Devrimci Yol ve Tartışma Süreci Üzerine Bazı Düşünceler

Adnan Bostancıoğlu

Tartışma Süreci Yazıları 1'de, bir anlamda bu süreci başlatan "Bir Tartışma Platformu İçin Ön Notlar ya da Satırbaşları" isimli yazıda, dünyada son yıllarda yaşanan bilinen gelişmelerin ardından, sosyalizm mücadelesinin ideolojik-teorik zemininin erozyona uğradığı, bugün genel olarak solun, özel olarak Devrimci Yol geleneğinin önünde duran başlıca sorunun sözkonusu erozyonun yolaçtığı boşluğu doldurmak

  olduğu tespit edilmektedir. Bu yaklaşımı benimseyen insanların ve çevrelerin bir başka ortak kabulü, Devrimci Yol'un böyle bir süreç için en uygun hareket noktasını temsil ettiğidir.

Önce sosyalizmin ideolojik-teorik zemininde ortaya çıkan boşluğun nasıl ifade edildiğine kısaca bir göz atalım...

Boşluk, cevap beklediği söylenen son derece geniş çerçeveli sorularla tammlanmış. Öyle ki, bu sorulara cevap arayışı-özgürlük, eşitlik vb. idealler bir yana bırakılacak olursa Marksist teorinin ve yaşanmış sosyalizm deneylerinin bir bütün halinde sorgulanması gerektiği anlamına geliyor. Daha somut bir ifadeyle, tartışılması ve sorgulanması istenen ideolojik-teorik alan, "siyasal iktidarın ele geçirilmesine ilişkin strateji ve taktik"lerden iktidarın alındığı döneme dair "sosyalist ekonomi, tanm sorunu, özgürlük, devlet, demokrasi ve yönetim sorunları'na kadar uzanmaktadır (TSY 1, s. 37): Gerçekte ise bütün bu soruların ardındaki asıl büyük mesele bir bakıma değişen dünyanın yeniden-kavranışı sorunudur.(*)

Şimdi burada bazı saptamalar yapmak mümkün gibi görünüyor.

Söz konusu soru(n)lar tartışmaya açılmışsa, bugünden verilmiş ve üzerinde mutabakat sağlanmış hazır cevaplar yoktur. Geçmişte verilmiş kısmi cevapların ise "açıklayıcılık" özelliklerini büyük ölçüde yitirdiği bizzat "Divan"ın hazırladığı metinde dile getirilmektedir (TSY 1, s. 37). Öyleyse şunu söylemek hiç de yanlış olmayacak: Tartışma sürecinin seslendiği topluluğu, yani geçmişte Devrimci Yol hareketi içinde yer almış insanları bugün biraraya getiren ortak payda, böyle bir tartışmanın gerekliliği konusunda oluşmuş düşünce birliği, yani bizzat Tartışma sürecinin kendisidir(**). O halde bu süreç içinde, kimse kimseyi öne sürdüğü düşüncelerinden dolayı, 'inkarcılık' vb. ucuz suçlamalarla "mahkum etmeye" kalkışamaz. Kaldı ki, Tartışma Süreci içinde yer alan topluluğun bu tür ucuzluklara prim vermeyecek olgunlukta olduğunu düşünüyorum. Herşeyden önce asıl ihtiyacımız, içinde bulunduğumuz tıkanıklığı aşmaya dönük yeni fikirler ve yaklaşımlardır.
Burada ikinci bir noktanın daha altı çizilmeli. Tartışma sürecinin ortaya koyduğu sorunsal, yukarda da belirtmeye çalıştığım gibi özgürlük, eşitlik vb. idealler bir yana Marksist teorinin ve yaşanmış sosyalizm deneylerinin bir bütün halinde sorgulanması ve eleştirisidir. Bu ise, baştan kabul etmek gerekir ki; kesin sonuca ulaştırılması mümkün bir uğraş değildir. Zaten Marksist teorinin sürekli değişime/ gelişime açık doğası ve oluşumundan bu yana, sosyalist dünya görüşünün içinde yer alan farklı eğilimlerin bir tür tartışma nesnesi olarak varolması, böyle bir kesin sonuç beklemenin yersizliğine yeterince işaret etmektedir. Diğer yandan, "1. Turun Kısa Değerlendirmesi' başlıklı yazıda da (TSY 1, sf.102) belirtildiği gibi amaç, "Sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona erişi"nin ardindan "yeni bir duruş noktası" saptamanın gerekliliğidir. Bu saptamanın bir başka ifade ediliş biçimi, "Devrimci Yol hareketinin, bugünün koşullarında nasıl bir siyasi çizgiye oturacağı, ne tür siyaset tarzı izleyeceği" olmalı sanıyorum...

