İşçi Sınıfı Hareketinin Yeni Dönemi Üzerine

Deniz Can Saner

Yeni bir tarihsel dönemin ilk pırıltılarına gözlerimizi kapamak yerine, tarihsel ve kitlesel ‘soru’ ları cesaretle karşımıza alıp, politik kültürümüzde ve politika yapış tarzımızda ciddi bir yenilenmeyle ‘yol açıcı’ olmaya çalışıyoruz. İçinde bulunduğumuz tarihsel noktada, böylesi bir çabanın yaşayabileceği bütün sorunları yaşıyor, sancılanıyoruz. Bu sancıları, yeni bir tarzın doğum öncesi (verdiği bütün acılara rağmen, hoş duygular yaratan) sancılara da benzetebiliriz. Bu sürecin kendisine giderek açık bir ideolojik hat çizme potansiyeli taşıdığını, üstelik bu hattın, ‘bizim’ ve

  ‘diğerleri’ arasında sınırlı olmadığı, ‘tutucu’ ve ‘yaratıcı’ sosyalizm anlayışları arasındaki bir hat olarak ortaya çıkacağını gözleyebiliyoruz.

Böylesi bir koşulda açık ve isabetli politikalar üretmek oldukça zordur. Oysaki bütün emekçi sınıf hareketlerinin ciddi bir tıkanma yaşadığı, ve bu tıkanıklığın aşılması ve sosyalizm mücadelesine evrilmesinin aciliyeti, dünyaya şöyle bir gözatıldığında hemen anlaşılabilir. İddialı somut bir devrimci politikanın başarısı ise iki temel etkene bağlıdır. Birincisi, sürüp giden yaşamın(son tahlilde sınıf mücadelesi) içinde karşılığının olması, yanıt alabilmesi, isyan halindeki kitlelerin eylemliliğini gözeten, ondan öğrenen ve ona devrimci bir yönde önderlik edebilen bir politika olmasıdır. İkincisi ise, sağlam bir kuramsal kurgudan temellenmiş olmasıdır. Elbette, farklı konjonktürlerde bu iki etkenin biri diğerinden daha önemli olabilir ama Marksizm Leninizmin iki temel tezini (1."Aslolan dünyayı anlamak değil, dünyayı dönüştürmektir", 2."Devrimci teori olmadan devrimci mücadele yürütülemez") birlikte gözetmeyen bir politikanın ‘devrimciliği’ de ‘başarısı’ da tehlikededir.

Bugün ise, sosyalizm bakımından, ne kitlelerin eylemi devrimci bir politikaya can verecek güçtedir, ne de sağlam bir kuramsal örgüye sahibiz" Geçici olguları teori katına yükseltme ve teoriden kaçma eğilimleri bu nesnellikden beslenmektedir. Böyle bir momentte abartılı değil isabetli politikalar üretebilmek gerekir.

İşçi sınıfı hareketinin yeni dönemi üzerinde yeşereceği tarihsel koşulların damgasını yiyecektir. daha doğrusu bu koşulları gözetmek zorunda kalacaktır. Gerek sosyalizm anlayışlarının geçirmekte olduğu/geçireceği değişim, gerekse de kapitalist toplumdaki değişim işçi sımfı hareketini derinden etkileyecektir. Kapitalist toplumlardaki, teknolojik değişim, üretim ve emek süreçlerindeki değişim, sınıflar mücadelesinin yeni ve karmaşık biçimleri, üretim dışı zamanlardaki kültürel-ideolojik hegemonya kavgası, işçi sınıfı dışındaki muhalefet hareketlerinin durumu v.b temel etkileyiciler olacaktır. Bu nedenle yeni dönemin işçi sınıfı hareketinin temel çıkış noktaları ve yeni özelliklerine değinmeden önce, onları koşullayan değişimin üzerinde durmak gerekir.
 

Kriz Kimin Krizi, ve Neden Yeni Dönemden Sözediyoruz?

İşçi sınıfı hareketinin yaşadığı krizi hem dünya çapında hem de ülkemizde gözlemlemek artık kolaylaştı. İşçi sınıfının (reformist ya da devrimci) politik düzeyde yaşadığı çözülme, kendisini sendikal alanda daha da şiddetli gösterdi. II. paylaşım savaşı sonrasındaki konjonktürde ortaya çıkmış kurumlar ve önderlikler ‘değişmek ya da çözülmek’ ikilemiyle karşı karşıya geldiler.

Ülkemizde ise, kendi özgün koşulları bakımından yükseliş dinamiğini yakalamış olan işçi hareketi, dünyasal gelişmelerin bindirmesiyle siyasallaşma olanağı bulamadan ciddi bir krize girdi. Bu kriz içinde bulunduğumuz yılda, sıfır sözleşmeler (%0 zam) ve 36 aylık sözleşmeler ve reddedilen grev oylamalanyla doruğa çıkmaktadır. İşçi sendikaları ciddi bir üye kaybına uğramakta, işten atılmalar ise gittikçe artmaktadır. Kendi özel koşulları içinde farklı bir mücadele hattı izleyen memur hareketi bile ivmesini kaybetmek üzeredir. Sınıfın karşı karşıya kaldığı şiddetli bir saldırıya karşı derin bir sessizlik içinde olması ise krizin ‘geçici olmadığını açıkça göstermektedir. Oysa dünyanın ‘doğu’ yakası şiddetli sarsıntılar geçirirken kriz sosyalistlere göre, ‘revizyonist-bürokratik diktatörlüklerle’, burjuva ideologları ve bunun etkisindeki kitlelere göre ise ‘marksizm ve sosyalizm ile’ sınırlı bir kriz idi. Geldiğimiz noktada, krizin sadece ‘reel sosyalizmin krizi’ olmadığı, bütün sosyalistlerin krizi olduğu açığa çoktan çıktı. Yaşadıklarımız ise krizin aslında başta işçi sınıfı olmak üzere bütün EZİLENLERİN KRİZİNE dönüştüğünü göstermektedir. Ezilen sınıflar, halklar ve cinsler, uzun tarihsel dönemde yabancılaşmış olduklan (sadece) marksizme ait olduğunu düşündükleri krizin aynı zamanda kendi krizleri olduğunu henüz algılamış değiller. Ama D. Almanya ve Rusya’da yenilginin en şiddetlisini kadınlar yaşıyor. Şövenizmin en keskin sonuçlarını emekçi halklar yaşıyor. Elde ettiği ideolojik üstünlüğü sonuna kadar kullanan uluslararası sermaye sınıfı, kitlelerin sadece özgürleşme ve kurtuluş ideallerine değil, en meşru ve kanıksanmış haklarına bile geniş bir saldırı başlattı. Ezilenlerin yaşadığı bu krizi kendi krizlerini aşmanın manivelası olarak kullanmaya çalışan ezenler, henüz ciddi bir direnişle karşılaşmış değiller.

Öte yandan ezilenlerin ve sosyalizmin krizi bu derece açığa çıkarken, II. paylaşım savaşı sonrası yakaladığı dengeyi(düzeni) kaybeden empeıyalist sistem, yeni bir denge oturtabilmek için kendini her düzeyde (dünya işbölümü, emek süreci, politika, kültür v.b) yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır. Başka bir deyişle, 1970 lerden itibaren krizden kurtulma çareleri arayan kapitalist sistem,1980 lerde başlattığı saldırısını bugün yeni bir evreye oturtmaktadır. Sahip olduğu ideolojik üstünlüğe, muhalefet hareketlerinin güdüklüğüne ve keşfettiği yeni ve şiddetli sömürü yöntemlerine ve emek üretkenliğindeki ‘radikal’ artışlara rağmen, empeıyalist sistemin krizinin İngiltere’den ABD’ye tırmanmış olması, içinde bulunduğumuz yıllarda krizden muafmış gibi gözüken Almanya ve Japonya’ya doğru yayılması gerçekten ilginçtir.

İşçi sınıfı ve tüm emekçi sınıflar yeni mücadele tarzlarını işte bu iki krizin etkisi altında belirleyecekler. Dünya ezilenler için de değişti ezenler için de. Sınıflar mücadelesi ise aslında alanını genişleterek ve yeni-karmaşık biçimler edinerek şiddetleniyor. Dünya henüz bitmemiş bir altüst oluş ve değişim noktasından geçiyor.
 

Egemenlerin Krizi Ve Değişim

Kapitalist sistemin 1970’lerden itibaren girdiği yeni kriz dönemi kendini esas olarak kar bunalımı biçiminde göstermeye başladı. İşçi sınıfı ve emekçi sınıflar II. paylaşım savaşı sonrası yükseliş döneminde pastadan aldıklan payı arttırmışlar, ekonomik ve sosyal birçok mevziyi ele geçirmişlerdi. Diğer yandan bağımlı ülkelerin bir bölümü korumacı bir dönem boyunca geliştirdikleri üretim yapısıyla dünya işbölümündeki yeni görevlere hazır bir noktaya gelmişlerdi. Kapitalist sistem girdiği krizden çıkış yolu olarak bu iki noktaya ağırlık verdi.

Bir yandan emekçilerin tüm kazanımlarına geniş bir saldırı başlatarak aldıkları payı küçültme yoluna girdi. Diğer yandan kar oranı sorununu yaşayan sektörleri bazı bağımlı ülkelere taşıyarak (Yeni gelişen hegemonik sektörlerin ve teknolojinin denetimini elinde tutarak) hem düşük ücret düzeyinden yararlanarak kar sorununu, hem de bağımlı ülke pazarlarını derinleştirici etkisini kullanarak sürekli gündeminde tuttuğu ‘pazar sorunu’nu çözmeye çalıştı. 1980’li yıllar REAGANİZM-THACHERİZM adı altında cisimleşen emekçilere saldırı programının modasıyla geçildi.

