Ulusal Sorun ve Milliyetçilik

Araştırma Grubu

Ulus ve milliyetçilik kavramları, kapitalizme özgü kavramlardır. İnsanlar arasındaki gruplaşmalarda cemaat, kabile vb. oluşumlar her dönem ortaya çıkmıştır. Ancak tüm toplumu ortak bir kimlik duygusuyla harekete geçirebilen milliyetçilik ideolojisi, kapitalizmin bir gerçeğidir. Kapitalizm ortadan kalkıncaya kadar da varlığını sürdürecektir. Kapitalizmden kaynaklanan ekonomik, kültürel, sosyal sorunlar sosyalizme geçiş süreçlerinde de (örneğin; cins, ırk, milliyet ayrımları) toplumların gündeminde kalmaya devam ederler.

  Dolayısıyla, milliyetçilik ideolojisi devrimini yapmış ülkelerde bir anda ortadan kaldırılamaz. Ülkeler, bölgeler, topluluklar arasında ekonomik dengesizlikler giderildiğinde, farklı kültürlerin özgürce bir arada bulunma koşulları yaratıldığında, devletin sönmesine paralel olarak milliyetçilik sorunu da toplumların gündeminden çıkacaktır.

Ulusal devletler, hala dünyada mevcut en önemli örgütlenme biçimidir. Ancak dünya kapitalizmi, ulus devletleri aşan bir entegrasyon süreci için somut adımlar atmış bulunmaktadır. Bugün dünyada pek çok uluslar üstü şirket, yüzlerce fabrika veya kapitalist işletmeye sahip durumdadır. Bu uluslarüstü sermaye kendi çıkarları için ulusal çıkarların üstünde davranabilmektedir. Elbette milliyetçilik ideolojisinin kapitalizm koşullarında ortadan kalkacağını düşünmek bir hayaldir. Dünyada ki yeni milliyetçilik dalgasının en öneınli etkenlerinden biri, emperyalistler arası çıkar çatışmalarıdır. Bu çatışmalar sokaktaki insana yabancı düşmanlığı ve ırkçılık olarak yansımaktadır. Rekabet eşitsiz gelişme koşulları ve yerel işbirlikçi sermayeler arasındaki çıkar farklılıkları her dönem farklı sennaye gıupları arasında bir çatışma zemini yaratmıştır.

Bu çatışma zeminleri, yerel işbirlikçi sermayenin kendi içinde milliyetçilik ideolojisine sıkı sıkıya sarılmasına, uluslarüstü sermaye ile olan ilişkilerinde ise entegrasyonu öne çıkarmasına neden olmaktadır. Günümüzde milliyetçilik ideolojisini besleyen başlıca dört ana faktör vardır:

1- Toplumların ortak tarihsel geçmişleri veya geleceğe dönük ortak projeleri;

Bu öznel faktör aynı geçmişi (dil, coğrafya, din, kültür, vb.) veya geleceği paylaşan insanları kapsar. Kapsayıcı özelliğinin yanısıra bu ortaklığa dahil olmayan başka toplulukları dışlayıcı bir yönü de vardır. Tarihten kaynaklanan sosyal ve kültürel farklılıklar ortadan kaldırılması en zor olanlarıdır. Uzun yıllar birlikte yaşamanın getirdiği ortaklıklar insanlar arasında güçlü bağlar yaratmaktadır. Bu bağlar yabancı topluluklara karşı düşmanlık duygularının da kaynağı olabilmektedir. Toplumların özgürce bir arada yaşayabilmelerinin koşullarını yaratarak, kültürlerin bir ortaklık ve zenginlik içersinde kaynaştığı yeni süreçler geliştirerek bu milliyetçi davranışlar ortadan kaldırılabilecektir.

2- Kapitalizmin doğası gereği ortaya çıkan ulus devlet yapılarının beslediği milliyetçilik;

Kapitalist ulus devletler her dönem farklı milliyetçilik akımlarına kaynaklık etmişlerdir. Kapitalizmin gelişme dönemlerinde burjuvazinin önderlik ettiği milliyetçi hareketleri bu faktör dolayısıyla ortaya çıkan hareketler olarak niteleyebiliriz.

3- Emperyalizmin, dünyadaki yeni işbölümü sonucu, ülkeler, bölgeler ve toplumlar arası eşitsizliklerin beslediği milliyetçilik;

Bu milliyetçilik ideolojisi en başta emperyalist merkezlerde üretilmekte, en güçlü olma fikri tabana yabancı düşmanlığı ırkçılık olarak yansımaktadır. Bu milliyetçilik, ulus çerçevesinde (Amerikan, Japon, Alman vb.) olabildiği gibi, Kuzey-Güney karşıtlığı adı altında bölgesel (Avrupa, Uzakdoğu, Kuzey Amerika) milliyetçiliklere de dönüşebilmektedir. Ülkeler arasında ekonomik dengesizliklerin artması da, yeni dünya işbölümünden kaynaklanan milliyetçilik ideolojisini beslemektedir.

4- Sosyalizmin yıkılmasının yolaçtığı ınilliyetçilik;

Milliyetçiliğin günümüzde beslendiği önemli bir faktör de, sosyalizmin yıkılmasıdır. Bu faktör özellikle insanlığın gelecek projeleri içerisinde en önemlisi olan entemasyonalist çerçevenin yıkılmasına yol açmış ve milliyetçi yönelimleri alternatifsiz hale getirmiştir. Yine eski sosyalist ülkelerdeki ulusal sorunların çözümünde, demokratik yöntemlerin kullanılamamış olması gecikmiş milliyetçiliklere yol açmıştır:

Bütün bu faktörler her hangi bir milliyetçi hareketin ortaya çıkmasında farklı ölçülerde etkili olabilmektedir. Bütün bu faktörleri ulus ve ulusçuluğun kavramsal analizi, kapitalizmin taıihsel gelişimi, ulusal kültürün gelişimi ve yeni milliyetçilik dalgası başlıkları altında inceledik. Aynca Marksizmin soruna yönelik bakış tarzını özetledik.