Ancak, böylesine sarsıcı tarihsel dönemeçlerde, herkesin mutabık kalacağı "yeni bir duruş noktası" saptamak kolay iş değildir. Daha açıkçası, bugün "ortak sorulara ulaşıldığı" söylense bile (bence bu dahi epey kuşkulu bir saptama), bu, yarın ortak cevaplara varılacağı anlamına gelmez; yani birbirinden farklı "duruş noktaları "nın ortaya çıkması şaşırtıcı olmamalıdır. Yolların ayrılması kuşkusuz kolayca yapılabilecek bir seçim değildir ama "ayrılmayalım"ın bedeli bir yanlışlığa ortak olmaksa, bu bedel ödenmemelidir.

Burada bir yanlış anlaşılmaya neden olmak istemem. Politik olarak birbirinden farklı yerlerde duran insanlar ortak politikalar üretip hayata geçiremez demiyorum. Aksine asıl buna inanıyorum. Yani düşünce farklılıklarının bir tür zenginlik olarak görüldüğü ve bastırılmadığı yapıların, daha canlı ve üretken organizmalar olduğunu düşünüyorum. Bence, bu noktada sorun; farklılıkların ortaya çıkması değil, çıkmaması. Yani farklılıkların ortaya konulmasından kaçınarak "birlikmişiz gibi" yapmak. Bu tutumun da ne kadar köreltici ve yıpratıcı olduğunu yeterince yaşadığımızı sanıyorum. Öyleyse "birlikmişiz gibi" yapmanın kendisi bir yanlışlıktır ve bir bedeldir. İkincisi, farklılıklara tahammül edemeyen, ya da farklılıklara rağmen ortak programların oluşturulabileceğine inanmayan anlayışlarla birarada olmakta ısrar etmek de yanlıştır ve bir bedeldir. "Ödenmemeli" dediğim bedeller işte bunlardır.

Başta da belirttiğim gibi, Tartışma Sürecinin önüne koyduğu soru(n)lara cevap arayışı için DY geleneğinin en uygun hareket noktası olduğu sıkça dile getiriliyor.
Burada da bir sorunun altını çizmekte yarar var. Bu sıkça gönderme yapılan 'Devrimci Yol' ile anlatılmak istenen nedir? Soru tuhaf görülebilir; ama biraz üzerinde durursak, öyle pek de basit ya da gereksiz bir soru olmadığı anlaşılacaktır.

'Devrimci Yol' derken kastedilen hakim ve yaygın anlamlandırma, 1970'li yılların ikinci yarısında Devrimci Gençlik olarak Türkiye'nin siyaset gündemine giren, 1977'den itibaren kendini Devrimci Yol adıyla tanımlayan, 1980'e gelirken müthiş bir kitlesel güce ulaşan, ama 12 Eylül'den kısa bir süre sonra merkezi yapısı dağılan, bir anlamda söz konusu döneme damgasını vurnıuş siyasal hareket. Yani hepsi 4-5 yıla sığdınlabilecek bir süreç. İşte problem de burada. Çünkü 12 Eylül'ün hemen sonrasında hareketin dağılmasıyla tarih durmadı. Hiç kimse için durmadı; Devrimci Yol için de durmadı. Sene 1993... Yani, Devrimci Yol'dan sözedilirken hesaba katılması gereken bir 13 yıl var. Bugün 'Devrimci Yol' vakıası üzerine birşeyler söylenecek, bir hesap yapılacak vb. ise bu 13 yıl çok önemlidir; hesaba katmayanlara yazık olur. Çünkü hiçbir şey 13 yıl önceki gibi değildir. Bu 13 yıl boyunca dönemin kendine özgü sorunları, ilişkileri, çatışmalarıyla bir tarih olmuştur; yani ortada artık tayin edici öneme sahip bir yaşanmışlık vardır.