Devletin ekonomik işlevinin terkedildiği (siyasal düzenleyici rolü elbet devam edecekti), serbest piyasanın ve rekabetin kutsandığı, yaygın bir özelleştirme kampanyasının başladığı ve emekçilerin her düzeyde hak kaybına uğradığı (ve bu programı yine emekçilerin de desteklediği) bir on yıl yaşandı. 1990’larda yaşanan kasırga ise sermayenin bu saldırısının meşruiyetini sağlamlaştırdı ve daha geniş bir alana yayılmasını sağladı. Bu alandaki başarılı kalkışmalara ve radikal üretkenlik artışlarına (üretici kuvvetlerdeki muazzam gelişmeye) karşın kriz aşılamadığı gibi, krizin alanı Japonya’yı da içine alma eğilimi göstererek genişledi. Bu nokta aynı zamanda ‘emekçilere saldırının’ reagancı-özalcı tarzının modasının geçmesi sonucunu da doğurdu. Sermaye elbette yönelimini değiştirmedi ve yeni yöntemlerle yoluna devam ediyor.

Fakat 15 yıl öncesinden farklı olarak şiddetli bir kar sorununun yanına şiddetli bir pazar sorununu da krizine dahil etmiş oldu. Sonuç olarak; kitlesel işşizlik, yaygın yoksullaşma v.b sonuçlarına karşın yaygınlaşan kriz eğilimi, liberal ideolojinin bir biçiminin sonunu, tahmin edilenden çok kısa bir sürede getirdi. Kapitalist sistemin krizi aşma yönünde gösterdiği değişimi ve neden bu krizi aşamadığı üzerinde biraz durmak gerekiyor. Yani serbest piyasa, özelleştirme vb. olguların temelinin ve kapitalist üretimde yaşanan değişimin üzerinde duralım.

1) Yeni dünya işbölümü : Önceki dönemde ithal ikameci birikim tarzıyla sanayileşmeye çalışan bağımlı ülkelerin üretim yapısı artık tarım ürünleri üretmekten öteye geçerek sanayi ürünleri üretecek ve hatta ihraç edecek noktaya gelmişti. Diğer yandan önceki dönemin sürükleyici sektörleri (demir çelik, petro kimya v.b) kar bunalımından en çok etkilenen sektörler haline gelmiş, bunun yanında elektronik alanında ortaya çıkan gelişmeler, yeni sürükleyici sektörleri ortaya çıkarmış (yarı iletkenler, bilgisayarlar, modern makine sanayi, robot v.b) durumdaydı. Ucuz emek gücü avantajı (ve diğer avantajlar-siyasi yapı v.b) petro-kimya ve demir-çelik gibi sektörlerin bağımlı ülkelere taşınmasını anlamlı kılıyordu. Üretim teknolojisinin sahipliği ve yeni sektörlerin denetimi emperyalist merkezlerde kalacaktı elbet. Diğer yandan pazar sorununun çözümü bakımından da bu transfer anlamlıydı. Çünkü kapitalist dünya pazarı (doğu bloku dışında) yaygın fiziksel sınırlarına ulaşmıştı ve pazarın genişlemesi ancak pazarın derinleşmesiyle olanaklıydı. Bağımlı ülke üretimlerinin çeşitlenmesi ve pazarlarının gelişmesi ise bu derinleşmenin önemli bir unsuruydu.

2) Uluslarüstü tekeller, serbest piyasa ve sermayenin yoğunlaşması ve devletin yeni rolü: Kapitatizmin tekelci aşamasıyla beraber ortaya çıkmaya başlayan uluslararası sermaye ve giderek uluslararası tekeller, gelişme ve büyüme aşamalarında büyük oranda ulusal devletlerin kanatlan altındaydılar. Fakat sermayenin yoğunlaşması ve uluslarasılaşması öyle bir noktaya geldi ki, sözkonusu tekellerin önemli bir bölümü ulus devletlerin koruyucu şemsiyesine ihtiyaç duymayan boyutlara ulaştılar. Uluslararası olan bu tekeller giderek uluslarüstü bir nitelik kazanır oldu. Bir çok sektörde dünya pazarı bir kaç, tekelin denetimine girmeye başladı. Tekeller arasında yaşanan rekabet sık sık ortak yatırımlar (Joint-Venture) biçiminde işbirliğine dönüşmeye başladı. Bu durum elbette ulusal devletin aşıldığı ve küçük fırmaların yokoldukları anlamına gelmiyor. Ulasal devletin varlığı başka tarihsel koşullarla da ilgilidir. Diğer yandan özellikle hızla gelişen sektörlerde güçlü bir küçük fırma eğilimi mevcuttur. Fakat, yeni tekniklerin gelişiminde öncülük yapabilen yaratıcı fırmalar hızla tekellerin sermaye ağına girmektedir. Bu durum ulusal pazarlarda da kendini gösterdi. Özellikle bağımlı ülkelerde devletin şemsiyesi altında palazlanan tekeller, bu aşamada devletin iktisadi üretici faaliyetini (devletin sermayedalığını) kendi önlerinde engel olarak görmeye başladılar. Dünyadaki yaygın özelleştirme dalgasını koşullayan nesnel temel budur. Kapitalist devlet artık bağımlı ülkelerdeki üretici faaliyetini, emperyalist ülkelerdeki sosyal işlevini terkedecek ve siyasal düzenleyici rolünü pekiştirecek ve sermayenin bu aşamada gereksindiği yeni pazarları (sosyal alanlar-hizmet) tekellerin piyasasına sunacaktı. Devletin yeni rolünün ve ‘serbest piyass dalgasının temeli de buradadır. Bir yanda dünya pazarı bir tekeller pazarına dönüşüp, rekabet tekellerarası rekabet olarak belirirken, ‘serbest piyasa’ da neyin nesiydi? Bu söylediklerimiz birbirleriyle çelişmiyor mu? Serbest piyasa dalgasının temelinde bir kaç etmen yatıyor. a) İdeolojik savaş. Bu dalga kollektif üretim idealine karşı, ‘reel sosyalizm(!)’ örnekleri de çağrıştırılarak kullanılan ideolojik bir araç oldu. b) Emekçilerin bütün kazanımlarına yöneltilen savaş dahilinde ‘sosyal harcamaların ve ‘hizmet sektörünün tekellerin pazar sorununa da bir çözüm olarak ‘PAZAR’ ilişkilerine sunulması. c) Semaye yoğunlaşmasının yolaçtığı sorunların (hantallaşma, kendini yenilemekte zorlanma v.b) aşılabilmesi ve yeniden yapılanmaya girişilebilmesi bakımından (Nitekim kapitalist firma yapısının değiştiğini görüyoruz) serbest piyasa dalgası önemli bir fırsat oldu. Sermaye yoğunlaşması artarken, örgütlenme biçimi değişti ve üretim yerleri parçalanmaya başlandı. Bu ise bir yanıyla işçi sınıfına yönelik saldırının bir parçasıdır, diğer yanıyla sermayenin kendisini yeniden yapılandırmasıdır.

3) Teknoloji üretiminin doğrudan artı-değer üretimi alanına girmesi, bilgi ve bilim (üniversiteler): Önceki dönemde bilginin metalaşması süreci tamamlanmıştı (Burada elbet üretim bilgisinden sözediyoruz). Üretim bilgisi patent-lisans biçiminde meta olarak alınıp satılıyordu. Fakat özellikle II. paylaşım savaşı sonrası ortaya çıkaın bir eğilim bugün egemen hale gelmeye başladı ve üretim-tasarım bilgisi kapitalist meta haline geldi. Yani belirli bir srmaye yatırımı gerektiren, ücretli kafa emekçilerini kitlesel olarak istihdam eden ve uzmanlık alanı teknoloji üretimi olan uzman firmalar ortaya çıktı. Veya dev tekellerin bu anlamda uzman fırmaları ortaya çıktı. Bu gelişmenin şimdiden gözleyebildiğimiz önemli sonuçları var elbet. a) Bu yolla teknoloji üretiminin sermayenin doğrudan ihtiyaçlarına göre şekillenmesi olanakları arttı. b) Teknoloji üretimini merkezi olarak düzenleme olanakları arttı. c) Teknolojik gelişmeden kaynaklanan radikal üretkenlik artışlarından yararlanma olanakları azaldı, çünkü teknolojinin yayılma hızı eskisine göre şiddetlendi (Radikal üretkenlik artışlarının krizden kurtulmayı sağlayamamasının en önemli nedeni budur). d) Bilgi üretimi alanı yani bilimsel alan doğrudan sermayenin denetimine girdi ve üniversiteler bilim alanlrı olmaktan çıkıp sermayenin ihtiyaç duyduğu işgücünü yetiştirme okullarına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Bilim ve teknoloji ayrımı giderek silikleşmeye başladı.

4) Emek sürecinde değişim ve İşçi sınıfına saldırı: Esnek üretirn neyi esnetiyor? Kapitalist sistem yaşadığı krizden çıkışın olanaklarını bütün düzeylerde aramaktadır. Bu düzeylerin en önemlilerinden birisi de emek sürecinde ve üretim sürecinde yaşanmaktadır. Esnek üretim ve esnek uzmanlaşma başlıkları altında sunulan yeni üretim örgütlenmesi ve emek süreci elbette gökten zembille inmemiştir. Kapitalizm kendi içinde zaten varolan bir eğilimi tarihsel koşulların bir araya gelmesiyle geliştirmiş ve egemen kılma yoluna girmiştir. Bu yeni emek süreci eğiliminin sunuluşunda kullanılan ‘esneklik’ kavramı oldukça ideoloji yüklüdür. Ayrıca, teknolojik değişimin çarpıcılığı olguların abartılı bir şekilde ele alınmasını kolaylaştırmakta ve tıpkı ‘serbest piyasa’kampanyasında olduğu gibi parıltılı(!) bir değişimin haberi verilmektedir. Bu yeni yöntemin bir değişimi gösterdiği açıktır, ama bu nedir? Esneklik neyin esnekliğidir?