Ulus ve Ulusçuluk (Milliyetçilik)

Ulus tarihsel olarak oluşmuş, gelecekteki çıkarları için biraraya gelmiş insan topluluğudur. Bu topluluğun bir devlet sınırlan içinde yaşaması ya da toplumsal, siyasal bir organizasyon hedefinin olması gerekir. İlk ulus devlet organizasyonu ise kapitalist ilişkilerin oluşması sürecinde burjuvazi tarafından gerçekleştirilmiştir. Ortak tarih, dil, kültür bütünlüğü üzerinde oluşan ekonomik ilişkilerin gelişim seyri, siyasal-sosyal ilişkilerde dönüşümü zorunlu kılmıştır. Bu da toplumsal yaşamda yeni bir dönemin başlamasına yol açmış ve ulus-devlet projeleri yaşam bulmuştur. Ulusun tüm üyelerini kapsayan ortak projeler, ortak çıkarlar burjuvazi tarafından ancak bir devlet organizasyonu ile sunulabilmektedir. Ve bu sayede burjuvazi kendi gelecek ve tarih projesini tüm topluma kabul ettirebilmektedir.

Herhangi bir ulus-devlet sınırları içinde din, kültür vb. boyutta ayrı bir özellik gösteren ama ayrı bir örgütlenme hedefi (devlet, federasyon, özerk bölge vb.) olmayan topluluklar azınlık olarak nitelendirilebilir. Azınlıkların da kendi talepleri ve hakları sözkonusudur. Kapitalist ulus-devletlerde azınlıklar toplumun diğer kesimlerinden daha fazla bir sömürü ve baskıya maruz kalmaktadır.

Mevcut ulus-devletlerin bir kısmı tarihsel bütünlüklü bir oluşum yaşamamıştır. Geleceğe yönelik projelerdeki ortaklık bu devletlerdeki toplulukların ortak bir ulus davranışı ve kimliği benimsemelerini sağlamıştır. (örneğin; ABD, İsviçre). Demek ki, ulusun varlığı için tarihsel, psikolojik, bölgesel koşulların varlığının yanısıra, geleceğe yönelik projelerde de ortaklık gerekir.

Toplumlar uluslaşma sürecine hangi koşullarda girerler? Bunda belirleyici etken burjuvazidir. Burjuvazi, kendi pazarını yaratmak, egemen olmak için ulusu savunur. Yine burjuvazi, diğer ulusların burjuvaları ile arasındaki çatışmalarda kendi emekçilerini kullanır. Bunu yaparken kullandığı ideoloji milliyetçiliktir. Burjuvazi dünyayı sömürgeleştirirken girdiği ülkelerde de kendine karşıt milliyetçilik hareketleri yaratmıştır. Bu hareketler toplumsal kurtuluşu savundukları ölçüde ulusal kurtuluş hareketlerine dönüşmüşlerdir. Bu noktadan itibaren ulusal kurtuluş hareketlerine ulusçu (milliyetçi) denemez. Çünkü toplumsal kurtuluş hedefi ulusun ötesinde tüm insanlığı kapsar. Ama somut mücadelenin başarıya ulaşması için ulusal ölçeğin kullanılması zorunludur. Bu nedenle bu hareketler ancak biçimsel olarak ulusaldır. Aslında o ülkede yaşayan eğer varsa birden fazla ulusal topluluğun, azınlığın veya ulusun da temsilcisi olurlar (örnek Çin,Vietnam). Yani bu hareketler kapsayıcıdır.
Milliyetçilik dışlayıcı bir ideolojidir. Kendi ulusunun dışındakileri kapsamaz. Çıkarları gereği yerel işbirlikçi burjuvazi milliyetçi ideolojiyi kullanır.

Uluslarüstü sermaye ise bir yanıyla enternasyonaldir. Çeşitli ulus devletlerde yatırımları vardır. Farklı ulustan insanları sömürmektedir. Ama sömürünün tesisi ve devamı için ulusları birbirine kırdıran milliyetçiliği kullanır. Yerel işbirlikçi burjuvazi de çıkarları gereği milliyetçi ideolojiyi kullanır.

Buna rağmen uluslararası örgütlenen sermaye, kendi karşıtını yani uluslararası işçi sınıfinı da yaratmaktadır. Bu olanak tüm olumsuz gelişmeler rağmen olumlu bir çıkışın zeminini hazırlamaktadır.

Kapitalizmin Tarihsel Gelişimi ve Milliyetçilik

Ortaçağ Avrupasında feodalizm yerel ekonomilerin üzerine oturmaktaydı. Kendi içine kapalı, sınırlı ticaret yapılan bu ekonomilerde bölgesel kültürler, ilişkiler sıkı bir şekilde korunmaktaydı. Bölgeler arası kültür alışverişi çok azdı. Zaten okuma yazma bilen kişi çok azdı. Tarımsal üretimin en önemli unsuru olan köylülerin göç etmeleri genel olarak yasaktı. Böylece üretimin insangücü faktörü güvence altına alınmıştı.

Ancak 16. ve 17. yüzyılda başlayan kapitalist gelişme, toplumun sosyal dokusunu da giderek etkilemeye başladı. Yerel ekonomiler, ticaretin artması, fabrika üretiminin yaygınlaşması ve köylülerin şehirlere göç etmesi ile parçalandı. Ekonomi yerellikten çıkarak genişledi. Kimi sektörlerde devletler düzeyinde örgütlendi. Bu dönem ortaçağdan kalma imparatorluk ve Kilise Birliğinin de temellerinin sarsılmaya başladığı, ulusal sınırları kapsayan devletlerin ilk düşüncelerinin ortaya atıldığı dönemdir. Ancak ulus hala hiikümdarın kişiliği ile özdeştir. Hükümdar ulusu temsil etmektedir. Hükümdarın çıkarı ulusun çıkarıdır. Bu dönemin imparatorluklarında hükümdar devletin ve halkın tek temsilcisi olarak her türlü ciddiyet duygusunun odaklaştığı yer olmaya devam ediyordu. Halk, kendini hükümdara bağlı hissettiği için ulusun insanlarda oluşturduğu aidiyet kimliğini hükümdar yerine getiriyordu. Bu yüzden ulus eşittir, hükümdar demekti.

