniyor.
- Taşeron uygulaması tüm özel sektörde ve belediyelerde yaygınlaştırılıyor. 94 yerel seçimlerinden sonra belediyelerde yoğun bir işten çıkarma dalgası yaşanacak.
- İşsizler ordusu yedek olmaktan çıkıp asıl oluyor. İşten atılan işçilerin tekrar iş bulmaları giderek zorlaşıyor.
- Yasal düzenlemelerin sonuç vermeyeceğini geniş çalışanlar kitlesi anlamış durumda. Memurların sendika hakkı grevsiz ve toplu sözleşmesiz olarak verilecek. İş güvencesi ile ilgili yasa tasarısı rafa kaldırıldı.
- SSK yasasında değişiklik yapılarak hastanelerin özelleştirilmesi planlanıyor.
- İşçi işveren uzlaşmasının sağlanması adı altında ekonomik sosyal iş konseyi kurulması için yasa teklifi hazırlanıyor.
- Çeşitli iş yerlerinde 36 aylık toplu sözleşmeler imzalanıyor. Bu sözleşmelerin son 2 yılında sıfır sözleşme yapılıyor.
- Grev kararının uygulanmasında işverenler açık tavır alıyor (Hava İş örneği). İşyerleri kapanma tehdidi ile işçileri grev uygulamasından vazgeçiriyorlar.
- Metal, elektronik, beyaz eşya, otomotiv sanayilerinde teknolojik gelişme ve esnek üretim mantığı giderek daha fazla yerleşiyor. Fabrikalar küçülüyor, işten atmalar fazIalaşıyor.
- Uluslararası rekabete dayanamayan işkolları giderek çöküyor. İç pazarda payı azalan işkolları daralıyor.
- 1 Mayıs yaklaşıyor.Türk-İş, Hak-İş, DİSK miting başvurusunda bulundu.
- DİSK'e, geçişler sürüyor. Ancak toplam sendikalı işçi sayısında bir duraklama hatta gerileme var.
- İşyeri örgütlenmeleri duraklama yaşıyor. Devrimci işçilerin sınıfı hareketlendirme çabaları sonuç alıcı olmuyor.
- Memur sendikaları giderek güçleniyor, ilk toplu sözleşme imzalandı.
- Türk-İş'te eski sarı sendikacılık yerini daha çağdaş bir sendikacılığa bıraktı. Bu yeni tip çağdaş sendikacılık bir yandan özelleştirme, taşeronlaştırma, sıfır sözleşme, 36 aylık sözleşme gibi işveren saldırılarına karşı sınıfın tepkisini engelleme misyonu yüklenirken, diğer yandan ILO sözleşmelerinden daha fazla bahseder oldular. Ekonomik sosyal iş konseyine, işçi temsilcisi olarak Türk-İş'in çağrılması planlanıyor. Türk-İş baraj sistemini savunan bir yasa teklifi hazırlıyor.
- DİSK sendikal yaşama giderek daha etkin giriyor. Özellikle Genel-İş örgütlülüğü hızla gelişiyor. Tekstil, Limter-İş; Basın-İş, Deri-İş, Oleyis, Gıda-İş örgütlenmeleri başladı. Laspetkim-İş DİSK'e üye oldu. Maden-İş ile Otomobil-İş arasında birleşme görüşmeleri devam ediyor.
- Hak-İş gerici yapısının yanısıra, özellikle Özçelik-İş ve Öziplik-İş'teki demokrat unsurlar nedeniyle ilginç çıkışlar yapabilir.
- Sendikal rekabet kızışıyor. Konfederasyonlar düzeyinde birlikler şu anda pek mümkün değil.
- Sosyalizm dünyada ve ülkemizde dip noktasında. Geleneksel olarak işçi hareketinin öncüsü olması gereken sosyalistler, devrimciler kendi ideolojik teorik politik sorunları ile ilgililer. Doğru devrimci politik bir hat yaratarak yüzlerini işçi sınıfına dönmüş değiller. Ülkemizde bu sorunun çözümlenmesinde kendi tartışma sürecimizin önemi çok fazla. O halde bugün işçi hareketine sunulacak somut önermeler bu geçiş sürecine denk düşmelidir.
- Sendikal yönetimlerdeki devrimci sosyalist işçiler sendikacılığın dışında bir işlev görememekteler. Çünkü uzun vadeli bir siyasal perspektif genel olarak devrimcilerde yok. Demek ki sendikal krizin aşılmasında siyasal alanda yapılacak çabaların önemi çok fazla.
- Ulusal sorunda yaşanan kutuplaşma ve halklararası çatışma zeminleri ülkemizde sendikal ve diğer alanlarda daha sağlıklı bir mücadelenin sürdürülmesini engelliyor. Bu düzlemde yaşanacak bir yumuşama sendikal alanda önemli sıçramalar yaratabilir.