Geçmişte Devrimci Yol hareketini oluşturan insanlar geçen süre içinde, deyim yerindeyse büyük ölçüde 'atomize' olmuşlardır. Kimi kendi bilinçli tercihiyle, kimi hayatın karşı konulması güç dayatmalanyla siyasal hayatın dışına düşmüşlerdir. Kimileri ise bütün bu tercihler ya da dayatmalara karşı bir çeşit direnme halinde, çeşitli düzeylerde siyasal bir ortamın içinde yaşamıştır. Siyasal kimliğini "Devrimci Yolcu" olarak tanımlayan insanlar, kır gerillacılığından SHP il-ilçe. yöneticiliğine, mültecilikten dergiciliğe, sendikacılıktan 'örgütçülüğe' kadar uzanan çok geniş bir siyasal zeminde faaliyet göstermişlerdir. Birbirlerini beğensinler ya da beğenmesinler, hepsinin ortak paydası, bir biçimde siyasal faaliyet içinde olmak ve "Devrimci Yolculuk" kimliğine sahip çıkmaktır.

Sonuçta, bir zaman aynı bütünün parçası olma özelliği taşıyan bu kütle; bugün, sosyal, ekonomik, siyasal bir ayrışmaya uğramıştır. Ama şunu da gözden uzak tutmamak gerekir: Bütün bu dönem boyunca Türkiye'de, bütünlüklü bir siyasal programdan yoksun bile olsa, sol bir muhalefetten söz edilecekse -Kürt hareketini bunun dışında tutuyorum- bu muhalefet hareketinin omurgası, yine geçmişte Devrimci Yol hareketi içinde yer almış insanlar olmuşlardır.

Burada kritik bir nokta vardır: Genel muhalefet hareketi içinde yer alan Devrimci Yolcular ortak bir siyasal perspektif oluşturamamış, doğrusu bunu fazlaca zorlamamışlar, aksine birlikte tavır geliştirme çabaları, çoğunlukla her mücadele alanının kendi içinde, onun gerektirdiği kimlikle ve o mücadele alanının özgül ihtiyaçlarına cevap verme çabasıyla sınırlı kalmıştır. İnsan haklarından, kamu çalışanlarının sendikalaşma mücadelesine kadar bir dizi alanda bu sonucu görmek mümkündür. Bu anlamda, bugün şu ya da bu ölçüde aktif siyasal yaşam içinde yer alan Devrimci Yolcular için merkezi ve bütünlüklü. politikalardan çok, lokal ve bulunduklan kesimlere ilişkin politikalar öne çıkmış, anlamlı hale gelmiştir. İlk bakışta olumsuzluk gibi görünen bu tanım aslında farklı bir olumlu boyutu içinde taşımaktadır. Lokal ya da dar politikalar genellikle bu politikaları bizzat yürütecek insanların doğrudan insiyatifiyle oluşur, gelişir; bu yanıyla da söz konusu özel alanın gerçeklerinden ve gereklerinden uzak bir yerlerde tayin edilmiş politikalardan daha sağlam ve işe yarardır. Daha önemlisi, insanların düşünme ve fıkir üretme; demokratik karar alma deneyimleri zenginleşir. Nitekim, son dönemde yaşanan süreç bu ifade ettiğim olumlulukları büyük ölçüde taşımıştır.

Sonuç olarak Devrimci Yol hareketinden geriye kalan `birşey' vardır. 'Birşey' kelimesi bir küçümseme ifadesi olarak görülmemeli. Aksine, bana kalırsa, bulundukları alanlarda 'bir merkezin' önlerine koyduğu politikalara ihtiyaç duymadan, o alanın politik gereklerini kendileri tayin edip, olabildiğince hayata geçirmeye çalışan insanların varlığı, gelecek açısından en umut verici tutanak noktasıdır.

Durumu bu şekilde tanımladıktan sonra, öncelikle ne yapılmaması gerektiğine değinelim.

Tartışma Sürecinin sonucunda klasik anlamıyla "hareketin toparlanmasını" beklemek, süreci bu yönde zorlamak herhalde yapılabilecek en ciddi hata olur. Hemen "hareketi toparlamak"tan ne anladığımı söyleyeyim. Geçmişte Devıimci Yol içinde yer almış, bugün çeşitli alanlarda demokratik, siyasal çalışma yürüten insanları merkezi bir yapı içinde, tek bir siyasal otoriteye tabi olarak biraraya getirme çabası.. "Hareketi toparlamak"tan kastettiğim bu. Yoksa, siyasal mücadelenin, örgütlü bir mücadele olduğu, her örgütlü mücadelenin de asgari bir merkezileşmeye gerek duyacağı gerçeğini reddetmiyorum. Ama daha işin başında, yıllardır çeşitli alanlarda mücadele yürüten iradeleri yok sayarak girişilecek tür 'merkezileşme' tavrı kabul edilemez. Böyle bir yönelim, birbirinden farklı her siyasal alanın özgünlüğünü, bu özgünlüğün taşıdığı canlılığı ve üretkenliği köreltecektir. Kaldı ki; artık kendini, kendinden menkul bir biçimde siyasal otorite olarak sunan ve herkesin etrafında toparlanmasını bekleyen anlayışların karşılık bulamayacağını düşünüyorum.