Bu dönemki kapitalist gelişme, Batı Avrupa’daki imparatorluk sınırlarının hemen tamamının aynı zamanda bir ulusal devlet sınırı olarak belirlenmesini sağlamıştır. Çünkü ortak bir piyasa, pazar mekanizması, kapitalizmin kendi iç dinamiğiyle ve bölgesel farkların minimumda tutularak gelişmesi, Batı Avrupa’daki imparatorluk sınırları içindeki yerel/bölgesel kültürlerin gönüllü kaynaşmasını sağlamıştır. İmparatorlukların kendi sınırları içinde daha kolay yürütülen ekonomik faaliyet (kapitalist ilişkiler), ulusun da oluşmasının temel koşullarını yaratmıştır. Ve ulusal devletler ilk olarak Batı Avrupa’da şekillenmiştir.

Uluslaşma sürecinin başladığı İngiliz, Fransız, İspanyol, Portekiz, Hollanda, Belçika, Danimarka, Avusturya vb. Avrupa feodal devletlerinde ulusal devlet oluşumu ulusçuluk akımından önce olmuştur. Mevcut imparatorluk sınırları ulusal devlet sınırı haline geldiği ölçüde söz konusu sınır içindeki topluluklar da giderek ulus bilinci yaygınlaşacaktır. Yani bu dönemin en belirgin özelliği önce ulus devletin ortaya çıkışı, ulusçuluğun ise daha sonra yaygınlık kazanmasıdır. Ulus devlet yerel kültürlerin bir potada eriyerek ulusal kültürü oluşturmasını hızlandırmıştır, ancak halen ulus bilinci toplumun hükümdar dışında kalan diğer sınıf ve katmanlarına yaygınlaşmamıştır.
Fransız devrimi, Avrupa'da kapitalizmin yeni bir döneminin önünü açtı. Sonrasında peşpeşe Avrupa ülkelerindeki halklar burjuvazi önderliğinde iktidar mücadelesine giriştiler. İmparatorluklar çatırdamaya, ulus devletler doğmaya başladı. Ancak uluslararasındaki bu milliyetçilik dalgası yalnızca siyasal platformdaydı. Ekonomik düzen olarak İngiliz egemenliğinde uluslararası bir entegrasyon yaşanıyordu.

Bu entegrasyon tüm Avrupa’yı (çünkü kapitalizm Avrupa'da mevcuttu) sarıyordu.

Bu dönemde ulusal güçler siyasal açıdan varolan yerel birimlerin birleştirilmesinde ve ulus devletin kurulmasında epeyce yol aldılar. Öte yandan ekonomik açıdan ise çok sayıda ulusal ekonomi, tek bir dünya ekonomisine dönüştürüldü. Sistem, siyasal milliyetçilik ile uluslararası ekonomik mekanizma arasında, birincinin halka dönük ve demokratik cazibesiyle, ikincinin ancak dar bir kesim tarafından anlaşılabilen otokratik yönetimi açısından uzlaşmayı sağladı. Bu dönemde sanayileşme olgusuyla birlikte kırdan kente ve bölgeler arasında yoğun bir göç dalgası yaşanıyordu. Özellikle ücret düzeylerinin olağanüstü düşük tutulmasını sağlayan bu olgu, işçi hareketinin de en önemli sorunlarından biriydi. Ulus fikrinin henüz halka yayılmadığı, belli bir mülkiyete sahip olmayan insanların vatandaş, yurttaş sayılmadığı (oy hakkının bulunmadığı) bu dönem işçilerin gerçekte vatansız olduğu dönemdir. Bu husus I. Enternasyonalin örgütlenmesinde belirleyici oldu.

Bu dönemde ulus fıkri, burjuvaziyi ve orta sınıfları içine alacak bir biçimde genişlemişti.

Feodal dönemin kapalı köy ekonomileri, geniş pazarlar ve ürünlerin serbest dolaşımına ihtiyaç duyan kapitalizm tarafından giderek yıkılmaktaydı. l9.yy.'lın ikinci yarısındaki ulusçuluk 20. yüzyıldaki emperyalist dönemden çok farklıydı. Mevcut devletlerin ekonomiye müdahalesi (sözkonusu olan Avrupa'dır; çünkü 19. yüzyılda kapitalizmden sadece Avrupa’da söz edilebilir) yoktu. Bütün temel ekonomik kararlar kapitalist bireyler tarafından alınmaktaydı. Devletin sınırları içinde merkezi bir ekonomik otoriteye ihtiyaç duyulmuyordu. Bu durumu yaratan elbette kapitalizmin demokratik ruhu değildi. Bu husus Îngiliz kapitalizminin dünyaya egemen oluşundandı. İngiltere dünyanın antreposu, ticaret, mali, sigortacılık ve bankacılık merkeziydi. Hükümdarlar birbirleriyle savaşırken bireyler birbirleriyle serbetçe ticaret yaparlardı. Londra tüccarlarının kararlarına titizlikle uyulurdu. Buna İngiltere de dahildi.

Öte yandan yine bu dönem boş alanların sömürgeleştirilmesi, makine, sanayi, ulaşım konularında ortaya çıkan gelişmeler, her yerde ulusçu bilincin zeminlerini hazırladı.

Ulusçuluğun bir ideoloji olarak doğmasındaki en önemli etken kapitalizmin eşitsiz gelişimidir. Geç kapitalistleşen İtalya ve Almanya’da burjuvazi kendi gelişimi için ulusal devlet sınırlarını oluşturmak gereği duydu. Bu ihtiyaç, bölge halkına öncelikle milliyetçilik ideolojisinin kavratılmasını gerektirdi.