Dünyada ve Türkiye'de Kapitalizm
Bugün insanlığın önünde eşit, özgür, kollektif bir toplum projesi yok. Böyle bir proje olmadığı gibi böyle bir umut da yok. Dünya kapitalizmi, kendi dönemsel krizlerini aşmada önemli üstünlükler yakalamış durumda. Öncelikle sosyalist sistemin yıkılması artık tek tek herhangi bir ülkenin sistem dışına çıkma ihtimalini emperyalist kapitalist sistem için ortadan kaldırmıştır denebilir. Buna bir de burjuva medya araçlarının anti sosyalist, bireyci propagandasını da eklersek durumun oldukça karanlık bir tablo çizdiğini söylemeliyiz. Bu tabloyu aydınlığa çevirmek için öncelikle varolan durumu anlamamız gerekir. Dünyayı anlamak için öncelikle üretim ilişkilerini anlamak gerekir. Yani kapitalizmi, emperyalizmi, üretici güçleri, teknolojiyi, emeğin örgütlenme sürecini anlamak gerekir. Bu analizi başlıca dünya kapitalizmi ve yeni sömürgecilik ilişkilerindeki değişiklikler, teknoloji ve emek sürecindeki değişiklikler olarak iki ana başlıkta yapalım.

1. Dünya kapitalizmi ve yeni sömürgecilik ilişkilerindeki değişiklikler.

Dünya kapitalizminin yeni dönemde bir yeniden yapılanma sürecine girdiğini görmekteyiz. Bu yeniden yapılanmayı anlamak için bir önceki dönemi tekrar kısaca inceleyelim. Bilindiği gibi ikinci paylaşım savaşı sonrası iki kutuplu (sosyalist, kapitalist) bir dünyanın gerçeği olarak emperyalist sistemin hegemonyasındaki azgelişmiş yarı feodal yarı sömürge ülkeler için yeni bir sömürgecilik tarzı gündeme getirilmişti. Somut çerçevesi Truman doktrininde çizilen bu yeni sömürgecilik ilişkileri temel olarak,
- O ülkenin sömürülmesinde asli görevi işbirlikçi yerli tekelci burjuvaziye devrediyordu (olmadığı yerlerde yaratılıyordu).
- Ülkenin sistem dışına çıkmasını önlemek için iç düşmana karşı örgütlenmiş güçlü bir silahlı kuvvetler (ordu, polis, kontrgerilla) organize ediliyordu.
- İktisadi sistem olarak gelişmiş kapitalist merkezlerde kârlılığı azalan sektörler azgelişmiş yeni sömürgeIere aktarıIıyordu. Böylece yarı feodal ilişkiler parçalanarak çarpık da olsa bir kapitalistleşme süreci yaşanıyordu. Tüm bu çabalar 1945-90 yılları arasında sonuçta bazı ülkelerin (Vietnam, Laos, Kamboçya, Küba vb.) sistem dışına çıkmasını engelleyememiştir ama önemli sayıda azgelişmiş ülkede de emperyalizmin hakimiyetinin korunması sağlanmıştır. Bu politikalar sayesinde pek çok ülkedeki demokratik halk devrimleri engellenmiştir. Yine iktisadi olarak bazı azgelişmiş ülkeler diğer azgelişmiş ülkelerden farklılaşarak kapitalist üretim tarzında epeyce gelişme sağlamışlardır. Bu geçişler genellikle askeri diktatörlükler altında sağlanmıştır. Dönemin sonuna doğru yeni sömürgecilik işleyişinde Şili ile birlikte bir yöntem değişikliği yaşanmıştır. İlk kez Şili’de uygulanan ve Friedman modeli olarak adlandırılan bu yöntem kısaca,
- Tıkanan dış borç geri ödemelerini düzen altına almak,
- Dünya çapında yaşanan kâr bunalımını aşmak için işçi ücretlerini indirmek,
- Genişleyen dünya pazarında yeni bir işbölümü sağlamak,
- Tüm bunlar için iç pazarı kısmak ve ihracata yönelik üretim yapmak şeklinde özetlenebilir. Böylece hızla dünyanın pek çok yeni sömürge ülkesinde Friedman modeli uygulamaya kondu. l990'lara gelindiğinde ihracata yönelik sanayileşme uygulaması kâr bunalımını atlatmada önemli bir işlev görürken bir pazar doğurmuştur. Tam bu sırada ortaya çıkan (reel sosyalizmin iç işleyişinden kaynaklanan) sosyalist sistemin çöküşü emperyalist sistem için yeni bir pazar olanağı olarak değerlendirilmektedir. Bu yeni pazar olanağının ne şekilde değerlendirileceği tam belirginleşmemiştir.

