Sosyalist Hareketin Krizi ve Tartışma Süreci

Erkan Aslan

Tartışma sürecinin başlamasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçti. Bir yıl toplumların tarihinde belki bir nokta bile değil! Ama iletişim çağında, büyük alt-üst oluşlara gebe olan ülkemizde bir yıl hiç de az zaman değil. Bir yılda ne kadar mesafe aldık, neyi amaçlıyorduk, nereye vardık, bir iddiayı ortaya çıkarabildik mi, fiili bir taraf olmanın koşullarını yaratabildik mi, her düzeyde alternatif olabilecek devrimci bir hareketin oluşumu için ideolojik-politik bir birikimi sağlayabildik mi? Yaşanan süreç örgütlenmeyi ve politik çıkışı, belirsiz bir geleceğe

  ertelemeyen, bilinçle yaşanan devrimci bir iddiayı ortaya çıkarabilen, ne istediğimizi bildiğimiz, 'tartışıyoruz' diyerek yılları kaybetmediğimiz bir süreç olmalıydı. Bir yıl sonra yolun neresindeyiz? Üzerinde devrimci militan bir hareketin yükselebileceği ideolojik-politik bir çerçeveyi ne ölçüde oluşturabildik? Elbette var olan kaosun içinden çıkış öyle kolay olmayacak.
DY camiası yıllardır belirsizlik içinde yaşıyor. Emekçi yığınlarda bize yönelik beklentiler bir umuda mı dönüşüyor yoksa belirsizliğe mi? Politika yapabiliyor muyuz? Son derece hızlı gelişmelere sahne olan ülkemizde bizler ne ölçüde tarafız? Tartışma sürecinin ihtiyacına uygun bir yayın faaliyeti yaratabildik mi? Örgütsel alanda ciddi adımlar atabildik mi? Soruları çoğaltabiliriz. Bu sürecin ne ölçüde başarılı olduğu, bu sorulara verilebilecek olumlu yanıtlarla ölçülebilir.
Sosyalist hareketin hemen her alanda yaşadığı krizin iyice açığa çıkmasından, dünya çapında genel bir alt-üst oluş ve gerileyişten sonra sosyalist hareket içinde çok yoğun tartışmaIar yaşanmaya başlandı. Bir taraftan klasik doğmatik çizgilerin varolan tartışmalardaki olumsuz etkileri devam ederken diğer taraftan soruna daha sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşan çevrelerin ve bağımsız aydınların süreci iyice belirsizleştiren yaklaşımları tam bir kaosun yaşanmasına yol açıyor.
Hiç bir şey olmamış gibi devam eden çizgileri anlamak mümkün. Onların bugünkü varlık gerekçeleri klasik söylemle, dar pratikçiliğin devam etmesiyle oluşuyor. Etkileri de o ölçüde sınırlı. Ama sorun, daha çok, gelişmeleri sorgulama gereği duyan çevrelerde başka boyutta ortaya çıkıyor: Sınıf hareketinden ve pratikten kopuş! Çözüm soyut teoride, daha çok hayatın dışında aranmaya başlıyor.
Devrimci hareketimizin son bir yıldır yaşadığı süreci organize bir tartışma süreci diye adlandırmak çok zor. Bu süreci karakterize eden temel özellikler; sürece egemen olan kendiliğindenlik, belirsizliğin devam etmesi, iddiada çok geri bir noktaya çekilinmesi, siyasal mücadelenin görevlerinin ihmal edilmesi, pratikten kopuştur.
Toplumsal gelişmelere yön vermek yerine belirsizlik yaşanmaya başlarsa, devrimci eylemin oluşumunda öncülük etmek yerine gelişmeler beklenerek onun içinde yer alınırsa, bizler toplumsal gelişmeleri değil toplumsal gelişmeler bizleri yönlendirir. Bunun adı da, kendiliğindenciliğe teslim oluştur. Bilmeliyiz ki, bugün attığımız adımların sonuçlarını hemen alamayacağız. Belki kendimizi boşluğa seslenmiş gibi hissedeceğiz. Yâni iğneyle kuyu kazacağız.1970'lerdeki gibi; büyüyen toplumsal hareketi örgütlemeye çalışmak ve onun arkasından koşmak yerine, toplumsal muhalefetin önünden koşturarak onu büyütmeye çalışacağız. İşte o zaman ideolojik-teorik konuların çözümüne yönelik çabalarımız sonuçlarını vermeye başlayacak ve de yığınları kazanabileceğiz. Çünkü bugün ideolojik-teorik gibi görünen pek çok sorun pratik sorun haline gelmiştir. Örneğin: emekçi yığınların devrimci eyleminin sürekliliğinin önemi sosyalist demokrasi anlayışı, parti-kitle-örgüt ilişkisi, bürokrasi tehlikesi, emekçi kitlelerin insiyatiflerinin, iradelerinin fiili bir hal alması vb. sorunlar bugünün de pratik sorunlarıdır.
