Tartışma Süreci, Geçmiş ve Gelecek Üzerine...

Mahmut Memduh Uyan

Önsöz Yerine

Herşeye rağmen devrimcilik ateş ve ruh demektir. Devrimcilik tüm olumsuzluklara, çöküntüye, yenilgiye rağmen yine meydanlarda olmaktır. Devrimcilik, toplumsal yaşamı dönüştürmeyi, değiştirmeyi, geliştirmeyi, içinde sorumluluk duyarak yürütme olayıdır. Devrimcilik, yaşamı güzelleştirmeyi, özgürleştirmeyi, sınıfsız topluma ulaşmayı amaçlamaktadır. Devrimcilik biter mi? Eğer yaşam biterse, devrimcilik biter. Yaşam sürüyor, devrimcilik de sürecek. Devrimcilik her

  dönemde, her koşulda kendini yenileyerek, yaşamı kavrayarak her zaman daha canlı, daha coşkulu varolacaktır. Devrimcilik bir anlamda, toplumu ve yaşamı daha olumluya, ileriye, en gelişmişe taşımaktır. Bizler de bu sorumluluğu, bu heyecanı içimizde sürekli canlı tutmalıyız.

Emperyalizmin tüm propagandasına, ideolojik hegemonyasına rağmen bizler, sosyalizm-komünizm bayrağını elden ele taşımalıyız, gün gelir kitleler toplumlar bayraklaşır.

Dünya insanlığı, içinde ne kadar olumsuzluğu taşırsa taşısın, gelmiş olduğu seviyede sosyalizmi daha gelişmiş biçimde üretecek tüm birikim ve dinamikleri içinde taşıyor. Bizler bu birikimin-dinamiğin en canlı parçası olmalıyız. Bizler enternasyonalist olmalıyız.

'Tartışma' Üzerine
Tartışma olarak adlandırılan süreçte, "Teoriye ve Sosyalizme Bakış, sürecin nasıl algılanması gerektiği ve kaygılar..." konusunda olumlu düşüncelere ulaşılmış. Bu kadarının bir siyasal hareketin oluşumunu sağlamaya yetmiyeceği açıktır. Siyasal bir perspektifin oluşturulması gerekiyor. Olayların hızla geliştiği günümüzde, siyasal olarak kendimizi toplumsal mücadele zemininde ifade edemezsek, yürütülen tartışma ve tüm çabanın eriyerek tükeneceğini görmeliyiz.

Toplumda genel olarak siyasetten uzaklaşmanın yaşandığı bir dönemde yürütülen tartışma, politikayla-pratiğin bütünselliğini, güncellikle geleceğin ilişkisini, bu sürecin örgüt biçimini, araç-gereçlerini belirlememişse, demokrasi-denetim ilişkisini oluşturmamışsa sonuçta dağılma ve siyasetten uzaklaşmanın gerekçesini oluşturabilir!

Hareketimiz açısından tartışma süreci bir yönüyle; katılım, üretim, insiyatifin yayılması ve pratiğin kavranması ise bunun ne kadar başarıldığının somuttaki gerçekliğimize bakarak değerlendirilmesi gerekir.

Sosyalizm ve Yeniden İfade Edilmesi
Sosyalizmin dünya genelinde çökmesi ve kitlelerin gözünde artık cazibesini yitirmesi, inandırıcılığını kaybetmesi, kapitalizme alternatif olmaktan çıkması kolayca izah edilebilecek, altından kalkılabilecek bir olay değildir. Bu koşullarda sol-Sosyalizm toplumsal mücadele içinde kendini ifade edememiş durumda. Yaşanan gelişmelerden sonra; sosyalizm; teorik, ideolojik, politik, toplumsal bir proje olarak tüm yönleriyle kendini yeniden belirleme, ifade etme durumuyla karşı karşıya kaldı.

Türkiye solu 12 Eylül 1980 ve sonrası yaşadığı yenilgiden çıkamadan, sosyalizmin çöküntüsü altında kaldı. Bu gelişme, içinde bulunduğumuz olumsuzluğu alabildiğince ağırlaştırdı.

SSCB, Arnavutluk, Yugoslavya, Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalizm olarak ifade edilen sistemlerin çökmesi, Çin'de yaşananlar, Kuzey Kore'nin kapalılığı, sosyalist hareketlerin içinde bulunduğu durum gelinen noktada sosyalizmin tüm yönleriyle tıkanmışlığını gösteriyor. Çözümün de bütünlük içinde tüm alanlarda olması gerekir.

Bilinen biçimiyle teoriyi yineleme, yaşananları açıklamaya yetmiyor. Teori; pratiği açıklayıp geliştirme, yönlendirme açısından yetersiz kalıyor. Bu durumda teoriyi yeniden üretmek gerekiyor. "Teoriyi yeniden üretmek" düşüncesi birçok çevre tarafından korkuyla karşılanıyor. Çünkü bu çevrelerin teoriden anladığı, kitapları tekrarlamak veya özetlemekti.

Sosyalizm, ideolojik-teorik ve toplumsal model olarak tamamlanmış olarak görülemez. Sosyalizm bütün yönleriyle tarihsel süreç içinde kendini yenileyerek gelişecektir. Bu tarihsel süreç içinde açık olarak görülür ki, II. Enternasyonal’in çöküşü, o dönemin ünlü marksistlerinin ve K.P.’lerinin sosyal-şoven, sosyal-emperyalist bir politikaya yönelmeleri, revizyonizme kaymaları sonucu oluşan çöküntü içinden Ekim Devrimi ve III. Enternasyonal ile çıkılmıştır. Bugün de sosyalizmin çöküntüsü, gerilemesi içinde yükselen bir devrim hareketiyle ve teorik-politik açılımlarla çıkılacaktır.