Burada ortaya çıkan yeni durumu (yani sosyalist sistemin dağılmasını) özellikle yeni sömürgecilik açısından incelemek gerekir:
- Pazar bunalımının aşılması doğrultusunda azgelişmiş ülkelerin özellikle daha sanayileşmiş olanlarında iç pazarın genişletilmesi (ama bu defa yerli burjuvaziyi geliştirmek için değil, doğrudan uluslarüstü tekellerin çıkarları doğrultusunda) girişimleri başlamıştır. Bu girişimler genellikle yerli firmalarla ortaklıkların bozularak iç pazara doğrudan yabancı sermayenin müdahalesi şeklinde olmaktadır.
- İki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş askeri diktatörlüklerin emperyalist sistem için vazgeçilmez olmasını ortadan kaldırmıştır. Örneğin Güney Amerika’daki diktatörlükler peşpeşe yıkılmıştır. Ekonominin idaresi konusunda da askeri diktatörlükler genel olarak emperyalist merkezler (IMF, Dünya Bankası) tarafından başarısız bulunmuşlardır.
- Kapitalizmin işleyiş yasaları açısından serbest bir emek pazarının varlığı önemli bir husustur. Sürekli sendikal gelişmelere müdahale eden askeri diktatörlükler sistemin önünde engel oluşturmaktadır.
- Yine bir önceki döneme özgü, emek ve hammadde yoğun sektörlerin bağımlı ülkelere aktarılması süreci, makina yoğun sektörleri de kapsayacak şekilde genişlemektedir. Metropol ülkeler özellikle bilgi yoğun sektörlerde yoğunlaşmaktadır.

2. Teknolojik gelişmeler, emek sürecindeki değişimler. Emperyalist merkezlerle sömürgeler arasında sömürge yöntemlerinde yaşanan bu değişimin çok önemli bir boyutu fabrika ölçeğinde, üretim teknolojisinde ve emek sürecinde yaşanmaktadır. Bu değişimin ana kaynağı olarak teknoloji 1980'lerden itibaren özellikle bilgisayar, iletişim, otomatik kontrol ve robot alanlarında önemli gelişmeler yaşadı. Önceki yıllarla karşılaştırılamayacak ölçüde üretimde otomasyon sağlandı. Yine dünyanın farklı merkezleri arasında çok canlı blr iletişim ağı kuruldu. Tüm bu gelişmelerin Türkiye gibi ülkelerdeki emek sürecine etkileri şöyledir:
- Dev hantal (5 - 10 bin kişilik) birimler yerlerini daha küçük esnek üretim birimlerine bırakmaktadır. (Bunda sendikaların etkisini zayıflatmaya yönelik işveren politikalarının da etkisi vardır. Ama daha önceki teknolojik düzey, işverenlere bu imkanı sağlamıyordu.)
- Gelişen iletişim teknolojisi ile kapitalistler için küçük, üretken, yüksek teknolojili üretim birimlerinin daha kolay yönetilmesi imkanı sağlanmış oldu.
- İş gücünün teknik düzeyini geliştirdi. İşçilerle teknik elemanlar arasındaki sınıfsal fark azaldı.

Robotlar ve otomasyon toplam üretimin daha az sayıda işçi ile yapılmasını sağlayarak, işsizliği arttırdı.