Yaşanan kriz sürecinden çıkış olarak işçi sınıfına çok yönlü bir saldırı başlatıldığını belirtmiştik. Bu saldırı işçi sınıfını kazanmış olduğu mevzileri terke zorlamakta ve sömürüyü yaygınlaştırma yolları aramaktadır. Esnek üretim ve uzmanlaşma esas olarak bu hedefi gerçekleştirmek açısından sermayeye geniş bir hareket serbestisi sağlamaktadır. İşçi sınıfının yaşamakta olduğu yenilgi ortamı böylesi bir serbestliğin üretim sürecinde içselleştirilmesini kolaylaştırmaktadır.

Esnek üretimin sunulan temel hedefı kitle üretimine dayalı fordist-taylorist üretim örgütlenmesinin krizini aşmaktır. Buna göre eski yöntem farklılaşmış-çeşitlenmiş piyasalara cevap vermemekte, üretkenlik artışını sınırlandırmaktadır. Serbest piyasa rekabeti zaman ve nitelik sorununu öne çıkarmıştır, eski sistem ise hem işçinin kafa emeğinden yararlanmadığı için nitelik sorununu çözememiş hem de pazar değişimleri karşısında hantal kalmaya başlamıştır. Yeni yöntem ise ‘stoksuz, firesiz, hızlı ve pazar değişimlerine cevap verecek tarzda, ürün kalitesini üretim esnasında işçiyi duyarlı kılarak koruyan bir yöntemdir. Bu üretim sisteminin bir eğilim olduğu, egemen hale gelmemiş olduğu, iki farklı türünün olduğunu dikkate almakla birlikte, başlangıçta Japon sistemi olarak yaygınlaşan bu eğilimi giderek ABD, Avrupa ve hatta ülkemizi etkilemeye başladığı bilinmelidir. Bu sistemin bazı sonuçlarına değinelim. a) Esnek üretim sistemi ve esnek uzmanlaşma en başta, sermayenin emek piyasasında ‘serbest hareketini getirmektedir. Emek üretkenliğindeki radikal artışların çalışma saatlerine yansımamasından da desteklenen kitlesel işsizlik, giderek yedek sanayi ordusu kavramını zorlamaktadır. Geniş bir işsizler yığınının yanısıra, geçici işçilerin, yarım zamanlı işçilerin ve ev işçilerinin oranı giderek artmaktadır. b) Kalite çemberleri dolayımıyla işçinin kafa emeği de şiddetli bir sömürüye tabi tutulmakta, işçiler üretim yerinde atomize edilerek hem yabancılaşmanın olumsuz sonuçları giderilmekte (bu elbette farklı bir yabancılaşmayla sağlanıyor) hem de örgütlü mücadelenin önü kesilmeye çalışılmaktadır. Kalite çemberleri sürecinde işçi, üretimin bütününe ait kararlarda söz sahibi olmamakta ama beyin ve vicdan faaliyetini de sermayenin hizmetine sunmaktadır. c) Sermaye yoğunlaşması devam ederken üretim yerleri (teknolojinin sağladığı olanaklarla) parçalanmaktadır. Fabrikada biraraya gelen üretimin alt süreçleri parçalanarak, özellikle getirisi düşük olan süreçler, daha ucuz ve düzensiz emekgücünün kullanıldığı örgütsüz küçük-orta sanayiye devredilmektedir. Bu şekilde sermayenin merkezi yapısı pekişirken, işçi sınıfının örgütlü yapılarını parçalama uğraşı hız kazanmaktadır. .

Ülkemizde de karşımızda olan TAŞERONLAŞTIRMA kampanyasının önemli bir kaynağı budur. d) Bir yandan kol emekçilerinin zihin faaliyeti de sömürüye dahil edilip, gergin, kesintisiz, güvencesiz bir çalışma ortamı yaratılırken; diğer yandan kafa emekçilerinin üretim faaliyeti parçalanmakta, bilgisayar sistemleri sayesinde denetim altına alınmakta, kısacası kafa emekçileri de proleterleşmektedir. Kafa emekçilerinde proleterleşme eğilimi yaratan ikinci olgu ise daha önce sözettiğimiz, bilginin ‘kapitalist meta’ haline gelmesidir. Kafa emekçilerinin araştırma ve geliştirme alanında kitlesel istihdamları, sınıf bilincinin ortaya çıkmasını desteklemektedir.

5) Üretim dışı zamanın denetimi ve tüketim ideolojisi: Burjuva ideolojisi teknolojik gelişmenin sağladığı yeni olanaklar sayesinde ve MEDYA dolayımıyla emekçilerin üretim dışı zamanlarını da kendi denetimine almaya başlamış durumdadır. Medya ve tüketim teknolojisi yoluyla, burjuva siyasi partilerin ideolojik görevlerini hafıfletmiş, emekçi sınıfları denetim altında tutmanın, apolitikleştirmenin yeni ve güçlü araçlarına kavuşmuş durumdadır. Sözkonusu bu yeni ideolojik araçlar başta ABD’de olmak üzere buryuva politikasının klasik işlevini bile tehdit etmektedir. Dünyada fırtınalar koparan ABD başkanlık seçimlerinde oy vermek yerine, yeni ideolojik oyuncaklarıyla oyalanmayı seçen Amerikan vatandaşlarının oranı çoğunluk olma eğilimi gösteriyor.

6) Yeni siyasal düzen : Globalleşme, bloklaşma ya da kutuplaşma: Yeni dünyanın siyasal düzeni ve hegemonik yapısı henüz tam şekillenmiş değil. Başlangıçta burjuva ideolojisinin yaydığı beklenti, ‘evrensel demokrasi ve ‘globalleşme’ sloganlarında cisimleşti. Buna göre, ‘hür (!) dünyanın burjuva değerleri globalleşme (dünyanın iletişim sayesinde küçülmesi) sayesinde evrensel değerler haline gelecek, dünya huzur bulacaktı. Daha çok geçmeden bu ‘huzur’un niteliği tartışılmaya başlandı ve milliyetçilik dalgası kendini gösterdi. Öte yandan, ABD, Avrupa ve Japonya üçgenindeki bloklaşma eğilimlerinden sıkça bahsedilir oldu. Bunun yanında kuzey/güney kutuplaşması da açık bir olgu haline geldi. Yeni dünya siyasal düzeninin oluşmasında bu üç etkenin etkili olacağını beklemek gerekir. Globalleşme, aslında sermayenin dünya çapındaki hareket ve dayanışma serbestisinin vardığı düzeyi üstü örtük olarak anlatan bir kavram. Bu kavram, sermayenin enternasyonalizminin ideolojik olarak ifadelendirilmesinden başka bir şey değildir. Soğuk savaş yıllarında, komünizm tehdidi altında kendi aralarındaki çelişkileri, ortak düşman karşısında görmezlikten gelen emperyalist ülkeler, yeni oluşmakta olan dengelerde birdenbire bu çelişkilerle karşılaştılar. Önümüzdeki dönemde, emperyalist çelişkilerin daha da şiddetlenmesi yüksek bir olasılıktır. Kuzey-güney kutuplaşması ise emperyalist ülkeler ile bağımlı ülkeler arasındaki yeni dengeyi ifade ediyor. Bağımlı ülkeler (tüm ezilenler gibi) kendi örgütlülüklerini yitirdiler (bağlantısızların çözülüşü) ve ilk anda anti-emperyalist tüm çabalarını terkedip, uluslararası serımayeye kucak açarak, bireysel kurtuluş yoluna girdiler. Fakat, kuzey ile güney arasındaki nesnel çelişkinin ciddi bir kutuplaşma eğilimini yeniden yaratması beklenmelidir. Yeni dünyanın siyasal düzeni ve hegemonik yapısı işte bu üçgen içinde (globalleşme, bloklaşma ve kutuplaşma) olgunlaşacak. Ama her şeyden önce iki kutuplu (doğu-batı) dünya siyasal düzeni tarihe karıştı. Bozulan dengeler sınıf mücadelesinde kapitalist-emperyalist bloğu avantajlı kıldı ve stratejik bir saldırıyı örgütleme zeminini yarattı. Bu durum emperyalist-kapitalist sisteme kalıcı başarılar sağlayabilir. Sistem, bu başarıyı siyasal düzeyden üretim süreci düzeyine kadar her düzeyde içselleştirmeye çalışmaktadır. Japon modelinin üstünlüğü hiç de zannedildiği gibi onun teknolojik üstünlüğü değildir. Temel neden işçi sınıfının mücadele düzeyinin-gücünün sindirilmiş, olmasıdır. Şimdi batı kapitalizminin ve onun peşinden ayrılmayan bağımlı ülke kapitalizmlerinin ortak bir hedefi var. Japon ‘boyun eğdirme’ modelini globalleştirmek. Kapitalizm için bundan daha iyi bir tarihsel fırsat bir daha ele geçmeyebilir.