Açık ki son yirmi yıldır dünyada ve ülkemizde yaşanan yenilgiler SSBC ve benzeri sistemlerin çöküşü, sosyalist hareketin yaşadığı ideolojik-teorik krizi derinleştiriyor ve-politik mücadeleyi tıkayan özellikler taşıyordu. Ama bugünkü gibi gelişmelerin önünde başlı başına bir engel değildi. Elbette bu sorunlara bir bakış sunmadan, tüm sürecin muhasebesini yapmadan kalıcı adımlar atmak çok zor. "Biz zaten söylemiştik, tarih bizi haklı çıkardı" vb. türünden düşüncelerle sorunun altından kalkmak mümkün değil. Yaşanan kriz tüm solu etkiliyor. Devrimci Marksist hareket, yıkılanla birlikte emekçi yığınlar için bir cazibe odağı, umut olmaktan çıkmıştır. Ama sorunun kısa sürede kolayca çözülemeyeceği de ortada. İdeolojik-teorik konularda kendimizi yenileyerek toplumsal muhalefetin büyümesini bekleyerek atağa kalkacağımızı düşünmek son derece şaçmadır. Herşeye rağmen, toplumsal muhalefet kendiliğinden büyüse bile eğer sosyalist hareket devrimci eylemi yükselterek, yığınları örgütleme ve muhalefetini geliştirme çabası içinde değilse böylesi bir gelişmeye müdahale şansına da sahip olamaz. Yani uzun süre bu sorunlarla birlikte yürüyeceğiz; bu yüzden önümüzdeki süreci, örgütlenmeyi belirsiz bir geleceğe ertelemeyen, bilinçli-devrimci bir iddiayı ortaya çıkartabilen, ne istediğimizi bildiğimiz, tartışıyoruz diye yılları kaybetmediğimiz bir süreç olarak yaşamalıyız.
Devrimci hareketimiz bu sorunların yanı sıra moral bir sorun da yaşıyor. ·Açık ki son on yıldır dünyada ve ülkemizdeki gelişmelerin olumsuz sonuçları bizleri moral olarak da etkiledi. Eğer bugünkü moralimize uygun bir çizgi bulmaya çalışır ve sosyalist hareketin ideolojik sorunlarına çözüm üretmeyi moralimize uygun çizgi üretmeye dönüştürürsek, bu bizi yokoluşa götürür. Aksine · ideolojik-teorik sorunlara çözüm üretme sürecini aynı zamanda devrimci eylemi yükseltme süreci olarak da kavrarsak, moral sorunlar kısa sürede aşılır.
Sosyalizm; komünizme, sınıfsız topluma geçiş sürecidir. Sosyalizm proletaryanın iktidarıdır, toplumsal mülkiyettir, sömürünün son bulmasıdır, vb. Bunların hepsi doğru ama asıl olarak sosyalizm, proletaryanın kendi iradesini egemen irade haline getirip, özelliği gereği tüm egemen sınıf iradelerini yok etmesi, bu amaçla bağımsız devrimci eylemini egemen hale getirmesi sürecinden başka bir şey değildir. Yani sosyalizm emekçi sınıfların kendi iradelerini egemen irade haline getirmek için giriştikleri eylemlilik sürecidir. Ne zaman ki emekçi sınıflar bu amaçla eylemlilik sürecine başlarlar o zaman sosyalizm süreci de başlar. Sürecin asıl öznesi emekçi sınıflardır. İktidarın ele geçirilmesi bu süreçte yalnızca yeni bir aşamayı ifade eder: Yoksa hiç bir şekilde sosyalizm süreci iktidarın ele geçirilmesiyle başlamaz. Tam da bu noktada sosyalizmi iktidar sorununa indirgeyen ya da biçimlerde arayan görüşler, proletaryanın tarihi eyleminin önemini anlamayan; devrimci eylemi ya iktidarın ele geçirilmesiyle sınırlayan, ya da sosyalizmi biçime indirgeyen görüşlerdir. Sosyalizm, proletaryanın kendi egemenliği için giriştiği eylemlilik sürecinin tümüdür. Sosyalizm ne zaman başlar; proletaryanın kendi adına tarih sahnesine çıkışıyla. Proletaryanın insanlık adına tüm entellektüel birikimini kendi eylemiyle birleştirmesiyle.
Daha özgür ve sömürüsüz bir dünya tasarımı olmadan devrimci pratik olamaz. Ama tarihte bu tasanm ile gerçeklik, hep çelişmiştir. Bu bir bakıma, olması gereken ile olabilirlik arasındaki çelişkidir de. Sınıflar mücadelesi tarihi; istenen ile, ideallerle, sınırlı bir zaman ve olanaklarla gerçekleştirilebilecek olan arasındaki çelişkidir de. Paris Komünü deneyinde isyancıların idealleri vardı. Onlar özgür, sömürüsüz, banş içinde bir dünya istiyorlardı. Ama diğer taraftan 1870'lerin Avrupa ve Fransa gerçeği vardı. Komünarlar bu çelişkiyi birincisi lehine çözme becerisini gösteremedikleri ve bunun olanaklarına sahip olamadıkları için isyanları kısa süre içinde bastırıldı.