Dünya kapitalizmi ve emperyalist bağımlı ülkeler arasındaki sömürü yöntemleri günümüzde bir değişim yaşamaktadır. Halen bu değişimin içinde bulunduğumuz (????) için sonuçlarını tahlil etmek zordur. Ancak temel değişikliklerin başlıca,
- Askeri diktatörlüklerin yerini parlamenter yöntemlere terk etmesi,
- Bölgesel çatışmaların emperyalizmin çıkarları doğrultusunda çözümlenmesi,
- Yabancı (uluslarüstü) sermayenin bağımlı ülkelere daha etkin girmesi,
- Uluslarüstü sermayede merkezileşmenin hızlanması,
- Büyük ölçekli üretim birimlerinden, küçük ölçekli yüksek teknolojili üretim birimlerine geçiş,
- İşsizliğin olağanüstü artması,
- Sendikaların üretim sürecindeki etkisinin azalması şeklindedir. Bütün bu hususlar elbette emekçilerin sendikal ve siyasal mücadelesinde önemli değişimler yaratmaktadır. Bu değişimi kavrayabildiğimiz oranda alternatif mücadele ve örgütlenme biçimlerini tartışmak mümkün olacaktır.

Türkiye'deki Değişim Süreci
Emperyalist sistemde yaşanan bu değişimler Türkiye'deki yeni sömürgeci sistemi oldukca etkiledi. 1980-1989 arasında, daha çok devletin mali politikalarına yansıyan bu değişim, 1989’dan itibaren sendikal faaliyetin canlanması ile üretim sürecine de girdi. Yabancı sermaye girişleri hızlandı. Taşeronlaştırma ve özelleştirmede patlama oldu. Yoğun bir işsizlik olgusu gündeme geldi. Türkiye, yabancı sermaye için ucuz işçi cenneti haline getirilmektedir. I993 yılında 300 bin kamu işçisinin özel sektör işçisi yapılması ve bunların da yarısının işten atılması bekleniyor. Sağlık hizmetleri, belediyeler, madenler, enerji üretim ve dağıtımı, tekstil, ulaşım, iletişim (PTT), ormancılık sektörlerinde özelleştirme planları büyük ölçüde takvime bağlanmış durumda. Taşeron uygulaması ile zaten zorluklar içindeki sendikal yapıların büyük bir çıkmaza sürüklenmesi sözkonusu olacaktır.Büyük bir işsizler ordusu, herhangi bir hak arama, ücret mücadelesinin hemen işten çıkarma ile sonuçlanmasına neden olmaktadır. Bugün sadece kamu çalışanlarının sendikal mücadelesinde olumlu bir ivme söz konusudur.

Emperyalizm-Türkiye ilişkilerinde özellikle son yıllarda en önemli konulardan biri de Kürt sorunudur. Bu sorunun esnek bir çözümü, emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarları açısından önemli olduğu için, TC'nin de esnek bir çözüme doğru yönelmesi mümkündür. Özellikle Orta Asya petrolünün taşınması hususu bu konuda TC'yi esnemeye zorlayacaktır. Bu yumuşama süreci işçi sınıfının sendikal ve siyasal mücadelesi için olumlu olacaktır. Ancak yine de sendikal hareketin bütün dünyada ve bizde bir kriz içinde olduğu ayrı bir gerçektir. Bu krizin analizi bize çıkış yolları için ipuçları verecektir:

Sendikaların Krizi ve Çıkış Yolları
Bir önceki bölümde açıklanan kapitalist üretim ilişkilerindeki değişimler, ülkemizde kendini en·belirgin biçimde sendikal alanda hissettirmektedir. Türkiye'de sendikacılık 1960'lardan bu yana bir yandan devlet sendikacılığı, diğer yandan da sınıf ve kitle sendikacılığı şeklinde iki kutuplu bir biçimde gelişmekteydi. Devlet sendikacılığının temsilcisi Türk-İş 1980'e gelindiğinde özel sektörde etkisini büyük ölçüde kaybetmiş, ağırlıklı olarak devlet işletmelerinde örgütlü bir konuma sürüklenmişti. Sınıf ve kitle sendikacılığının temsilcisi DİSK ise, yönetimine egemen olan reformist anlayışa rağmen, geleneksel olarak sol, sınıfsal bir anlayışla, özellikle tabanındaki sosyalist, devrimci işçilerin etkili çalışmaları sonucu hızla gelişen bir çizgideydi. 12 Eylül müdahalesi ile durdurulan bu gelişme, yaygın olarak bilinmemesine rağmen, 12 Eylül'den hemen sonra yine devam ettirilmeye çalışılmıştır. DİSK'in sosyalist, devrimci işçileri, sendikal çalışmanın serbest bırakıldığı 1984'ten itibaren bağımsız veya Türk-İş'teki sendikalara girerek, sınıf ve kitle sendikacılığını bu yapılara taşıdılar. Otomobil-İş, Laspetkim, Kristal-İş, Genel Hizmet-İş sendikaları bu dönem büyük ölçüde bu dalganın etkisi ile gelişti. Ancak 1990'lara doğru özellikle sosyalizmin krizinin artık çok belirginleşmesi ve kapitalizmde yaşanan değişimler etkisini göstermeye başladı. İlk olgu sendikalarda sosyalist kimliği ile sendikacılık yapmanın zorlaşması olarak ortaya çıktı. Ve giderek sendikal yapıların işçiler için alternatif olmaktan çıkmaya başlaması olarak sürdü. İşyeri ölçeğinde üretim sürecinde yaşanan değişimlerin Türkiye'ye yansıması 12 Eylül müdahalesi nedeniyle kesikli bir gelişme göstermiştir. Genel olarak dünyada 1980'lerden itibaren teknolojik gelişmelerin üretim sürecinde etkileri ortaya çıkmakta iken, 12 Eylül müdahalesi Türkiye'deki üretim sürecinde dünyadaki gelişmelere paralel sürecin izlenmesini engellemiştir. Çünkü işçi ücretlerinin dondurulması, sendikal ve siyasal mücadelenin yasaklanması işverenler için maliyetlerde görece bir azalma meydana getirmiştir. Bu azalma bir dönem için yüksek teknolojinin girişini de gereksizleştirmiştir. 1984'ten itibaren sendikal hakların kullanılmaya başlanması ve özellikle 1989 bahar eylemleri sonucu elde edilen kazanımlar, dünya kapitalizminin genel işleyişinin önünü açmıştır. 1989'dan itibaren yükselen ücretlere ve sendikal haklara karşı işverenlerin cevabı çok kısa bir sürede (yaklaşık 3 ay) 500 bin işçinin işten çıkarılması olmuştur. Süreç içinde özel sektördeki büyük ölçekli işletmeler hızlı bir teknolojik yenilenmeye girerek küçülmeye başlamışlar, dolayısıyla işten çıkarılan işçilerin yeniden başka bir iş bulması olanaksız hale gelmiştir.

Geçmiş dönemin klasik sendikacılıkları bu gelişmeleri yeterince hızlı algılayıp alternatif örgütlenmeler ve politikalar geliştiremedikleri için genel olarak bir krize girmişlerdir. Bu krizin somut göstergesi, 1980 yılında 2.5 milyon sendikalı işçiye karşılık bugün 2 milyon sendikalı işçinin bulunmasıdır. İşçi sınıfı geçmişte sendikalarına tüm eksikliklerine rağmen sahip çıkardı. Çıkarlarının korunmasında bir örgütlülük ihtiyacını doğal bir refleks olarak kavrardı: Bugün ise sınıf ve kitle sendikal anlayışını savunan sendikaların bile gözle görünür bir üye kaybı söz konusu.

Bu kriz özellikle devlet sendikacılığını etkilemiştir. Büyük işyerlerinin küçülmesi ve yoğun işçi çıkarılması bu tip bir ortamda uzlaşmacılığın eskisi gibi sürdürülmesi imkanını bırakmamıştır. Sürekli hareketli bir emek piyasasında, işverenlerle eski tip uzlaşan sendikacılık değişmek zorundadır. İşverenlerin de desteği ile çağdaş adı altında yeni bir sendikacılık tarzı geliştirilmektedir. İlk örneğini Laspetkim’de gördüğümüz bu modelde işçiler üretim sürecine katılma, üretimde daha etkin olma adı altında sömürülme oranlarını en üst düzeye çıkaran bir tempoda çalıştırılmaktadırlar. Kalite çemberleri adı altında organize edilen işçi grupları, kendi işlerinin yanı sıra işyerinde üretimle ilgili tüm sorunlarla ilgilenmekte, tatil zamanlarında bile işyeri sorunlarını tartışmaktadırlar (elbette üretimi arttırmak ve maliyetleri indirmek için). Bu sistem, sendikacılıktan üretimi ve kârı azamileştirmek için yararlanmakta, bunun adı da çağdaş sendikacılık olmaktadır. Türk-İş hızla çağdaş sendikacılık tarzına doğru yönelmektedir. Son genel kurul bu yönde bir gelişmedir.