Yani ulusal devleti kurmak için milliyetçilik bilinci geliştirildi. l9.yy.'ın ilk yarısından önce ulus devletin ortaya çıkışı şeklindeki gelişmesi, l9.yy.'ın ikinci yarısında, önce milliyetçiliğin geliştirilmesi şeklinde gerçekleşmiştir.

Ulusçuluk artık toplumun belli başlı tabakalarının bir kısmı tarafından savunulmaktadır. Özellikle burjuvazi ve orta sınıflar ulusal sınırların ve ulusal devletin başlıca savunucuları oldular.Bunda, adil olmayan sömürgeler paylaşımına itiraz eden ülkelerin (İtalya, Almanya) burjuvazisi öncü rol oynadı. Dönemin sonuna doğru özellikle parçalanmakta olan Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılması sorununda , pek çok ulusal mücadele emperyalistlerarası mücadelenin etkisinde kalmıştır. Çünkü emperyalist ülkeler, Osmanlı'daki ulusal ayaklanmaları kendi çıkarları doğrultusunda desteklemişlerdir. Özellikle gericiliğin kalesi Rusya’nın Slav kökenli halkları ayaklanmaya teşvik etmesini, o dönemde, Engels gericiliğin yayılması olarak görmüş ve karşı çıkmıştır.

l9.yy.'ın sonundan itibaren ulusal haklar, utusal özellikler konusu giderek sosyalistlerin daha fazla gündemine girmiştir. Ve ilk ulusal politikalar gelişmeye başlamıştır. Bunların en önemlisi İrlanda’da ingilizlere karşı yürütülen ve bir dönem (1910-1916 arası) sosyalistlerin önderlik ettiği ulusal kurtuluş mücadelesidir.
20. yüzyıla gelindiğinde artık dünya yeni bir siyasal, toplumsal ve ekonomik ilişkilere ulaşmıştı.

Sanayideki gelişme işçi nüfusunun ve işçilerin siyasal bilincinin artmasını sağladı. Ulusal politikanın amacı da artık sadece toplumu idare etmek değil, ulusun bireylerini refaha kavuşturmak ve kendi yaşamlarını kazanmalarını sağlamak oldu.

Ulusal politika, kitlelerin kendi çıkarlarının da bir ifadesi olabilecek bir şekilde geliştirildi.

Burjuvazi kendi ulusal politikasını geliştirirken çalışan sınıtların da ulusalcılıktan çıkarlarını gösterdi. Örneğin; Almanya-Fransa savaşlarında kazanılan başarı Alman işçilerine hastalık sigortası olanağı sağladı.

Bunun karşılığı da işçilerin ulusal politikaya ve ulusal güce karşı yakınlaşması oldu.

Burjuvazi, artık kendi projelerini tüm ulusun projesi olarak topluma benimsetebiliyordu. Bu şekilde farklı ulusların burjuvazileri arasındaki çelişki ve çatışmalar, işçi sınıfını ve emekçileri de karşı karşıya getiriyordu.

19. yüzyılda İngiliz egemenliğindeki Avrupa (dolayısıyla dünya) kapitalizminin projesi tekti. Bu yüzden ulusal sınırlar, kapitalist pazarın yaratılması dışında fazla bir işleve sahip değildi. Bu dönem işçi sınıfı serbest dolaşım hakkına sahipti.

Ama 20. yüzyıldaki gelişmeler İngiliz egemenliğini yıktı ve yerel/ ulusal burjuvaziler emperyalist karakterler de kazanarak genişlemeye, pekişmeye başladılar.
Dolayısıyla işçi sınıfı da ulusal siyasete, milliyetçiliğe daha fazla ilgi göstermeye başladı. Hatta bu husus bir çok işçi sınıfı örgütünü ulusal siyasetin I. dünya savaşı sırasında destekçisi durumuna soktu.

1914 krizi bu bakış açısının Rusya dışında her yerde geliştiğinin bir göstergesiydi. 2. Enternasyonal partileri ulusal politika yapma adına emperyalistlerin paylaşım savaşını desteklediler.

Toparlarsak, bu dönemin belli başlı karakteristikleri şunlardır:

- Farklı sanayileşme (kapitalistleşme) hızları yaşanmış ve bu durum ulusların çıkış koşullarını olgunlaştırmış,- ulusların sayısında artış gerçekleşmiştir.

- Gelişen burjuvazi kendi projelerini tüm toplumsal tabakalara, özellikle işçi smıfına benimsetmiş, ulusun önemini arttırmıştır.

- Yeni toplumsal katmanlar (işçi sınıfı) ulusun fiili üyeleri haline gelmiştir ,

- Önceki dönemde Londra’dan idare edilen ekonomik güç parçalanmış ulusal devletler kendi ekonomik ve siyasal güçlerini birleştirmişlerdir.

1917 Ekim devrimiyle birlikte, sosyalizm de dünya siyasetine bir güç olarak girdi. İlk sosyalist devrimin Çarlık Rusya’sı gibi çok uluslu bir imparatorlukta ortaya çıkması ulusal sorun tartışmalarında yeni bir dönemi başlattı. Lenin'in formülasyonuyla UKTH ilkesi, çağının da ilerisinde, demokratik bir politika olarak şekillendi. Ulusal hareketler, geniş ölçüde sosyalizm hareketinden etkilenmeye başladılar.

Uluslararası sosyalist hareketin örgütü Komintern, dünyada sosyalizmin gelişiminde, ulusal kurtuluş hareketlerinin önemini vurguladı. Sosyalist hareket ulusal kurtuluş hareketleri ile dayanışma içerisine girdi, Avrupa’daki devrimci hareketlerin geri çekilişi ile birlikte sömürge ülkelerde gelişen (ve sosyalizmden etkilenen) ulusal kurtuluş hareketlerinin emperyalizmi zayıflatacağı tesbiti yapıldı. Ulusal kurtuluş hareketlerinin yükselmesi ve sosyalizmden etkilenmesi, emperyalizmin sömürge politikalarında değişiklik yapmasındaki etkenlerden biridir. Açık işgale dayalı sömürge sistemi, görünüşte siyasal bağımsızlığın verildiği yeni sömürgeciliğe dönüştürüldü. Bu dönüşüm 17 Ekim devrimi sonrası başladı. İkinci savaş sonrası emperyalizm açısından genel siyasi çizgi haline getirildi.