Aynı çelişkiyi Rusya proletaryası ve Bolşevikler de yaşadilar. Onlar da komünarların ideallerine sahiptiler. Savaşın ortasinda bir dünyada, yoksul ve geri bir ülkede insanlığın tanık olduğu en büyük eylemliliği gerçekleştirdiler. Varılmak istenen yer, o günkü Rusya'dan son derece uzaktı. Bunun için haklı olarak aşırı iradeci olmak gerekiyordu. Rusya proletaryasının eğitim seviyesi de; politik kültürü de sınırlıydı. Sanayileşme henüz başlamıştı. Geri bir ekonomi söz konusuydu. Teknolojik gelişme de bilgi birikimi de sınırlıydı. İktidarın ele geçirilmesiyle de ülkede kaos yaşanmaya başlandı. Beklenenin tersine devrim, gelişmiş Avrupa'ya sıçramadı. Lenin'in sovyet organları ve fabrika komitelerinin iktidarın icrasına ilişkin önemine vurgusuna rağmen proletarya- o günkü bilinciyle, var olan karmaşık sorunların üstesinden gelemiyordu. Emekçi sınıfların eylemi yer yer yine yıkıcı olabiliyordu. Halbuki "bir aşçının bile devleti yönetmeyi öğrenmesi gerekiyor"du. Yaşanan kaosun üstesinden şimdilik ancak parti içinde yoğunlaşmış Marksist aydınlar gelebilirdi! Partinin öncülük işlevi abartıldı. Proletaryanın eyleminin tarihi önemi küçümsendi. Proletaryanın eyleminin yerini partili aydının eylemi aldı. Daha sonraları parti üst yönetiminin, demokrasi kültüründen yoksun parti şeflerinin öne çıkması, bu yönelimin bir sonucudur. Yoksa tarihin yalnızca kişilerin şahsında yargılanması açıklayıcı değildir. Proletarya eylem içinde bilinçlenip kendi gerçek gücünü gösteriyordu. Onun etkinlik alanını üretim süreciyle (ki oradaki etkinliği de üretmekle sınırlandırılmıştır) sınırlamamak gerekiyordu. Proletaryanın devrimci eylemi varsa proletarya bağımsız bir sınıf olarak vardır. Proletarya kendi egemenliğini ancak eylemiyle sağlayabilir ve sürdürebilir.
Proletarya iktidarının anlamı onun doğrudan egemenliğidir. Yoksa eylemden yoksun proletarya örgütlülüğü, içi boş bir biçimden başka birşey değildir. İşte 1917'lerde başlayan süreç, 1991 Sonbaharında sona ererken, proletarya 1920'lerdeki bırakıldığı yerdedir. Proletarya 70 yılın seyircisidir. Parti onun her eyleminden korkar hale gelmiştir. Diğer ülkelerde de, bir biçimiyle "Sovyetik model" aynen uygulanmıştır. Bu yüzden yaşanan trajedinin altında asıl olarak bu gerçek aranmalıdır. Proletaryanın eylemi yoksa demokrasisi de, diktatörlüğü de, iktidarı da yoktur. Sosyalizm emekçi sınıflar adına, iyinin-güzelin yapılması değil, bunu doğrudan proletaryanın yapmasıdır. Sosyalizmi diğer tarihsel süreçlerden ayıran en temel özelliklerden biri de budur.
Türkiye solunda da, sosyalist hareketin krizini, ideolojik sorunlarını öne çıkaran tek tek sosyalist aydınlar veya politik grupların büyük çoğunluğu aynı yanılgıya düşmektedir. Proletaryanın egemenlik biçimlerinin hangisinin daha ideal olduğu, kendi egemenliğini daha iyi sürdürebileceği, örgüt içi demokrasi, proletaryanın iktidarı denetleme araçları, doğrudan demokrasinin nasıl uygulanacağı, özgür seçimler, çoğulculuk, parti-sınıf ilişkisinin yeni biçimleri, sosyalizme uygun · ekonomi, fabrikasyon, teknoloji, üretim sürecinin ve devletin doğrudan sınıf tarafından yönetilmesi vb.üzerine yapılan tartışmalar anlamlıdır. Ama proletaryanın en büyük egemenlik yolu ve aracı, kendisi için eyleminden, eylem örgütlerinin kalıcılığından başka birşey değildir. Yani proletaryanın eylemi siyasal iktidarın ele geçirilmesi ile sınırlandırılamaz. İktidarın ele geçirilmesinden sonra sınıf olarak kendisini yok edene kadar değişik boyutlarda ve biçimlerde devam eder. Bu yüzden, var olan tartışmalar büyük ölçüde sorunun bu yönü üzerine; proletaryanın eyleminin kalıcılaşmasının nasıl olacağı, hangi biçimlerle ne tür sıçramalarla devam edeceği üzerine olmalıdır.
O halde proletaryanın bağımsız devrimci eylemi nedir? Kendisini doğrudan egemen sınıf haline getirecek bir sınıf olarak, kendisini de yok edecek sosyal-siyasal-ekonomik alanlardaki çalışmalarının, faaliyetlerinin tümüdür. Halbuki bilinen sistemlerde, proletaryanın etkinliği üretim alanı ile sınırlanmış, bu alanda bile, üretici olmaktan öteye gidememiştir. Proletaryanın etkinliğinden anlaşılması gereken, nicelik olarak bütün bir sınıfın etkinliği değil, nitelik olarak; kendisi için sınıf olmuş sınıf bilincine sahip, kendi çıkarlarını, iradesini eylemi ile ifade edebilen sınıfın etkinliğidir. Bilinen sosyalist uygulamalarda emekçi sınıflar salt siyasal etkinlik alanından dışlanmadılar. Ekonomik alanda da yalnızca eğitilecek iş gücü olarak görüldüler. Sanayide, tarımda işgücü olarak kaldılar. Planlayan-dağıtan-tasarlayan olamadılar. Bu alanı da teknokrasi doldurdu.