Bu sisteme karşı çıkan sınıf ve kitle sendikal anlayışı ise ciddi bir alternatif geliştirememiştir. Sınıf ve kitle sendikal anlayışının çağdaş sendikacılıktan farkları işçilerin gözünde yeterince açığa çıkarılamamıştır. Özellikle değişen üretim ilişkileri çağdaş sendikacılık tarafından (burda eksik bir kelime mi var? “sınıf” olabilir mi???) uzlaşmacılığının maddi temeli olarak sunulmaktadır. Bu anlayışın, "azgın rekabet koşullarında işyerlerinin batmaması için işverenlerle uzlaşmak gerekir' mazereti vardır. Bu maddi temelin işverenlerin kendi üretim biçimlerini (yani kapitalizmi) dayatmalarından kaynaklandığı ve bu anlamda sendikal mücadelenin giderek anti kapitalist bir tarzda siyasallaşması gereği işçilere anlatılabilmelidir. Yine tek tek işyerlerinden öte işkolu ve bölgesel yerel örgütlenme tarzları geliştirilmelidir. Tek tek fabrikalarda işveren saldırılarını göğüslemek yerine işkolu veya bölgesel çaplı mücadeleler örgütlenebilmelidir. Özellikle bazı temel politikaların (örneğin 6 saatlik iş günü) gündeme sokulabilmesi için Türkiye çapında etkin bir örgütlenme şarttır.

Sendikaların krizini aşmada en önemli nokta ise, özellikle iki temel görevin yerine getirilmesine bağlıdır:

-İşyerlerinde tüm çalışanları kapsayan ve sendikal konulardan siyasal konulara kadar tüm konuları tartışan, üreten, karar alan organizasyonların, işyeri konseylerinin yaratılması. Bu organizasyonlar aynı zamanda bölgedeki diğer işyeri örgütlenmeleri, mahalle örgütlenmeleri, işsiz örgütlenmeleri gibi muhalefet odakları ile organik bağ içerisinde olmalıdır.Sınıfın sendikal sorunları ile siyasal sorunlarının içiçe geçtiği günümüzde giderek aktif rol alacak bir tarzda örgütlenmelidirler. İşyeri konseylerini kesinlikle sendikaların bir danışma organı olarak değil, karar alan, uygulayan, sendikayı da yönlendirebilen bir organ olarak görmeliyiz.

-Diğer temel görev ise sendikalarda tabanın söz ve karar sahipliği ilkesini gerçekten hayata geçirmektir. Buna göre sendikal organların oluşturulmasında tabanın gerçek temsili sağlanmalı, pazarlıklarla yönetim oluşturma anlayışlarına karşı çıkılmalıdır. Tabanında etkin olunamayan sendikaları yukarıdan ele geçirme senaryolarına başvurulmamalıdır. Devrimci işçiler ancak kendi politikalarının tabana kavratılabildiği bir çalışma sonucu yönetime aday olmalıdırlar. Bugün Türkiye’deki sendikal alanda TKP geleneğinin boşalttığı kötü bir yöntem olan tepeden sendika yönetimlerine egemen olma mantığı, bizler için sakınılması gereken bir husustur. Bu şekilde elde edilecek koltukların uzun vadede devrimci işçi çalışmasına zarar vereceği unutulmamalıdır.

Burada kısaca DİSK gerçeğine değinelim. DİSK yeniden açıldığı 1991 yılından bu yana zikzaklı bir gelişme göstermektedir. Yönetici kesime ilk dönem ağırlıklı olarak çağdaş sendikacılık anlayışı egemendi. Ancak DİSK'e sıcak bakan tabanın sınıf ve kitle sendikal anlayışını savunduğu da biliniyordu. Buna rağmen DİSK çağdaş sendikacılık doğrultusunda bazı adımlar attı. Bir yandan pratikte mücadeleci olmayan uzlaşmacı bir tavır sergilerken, öte yandan da bu uzlaşmacılığının teorik bir uzantısı olarak Ekonomik Sosyal İş konseyi adında bir uzlaşma kurumu formüle etti. Önerisi işveren kesimlerce ve özellikle devlet tarafından benimsendi. Ancak süreç içinde bu konseye Türk-İş'in çağrılacağı, DİSK'in katılamayacağının belli olması ve yeni katılan üyelerin sınıf mücadelesini tercih eden tavrı DiSK'i hızla sınıfsal çizgiye çekmektedir. Önümüzdeki dönem DiSK, sınıf ve kitle sendikal anlayışı ile çağdaş sendikacılığın önemli bir çatışma alanı haline gelebilir. Bu çatışmada sınıf ve kitle sendikal anlayışını hakim kılmak biz devrimci sosyalist işçilere düşmektedir.