Sosyalist hareketler, UKTH ilkesini demokratik bir hak olarak, kapitalizme karşı, günümüze dek savunmuşlardır. Bu savununun en temel çıkış noktası ise, emperyalizme darbe vuracak bir özelliğe sahip olmasıdır.

Ulusal Gelişim ve Kültür

Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte ortaya çıkan sanayileşme ve kültürel gelişme eski kapalı feodal toplulukları bir çatı altında toplamıştır. Böylece kapitalist gelişme (sanayileşme) kültür (ulusal özelliklerin toplamı, ancak bu husus her ulusal toplulukta ayrı ortak motiflere dayanabilir) ve siyasetin (iktidar, devlet) bir araya gelmesine, bu da ulusçuluğa yol açmıştır.

Sanayileşme (kapitalistleşme) süreci birbirini takip eden farklı koşullarda gerçekleşmiştir. Bu arada elde edilecek yeni kazançlar ve kaçınılması gereken kayıplar nedeniyle çeşitli yeni rekabetler doğmuştur. Bu, ulusçuluğun maddi temelini oluşturur.

Feodal toplumlarda okur yazarlık ruhban sınıfa ait bir tekeldir. Bu husus ruhban sınıfın kültürel, düşünsel bir ayrıcalığa sahip olmasına yol açmıştır. Bu durum ise ruhban sınıfın siyasal otoriteden (devletten) ayrı özerk hareketini sağlamıştır. Feodal dönemde yönetici sınıf kendini asker, rahip, idareci vb. ayırarak farklılaşmıştır. Genîş köylü yığınları ise kültürel açıdan hiçbir ayrışma, gelişme vb. hareketlenme yaşamamıştır, buna ihtiyaç duyulmamıştır. Feodal toplumda farklı dil, lehçe, kültür aynı siyasi otoritenin egemenlik alanında var olabilmiş ve bu çok doğal sayılmıştır. İletişim olanaklarının çok az olduğu, ekonomik sistemlerin buna fazla ihtiyaç göstermediği feodal toplumda,toplumlar arası kültürel kaynaşma, birleşme olmamış; farklı kültürler yaşayabilmiştir. Feodal dönemde siyasal sınırları (devletin sınırlarını) belirleyen etmenler kültürel sınırlardan farklıdır.

Ancak sanayi devrimi ile birlikte toplumsal ilişkilerdeki köklü değişim, kapalı feodal ekonomileri parçalamıştır.Farklı kültürler ilişkiye geçmiş ve karşı karşıya gelmiştir. Ortak dil, ortak alışkanlıklar zorunluluğu (ticaret ve üretim için) bazı dillerin ve kültürlerin öne çıkmasına neden olmuştur. Yine özellikle 20. yüzyılın başından itibaren devletin ekonomik güç olarak öne çıkması söz konusudur. Devletin gücü toplumsal sınıflar tarafından kendi ekonomik ve toplumsal paylarını, başka ulus ya da etnik toplulukların aleyhine arttırmaları için kullanılmıştır.

1914'te ilk topyekün savaşa tanık olunduğunda popüler ulusal kinler politika aracı olarak kullanıldı. Ve yalnız düşman silahlı kuvvetleri değil ulusal bireyleri de cezalandırıldı. Toplumsallaşmış (bütün toplum tarafından iradi olarak kabul edilmiş) ulus ve yönetimi, ekonomik sistem üzerinde ulusal siyasal otoriteyi tesis etti.
Modern uluslar kendi aralarında uzlaşma konusunda, şimdiye kadar ortaya çıkan tüm gruplaşmalardan (dinsel vb.) daha az eğilimlidir. Çünkü burada tek yiikümlülük kendi ulusuna karşı olanıdır. Başka hiç bir evrensel ya da uhrevi yaptırım, kurâl yoktur. Üretim sürecindeki değişikliklerin kapalı feodal ekonomileri yıkarak başlangıçta bölgesel giderek ulusal ve somutta evrensel birliğe yol açacağından söz edilebilir. Bu süreç şimdilik ulusal birliklere yol açtı, ama evrenselliğe ulaşamadı. Kapitalizmin eşitsiz gelişimi ve bunun sonucu bölgeler arası gelir dağılımındaki dengesizlikler, ulusal kamplaşmalara yol açtı.

Okuryazarlığın yaygınlaşması, kültürel üretimin ayncalıklı "ulemanın" tekelinden çıkmasını sağlamıştır. Bu durum farklı kültürlerin merkezi devlet aygıtlarında karşı karşıya gelmesine ve çatışmaya neden olmuştur. Merkezi devlet aygıtının, farklı ulusal kültürlerin ortak yaşayabileceği bir esnekliğe ve yapıya sahip olmaması gerginliği yaratmaktadır. Buna karşın ulusçuluğa karşı olarak ortaya çıkan ve farklı kültürlerin birarada yaşayabileceği evrensel ideolojiler (sınıfsal, dinsel) alternatif odaklar oluşturamamıştır. Dinsel kümeleşme kendi ortamını zaten büyük ölçüde feodal toplumda bulmuş ve tüketmiştir. Feodal toplumda bir merkezi devlet aygıtı altında farklı kültürlerin kendi kültürel özelliklerini koruyarak bulunması sağlanmıştır. Dini motifler burada sistemi güçlendirici etkide bulunmuştur. Ancak kapitalist toplumun ekonomik ilişkileri, bir yandan kapalı ekonomileri yıkarak farklı kültürleri birbirleri ile doğrudan ilişki ve çatışma (üstün olanın kendini kabul ettirdiği) ortamına sokarken, bölgeler arası eşitsiz gelişim, bölgesel kültürlerin giderek ulusal kültür, ulusal devlet kavramına ulaşmasına yol açmıştır. İnsan grupları bir yandan irade, özdeşleşme, sadakat, dayanışma; diğer yandan da korku, zorlama, mecburiyete dayanır. Uluslaşmada hem gönüllü, hem de zorunlu kurallar birlikte gündeme girmiştir.