Sovyetlerde üretim artışında izlenen yol, kapitalistlerin izlediği yol olmuştur. Sosyalist ekonomi, sosyalist insanın çok yönlü ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde değil, kapitalist-emperyalist sistemle rekabetin ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde plânlanmış-geliştirilmiştir. Üretimi arttırmak ve teknolojiyi geliştirmek temel hedef olmuştur. Kapitalist ekonomiye özgü insanı makineye bağlayan Ford-Taylor-Band vb. sistemler, üretimin temeli olmuştur. Halbuki üretimi artırmak ve teknolojiyi geliştirmek yetmiyor, bunları sosyalist bir anlayışla ele almak gerekiyor. Kapitalizm ekonomiyi kendi ihtiyaçlarına göre geliştirirken, sonuçta insan için gerekli olan şeyleri de.üretmek zoıunda kalır. Ama kapitalist sistemde asıl hedef kar, daha büyük kardır. Halbuki sosyalist toplumda öne çıkan İNSAN, İNSAN'ın ihtiyaçları ve ÖZGÜR'leşmesidir. Eğer kapitalist bir ekonomiyi ele alip, mantıkta temel bir değişime gitmeden sosyalist ekonomi haline dönüştürmeye çalışırsanız, yalnızca biçimi zorlamış olursunuz. Sosyalist ekonominin mantığı tümüyle ayndır. Sosyalist ekonomi kendiliğinden yoktur. O emekçi yığınların "ekonomi boyutlu" eyleminde yeniden yaratılacaktır. Parti, Sovyetler Birliği'nde koşullara teslim olarak, verili koşullarda geri bir sınıfın sosyalist dönüşümleri kendi eylemiyle yapamayacağını düşünerek, öncünün fonksiyonunu abartmış, kendini sınıfın yerine koymuştur. Halbuki, partinin öncülüğünün anlamı, proletaryanın devrimci eylemine öncülük, yol göstericilik yapmak; sınıfın eylemini daha ileri aşamalara sıçratmak, ileri biçimlerde örgütlemektir. Eğer bir toplumsal gelişme kendi dinamikleri üzerinde ve kendi doğal yasalarının işlerliği ile olmuyor da dışardan müdahaleyle çarpıklaştırılıyorsa, bu çarpıklığı sürekli kılabilecek bir güce ihtiyaç doğar, ki bu güç kendini hem yasa yapıcı hem de toplumsal dinamiğin kendisi olarak görür.
Özet olarak: Ne zaman ki, proletaryanın devrimci eylemi iktidar amacıyla sımrlandı ve eylemin sınıfın kendi iradesini egemen hale getirmesinin tek yol olduğu kavranamadı, proletaryanın eyleminin yakıcı tayin edici rolünün yerini biçimler ve kurumlar almaya başladı; o zaman parti kendi eylemini sınıfın eyleminin yerine geçirdi. Böylece, soşyalist hedeflerden uzaklaşılmaya başlandı. Mülkiyetin devletleştirilmesi değil toplumsallaşması; gerçek anlamda enternasyonalizm, sosyalist demokrasi, sınıfın doğrudan egemenliği, bürokratizme sapılmaması, partinin fonksiyonunun öncülükle sınırlanması, proletaryanın bağımsız devrimci eyleminin doğrudan ürünleridir. Yoksa sosyalizm proletaryaya, (belirli tarihsel süreçlerde çok olumlu bir rol oynamış bile olsa), partinin hediyesi olamaz.
Soruna böyle yaklaşmak bugün klasik sol çizgilerin de, sınıflar mücadelesi dışında çözüm arayışlarının da karşısında yer almaktır. Sosyalist hareketin ideolojik-teorik sorunları, proletaryanın devrimci eylemini örgütleme kaygısını taşıyanların sorunlarıdır.
Eğer devrimci halk örgütlenmelerini devrimci eylemin cisimleşmesi, sıçraması ve kalıcılaşması için olmazsa olmaz görüyorsak; yaşanılanların, olumlu ve olumsuz deneylerin ışığında bu sorunu yeniden ele almak ve tammlamak zoruudayız. Teoride üretilebilen en ideal çözümler, örgütlenme model ve biçimleri gerçek hayatta bir işleyişe sahip olamıyorlarsa, açık ki biçim ve modellerin bir anlamı yoktur.
Sınıf mücadelesi için önemli ölçüde kendiliğinden, o anın ihtiyaçlarına bir yanıt olarak ortaya çıkan ve sonraları sosyalist teoride yerine oturtulmaya çalışılan sovyet, konsey, işçi-fabrika komiteleri, halk insiyatifleri, meclisler-direniş komiteleri vb. türünden sınıf ve halk örgütlenmeleri; bizlere çok zengin bir birikim sunmalarına rağmen yaşanılan deneylerde çok fazla bir işleve sahip olamamışlardır. En ideal biçimler bile eğer proletaryanın eyleminin doğrudan ürünü ve ifadesi değillerse, niyetlere rağmen giderek işlevsizleşebiliyorlar. Aynı şekilde sınıf mücadelesinin bir dönemine özgü olan veya ihtiyaçlarını karşılayabilen organlar da bir başka dönemde proletaryanın eylemiyle örtüşmüyorsa, ya da yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda bir gelişme göstermiyorlarsa yine işlevsizleşebiliyorlar. Burada sorun, varolan biçimlerin bir taraftan sınıf mücadelesinin, proletaryanın eyleminin doğrudan sonuçları olabilmesi, diğer taraftan yeni dönemin ihtiyaçlarına yanıt verebilecek tarzda gelişme ve değişme yeteneğine sahip olabilmesiyle çözülebilir.