7) Doğu Avrupa’nın entegrasyonu: Siyasal olarak çökmüş olan reel sosyalist ülkelerin yaşadığı restorasyon ve dünya pazarına entegrasyon süreci hiç de sanıldığı gibi gerçekleşmiyor. Bu ülkeler başlangıçta, pazar sorunun çözümünde ağızları sulandıran birer aday iken, giderek bir seraba dönüşme eğilimine girdi. Reel sosyalist ülkelerin karmaşık toplumsal yapısı, onları kapitalist toplumların kavramlarıyla açıklamaya çalışanları şaşırtmaya devam edecek ve toplumsal çalkantılar henüz kestirilemeyen mecrasında akacaktır. Kapitalist dünya pazarı ise üretemeyen toplumların, tüketme düzeyinin ve pazar potansiyelinin de düşük olacağını artık anlamış bulunuyor. Başlangıçta krizin çözümünde rol oynayacak geniş bir pazar, ve burjuva ideolojisinin siyasal zafer anıtı olarak selamlanan ‘çöküntü’ artık dünya düzenini tehdil etme riski yüksek bir bela olarak algılanıyor.
 

Kapitalizmin tarihsel krizi ve modern barbarlık

Kapitalist dünya sistemi krizden çıkış yolu arama sürecinde kendini her düzeyde yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Bu bakımdan tarihinin en rahat koşullarına sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Emekçi sınıfların isyan tehdidi olmadan, ciddi bir ideolojik hegemonya eşliğinde ve radikal bir teknolojik gelişmenin yarattığı olanaklar içinde krizden çıkış yolu arıyor. Ezilenlerin isyanını bastırma ve sınıf mücadelesinin üstünü örtme uğraşında kazandığı bütün başarılara rağmen sistem krizden kurtulamıyor ve giderek yayılma eğilimi gösteriyor. NEDEN?

Kapitalist üretimin geçirdiği evrim dikkatle incelendiğinde üretici kuvvetlerin ulaşmış olduğu düzeyin kapitalist üretim ilişkileriyle tarihsel bir kriz yaratacak düzeyde çelişkiye girdiğini gösteren ciddi gelişmeler gözlenebilir. Radikal üretkenlik artışlarının bile krizin çözümüne geçici etkiler dışında çözüm bulamayışı bu nedenledir. Bu çelişkinin kapitalizmi kendiliğinden yıkacağı veya özgür bir topluma ulaşılacağı ‘hayal’leri açık bir yanılsamadır. Kapitalizmin bu tarihsel krizini ancak başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilenler, ancak kendi krizlerini aşabildikleri oranda ve özgür bir toplum idealini somutlayabildikleri sürece sosyalizm lehinde alt-üst oluşa çevirebilirler. Kapitalizmin kendiliğinden eğilimi ise (bir eğilim olarak) modern bir barbarlıktır: toplumsal insanı ve kültürel zenginliği tehdit altında tutan bir eğilim !
 

İşçi Sınıfının Krizi

Sermayenin savaşı :

Enternasyonal sermaye sınıfı bir yandan kendi kriz ortamından sıyrılmaya çalışırken diğer yandan emekçi sınıflar karşısında elde etmiş olduğu hegemonyanin kalıcı olması açısından, yengi döneminin bütün kazanımlarını üretim sürecine ve toplumsal yaşama içselleştirmeye çalışıyor. Bir yandan yeni bir dünya işbölümü oturtmaya çalışırken, diğer yandan kapitalist devletin işlevini yeniden tanımlıyor. Dünya halklarınn içinde bulıınduğu yenilgi ortamını yeni dünya düzeniyle ve kuzey/güney kutuplaşması biçiminde kalıcı hale getirmeye çalışıyor.

Diğer yandan emek sürecinde seçtiği yeni yöntemlerle bir yandan krize çözüm arıyor, diğer yandan işçi sınıfına yönelttiği saldırıyı, üretim sürecinin bütününe yayarak (üretimin doğal-teknik bir parçası haline getirerek-kalite çemberleri v.b) kalıcılaştırınaya çalışıyor. Bu kalıcılığı aynı zamanda işçi sınıfının örgütlülüğünü parçalayarak ve atomize ederek garanti altına almaya uğraşıyor.

Bir yanda geniş işşiz yığınları oluştururken, diğer yanda yeni bir işçi aristokrasisinin temellerini atıyor. Üretim dışı zamanı denetimine alarak (MEDYA ve tüketim ideolojisi yayan araçlarla) emekçi sınıfların apolitik tavrını kalıcı bir eğilim haline getirme savaşı veriyor. İşçi sınıfı hareketinin krizde olmasına yolaçan etkenlerden birisi işte sermaye sınıfının açtığı bu savaştır. Oysaki, emekçi sınıflar ve dünya halkları henüz bu savaşı farketmiş ve kabullenmiş değildir.

Ekonomizm batağı :
İşçi sınıfı hareketinin bugün şiddetli biçimde yaşadığı krizin ‘sermayenin açtığı savaş’ dışında daha önemli bir nedeni var: işçi sınıfının özgürlük ve eşitlik ideallerini gerçekleştirme şansını yakaladığı ilk sosyalizm deneyimleri, bütün emekçi sınıfların üzerinde ‘bürokratik diktatörlüklere’ dönüşerek, dünya emekçilerinin gelecek umudu bakımından ciddi bir düşkırıklığı yarattılar. Bu düşkırıklığının başlangıcı elbette on yıllara dayanmaktadır. Yöneten yönetilen ayrımını giderek ortadan kaldırma yolunda ilerleyemeyen ve hatta burjuva toplumlarından bile daha geri bir özgürlük ortamı sağlayan toplumlar sadece sosyalist hareketlere, aydınların sosyalizme olan ilgisine etkide bulunmakla kalmadılar, işçi sınıfı hareketlerinin (en güçlü olduklan dönemlerde bile) iktidardan uzak politik devrimcilikten yoksun, ekonomik alana sıkışmış bir durumda olmalarında da büyük bir pay sahibi oldular.

Bu dönem boyunca, işçi sınıfı hem ‘reel sosyalist blokta’ hem de tüm dünyada köklü bir ‘ekonomizm’ dalgasına mahkum oldu. Bir tarafta sanayileşmenin sosyalizmi otomatik olarak getireceği yanılgısıyla ortaya çıktı bu ekonomizm, diğer yanda iktidar perspektifınden yoksun, geleceği kurma hedefi olmayan ‘hak alma’mücadelesine sıkışmış sendikalizm biçiminde kendini gösterdi.

Reel sosyalizm deneylerinin fiilen iflası ise işçi sınıfı hareketine yeni darbeler vurdu. Önceki dönemde uluslararası burjuvazi, işçi sınıfı kalkışmalarının ‘özgürlük’ten yoksun olduğunu söyleyerek, onun karşısına 'hür’(!) dünyayı çıkarıyordu. Bugün ise, hem bu iddiasını kanıtlamış gözüküyor hem de, özel mülkiyet ve piyasa olmadan kollektif üretimi gerçekleştirmenin olanaksız olduğunu belirtme ve bunu tüm emekçilere belletme şansına sahip bulunuyor. Bu durum işçi sınıfı hareketinin günümüzdeki krizinin temel nedenidir. Çünkü gelecek tasarısı-inancı olmayan bir sınıfın, bir sınıf olarak politik mücadelesini sağlıklı sürdürmesi olanaklı değildir. Emekçi sınıfların kendiliğinden mücadelesi ve iflas eden toplumlar devrimci bir eleştiriden geçirilip, yeni bir sosyalizm anlayışı temelinde gelecek umudu yeşertilmediği sürece, hak alma ve saldırılara göğüs germenin sınırlarını aşamayacaktır.

Sermaye sınıfının emekçi sınıflara açtığı savaşta bu derece ‘kolay mevziler kazanabilmesi de bu yenilgi durumunun işçi sınıfı hareketine getirdiği atalet sayesindedir. Fakat, bunun yanında, kapitalist üretimin kendini yenileme çabasının ve yeni-karmaşık araçlara sahip olmasının ona sağladığı avantajları gözardı etmiş olmuyoruz

İşçi sınıfı örgütlülüklerinin krizi :
Politik mücadele örgütlülükleri olarak işçi sınıfı partileri, gelişmiş kapitalist toplumlarda devrimci mücadeleyi terketmiş ve kapitalist ilişkilerin içerden-evrim yoluyla iyileştirilmesi mücadelesine yönelmişlerdi. İşçi sınıfı hareketinde ciddi bir eğilim olarak hep varolan reformist eğilim II. paylaşım savaşı sonrası egemen hale gelmiş durumdaydı. Reformist eğilim, batılı işçi sınıfının dünya emekçilerinden kopuşu ve emperyalist sistemle uzlaşmasının da sonucu olarak egemen oldu. Bağımlı ülkelerdeki devrimci kalkışmalar bu eğilimi altedemedi.

Sendikalar ise ilk doğuş koşullarında işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma örgütleri olarak belirmişlerdi. Daha sonra, bu özellikleri devam etmekle birlikte, kapitalist emek piyasasının tamamlayıcı bir unsuru haline gelerek, yer yer düzenin işçi sınıfını denetlemekte kullanageldiği burjuva örgütlenmelere dönüştü. Ardından reformist ve ekonomist anlayışın sınıf hareketindeki egemenliği sonrasında ise ‘sarı sendikacılık’ anlayışı, işçi sınıfının ekonomik sınırlı mücadelesinin bile ‘sermayenin ihtiyaçlarına göre’ şekillenmesinin aracı oldu. Bu şekilde sermaye, işçi sınıfı mücadelesinin politik ve ekonomik düzeylerini evcilleştirmede başarılı adımlar atmış oluyordu.

Sarı sendikacılık ve sovyetik reformist sendikacılık işçi sınıfının ekonomik mücadeleye hapsedilmesinin ve bu mücadelede bile denetlenmesinin araçları oldular. İşçi sınıfı Paris komününden bu yana edindiği sovyet-konsey tarzı örgütlenme geleneğini bir çok ülkede yeşertti, yaygınlaştırdı. Fakat, hiç bir zaman örgütlenme biçimi olarak egemen hale getiremedi.