Ulusçuluğun doğuşu ekonomik, iradi ve kültüreldir. Ekonomik temelli olması sorunun kapitalizm öncesi bir üretim sisteminde ortaya çıkamayacağı anlamına gelir.
Yeni Milliyetçilik Hareketleri

1980'li yılların sonunda birdenbire patlak veren yeni milliyetçilik dalgasını içinde yaşadığımız dönemin analizi ile birlikte incelemeliyiz. Bu dönemi milliyetçilik hareketleri açısından kapitalizmin yeni bir dönemi olarak adlandırabiliriz.

Dünyada yaşanmakta olan milliyetçi kalkışmaların özelliklerini şu iki faktör etkilemiştir:

1. Emperyalizmin Dünya Çapında Yeniden Yapılanması

Emperyalizm, 70'li yıllardan sonra girdiği krizi özellikle 80'lerden sonra gündeme getirdiği politikalarla aşmaya çalıştı. Bu politikaların temelinde devletin iktisadi alandan uzaklaşarak küçülmesini ve bu alanın sermayeye terkedilmesi vardı. Bu bağlamda devlet sanayi yatırımlarından çekilmeye başladı, hizmet sektörüne doğru bir kayış oldu, sosyal harcamalar kısıtlandı, üretim sisteminin değişmesi ve teknoloji değişimi nedeniyle istihdam azaltıldı, devlet kuruluşları özelleştirildi.

Dünya çapında izlenen bu politikalar sonucu ülkeler ve ülkelerin içindeki bölgeler arasındaki eşitsizlikler derinleşti. Egemen ulus devletinde yaşayan azınlıkların durumu genellikle daha da kötüleşti. Bu durum ezilen ulusun milliyetçi çıkışlarına zemin hazırladı. Bazı ülke ve bölgeler ise daha da zenginleştiler. Bu zenginleşme de farklı bir milliyetçilik yarattı. Birlikte yaşadıkları yoksul bölgelerden bir an önce kurtulmak istediler.

Sermaye dünyada kendine özgü bir enternasyonalizm yarattı. Uluslararasılaşma, ulusal devletle rekabet içindeki bir gelişmedir. Ancak bu gelişme sorunsuz ve düz bir çizgi izlemiyor. Çünkü kapitalizmin krizi hala bitmedi, devam ediyor. Üstelik kriz giderek derinleşiyor. Bu nedenle sermayenin siyasal olarak ulusal devlete hala ihtiyacı vardı. Sermayenin dünya çapındaki entegrasyonuna rağmen tek tek emperyalist ülkeler arasındaki çıkar ayrılıkları sürüyor. Zaten kapitalizmin doğası gereği bu ayrılıklar bitmez. Kapitalizmin en iyi örgütlenme biçimi ulus devletler şeklindedir ve kapitalizm sürekli eşitsiz gelişmeye neden olduğu için ülkeler arası çıkar çatışmalarına yol açacaktır.

2. Sosyalist Ülkelerde Yaşanan Büyük Çöküş

Sosyalist sistemin dağılması dünyadaki milliyetçilik dalgasını zirveye çıkardı. Hem bu ülkelerde milliyetçi çatışmalar başladı, hem de sosyalist blokun dağılması ve sosyalizm idealinin kaybolması tüm dengeleri etkiledi.

Milliyetçi çatışmalar ve ülkeler arası düşmanlıklar her zaman mevcuttu. Ancak iki kutuplu bir dünyanın varlığı bu çatışmaların sınırlı bir düzeyde tutulmasını sağlıyordu. Tek kutuplu bir dünya milliyetçi taleplerin gündeme gelmesini kolaylaştırdı.

İnsanlığın geleceğini temsil etme anlamında sosyalizm idealinin şimdilik sahneden çekilmesi, kapitalizm dışındaki arayışları etkisizleştirdi. Bölgelerdeki ülkeler arasında çıkar çatışmaları daha çok önem kazandı. Milliyetçilik egemen ideoloji haline geldi.

Özellikle az gelişmiş ülkelerde sol muhalefet "iç düşman", sosyalist blok "dış düşman" olarak devletin kendi politikasını yürütebilmesi açısından hedef gösterilmekteydi. Bu iki düşmanın da etkisiz hale gelmesi gözlerin yeni düşınanlara çevrilmesine yol açtı. Bölgesel sorunlar daha çok ağırlık kazandı. Ya da ülke içinde yaşayan azınlıklar düşman olarak ilan edildi.

Milliyetçiliğin Dünyadaki Konumlanışı

Bugün yaşanan tüm altüst oluşun içindeki bu ulusal hareketleri:

- Metropol ülkelerde,

- Eski sosyalist ülkelerde,

- Geri kalmış ülkelerde,

- Ulusal kuıtuluş hareketlerinde farklı özellikte potansiyele sahip hareketler olarak görebiliriz.

Metropol Ülkelerde Milliyetçi Hareketler

Bu tip ülkelerde milliyetçilik hareketlerini şu başlıklar altında inceleyebiliriz:

1- Küçük ulusal toplulukların ulus devlete karşı oluşturduğu milliyetçilik: Genel olarak kültürel sosyal farklılıklar, ekonomik problemlerle de beslendiğinde potansiyel ulusal topluluklarda milliyetçilik eğilimi doğmaktadır. Zenginleşen (Kanada, Quebec) veya yoksullaşan (Korsika, Sicilya) bölgelerde yaşayan ve merkez ülkeden farklı kültürel, sosyal özelliklere sahip topluluklar, milliyetçi davranışlar göstermektedirler. Bu davranışlar özellikle toplum projelerinin farklılaşması ve ayrı devlet veya özerklik talebiyle somutlaşmaktadır.