Bolşevikler sovyeti, sendikaları, fabrika komitelerini yığınların iktidar organları olarak ele alıyorlardı. Bu yüzden ilk sosyalist devlet de sovyet adını aldı. Ama bir süre sonra bu organların işlevsizleştiğini, yalnızca yoğun mücadele günlerinin araçları olarak kaldıklarını görüyoruz. Çünkü bu tür organlara işlerlik kazandıran asıl şey emekçi sınıfların eylemliliğidir. Emekçi sınıflar eylem alanından geri çekilirken bu organlar işlevsizleşmeye başlamaktadır. Sorun burada daha bir canalıcı bir hal almaktadır. Ama yine biliyoruz ki, eğer emekçi sınıflar iktidar organlarına, sınıf örgütlerine sahip olamazlarsa, eylemlerinin sonuçlan da kalıcı olamaz; birikim, gelişme ve sıçrama sağlanamaz.
Sosyalist iktidar emekçi sınıfların doğrudan iktidarıdır. Geçmişte var olan, yıkmayı hedefleyen, yıkıcı bir işleve sahip olan proletarya hareketi, sosyalist devrimden sonra eylemini yapmaya yöneltecektir. Nasıl ki yıkım süreci aynı zamanda yeninin yavaş yavaş yapım süreciyse; yeninin inşa süreci de eskinin kalıntılarınin yıkım sürecidir. Sosyalist devrim bize hangi görevin öne geçtiğini anlatıyor sadece. İşte bu, noktada emekçi sınıflar, kendileri adına yapılanların izleyicisi ve destekçisi değil, doğrudan yapanıdır. Bu yüzden de sınıf örgütleri yıkım aracının nasıl aracı olmuşlarsa, yapım eyleminin de aracı olmak zorundadırlar. Değişme de, görevlerin içiçe geçmişliği de buradadır. Yani sosyalist devrim süreci emekçi sınıfların kendilerini yönetmeyi, yönetim aygıtlarını kurmayı, eskiyi yıkıp yeniyi inşa etmeyi öğrenmeleri sürecidir de. Sosyalist devrimin önemli bir sorunu; proletaryanın nasıl doğrudan yönetici sınıf olacağı, kendi sınıf egemenlik araçlarinı sosyalist "devlet" haline nasıl dönüştüreceği sorunudur.
Bugün devrimci sınıfları, bu sınıflan "devrimcileştiren' koşulları yeniden tanımlamak durumundayız. Elli yıl öneesine kadar, proletaryanın devrimci rol oynamasında tarihsel etmenlerin yanında konjonktürel etmenler de ciddi şekilde etkili oldu. Dünya sık sık savaşlara sahne oluyor, devrevi krizlerin yoğunlaşması sonucu yoksullaşma metropollerde bile ileri boyutlara ulaşıyor, bu da toplumsal patlamalara yol açıyordu. İşçi sınıfının henüz "zincirlerinden başka kaybedeceği bir şeyi yoktu". Burjuvazinin suç ortağı işçi aristokrasisi siyasal çarpıtmalarda fazlaca önemli rol oynama şansına sahip değildi. Bugün ise üretici emekçi sınıfların "devrimcileşmelerinin' nedenlerinde kısmi değişmeler yaşanıyor. Gelişen bilim ve teknoloji, emekçi sınıfların yapısında nitel olmasa bile nicel değişikliklere yol açıyor. Sanayi proletaryası nicelik olarak daralıyor. Kafa emeği giderek kol emeğinin yerine geçiyor. Hizmet sektörü büyüyor. Artık mülksüzlük, metropollerde proletaryanın kaderi olmaktan çıkıyor. Teknolojik gelişmenin sonucu işsizler ordusu büyüyor. Bu gelişmeler proletaryanın tarihi rolünün ortadan kalktığı anlamına mı geliyor? Hayır! Dünya çapında yaşanan ekonomik entegrasyon, kapitalizmin mantığı gereği önlenemez kar hırsı, teknolojinin bütünüyle büyük tekellerin kontrolünde oluşu sonucu, dev tekellerin dünyayı tek elden yönetme olanaklarının giderek ortaya çıkışı, medyanın yine büyük tekellerin elinde dünya halklarına karşı büyük bir silah haline gelişi, tüm insanlığın yararı için üretici sınıflarda ve aydınlarda ciddi kaygılara yol açıyor. Yine; çevre kirliliğinin yaygınlaşması, tüm insanlığa ait kaynakların heba edilmesi, dev ekonomi, teknoloji ve devlet çarkları karşısında küçülen ve birey olarak yalnızlaştırılan insanın yaşadığı dram, yabancılaşma, üretenlerin dünyayı yönetmesini olmazsa olmaz bir zorunluluk haline getiriyor. Batının zenginleşmesi ve gelişmesi, güneyin ve doğunun yoksullaşması anlamına geliyor. İnsanlığın büyük bir bölümü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Sosyalizmin umut olmaktan çıkıp kapitalizmin tek seçenek haline dönüşmesi, dünyamızda derin bir umutsuzluğa, çözümsüzlüğe, yarınını yok etme pahasına bugününü yaşamaya, sonuç olarak da her düzeyde derin bir ahlaki ve moral çöküntüye, çürümeye yol açıyor. Kapitalizmin ihtiyacı "yalnızlaşmış, sosyal bir insan olmaktan çıkmış birey"dir. "Toplum öldü, yaşasın birey" demogojileri tesadüfi değil. Gelinen noktada sosyalizm, her zamankinden daha acil ve tek çıkış yoludur. Sosyalistler moral bir yıkıntıyı daha fazla yaşamak yerine, kendi tarihi rollerini kavramak ve gereğini yapmak zonındadırlar.