İşçi sınıfinın genç olduğu, mücadele geleneğinin zayıf olduğu ülkemizde ise durum daha da kötüydü. Amerikan çıkarlarına bağımlı, amerikan sarı sendikacılığının kanatlarında gelişen bir devlet sendikacılığı, daha başından itibaren işçi sınıfını ekonomik alana sıkıştırdı. Sınıfın mücadelesinin geliştiği dönemde devrimci bir yönelim olarak ortaya çıkan DİSK işe bu yönelimi tamamlayamadı ve Avrupa’daki sovyetik sendikaların tarzını seçerek reformist bir anlayışı, sınıfın devrimci kesimlerinde egemen kılmayı başardı. Yine de DİSK, Türkiye işçi sınıfının siyasallaşma ve devrimci bir sendikal düzey yaratma bakımından umut ışığı olmayı başardı.

Sermayenin bütün düzeylerde kendini yenilemeye çalıştığı, dünya işbölümünde ve üretim sürecinde ciddi değişimler yaşandığı günümüzde (eski dönemin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş) işçi sınıfının sendikal örgütlülükleri ciddi bir krizle karşı karşıya geldiler. Bu kriz sadece devrimci sendikal anlayışın krizi değil, en başta reformist anlayışın krizi olmakla birlikte, sarı sendikacılık dahil tüm sendikal yapıların krizi oldu.

Yeni sarı sendikacılık :
Yaşanan krizi ilk önce hisseden ve kendini yenileme (sermayenin yeni sürecine uygun hale gelme) sürecine giren ilk anlayış elbette sarı sendikacılık oldu. Bu anlayış kaynağını ‘TOPLUMSAL UZLAŞMA’ felsefesinden almaktadır. Buna göre, farklı toplumsal sınıflar birbirleriyle mücadele etmek yerine uzlaşmalıdır. Üretimin başarısı, ürünlerin niteliği, kar v.b. kapitalistler kadar işçileri de ilgilendirmektedir; bu nedenle üretim yeri barışı sağlanarak, elbirliği ile rekabet koşullarına uyum sağlanmalıdır. Kısacası işçiler üretim yerlerine sanki kendilerininmiş gibi sahip çıkmalıdırlar.

Japon emek sürecinden ve sendikal yaşamından ilham alan bu anlayış Türkiye'de çağdaş sendikacılık adıyla ortaya çıktı. Başlangıçta reformist sendikal anlayış kendi krizini bu anlayışla çözmeye çalıştı ve sol tandanslı sendikalar bu anlayışın savunuculuğunu yapmaya başladılar. Türk-İş ise geleneksel yapısıyla artık eski sarı sendikacılığını bile yerine getiremez hale geldi ve yeni anlayışa başlangıçta uzak göründü. Fakat, Türk-İş de değişim sürecine ayak uydurarak yeni sarı sendikacılığı kimseye kaptırmayacağını göstermeye başladı. Reformist anlayışın toplumsal uzlaşma hayalleri ise sermayenin yoğun saldırısı altında uçup gitmeye başladı.

Sarı ve reformist sendikacılık anlayışı değişim sancılarıyla kıvranırken, devrimci sendikal anlayış ise sessizliğini koruyor. Henüz durumu algılamış ve yeni bir mücadele tarzı geliştirmiş değil. Devrimci sendikal anlayışın ve işçi hareketinin kendisini nasıl yenileyeceği üzerinde durmadan önce, çağdaş sendikacılığı kucaklayan zeminin ve devrimci tarzın boyvereceği-gözeteceği koşulların üzerinde duralım.

Yeni anlayışların zemini :
İlham alınan Japon sendikacılığının yeşerdiği ortama gözattığımızda, işçi sınıfının politik mücadele düzeyinin geriliği dikkatimizi hemen çeker. Japon toplumunun özgün tarihsel koşulları, sınıf çelişkilerinin ve mücadelesinin diğer kapitalist ülkelerdekinden oldukça farklı olmasını getirmiştir. Emek ve sermaye arasındaki mücadele şiddetli yaşanmamış olup, işçi sınıfı kendi içinde genel bir dayanışmayı yaratamamıştır. Bu durumun farklı nedenleri üzerinde durulabilir ama sonuç açıktır: geri bir sınıf mücadelesi, sermayenin uysal bir kölesi haline gelmiş bir işçi sınıfı ve diğer ülke işçi sınıflarının henüz bugün ulaşmış olduğu yenilgi ortamının (çatışma olmadan gerçekleşen) doğal bir biçimi. Senede yüzbin işçinin aşırı çalışma nedeniyle ölmesinin olağan sayıldığı bir doğallık.

Batı kapitalizminin krize girdiği ve krizden çıkış olarak işçi sınıfına saldırıyı ön plana aldığı, işçi sınıfının tarihsel bir yenilgi ortamında olduğu koşullarda Japon sistemini öne çıkarması, ona sarılması, sözkonusu üretim sisteminin bastırılmış bir işçi sınıfı hareketini önvarsaydığını göstermektedir. Oysaki bu sistemin temel sırrı olarak çarpıcı teknolojik gelişmeler gösterilmektedir. Teknolojik gelişmeler elbette, geniş olanaklar sağlamaktadır ama asıl önemli olan sınıf savaşımı içindeki tarafların konumudur. Yeni emek süreçleri işçi sınıfının yenilgi-sessizlik ortamında gergin-güvencesiz ve daha yaygın-şiddetli bir sömürünün manivelası olurken, güçlü bir işçi sınıfı muhalefetinin olduğu bir durumda bu bir kazanıma da dönüştürülebilirdi. Demek ki yeni dönemin zeminini tanımlayan en önemli ilk etkeni belirlemiş olduk: işçi sınıfının ve ezilenlerin yenilgisi.

Bir eğilim olarak yaygınlaşmakta olan yeni üretim sistemi, sendikaların gerilediği ve sınıf dayanışmasının parçalandığı bir ortamda işçinin zihin faaliyetini (ve sorumluluk duygusu yaratarak vicdanını) de emek sürecine katarak sömürüyü yoğunlaştırmıştır. Buradaki zihin faaliyeti, karar verici bir faaliyet değil, emek gücünün daha dikkatli ve yoğun harcanmasını sağlayan bir faaliyettir.

Bir başka deyişle Taylor’un öncülüğünde gelişen emek gücünden maksimum yararlanma yöntemlerini, işçi her an kendi emek faaliyetine uygulayacak ve gerekirse yeni yöntemler geliştirecektir. Bu gelişmenin gelişkin kapitalist ülkelerde sözkonusu olduğu ve bağımlı ülkelerde geçerli olmayacağı sanılabilir. Emek sürecini yeniden örgütleyen tekniklerin, yayılma hızı ve alanı oldukça yüksektir ve ülkemize de ulaşmış bulunmaktadır.

Bu yöntemler ülkemizde iki biçimde kendini göstermektedir. Birinci biçim görece modern (makine, otomotiv, petro kimya, lastik v.b) ve sendikal geleneğin olduğu sektörlerde ortaya çıkmakta, kendini kalite çemberleri biçiminde göstermektedir. Sendikalar ve işçiler gönüllü olarak ‘daha kaliteli, daha az hatalı ürün üretimi için daha dikkatli ve yoğun çalışma tekniklerini keşfetme ayinlerine’ katılmaya zorlanmaktadır. Özellikle lastik sanayindeki ilk uygulamalarından ciddi üretkenlik artışları sağlandığı biliniyor. İkinci biçim ise kendini ‘sendikal düşmanlık, güvencesiz çalışma ortamı, aşırı çalışma (fazla mesai ücreti ödenmeden), ‘gergin çalışma’ şeklinde ortaya çıkmakta ve tekstil gibi sektörlerde gözlenmektedir.

Her iki biçimde de sağlanan aynı şeydir; daha yoğun bir sömürü; beyin ve duygusal faaliyetleri de emek-sömürü sürecine katma. Yeni üretim sisteminin sağladığı üretkenlik artışı ile teknolojik gelişmelerden sağlanan üretkenlik artışı birleştiğinde ortaya çıkan tablo çarpıcıdır. Bu ise çalışma saatlerine yansımadığı sürece yüksek bir işşizlik düzeyi yaratmaktadır. Türkiye’de şiddetli olarak yaşanan işten atılmalar, giderek ABD ve Avrupa’nın dev sanayi kuruluşlarındaki işçilerden, Japonya’daki ‘yaşam boyu istihdam edilmiş’ işçilere kadar uzanmaktadır. Bu gelişme çok uzak olmayan bir zamanda ‘işsizlik ödentilerinin tartışma konusu yapılması sonucunu doğurabilir. Çünkü işsizler ordusu, yedek sanayi ordusu düzeyini çoktan aşmış bulunuyor.

Diğer yandan dev üretim yerleri yeniden bir yapılanmaya girmekte; a) üretimin bazı alt süreçlerini yavru fırmalara doğru parçalamakta (sermayenin yoğunluğu ise devam ediyor), b) standart olmayan ve düşük maliyetli emek gücü türlerini tercih etmektedirler. Böylece hem sermayenin yoğunlaşmasını geliştirip işçilerin örgütlülüklerini parçalarken, hem de geçici- kısmi zamanlı iş türleri yoluyla bu örgütlülüğün sürekli bir hal almasını engellemektedirler (bunun ücret giderlerini ve kapitaliste emekçi tarafından getirilen diğer kısıtlamaları azaltıcı etkisi de önemlidir).