Sonuç
Mevcut geleneksel sendikal anlayışlar bugün ideolojik ve örgütsel kriz içerisinde bulunmaktadır. Bu kriz temel olarak,
- Üretim birimlerinin gelişen teknolojiler sonucu küçülmesinden,
-Üretim birimlerinin gelişen olanaklar sonucu (iletişim) parçalanmasından,
-Üretimdeki teknik boyutun artması sonucu sayılan artan teknik personele yönelik sendikal politikaların olmamasından,
-İşverenlerin işçilere yönelik yeni politikalarına (kalite çemberleri vb.) karşı alternatif üretilememesinden,
-İşverenlerin taşeron uygulamalarına karşı politika üretilememesinden,
-Devlet işletmelerinin hızla özelleştirilmesi ve işçi çıkarılmasından kaynaklanmaktadır.

Özellikle eski sarı sendikacılık kendi alternatifini çağdaş sendikacılık olarak tanımlamaktadır. Çağdaş sendikacılık eski bürokratik tarzdan farklı olarak daha dinamik, gerektiğinde patronla kavga eden (elbette ipleri koparmadan) ama büyük ölçüde üretim sürecinde işçilerin azami sömürüsü için yeni yöntemler öneren bir tarzda gelişmektedir. Buna karşı sınıf sendikacılığı ise henüz ipuçlarını veren ama çerçevesi tam çizilmemiş olan iki önemli özellik sunmaktadır. Birincisi mücadeleyi tüm çalışanları kapsayacak şekilde ve sendikal siyasal sorunları birleştiren tarzda yürütmek için işyeri örgütlenmelerinin yaratılması ve bu örgütlenmelerin bölgesel, mahalli, diğer muhalefet örgütlenmeleri ile koordineli hale getirilmesi. İkincisi ise sendikalarda tabanın söz ve karar sahipliği ilkesinin titizlikle uygulanması.

Önermeler
- Sendikal kriz, büyük ölçüde işçi sınıfının ve sosyalistlerin siyasal krizinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle siyasal alanın krizini aşma çabalarımızın (tartışma sürecimizin) bir olgunluğa erişmesi yaşamsal öneme sahiptir. Tartışma sürecimizin kendine özgü faaliyetinin devrimci işçi ve kamu çalışanlarının faaliyetinde de hayata geçirilmesi gerekir.

- İşyerlerinde çalışan bütün işçilerin sendikal siyasal örgütlülüğü için komite konsey çabaları geliştirilmelidir. Bu örgütlülükler her düzeydeki sendikal yapıların devrimci bir tarzda yenilenmesi için temel öneme sahiptir. Ancak varolan tıkanıklıkların da aşılması gerekir. Özellikle bölgesel ve yerel ilişkilerde adım atılmalıdır. Fabrikalardaki mücadele ancak mahallelerle ilişki kurabilirse başarıya ulaşabilecektir.

- Sendikal yönetimlerin oluşturulmasında tabanın söz ve karar sahipliği ilkesine titizlikle uyulmalıdır. Devrimci işçiler ancak taban çalışması ile yönetime aday olmalıdır.

- Önümüzdeki dönem Türk-İş'in çağdaş sendikacılığının karşısında DİSK'in sınıf ve kitle sendikacılığını geliştirdiğimiz bir dönem olmalıdır.

- DİSK içerisinde sınıf ve kitle sendikal anlayışının egemen kılınması için çalışma yapılmalıdır. DİSK yönetiminin sola kayması ihtiyatla karşılanmalı, sendikal yönetimler için pazarlık yapılmamalıdır.

- İşyeri sendikacılığı terk edilmeli, bölgesel ve işkolu düzeyli birlikler, dayanışmalar geliştirilmelidir.

- Sözleşmelerde 6 saatlik iş günü, taşeron işçilerin sendikal haklardan aynen yararlanması zorunluluğu, kapsam uygulamasının kaldırılması talepleri, temel talepler haline getirilmelidir.

- Sendikalarda işsizler bölümleri oluşturulmalı, işten atılan işçilerin sendikal mücadeleden kopmamaları sağlanmalıdır.

- İşçi memur ayrımının sendikal örgütlenmelerde kaldırılması için çaba harcanmalıdır.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org