Elbette dünya çapında yaşanan alt-üst oluş, sosyalist diye bilinen ülkelerin peşpeşe yıkılması; yaşanan deneylerde bir çok sorunun çözülemeyişi, aksine kapitalizme özgü sorunların, insan-toplum ilişkilerinin bu sistemIerde yeniden ortaya çıkışı, sosyalizme yönelik umutlarda azalmaya yol açtı ve işimizi zorlaştırdı, İşte tam da bu noktada bizlerin görevi, sosyalizmi bugünden yaşanır hale getirerek emekçi sınıfların umudunu yeniden yeşertmektir. Bunun için de en acil görevimiz yarının nasıl olacağına ilişkin tasarımlar üretmekten çok, devrimci sosyalist anlayışın bugünden sınıflar mücadelesi içinde vücut bulmasını sağlamaktır; sosyalizmi bugünden yaşanır hale getirmektir. Devrimci sosyalist anlayışın bugünden vücut bulması, emekçi sınıfların maddi yaşamlarında bir düzelmeyi mi anlatıyor bize? Hayır! Esas olarak burada anlaşılması gereken, insanın, insanlığın ihtiyaçlarının öne çıkarılması ve bu anlayışın tüm çalışmalarımızda somut bir anlam kazanmasıdır. Bunun için eski toplumu ekonomik, politik, sosyal, kültürel alanlarda eleştirirken kendi çözümlerimizi de üretmek ve sınıflar mücadelesi içinde ifade etmek, yaşanır hale getimıek zorundayız. Bugüne kadar sosyalistler büyük çoğunlukla eski toplumu yalnızca eleştirdiler, kendilerini eski toplumun olumsuzluğuyla ifade etmeye çalıştılar. Toplumların yaşamlarındaki olumlu değişme ve gelişmeler devrim sonrasına bırakıldı. Aksi düşünceler sivil toplumculuk ya da reformizm olarak adlandırıldı. Halbuki kapitalizmin ekonomisini, devlet toplum ilişkilerini, kültürünü, eğitim anlayışını, demokrasi anlayışını eleştirirken, kendimizin neyi savunduğunu söyleyip bunu da olanaklar ölçüsünde bugünkü ilişkilerimize yansıtamazsak, çalışmalarımızda ifade edemezsek, inandırıcı olamayız. Bugünden kitle insiyatifi ve iradesini öne çıkarmayıp, bunun için araçlar üretmeyip bunu yarına ertelemek, bizi yığınların gözünde inandırıcı hale getirmeyeceği gibi, yarın da bunları yapabileceğimizin emarelerini görüp, bu yeteneğe sahip olduğumuzu da gösteremeyiz. Elbette bugünden insana yaklaşımımızın ne kadar farklı olduğunu, siyasal kitle örgütlenmelerine verdiğimiz önemi, sosyalist demokrasi anlayışının bugünden ifade edilmesini, uygulanmaya başlanması gereğini vurgulayabiliriz. Ama, asıl sorun yaklaşımdır. Ekonomik-demokratik çizgilerden farkımızı bu noktalardan da koymalıyız.
Lenin'in ‘emekçi sınıfların kendiliğinden eylemiyle siyasal bilince ve eylemliliğe ulaşamayacakları, kendiliğinden sımf bilincine sahip olamayacakları, devrimci bilincin dışardan taşınacağı' düşüncesi doğru olmasına rağmen, yanlış yorumlandığında, sınıfı ve eylemini, kitle insiyatif ve örgütlülüklerini küçümseyen, sınıfın yerine partiyi ve partinin eylemini koyan anlayışlara yol açabilir. Ayrıca Lenin'in bu konudaki vurgusunun aşırılığı, 1900'lerin başındaki Rusya'da sözkonusu olmuştur. Bugün emekçi sınıfların eğitim düzeyi, kapitatist sistemin daha fazla teknik-kalifıye elemana ihtiyaç duyması, eğitim ve iletişim organlarının yaygınlığı, emekçi sınıfların bilinçlenme yetisinin 1900'lerin Rusya’sından çok ileri olduğu anlamına gelir.
Bilincin dışarıdan götürülmesi ve proletaryanın kendiliğinden devrimci bilince sahip olacağı gerçeği, zamanla sınıfın küçümsenmesine neden olmuştur. Önce, anlayış doğıu anlaşılmalıdır. Partinin öncülük fonksiyonu yeniden tanımlanmalıdır. Öncünün eyleminin sınıfın devrimci eylemini yaratma amacı taşıdığı net olarak ifade edilmelidir. Kitle örgütleri öncelikle kitlelerin eylem örgütleridir. Kendi iradelerini bir biçimde ifadelendirmeleridir. Bugün bir taraftan, emekçi sınıfların iradesini ifade eden ve onların doğrudan yönettiği organları oluşturmak göreviyle karşı karşıyayız. Diğer taraftan, bu organlarda egemenliğin doğrudan sınıfta olmasını savunmak zorundayız. Emekçi sınıfların bugünden ele geçirdikleri her mevzide iktidar olmaya başlamaları gerektiğini bilmek zorundayız. Bu mevzi mücadelenin seviyesine ve dönemlere göre farklılaşabilir. Bu, bir yerde, kendi örgütleridir, fabri kalardır, maden ocaklarıdır; bir başka yerde yerel yönetimlerdir, küçük yerleşim birimleridir.
Meşru zeminde yığın eylemi içinde bugünden gelişecek olan siyasal kitle örgütlülükleri, emekçi yığınların hem enerjisini, dinamizmini ifade edecek hem de kendileri için sınıf olma bilincini ve siyasal iradelerini geliştirecektir. Bunun için elimizde hazır formül yok. Ama sınıflar mücadelesinin dünyada ve ülkemizde bizlere sunduğu zengin deney ve birikimler var. Bunların hepsini değerlendirmeliyiz.