Bu noktada bir hususun altını çizmek gerekir. "Bugün çağımız ulus devletler çağıdır," diyoruz. Ama şunu da biliriz ki ulus-devlet statüsündeki pek çok ülkede, etnik, dinsel, fiziksel özellikler temelinde ayrışan vb. azınlıklar vardır. Bu azınlıkların ulusal topluluk özelliği göstermesi ancak, ayrı bir organizasyon (Federasyon, bağımsız devlet, özerk bölge vb.) talebinde bulunmalarıyla mümkündür. Ayrı bir toplum projesi geliştirmeyen ama tarihsel, dinsel, etnik, fiziksel özellikleri ayrı olan topluluklar için ulus tanımlaması yapılamaz. (Örneğin ABD, İsviçre'deki topluluklar veya Türkiye'de -Kürtler dışındaki azınlıklar). Ulusal toplulukların milliyetçiliği genellikle metropol ülkelerdeki eşitsizliklerden kaynaklandığı için zaman içerisinde en kolay çıkar yol bulunabilen milliyetçiliklerdir.

2- Irkçı Milliyetçilikler:

Metropol ûlkelerde görülen bu tür milliyetçilikler göçmen işçilere karşı yürütülen saldırganlıklarda somutlaşmaktadır. Eğitimsiz kesimlerin kimlik bunalımı, ekonomik nedenlerle birleşince saldırgan ırkçılığın beslendiği bir zemin ortaya çıkmaktadır. (Dazlaklar ve holiganlar gibi). Avrupalı devletlerin göçmenlerle yabancılarla ilgili aldığı önlemler bu ırkçı hareketleri besleyici niteliktedir.

3- Ortak Avrupalılık Milliyetçiliği:

Kuzey-Güney ayrımında zengin kuzeyden yana olmak şeklinde de sunulan bu tür milliyetçiliklerde zenginlikleri paylaşmamak şeklinde bir çıkar duygusu yatmaktadır. Zenginliklerin kaynağı olduğu düşünülen oluşumlarla entegrasyon çabası, (AT ülkelerindeki entegrasyon gibi) o ülkelerin burjuvazisi tarafından ortak toplumsal hedef haline getirebilmektedir. Uygar beyaz Avrupa’lılar, az gelişmiş "kara kafalı" ülke halklarına karşı bir milliyetçilik duygusu geliştirmektedirler. Bu durumu emperyalizmin milliyetçiliği olarak niteleyebiliriz.

Eski Sosyalist Ülkeler

Bu ülkelerde sosyalizmin çöküşü, merkezi devletin dağılışı büyük bir boşluk doğurdu. Bıı boşluğu insanların en iyi bildiği ideoloji olan milliyetçilik doldurdu. Şu anda sosyalizm bir seçenek değil, kapitalist idealler ve özlemler ön planda. Kapitalizm elbette insanlığın geleceğini temsil edemiyor. Ama bu bölgede egemen olan güç şimdilik kapitalizmdir. Sosyalist ülkelerde son 20-30 yıllık politikalar (özellikle son dönem) ayrıcalıklı bir kesim oluşturdu. Mafya, eski KP bürokratları ve ıuyanık girişimcilerin oluşturduğu bu kesim aynı zamanda milliyetçiliğin bayraktarlığını da yapıyor. Yeni gelişen burjuvazi kendi ideolojisini de yaratıyor.

Özellikle SSCB'deki bazı halklar kabile düzeninden sosyalist düzene geçiş yaptılar. Bu halklar (özellikle Orta Asyâdaki Türki Cumhuriyetler) uluslaşma sürecini yeni yaşıyorlar. Bölgeler arası eşitsizlikler, merkezi sistem zayıtlamaya başlar başlamaz kendini açığa vurdu. Kapitalizmle rekabet mantığı sonucu, Kuzey'deki bölgelere sanayi yığılması nedeniyle Litvanya, Estonya, Moldavya, Letonya gibi cumhuriyetler oldukça gelişmişti. SSCB'den ilk kopanlar da bunlar oldu. Asıl istedikleri bir an önce AT ile entegrasyona giderek dünya ekonomisinin dışında kalmamak ve zenginliklerini diğer cumhuriyetlerle paylaşmamaktı. Yugoslavya'da Slovenya ve Hırvatistan da aynı nedenle ayrılmıştır. Merkezin dağılması her cumhuriyetin içinde yaşayan ulusal toplulukların, cumhuriyetin merkeze karşı ayaklanmasını gündeme getirdi. Daha önce her ulusun kültürel haklarını konuyarak ayakta kalan birlikler, yerini tek tek egemen ulus şovenizmine bırakmaya başladı. (Örneğin; Rusya, Gürcistan...) Doğu Almanya’da milliyetçilik konjoktürüne uygun olarak ırkçılık biçiminde gelişiyor. Birleşmenin faturasını oldukca ağır biçimde ödeyen Doğu Alman gençler, bunun bedelini göçmen işçilere ödetiyorlar.

Geri Kalmış Ülkelerde Milliyetçilik

Bu tip ülkelerde ortayan çıkan milliyetçiliklerin temel özelliği düşman uluslar yaratılmasının öne çıkanrılmasıdır. Bu düşmanlıkların yaratılmasında tarihsel, etnik, dinsel, fiziksel vb. nedenler öne sürülebilmektedir. Temelinde yerel işbirlikçi burjuvazilerin ve emperyalistler arası çıkar çatışmalarının bölgeye yansımasının bulunduğu söylenebilir.

"Milli birlik" ihtiyacı için düşman ulus kavramının geliştirilmesi , iç problemlerden dikkatleri uzaklaştırmak, bölgesel çıkar çatışmaları pek çok az gelişmiş ülke için milliyetçilik kaynağı olabilmektedir.