Kitlesel işşizlik olgusu (ki proletaryanın bir bölümünün tümüyle emek piyasasının dışına sürülmesi eğilimini de taşımaktadır) ve standart olmayan istihdam biçimlerinin gelişmesi, (diğer tüm hedef ve sonuçlarının yanısıra-ve asıl olarak) işçi sınıfının örgütlülüğüne yöneltilen bir saldırıdır. Kitlesel işşizlik yoluyla bir bütün olarak sınıfın, taşeronlaştırma yoluyla üretim yerindeki örgütlülüklerin, kalite çemberleri yoluyla da tek tek işçilerin dayanışmasını parçalama süreci işletilmektedir.

Sermayenin yoğunlaşması, ulusal ve enternasyonal düzeydeki dayanışması ise giderek artmaktadır. Özellikle bağımlı ülkelerde liberal politikalarla beraber gümrük duvarlarının aşağıya çekilmesi ve ulaşım giderlerindeki sürekli azalma, sermayeye üretim süreçlerini uluslararası alt süreçlere ayırnıa olanağı tanımaktadır.

Öte yandan işçi sınıfının genel eğitim düzeyi yükselirken, beyaz yakalılar olarak adlandırılan mühendisler v.b. giderek kol emekçilerine yaklaşmaktadırlar. Bu gelişmenin iki temel nedeni var. Birincisi bu tür emeklerin istihdam edildiği bilgi-yoğun sektörlerin emek gücü talebinin kitlesel düzeylere varmasıdır. Bu şekilde topluca üretim yapan mühendisler v.b., kollektif bilinci edinme nesnelliğini yakalamaktadır. İkinci neden ise kafa emeğinin standartlaşması ve denetlenmesi olgusudur. En yeni sektörlerin çekirdek öneme sahip, yüksek tasarım yaratıcılığı isteyen departmanları dışındaki nitelikli emek gücünün emek faaliyeti giderek standartlaştırılmakta ve bilgisayar yazılımlarının denetimine girmektedir. İşçi sınıfı hareketinin ve sendikaların yaşadığı krize zemin oluşturan temel olguları belirtmiş olduk. Belli ki, bu aynı olgular işçi sınıfı hareketinin (ve diğer muhalefet hareketlerinin) yeni dönemini etkileyecek olgulardır.
 

İşçi Sınıfı Hareketinin Yeni Dönemi

İşçi sınıfı hareketinin bugün ulaşmakta olduğu dip nokta belli ki yeni bir mücadele döneminin başlangıç noktasıdır. Bu mücadele ise ancak tutarlı bir sosyalizm ideali ve programıyla canlanabilir. Sermayenin yürüttüğü savaşımın kitlesel sonuçları elbette ‘kendiliğinden isyan eğilimlerini kışkırtacak ve gelişebilecek eylemlilik (teorik yenilenmenin yanısıra) sosyalizm idealinin yeniden canlanmasında birincil öneme sahip olabilecektir. Bulunduğumuz noktada ise henüz, işçi sınıfı özelinde ezilenler kendi çıkış yollarını bulmuş değiller. Fakat biz, gerek ezilenlerin krizinin, gerekse de enternasyonal burjuvazinin savaşımının niteliklerinden, çıkış yolunun temel özelliklerini betimleyebiliriz.

Kriz sendikal düzeyden aşılamaz:
İşçi sınıfı hareketinin yaşadığı gerilemenin sadece sendikal düzeye özgü olmayıp, esas olarak politik düzeyden (iktidar mücadelesi ve gelecek ideali bakımından) kaynaklandığını ve dünyasal bir özellik gösterdiğini belirtmiştik. Belli ki geri çekilmenin çarpıcı sonuçları en açık biçimde ekonomik mücadele alanında ve sendikal yapılarda gözleniyor, ama işçi sınıfının yeni döneminin yolunu sendikal mücadele değil politik mücadele açacaktır.

Aslında bu tespitin önemli bir gerekçesini çoktan sergilemiş durumdayız. İşçi sınıfının genel krizine yolaçan şey, emek sürecindeki değişim ve sermayenin yeni araçları değil, tam tersine teknolojik değişimin işçi sınıfı aleyhine bir silah olarak kullanımı ve sömürünün şiddetlenmesiyle politik düzeyde yaşanan yenilgi sayesinde gerçekleşmiştir. Fakat, çıkış yolunun sendikal düzeyde olmayıp politik mücadelede olmasının ciddi bir nedeni de, farklı mücadele düzeyleri arasındaki değişimdir. Politik mücadele ile ideolojik mücadele, politik mücadele ile ekonomik mücadele ilişkisi yeniden ele alınmalıdır. ‘Ekmek kavgası’ ile ‘özgürlük kavgası’ bugün herzamankinden daha içiçedir.

‘EKMEK’ kavgasının başarısı ‘ÖZGÜRLÜK’ kavgasına bağlıdır:
İşçi sınıfını sınıfsız bir toplum bakımından devrimci bir özne potansiyeline ulaştıran özelliği onun kapitalist toplumda zorunlu olarak yürüttüğü hak alma-pay alma mücadelesi değildir. İşçi sınıfını devrimci kılan şey, onun güncel mücadelesini kendisinin ve insanlığın kurtuluşu yolunda bir mücadeleye sıçratabilme yeteneğidir. Başka bir deyişle işçi sınıfının devrimciliği, onun ekmek mücadelesiyle yetinmeyip, bu mücadeleyi ‘özgürlük’ mücadelesiyle birleştirebilmesinde yatmaktadır. İşçi sınıfı tarihi farklı mücadele düzeylerini birleştirme bakımından oldukça sancılıdır. Bu sorun önderliğin ihanetinden çok, sınıflı toplumun (kapitalizm) yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü, kapitalist toplum, ekonomiyle politikayı birbirinden yalıtık ele almayı temel almıştır. Sosyalizm ve sosyalizm mücadelesi ise bu iki düzeyi birleştirebildiği oranda başarısını arttırabilir. Yaşananlar ise sınıflı toplumun nesnel yapısının, sınıfsız toplum mücadelesini kendine doğru çektiğini göstermiştir. Sendikalizmin ve ekonomizmin nesnel zemini sınıflı toplumun çekim gücüdür.

Kapitalist toplumun yaşadığı değişimin ve sermayenin açtığı son savaşın, işçi sınıfına farklı mücadele düzeylerini birleştirmede daha olumlu bir nesnellik kazandırdığı ortadadır. Daha doğrusu, işçi sınıfı herhangi bir düzeydeki krizini aşabilmek için mücadele düzeylerini birleşik olarak ele almak zorundadır (bu söylediklerim ideolojik-kültürel düzey için de geçerlidir ama burada daha çok politik ve ekonomik mücadele ilişkisi üzerinde duruyorum). İşçi sınıfının emek piyasasında ve üretim yerinde kaybetmekte olduğu mevzileri sadece bu alanlarda savaşarak geri alabildiği dönem kapanmıştır. Ancak mücadelesini siyasallaştırabildiği oranda bu alanlardaki mücadelesi gerçek sonuçlarına ulaşabilir. Üstelik işçi sınıfının girmek zorunda olduğu ‘özgürlük’ kavgası sadece kendi özgürlüğü kavgası değil, tüm emekçi sınıfların özgürlük kavgasıdır. Ezilen sınıf, halk ve cinslerle geniş bir cephe hareketi yaratma mücadelesine girişmeyen bir sınıfın, tek başına kendi özgürlüğünü de kazanması olanaksızdır.

İşçi sınıfının eyleminin devrimcileşmesi :
İşçi sınıfı hareketi bakımından bugün için en temel sorun, onun eyleminin devrimcileşmesidir. Devrimcileşmesi demek, mücadelesini sınıfsız-sömürüsüz bir toplum sürecine yöneltmesi demektir. İnsanlığın genel kurtuluşuna öncülük etmesi demektir. Bugün ise işçi sınıfının eyleminin devrimciliğinden sözetmek (bağımlı ülklerde bile) olanaksızdır. Bu yüzden devrimci politikanın öncelikli görevi eylemin devrimcileştirilmesi ve daha sonra da devrimci eylemin birliğinin sağlanmasıdır.

Fakat, tarihsel bir sınıfın devrimci bir eyleme kalkışması ancak tutarlı bir gelecek ideali ve devrimci bir ideolojik-teorik kılavuz sayesinde olanaklıdır. Bir başka deyişle, işçi sınıfı sınıfsız toplum idealine sahip olmadan devrimci özne durumuna gelemez. Bu nedenle işçi sınıfını ve emekçi sınıfları yeniden sosyalizm idealiyle buluşturma mücadelesi, devrimci politik sürecin temel görevlerindendir.

İşçi sınıfının devrimcileşmesinin önündeki engellerden birisi de uvriyerizm (işçicilik) eğilimidir. Bu eğilim, sosyalizmi işçi sınıfı öncülüğünde yürütülen insanlığın kurtuluş mücadelesi olarak görmek yerine, işçi sınıfını kutsal bir sınıf olarak görür ve işçi sınıfını kendi fıziksel sınırları içinde hapsedecek bir çalışma tarzı izler. Diğer ezilenlerle ve muhalefet hareketleriyle ilişkisini gözardı eder veya hayati önemini farkedemez, onu üretim yerinin dar alanına sıkıştırır. İşçicilik eğiliminin tarihi oldukça eskidir ve sandığımızdan fazla yaygındır.