Emekçi yığınlara dışardan bir örgütsel model dayatmak, bürokratik yapılarla gelişmeyi çarpıtmak yerine onların kendi devrimci eylemlerinde oluşmuş ve oluşacak olan biçimleri deney ve birikimler ışığında formüle etmek, bunu canlı hayatın içinde şekillendirmek en doğru olanıdır.

Sonuç Olarak
Bugün sorun, var olan siyasal çizgilerin kendi özlerini koruyarak biçimsel bir yenilenme değil, her düzeyde ideolojik-politik-örgütsel: alanlarda bir yenilenmenin sağlanmasıdır. Böyle bir yenilenme ne geçmişimizi inkar etmeyi gerektiriyor ne de moral değerimize sahip çıkmamayı. Aksine bugünün koşullarında kendimizi ifade ederken sahip olduğumuz olumlu birikim, perspektifimiz, genel ideolojik politik hattımız, moral değerlerimiz, başarmamız için bize son derece elverişli bir ortam sunuyor.
Ülkemizde yaşanan ideolojik krizin, evrensel boyutunun ötesinde ülkemize özgü boyutu da vardır. İslam ve doğu felsefesinin toplumumuzda güçlü kökleri sözkonusudur. Bu felsefenin sol düşünce alanında etkili olduğunu görüyoruz. Sol grupların önemli bir kısmının (ki buna aydınları da katmalıyız) kendi çizgilerini salt normal, ahlaki ögeler üzerine oturtmaları; hamasiyet, şehit edebiyatı, bilimsellikten uzak, mistik, dinsel bir düşünce yapısına sahip olmaları tesadüfi değildir. Dini felsefenin Türkiye solunda küçümsenmeyecek etkilerinin olması, karşımıza ülkemize özgü bir dogmatizm, tutuculuk, ideolojik yenilenmeye karşı oluş şeklinde çıkıyor.
Ayrıca bugün solun önemli bir kısmında ortaya çıkan sosyalizme ilişkin olumsuz olgular; bürokratizm, elitizm, anti-demokratik ilişki, düşünme ve yönetme tarzı yaygın bir şekilde önümüze çıkıyor. Sınırlı etkinliğiyle sol örgütlerin önemli bir kısmında, eski topluma ait değerler, yargılar, yönetme-yönetilme ilişkisi, insana bakış açısı egemendir. Bu özellikler sol örgütlerin gelişmesini ve etkinleşmesini sınırlarken, örgüt içi iktidarların çıkarları gereği böyle bir anlayış da zorunludur. Bu yüzden, bizlerin başlattığı tartışma haklı olarak bu tür örgütlere bir saldırı, varlıklarına tehdit oluşturuyor. Bunun için de süreç çok sancılı yaşanacaktır.
Devrimci hareketimiz bugün bir çok yönden saldırıya uğramaktadır. Devlet, Devrimci Yol geleneğini yok edemeyeceğini bildiği için, sağda teslimiyetçi bir politik çizgiye zorlamakta, zamanla kendisi için tehlike olmaktan çıkarmaya çalışmaktadır. Bizleri, her şeyi onların gözü önünde, kontrolleri altında yapmaya zorlamaktadır. Onların istediği, toplumsal mücadelenin en radikal tarafını oluşturmayan, her şeyi yasallık sınırları içerisinde, onların tanıdığı olanaklarla, onların zemininde yapan bir Devrimci Yol'dur.
Dogmatik solun saldırıları da acımasızdır. Bizlerin bütün bir süreci sorgulayışları, onların varlıklarına bir saldırıdır. O yüzden bize saldırmakta haklılar da! Kendi açılarından zaten Marksist görmedikleri bir Devrimci Yol'u devrimci bir çizgide tutma çabaları çelişki olabilir. Bizim açımızdansa sorun, Türkiye solunun önemli bir kısmının bizden çok özde burjuvaziye yakın olmalarıdır. Onları burjuva politik çizgilerden ayıran tek özellik "toplumsal mülkiyet" adı altında devlet mülkiyetini savunmalarıdır. Daha şimdiden kapitalist topluma özgü insan, yönetme-yönetilme ilişkileri bu yapılarda egemen hale gelmiştir. Ekonomist-dogmatik çizgilerin kapsamlı bir eleştirisini yapmak zorundayız. Bize yönelik terbiyesizliğe varan saldırılarıyla daha çok kendilerini anlatıyorlar.
Devrimci hareketimizin on yıldan fazla zamandır merkezi örgütlülükten yoksun olması, politik sürecin dışında kalması,1980 yenilgisinin büyüklüğü ve bu yenilgiyle dünya çapında yaşanan yenilginin birleşmesi, saflarımızda umutsuzluğa, inançsızlığa yol açmaktadır. Bir çok eski arkadaş yaşamını ticarette ve SHP'de şekillendirirken bizlerden de kopamamakta, yeni edindikleri politik kültürü, düşünme-ve davranış biçimlerini doğal olarak da saflarımıza taşımaktadır. Devrimci hareketimize yönelik her türden saldırıya gerekli yanıtı, Devrimci Yol militanları verecektir, vermelidir de.