Azınlık düşmanlıkları da benzer nedenlerle körüklenmektedir. Farklı kültürden insanların bir arada yüzlerce yaşayabildiği bir çok toplumda kısa zamanda düşmanlıklar yaratılabilmektedir. Bu durumun önüne geçebilecek, toplumsal kurtuluşu hedefleyen hareketlerin zayıflığı da gerici tarz milliyetçi aktiviteyi arttıran bir etkendir.

Ulusal Kurtuluş Hareketleri

Ulus-devlet içinde yaşayan tüm halkın (emperyalist işbirlikçiler hariç) haklarını sömürgeci /yeni sömürgeci emperyalist ülkelere karşı savunan ve ulusun önemli bir kısmını temsil yeteneğine sahip örgütlenmelerdir. Bu örgütlenmelerin ulusal özelliği aslında biçimseldir. Mevcut devlet mekanizması ulus-devlet sınırlarını içerdiği için ulusal bir hareket ihtiyacı doğmuştur. Aslında birden fazla ulusal topluluğu da barındırabilir (örnek: Çin).

Bu hareketlerin temel özelliği emperyalizmden kurtuluşu hedeflemesidir. Emperyalizmle işbirliği yapan güçler dışında tüm halkı ortak mücadeleye sevk edebilme hedeflenir. Emperyalist-Kapitalist dünya düzenine karşı altematif bir programın olması, hareketin uzun vadeli başarıları için gereklidir. Aksi halde emperyalizmden siyasal alanda ssğlanan kopma, ekonomik alanda sağlanamaz ve ülke tekrar bağımlı hale gelir. Bütün bu özellikleri nedeniyle ulusal kurtuluş hareketlerinin milliyetçi bir karakterde olmadığını söylemeliyiz.

Ulusal kurtuluş hareketleri günümüzde durağanlıkta olup, alternatif sistem hedefleyememenin tıkanıklığını yaşamaktadır.

Sonuç olarak

* Bir kaç istisna dışında dünyadaki milliyetçi dalga gerici bir karakter taşımaktadır. Emperyalizmden bağımsızlaşmayı değil tam tersine emperyalizme bir an önce entegre olmayı hedeflemektedir.

* Bu dalga, ezilen uluslar arasında bir dayanışma değil, düşmanlık yaratıyor.

* Uluslararası sermayenin entegrasyonu kendi enternasyonalizmini yaratırken, uluslararası işçi sınıfı dayamşmasının zeminini de yaratmıştır. Bu durum tüm olumsuzluklarına rağmen olumlu bir enternasyonalist dayanışmanın ve oluşumun ortamını hazırlamaktadır.

* Sosyalistler 20.yy.'ın başından itibaren Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ilkesini öne çıkararak ulusal hakların savunuculuğunu yapmışlardır. Dünyadaki gelişmelerin ışığında bu politikanın, ulusların özgürce bir arada yaşaması hedefıne ulaşması gerekir.

* Uzun zamandır, ulusların kendi kaderlerini, tayin hakkı ilkesi teorik dayanağını iki kutuplu bir dünyanın gerçekliğinden alıyordu. Emperyalizme darbe vurabilecek nitelikte olan ulusal hareketlerin önderliğini ise genellikle marksizmden etkilenen milliyetçi gruplar yapıyordu. Bu hareketleri destekleyen ve emperyalizme yeniden bağımlı hale gelmelerini önleyebilecek sosyalist bir sistemin olmadığı şu devrede ulusal kurtuluş hareketlerinin başarı şansı yoktur. Latin Amerika’daki gerilla hareketlerinin (özeltikle E1 Salvador örneği çarpıcıdır) silah bırakması, Afrika’daki gelişmeler ve bir ölçüde de PKK'nin son ateşkes çağrısı bu bağlamda değerlendirilmelidir. Ulusal kurtuluş hareketlerinin geleceğinin dünya çapında yükselecek sosyalist bir dalgaya bağlı olduğu söylenebilir.

* Ulusal sorun tarih sahnesinden hemen silinmeyecektir. Sosyalizm koşulları altında da uzun bir süre geçmesi gerekecektir. Ülkeler arası ekonomik eşitsizlikleri giderici yönde tedbirler alınmalı ve özgürce bir kültürel birleşme hedeflenmelidir. Yalnız bu kültürel birleşme kapitalizmin kendi enternasyonalizminin yaptığı gibi asimile edici, emperyalizmin egemen kültürünü dayatıcı değil, Marksizmin hedeflediği gibi kültürlerin özgürce kaynaşması biçiminde olmalıdır. (İletişimin özgürleşmesi ve tamamen demokratikleşmesi, ulaşımın son derece ucuzlaması ülkelerarası giriş-çıkışların gevşetilmesi...)

Kaynakça
Ulusal Sorun, Zafer Üskül, BDS
Sosyalizm ve Ulusallık, Horace B. Davis,· Belge
Milliyetçilik ve Ötesi, E. H. Car, İletişim
Uluslar ve Ulusçuluk, E. Gellner, İnsan
Yüzyılların Gerçegi ve Mirası, Cilt 3 ve 4,16-19 yy., Server Tanilli, Say
'Milliyetçilik Rüzgarları, NPQ, C.I,S,3,1992 ·
The End Of Natıonalizm?, Alex Callınıcos, Internatıonal Socialısm, 51-I991
 Marxizm And The National Question, Socialist Worker Party, (Eğitım broşürü)
Birikim, Eylül 1992
Siyasi Tarih, Oral Sander, İmge
Hollanda’ da Azınlıklar, Ahmet Akğündüz,11. Tez, sayı 11
Milliyetçilik: Nereden Nereye?', 'Uluslararası Düzen, Milliyetçilik ve AT'
Marksizm ve Gelecek, sayı 5
Birikim, sayı 42, 1992
Birikim, 1992, Ocak-Şubat
11.  Tez, 12. sayı
Sınıf Bilinci, Mart 1993, sayı 12
Ulus Devlet Sonrasında Demokrasi, NPQ, Cilt 1, sayı 4


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org