İlk elde yapılması gereken, ya da daha doğru bir ifadeyle yönelinmesi gereken anlayış, yukarıda sözünü ettiğim farklı toplumsal/siyasal alanların kendi iradeleriyle oluşturacakları demokratik birliktir. Kuşkusuz böyle bir birlik doğrudan siyasal mücadelenin bir organı olarak görülemez. Ama, sözgelimi bu yapının organize edeceği bir Kongre'yle siyasal bir örgütlenmeye evrilmek mümkün olabilir. Ancak bütün bu sürecin demokratik ve açık bir zeminde yürümesi gerekir. Burada hemen akla gelen bir soru olduğuna kuşku duymuyorum: 'Demokratik ve açık zemin le ne söylemek istediğim. Birincisi, her temsili konum, temsil edilen kesimin seçimine dayanmalıdır ve her temsilci, seçenler tarafından geri alınabilmelidir. İkincisi, bütün bu süreç hiçbir konspiratif ilişkiye girmeden açıkça yapılmalıdır. Aslında söylemek istediğim yapılacakların 'yasal' yapılması ama Türkiye'deki yasaların uygulanmasındaki keyfılik bu noktada bazı sorunların doğmasına yol açabilir muhtemelen de açacaktır. Bu anlamda, sürecin 'yasal' olmadığı iddiasıyla gelebilecek engellemelere karşı direnmek ve sürdürülen çabayı her düzeyde savunmak gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle, her türlü engellemeye, yani 'yasa-dışı' ilan etmeye direnmeyi içerdiğini ve daha kapsayıcı olduğunu sandığım 'açıklık' kavramını kullanıyorum. İsteyen buna düpedüz 'yasallık' diyebilir; doğrusu bundan da bir rahatsızlık duymam. Yeri gelmişken; zaten son 6-7 yıldır yaşanan sürecin "yasallık/yasadışılık" bağlamında bundan farklı olduğunu kim söyleyebilir? Çık ortaya, paneller, toplantılar düzenle; gazeteler, dergiler çıkar; ilanlar ver, röportaj yap; dernekler, sendikalar kur; festivaller, şenlikler düzenle, sonra da "yeri gelince" ama sadece "yeri gelince" konspirasyondan, illegaliteden vb. sözet. Kendi kendimizi kandırmayalım. Zaten bunu samimiyetle yaparsak "yasallık / yasadışılık" tartışması kendiliğinden biter.

Bu konunun üzerinde durulması gereken önemli bir boyutu var. Söylediklerimden, "son 10 yıldır zaten bir biçimde yasal ya da açık siyasal faaliyetler içine girmişiz; artık istesek de yasadışı ya da gizli siyasal faaliyetler yürütemeyiz" gibi bir sonuç çıkanlmamalı. Çünkü koşullar, gizli bir örgütlenme gereğini dayatırsa, bugün içinde bulunduğumuz hayat biçiminin şöyle ya da böyle olması önemini kaybeder; yani, siyasal mücadelenin bu dayatmasına uymak zorundasınızdır ve bir kere buna karar verince, artık yapmanız gerekenler daha çok 'teknik' sayılabilecek işlerdir.

Bu anlamda, benim açıklığı savunurken öne sürdüğüm gerekçe, bugün herbirimizin içinde bulunduğu öznel durumlar değil; aksine açık politika yürütmenin 1990'lar Türkiye'sinde nesnel bir zorunluluk olarak orta yerde durmasıdır. Yukarda "hayatlarımız"dan sözetmemin asıl nedeni, bugün, siyasetin 'gizlilik', 'illegalite' vb. zeminlerde yürütülmesi gerektiğini açık ya da zımmi savunanların bile gündelik hayatlarının, yaşadığımız bu nesnel koşullar altında ezilmesi ve savundukları siyasal çizginin gereklerine uygun davranmaktan ne kadar uzak olduklarıdır.