Devrimci bir çizgiyi sınıflar mücadelesi içinde şekillendirmek, her alanda bilinçli, iradi ve örgütlü bir çabayı gerektiriyor. Gelişmelerin arkasına takılarak ya da belirsizliğe teslim olunarak devrimci bir hareket oluşturulamaz. Karşı karşıya olduğumuz görevleri yerine getirmek, gelişmelere müdahale etmek için örgütlü bir çaba içinde olmak zorundayız. Bu kaos ortamında bırakınız yürümeyi, organize olmadan tartışmak bile mümkün değil. Hal böyle iken Devrimci Yol çevresi bugün siyasal mücadelenin ana görevlerinde yoğunlaşmak yerine, daha fazla yan siyasal, sosyal, kültürel faaliyetlerde yoğunlaşıyorlar. Bu faaliyetler içerisinde ana görev iyice görünmez hale geliyor. Tartışma süreci örgütleniş ve bugüne kadar sürüş biçimi açısından, devrimci bir iddiayı ortaya çıkarmak yerine, belirsizliği iyice artırdı. Doğrusu ortak sorular sormayı becerebildik, ama ortak yanıtlar üretmek ve adımlar atmak açısından neredeyiz sorusuna olumlu yanıt vermek epeyce zor. Bu gidişe bir son vermek gerekiyor. Mücadelemizde devrimci hareketi emekçi sınıflar için bir umut haline getiren, sınıtlar mücadelesine damgasını vuran bizler, bugün bunu neden başaramayalım?
Bizler 1970'li yıllarda; bugün için bile son derece anlamlı olan Fatsa’yı, Direniş Komitelerini, Yeraltı Maden-İş deneyini, "Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız", "Halkın İktidarı Kendi Güçlü Kollarıyla Kurulur", "Söz, Yetki, Karar, İktidar Halka' sloganlarını yaratacağız diye belirlemeler yaparak yola çıkmadık. Devrimci Yol'un ayırt edici özelliği; başlangıçta bir reçeteye sahip olmak yerine, Devrimci Hareketin her düzeydeki sorunlarının çözümünü sımflar mücadelesi içerisinde, devrimci eylemin yükseltilmesi sürecinde aramasıdır. Ve nihayet sınıflar mücadelesine yaklaşımıdır. Bugün de ihtiyacımız olan en acil şey, sahip olduğumuz bu yaklaşımı bu dönemin sorunlarını çözerken yeniden ifade etmektir. Yoksa dünyanın hiç bir yerinde sınıflar mücadelesinin içinde yer alınmadan, aydınlara özgü bir tarzda ideolojik, teorik sorunların üzerine gidilerek devrimci bir hareket oluşturulamamıştır. "Filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler; oysa asıl önemli olan dünyayı değiştirmektir". İşte burada devrimci irade öne çıkıyor. Örneğin; bugün ihtiyacımız olan tartışma kollektifleri değildir, tartışmak gibi önemli bir işlevi de olan çalışma kollektifleridir. Burada irade; var olanla başlamak, genç arkadaşlara dinamizm kazandırmaktır. Yani, tecrübeyle dinamizmi birleştirmektir:
Devrimci bir hareketin oluşumu dünyanın hiç bir yerinde ideal koşullarda gerçekleşmez. Başlangıç her yerde bir devrimci iradeyi gerektirir. Devrimci irade en olumsuz koşullarda bile bu koşullara müdahale ederek, olanakları zorlayarak, ilk adımı atar. Devrimci irade demek; var olan koşullara uyum sağlama becerisini gösterebilmek değildir. Devrimci irade demek; koşulları amaçlar doğrultusunda değiştirebilmek demektir. Gelinen noktada ya kendi koşullarımızı kendimiz oluşturacağız ya da varolanın içerisinde uyum sağlama adına statükoya teslim olup, devrimci özelliklerimizi kaybedeceğiz.
Doğru söylemek yetmiyor. Doğru anlaşılacak şekilde söylemek gerekiyor. Doğru yapmak yetmiyor, doğru anlaşılacak şekilde yapmak gerekiyor. Yaklaşık bir yıldır yaşadığımız süreç bizi ulaşmak istediğimiz amaca ne kadar yaklaştırdı? Açık ki, sosyalist hareketin her düzeyde ciddi bir kriz yaşadığı dünyada, çürümenin, umutsuzluğun egemen olduğu, devrimci Marksist hareketin prestij kaybettiği, Kürt ulusal hareketinin etkisiyle hızla bir değişim sürecinin yaşandığı, yürümenin bile giderek zorlaştığı; ideolojik-politik alanda, kırda, şehirde ciddi bir savaş vermemiz gereken ülkemizde, devrimci hareketimizi her düzeyde alternatif hale getirmenin adımlarını atmaya çalışıyoruz.
DEVRİMCİ YOL, Türkiye halkları için de, solun yeniden umut haline gelebilmesi için de bir şanstır. Bu şansı değerlendirmemeye hakkımız yoktur. Belki yazıda çok fazla tekrar yapıp okuyucunun canını sıkıyorum, ama inanıyorum ki Devrimci Harekete karşı sorumluluk duyan her arkadaş, bu gidişin bir an önce olumlu bir sürece evrilmesi için, döne döne buraya vurgu yapması gerekiyorsa, yapmalıdır. Hiç kimse de bunda art niyet aramamalıdır:
Başarmak için iddialı başlamak gerekir. Bugün, başlamak; yürüyüş kolu oluşturmak, sınıflar mücadelesi içerisinde olanakları zorlayarak olabildiğince fiili bir taraf olabilmek demektir. Bugün her çaba yürümeye, birlikte yürüyüş kolunu oluşturmaya hizmet etmelidir. Belki yürüyüş kolu bir süre yalnız yürüyecek ama izleyenleri yürüyüşe çekebilmek için de başka bir şansımız yok. Başarmak için başlamak zorundayız. 


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org