"İşçiler her türlü kötülüğe, kurbanları hangi sınıflar olursa olsun, her türtü keyfilik, baskı ve şiddet görünüşüne karşı tepki göstermeye; başka bir açıdan değil de, tam olarak sosyal demokrat açıdan tepki göstermeye alışık değillerse, işçi sınıfının bilinci gerçek bir siyasal bilinç olamaz. İşçiler, halkın bütün sınıf, katman ve topluluklarının yaşamının ve etkinliğinin bütün biçimlerine maddeselci çözümleme ve ölçütü pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, işçi kitlelerinin bilinci gerçek bir sınıf bilinci olamaz. Her kim dikkati yalnızca işçi sınıfının bilincine ve onu gözetme anlayışına çekiyorsa ya da, temelde bu sınıf üzerinde topluyorsa, o bir sosyal demokrat değildir; çünkü işçi sınıfının kendisini iyi tanıması için çağdaş toplumun bütün sınıflarının karşılıklı ilişkilerini tam olarak bilmesi gerekir." (Lenin, NE YAPMALI s.67)

Geldiğimiz noktada ise üretim alanıyla sınırlı ve toplumsal yaşamı tümüyle kucaklamayan bir mücadele perspektifinin güncel mücadelede bile başarılı olma şansı yoktur. İşçi sınıfı hareketi ancak tüm ezilenlerle ortak bir mücadeleye girişerek sınıfsız toplum sürecini başlatabilir.

Görüldüğü gibi işçi sınıfının devrimcileşmesi ancak ekonomist-sendikalist gelenekten sıyrılabildiği, kendi sınırlarına mahkum olmayıp tüm toplumu kucaklayabildiği ve inanılır bir sosyalizm programı etrafında siyasallaşabildiği oranda olası olacaktır.

İşçi sınıfının ve ezilenlerin enternasyonalizmi :
Uluslararası sermaye dünya çapında geniş bir hareket serbestisi kazanarak kendi enternasyonalizmini adım adım örmektedir. Uluslarüstü tekeller birbirleriyle rekabet etmelerine rağmen, temel çıkarlarda işbirliği yoluna gitmekte ve enternasyonal bir dayanışmanın alanını genişletmektedirler. Diğer yandan yeni ideolojik araçlar (medya, tüketim ideolojisi v.b) egemen burjuva değerleri dünyanın dörtbir yanına taşımakta, yerel kültürleri yokederek, şiddet içeren yüzeysel bir tek tip kültürü egemen kılmaktadırlar. Sermayenin sol geçmişli liberal ideologları ise bağırıyorlar: ALIN SİZE ENTERNASYONALİZM!! SERMAYENİN ENTERNASYONALİZMİ!! İşçi sınıfı hareketi ise on yıllardır entemasyonal dayanışma geleneğini kaybetmiştir. Oysaki sermayenin bu dünyasal savaşı, işçi sınıfı öncülüğündeki EZİLENLERİN ENTERNASYONALİZMİ’ni zorunlu hale getirmektedir. Bu durum sendikal mücadele için de geçerlidir. Sermayenin bu derece dayanışma içinde olduğu koşullarda, işyerlerinin ve sektörlerin özel sorunlarına sıkışmış bir sendikacılık yerine, yeni dönemde ulusal ve uluslarası düzeyde dayanışmacı sendikal hareketler dönemi başlamalıdır.

‘Dünyanın bütün işçileri birleşin' sözünde yatan enternasyonalizm, bugün artık sadece sosyalizme ulaşmak için değil, kaybedilmiş hakların geriye alınması mücadelesi için de zorunludur. İstanbul’daki bir fabrikada yaşanan bir direnişi, kapitalist, Hong-Kong’daki sınıfdaşıyla girdiği ticaret ilişkisiyle kırabiliyorsa, İstanbul’daki işçi, de HongKong veya dünyanın dörtbir yanındaki sınıfdaşlarıyla dayanışma içinde olmak zorundadır.

Proletaryanın militan bir bölümü,
İşsizler ve sendikaların işsizler seksiyonu :
Emekçilerin kafa ve kol emeğinin ürünü olan teknolojik gelişim, azınlık bir sınıfın tekelinde, muhalefetsiz bir politik hegemonyası altında radikal bir üretkenlik artışına yolaçtığında sonuç kitlesel bir işsizlik oluyor. Kapitalizmin krizden çıkış programıyla şiddetlenen işsizlik olgusu başlangıçta bağımlı ülkelere özgü sayılıyordu. Fakat son zamanlarda görüldü ki bu dalga Japonya’ya bile ulaştı. İşsizler yığını artık yedek sanayi ordusu kavramını zorlayacak düzeye ulaştı, ve hatta bir bölümü emek piyasasının tümüyle dışına sürülmeye başlandı (iş bulma olanağı olmayan, kitlesel olarak vasıfsızlaştırılan yığınlar, burjuva liberalleri tarafından yürütülen ‘toplumsal asalak’ kampanyasıyla bile karşılaşıyorlar). Büyük bir bölümü ise kısmi zamanlı veya geçici istihdam olanakları bulmakta sürekli örgütlü bir ilişkiye girememektedir. Bu açıdan bağımlı ülkelerdeki ve emperyalist ülkelerdeki durum farklıdır. Bağımlı ülkedeki işşizler kent yoksulları yığınına katılmama eğilimi gösterip, geçici-güvencesiz-sendikasız iş alanları ile (taşeronlaştırmanın istihdam kaynağı) marjinal sektöre (seyyar satıcılık v.b) yöneliyorlar. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ise işsizlik ödentisi, sorunu bir ölçüde örterken, evsizlerin ve toplumsal yaşamın dışına düşmüş insanların sayısı katlanarak büyüyor.

İşsizlik ödentisinin sorgulanabileceği (sermayenin işçi sınıfının bu hakkına saldırıp saldıramıyacağı ayrı bir konu) koşullar doğuyor. Eski sendikal yapılar ise bu gelişmeye tamamen hazırlıksız yakalandılar ve işsizlik dalgasıyla kitlesel üye kaybına uğradılar. Önümüzdeki dönemin devrimci sendikaları, bir yandan bu sorunu kökten çözme mücadelesi verirken diğer yandan ‘İŞSİZLER SEKSİYONU’ veya benzer örgütlenmelerle işçi sınıfının iki katmanının mücadelesini ilişkilendirmek zorundadır. Yaygın olarak egemen olan işçici anlayış, hele bir de ‘işçi' kavramını ‘fabrikada çalışmakta olan işçi’ kavramına indirgedikten sonra, işten atılan işçileri sendikal alandan ve hatta devrimci işçi çalışmasından dışlayabilmektedir.

Taşeronlaştırma, yarı-işsizler ve kadın emeği :
Ülkemizde de hızla yaygınlaşan taşeronlaştırma dalgasının nedenlerine değinmiştik. İşçi sınıfı hareketi bu dalgaya karşı ikili bir mücadeleyle durabilir. Birincisi taşeronlaştırmanın gerçek yüzünü açığa çıkarıp ona karşı mücadele etmek ve direnmek. İkincisi ise taşeronlaştırılmış işçilerte ortak mücadele yolları arayarak, ortak sendikalarda beraber örgütlenerek taşeronlaştırmanın ‘ucuz ve sorunsuz işgücü’ motifıni kırmak. Ucuz ve sorunsuz sayılan işgücünün büyük bir kısmı kadınlardan oluşmaktadır. Özellikle ülkemizde, emekçi kadın hareketlerinin zayıflığı, sendikal alandaki deneyimsizlikleri, işçi hareketi için ciddi bir zaaftır. Bu nedenle sendikalar ve sosyalistler kadın emekçilere özel bir önem vermelidirler.

Altı Saatlik İşgünü mücadelesi :
Daha önce de belirttiğimiz gibi azınlık bir sınıf, üretkenlik artışlarının sonuçlarını kendi tekeline almış ve kitlesel bir işsizlik sorunu yaratmıştır. Böylesi bir durumda, çalışma saatlerinin kısaltılması (altı saatlik işgünü) mücadelesi lüks bir talep değil, devrimci bir taleptir. Altı saatlik işgünü, hem teknik temelin olanakladığı hem de işçi sınıfının ‘teknoloji ideolojisine’ karşı mutlaka öne sürmek zorunda olduğu bir taleptir. Yaygın işten atılmalara karşı işçi eylemliliklerinin kırılmasındaki temel etkenlerden biri kapitalistin sahip olduğu ideolojik üstünlüktür. Burjuva ideolojisi kendi tezini işçi kitlelerine de kabul ettirmiş durumdadır. Patronun "eskiden 10 işçinin yaptığı işi, yeni teknolojiyle birlikte 2 işçi yapıyor, ben de 8 işçiyi işten atmak zorundayım, haksız mıyım?" sorusuna büyük bir işçi kitlesi hak vermektedir. Bu nedenle işten atılmalara karşı yürütülen direnişlere, dayanışma gösterilmemekte ve genellikle yenilinmektedir. İşçi sınıfı, bu dalgayı sadece tek tek işyerlerindeki mücadeleyle göğüsleyemez. Bu genel dalgayı ancak genel bir dayanışmayla, mücadeleyle ve ALTI SAATLİK İŞ GÜNÜ talebiyle karşılayabilir. İşçilerin patronlara genel yanıtı şu olmalıdır: "Yeni teknoloji bizim sınıf kardeşlerimizin kafa ve kol emeğinin ürünü değil mi? Neden bu ürünün sonuçlarından sadece siz yararlanıyorsunuz, biz kendi ürünümüze sahip çıkacağız" şeklinde olabilir. Ama öncelikle böylesi bir bilincin yaygınlaştırılması gerekir.

İşçi sınıfı ideolojik-kültürel bir isyana da girişmelidir.

Çalışma saatlerinin kısalması talebinin devrimci bir talep olduğunu belirtmiştik. Fakat bu talebin sonuçlarının devrimci olabilmesi için, işçi sınıfının edineceği bu yeni boş zamanlarda kendi kültürünü yeşertebiliyor olması gerekir, Oysa ki, yeni teknolojik-ideolojik araçlar, iş saati dışındaki zamanı, egemen kültürün denetimine almak bakımından önemli olanaklar sağlıyorlar.