Evet, bugün, yani 1990'lar Türkiye'sinde, sosyalistlerin siyasal mücadeleyi açık ve demokratik bir biçimde yürütmeleri, nesnel bir zorunluluktur. Tersine bir mücadele anlayışının, yani gizli örgütlenmenin, merkezine zora dayalı mücadele biçimlerini koyan siyaset tarzının şartları ortadan kalkmıştır (***). Bugün önümüzde duran temel sorun, "sosyalizmi inanılabilir bir program olarak sunmak ve buna dayalı uygun toplumsal pratik yaratabilmek"se (TSY 1, sf27), bu ancak, açıkça ve orta yerde, yani derdimizi anlatacağımız insanlarla yüzyüze gelerek, yani fiziksel varlığımızla kamuoyunun gözleri önüne çıkarak; yani hayatın içinde yapılabilir. Hareketin şimdi isimlerini bile hatırlamadığımız köylere, kasabalara, mahallelere değin yayılmasının gerisinde yatan gerçek de budur. Herhalde bugün hiç kimse, Fatsa’da olup bitenlerin "illegal bir örgütün marifetleri" olduğunu söyleyemez.

Kuşkusuz bu konunun tartışmaya açık bir çok yönü vardır. Zaten tartışılacaktır da... Her şeyden önce, özellikle THKP-C geleneğinden gelen, moral gücünü uzun yıllar Küba, Vietnam vb. devrimlerin 'büyüsü'nden alan, 1970'li yılların kendine özgü koşullarında, siyasal mücadeleyi silahlı biçimler altında yürütmek durumunda kalan bir hareketin, bugün böylesine tarihsel bir dönüşümü fikri olarak gerçekleştirmesi zor ve sancılı olacaktır. Ama bunlar göze alınmadan siyaset yapmayı düşünmek, 'iyi niyet'den öte bir anlam ifade etmez.

Kabaca ifade etmeye çalıştığım çerçevede girilecek bir yönelim aynı zamanda, şu ya da bu nedenle aktif siyasal yaşamın dışında kalmış, ama devrimci ve muhalif kimliğini savunmuş, muhafaza etmiş insanların, yani en geniş Devrimci Yol potansiyelinin doğrudan siyasetle bağ kurabileceği kanalların oluşmasına imkan sunacaktır: Aynca, solun geçmiş zaaflarından arınmayı da temel bir yönelim/görev olarak kavrayan bir yapılanma, demokratik mücadele zemini içinde yer alan muhalif hareketlerle de başlangıçta, en azından yakın temas oluşturına, yeni bir dinamizm ve yeni bir çatı işlevi kazanma şansına sahip olacaktır.
Ama bütün bu siyasal tercihlere yönelmek için fazla vaktimiz kaldığı söylenemez.

(*) Tartışma Süreci içinde tanık olduğum bir tutuma değinmeden edemeyeceğim. Bu ‘dünyanın yeniden-kavranışı' sorunu kimilerince itiraza konu oluyor. Genellikle itirazlar, Marks'ın Feurbach'a karşı 11. Tezi'ne atıf yapılarak "devrimcilerin yapması gerekenin dünyayı değiştirmek olduğu" gerekçesi ile gündeme geliyor. Aslında belirtmeye bile gerek yok; Marks'ın vurgusu, dünyanın yalnızca yorumlanmasıyla yetinmenin eksikliğidir. Kaldı ki; değiştirmeyi önünüze koyduğunuz bir şeyi zaten kavramak zorundasınızdır. Diğer türlüsü kendi kafanızdaki hayali dünyayı değiştirme uğraşı olmaktan öte gitmez.

(**) Burada "ortak bir geçmişin paylaşılıyor olduğu" söylenebilir. Ancak, bana kalırsa geçmişte aynı hareket içinde yer almış olmak, bugün de birlikte olmak için ne yeterli, ne de gerekli koşuldur. Kuşkusuz ortak bir formasyona sahip olmanın işleri kolaylaştırıcı bir yönü vardır. Ama bu özelliğin, içinde bulunduğumuz konjonktürde, genel bir siyasal birlik için öyle çok ciddi imkanlar sunduğunu düşünmek fazla iyimserlik olur; bu anlamda, yanıltıcıdır. Ortak formasyon, ancak somut ve tanımlı pratik girişimlerde yarar sağlar.

(***) Burada kimse çıkıp PKK örneğini filan vermesin; o, çok farklı siyasal, tarihsel, sosyal ve hatta coğrafı koşulların gerçeğidir.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org