Üretim dışı zamanı yalıtılmış bireyler olarak, tek tip yüzeysel kültürü edinen, bölünmüş-tarihsel belleği zayıflatılmış bir işçi sınıfı (bakınız ABD işçi sınıfı) burjuvazinin denetimine girme eğilimi gösterir. Bu yüzden 6 saatlik işgünü talebi ancak kültürel bir isyanla, karşı çıkışla birlikte, işçi sınıfımn kapitalizmin saldırılarını göğüsleyen politik mücadele azmi ve toplumsal hedefleriyle anlam kazanır.

Sosyalizm ve konsey örgütlenmeleri :
İşçi sınıfının yaygın bir geleneğini tarihsel olarak yarattığı ama henüz egemen kılamadığı konsey-sovyet örgütlenmeleri sendikal ve politik düzeydeki krizin aşılmasında anahtar öneme sahip olacaklardır. Bunun bir boyutu sosyalizm anlayışıyla, diğer boyutu ise sermayenin açmış olduğu savaş ile ilgilidir. İşçi sınıfı Paris Komünü'nden bu yana ortaya çıkarmış olduğu örgütlenmelerle kendi iktidarının ve demokrasisinin nüvelerini de tarih sahnesine çıkarmış oldu.

Paris komünü ve sovyet deneyimi, proletarya diktatörlüğünün ilk somut biçimleri olarak kendilerinden sonraki mücadeleleri derinden etkilemişlerdir. Direniş komiteleri, Fatsa deneyimi ve işyeri komite konseyleri işte bu geleneği günümüze taşıma çabalarıdır. İşyeri komite ve konseyleri en başta işyeri düzeyinden başlayan ama orada sınırlanmayan örgütlenmelerdir. Bir yandan eskimiş sendikaların yerini alacak, devrimci sendikal yapıların nüveleridir, diğer yandan işçi sınıfının sendikal düzeyi aşan isyan örgütleri olmalıdır. Bir yandan işçi sınıfının eğitim örgütleri, diğer yandan siyasallaşma ortamları diğer yandan diğer muhalefet hareketleriyle cephe örgütlenmesidir.

İşyeri komitelerini bugünkü sendikal yapıları iyileştirecek, sendika yönetimini denetleyecek, işyeri sounlarıyla ilgilenen ‘danışma kurulları’ gibi görmek son derece hatalıdır. Bugünkü sendikal yapılar tıkanmıştır ve devrimci sendikal yapılar ancak, konsey örgütlenmelerinin sendikal düzeyde kalmayan biçimleriyle, eski yapıları aşarak oluşturulabilir.

Konsey örgütlenmeleri aynı zamanda işçi sınıfının demokrasi okuludur. Ayrıca politik-ekonomik ve ideolojik mücadelenin kaynaşabildiği ve kaynaştırılabildiği ölçüde eylemi devrimcileştiren isyan örgütleridir. Bu haliyle de gelecek toplumun bugünkü nüvesi olmaya adaydır. Dışardan bilinç götürme (ekonomik alanın dışından) sorununun önünü açan, önder-taban ilişkisini olumlu yönde dönüştürmeye, kollektif bilinç üretimi ve paylaşımına aday nüveler.

Diğer yandan, konsey örgütlenmelerini fabrika ile sınırlı ele almamak gerekir. Mahalle mücadelesiyle, kültürel-ideolojik mücadeleyle, diğer ezilenlerin mücadelesiyle ilişkisi kurulmalıdır. Bu nokta ezilenlerin genel dayanışmasının yaratılması bakımından da önemlidir, işçi direnişlerinin başarıya ulaşabilmesi bakımından da...

Ancak bu tarz bir örgütlenme, hem gelecek toplumu temsil eden, politik-ekonomik-ideolojik mücadele alanlarını kaynaştıran, yeni sendikal yapıları saran-oluşturan ama onunla da sınırlı olmayan genel bir işçi sınıfı ve ezilenler dayanışmasını oluşturabilir ve hem de işçi sınıfı hareketinin yeni dönemine damgasını vurabilir.
 

Türkiye İşçi Sınıfın Yeni Dönemi (Birkaç Not)

Türkiye, genç ve mücadele geleneği çok köklü olmayan bir işçi sınıfına sahiptir. Ama daha başından itibaren devlet sendikacılığının boyunduruğuna maruz kalmıştır. TİP ve DİSK Türkiye işçi sınıfının mücadele geleneğinde önemli dönüşüm noktaları oldular ama her ikisi de reformist anlayışa yenilmekten kurtulamadılar. Devrimci hareketler ise ancak 1970’li yılların sonuna doğru işçi sınıfı içinde kök salmaya başladılar. Türkiye işçi sınıfı hareketi başından itibaren sarı sendikacılığın, ekonomist-reformist anlayışın etki alanına girmiştir. Politik mücadele deneyimi az, sendikalizm eğiliminin yüksek olduğu bir geçmiş! Bugün ise sarı sendikacılık değişiyor, değişmek zorunda. Reformist anlayış ise tıpkı ‘reel sosyalizm gibi büyük bir çözülmeye uğradı. Bu açıdan da sol sendikacılık alanında büyük bir boşluk doğmuş durumdadır. Bu boşluk kararlı bir çabayla doldurulabilir ama bu boşluğun bir kalıbı var. Bu boşluğu bilinçsizce doldurma çabasının varacağı yer sendikalizm-ekonomizm- uvriyerizm (işçicilik) üçlemesidir. Bizler bu noktada çok dikkatli olmalıyız. Bu açıdan bir kaç noktaya kısaca değinmek gerekir.

1) Sendikal hareketin yaşadığı kriz sadece bir önderlik krizi değildir. Başka bir deyişle sendikal hareket genel bir krizle karşı karşıyadır. Uzlaşmacı sendikal anlayışlar da devrimci anlayışlar da kendilerini yenilemek zorundadır. Sorunu bir önderlik sorununa indirgeyip bu krizden çıkmak olanaklı değildir.

2) Devrimci işçilerin varolan yapıları aşağıdan kuşatmadan dönüştürmeden yönetimleri ele geçirmesi, devrimci tarzın önünü baştan kesme tehlikesi taşımaktadır. İşyeri örgütlülüklerini sosyalizm çalışması olmadan sendika yönetimlerinden doğru kurma düşüncesi önemli bir yanılsamadır ve başarısızlığa mahkumdur. Sendikal yapıların (bir sosyalizm çalışması ekseninde) kökten değiştirilmesi hedeflenmelidir.

3) Devrimci bir işçi hareketinin yaratılması çalışması en başta bir sosyalizm çalışmasıdır. Bu bir yanıyla ideolojik meselenin önemini arttıran, diğer yanıyla sosyalizm anlayışını yaşam ve mücadele biçimi haline getirmiş bir çalışmayı gerekli kılan bir etkendir. Devrimci işçiler sosyalizmin/devrimin, yaşam biçimleriyle-sendikal anlayışlarıyla, çalışma tarzlarıyla doğal propagandaları olmalıdır. Sosyalizm çalışması aynı zamanda bir devrim çalışmasıdır ve politik bir çalışmadır. Sendikal krizin çözümünün ulusal ve enternasyonal siyasal süreçlerdeki krizin çözümüyle doğrudan bağlantılı olduğu unutulmamalıdır.

4) Sarı sendikacılığın, reformist anlayışın ve yer yer onlardan etkilenen devrimci anlayışların edindiği çalışma tarzı terkedilmeli, her yönüyle gelecek toplumu temsil eden TERTEMİZ bir tarz geliştirilmelidir. Abartılı, dogmatik, yararcı, kulisçi, pazarlıkçı, belletici yaklaşımlardan tümüyle kopuşulmalı ve ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ şiarı tam bir yaşam ve çalışma tarzına dönüştürülmeli, içselleştirilmelidir. Bu geleneksel önderlik işlevinin de bizim anladığımız anlamda (kollektif-önderlik) dönüştürülmesi, mücadelenin önemini arttırır.

5) ‘Devrimci işçiler sendika yönetimine’ şiarı yerine, ‘Devrimci sendikal yapılar için ileri’ şiarı getirilmelidir. ‘DİSK yönetimini ele geçirme’ şiarına değil, ‘İşçilerin DİSK’i için ileri şiarına uygun çalışılmalıdır. DİSK henüz tam olarak kurumlaşmamıştır ve işçilerin DİSK’i uzak bir hayal değildir.

6) İşçi sınıfı hareketinin yeni döneminde, ancak köhnemiş sendikal anlayışlardan tümüyle kopuşarak, devrimci tarzı yenileyerek, yeni dönemin belirleyici politikalarını doğru tesbit edip bunu sosyalizm programıyla birleştiren, konsey örgütlülüklerini temel alan, işçi sınıfının genel dayanışmasını sağlayacak adımları atan, sınıfı tüm toplumsal sorunlara duyarlı kılan, bilincini paylaşıp kollektif tür bilince dönüştüren, aynı zamanda öğrenen bir siyasallaşma pratiği, devrimci bir işçi hareketinin yaratılmasına önayak olabilir.

Sonuç yerine bir not :
Bu çalışma, işçi sınıfı hareketinin yeni döneminin çıkış politikalarını belirleme tartışmasına sunulmuştur. Bu tartışmanın hemen sonuçlanıp, ‘güncel durum ve devrimci görevlerimiz’ kalıbına dökülebileceğini beklememek gerekir. Yaptığımız şey, yeni dönemin tarzını kavrama ve yaratma arayışıdır ve esas sonuçlarını, sınıf mücadelesinin içinde gösterecektir.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org