Önümüzde sosyalizmin yeniden somut bir gerçeklik olarak üretilmesi görevi duruyor. Sosyalizmin yeniden ifade edilmesinin en önemli unsuru, geçmiş sosyalizm sürecinin köklü bir eleştiri ve değerlendirilmesinin ortaya konulmasıdır. Genel ifadelerle sosyalizmin bir dönemini değerlendirmek bugün açısından çok şey ifade etmez. Kolaycı biçimde "ne yapmayacağımızı biliyoruz, çöken sosyalizm gibi yapmayacağız" demek yetmiyor. Paris Kömünü üzerinden 200 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen yeniden yeniden değerlendirilmektedir. Dünyanın önemli bir bölümünde geçmiş 70 yılı aşan bir süre yaşanan sosyalizm gerçeği çok yönlü, köklü olarak değerlendirilmelidir ve bu değerlendirme önümüzdeki yıllarda da yeniden yeniden devam edecektir.

Sosyalizmin çöküşü, dünya toplumu, insanlığın gözü önünde maddi bir olay olarak yaşanıyor. Hele bizim ülkemiz gibi SSCB, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk ile sınır ve özel yakınlık olunca, sosyalizmin çöküntüsü günlük yaşantımıza doğrudan yansıyan, etkileyen biçimiyle yaşanıyor. Bu ülkelerden bazı insanların maddi çıkar karşılığında tüm değerlerini satmaları, insanların gözünde sosyalizmin ne olduğunun somut bir örneği olarak görülüyor. Ankara’ya her yıl gelen yılların komünist yöneticileri (Orta Asya ülkeleri yöneticileri özellikle) Demirel'in, Özal'ın elini öpüyorlar. Komünist uluslar birbirini boğazlıyor. Sadece bunları bile her gün görüp yaşayan insanlar niçin sosyalist olsun? Üstelik yeni dünya düzeninin propagandasının etkisi de oldukça güçlü bulunuyor.

Sosyalizmin çöküşü ile Türk Solunun yenilgisi bir yerde çakışınca yaşanılan sorunları aşmak zorlaştı. Bu durumda bazı sol hareketler genel geçer değerlendirmeler yaparak mücadeleyi yürütmeye giriştiler. Toplum bir yanda, bu gruplar bir yanda, devletin güvenlik güçleriyle toplum için, onun adına sosyalizm için savaşıyorlar! Bu tür hareketleri ve pratiklerini nasıl değerlendirirsek değerlendirelim; sonuçta kendi varlıklarını sürdürmeden öte bir şey ifade etmiyorlar.

Geçmişte SBKP takipçileri bir süre yasallaşma çabası içinde oldular. Türkiye'nin "Demokratikleşmesine" yaptıklan "büyük katkı" ile bir süre mutlu oldular. SBKP'nin yok oluşu içinde Gorbaçov, Yeltsin, TV'de dünya geneline yaptıkları açıklamalarda Marksizm’in, sosyalizmin yanlış olduğunu ve yanıldıklarını açıkladılar. Tıpkı pişman itirafçılar gibi. Bunların takipçileri de Marksizmi eleştirmek adına, sınıf mücadelesinin yok olduğunu, emperyalizmle, kapitalizmle sosyalizmin bütünleştiği gibi teoriler keşfedip siyasal alandan yok oldular.

DY açısından baktığımızda: 12 Eylül 1980 sonrası yaşanan yenilgi, anlamlı, olumlu çabalar da olsa aşılamadı. İdeolojik-teorik-politik açılımlar sağlanarak, toplumsal mücadele içinde etkili bir hareket durumuna ulaşılamadı. Yenilginin tüm olumsuzlukları yaşanırken, sosyalizmin çöküşü, içinde bulunduğumuz durumu iyice zorlaştırdı. Bu durumda neredeyse tüm sol gruplar her şeyin suçlusu ve sorumlusu olarak DY'yi suçlamaya başladılar. Geçmişi bilmeyen yeni nesillerde bu durum bir ölçüde yanılgı oluşturabilir. Oysa bu grupların bizi eleştirmeye bile hakları yok.

DY ve Bazı Grupların Tartışmaları
DY içinde 83 yılı sonunda başlayan ve uzunca devam eden bir tartışma yaşandı. Bu tartışma gerçek zemininde yaşanmadığı için olumlu etkilerinden çok, olumsuzlukları görüldü. Tartışma eğer sınıflar mücadelesi zemininde, toplumsal mücadelenin sorunlarının çözümü pratiği ile bütünlük içinde gelişseydi, hem hareketimiz, hem de sol için olumlu gelişmeler yakalayabilecektik. Tartışma yurt dışında yoğunlaşınca, niteliği de hızla akademikleşti. Tartışmayla ilgisi olmayan kişilik psikolojik vb. sorunlar da olumsuz yönde etkiledi bu süreci. Bizlerin o dönemde çabası, tartışmayı akademik, psikolojik vb. yönlerden kurtarıp, devrimci bir hareketin oluşumu çabası etrafında, sınıf mücadelesinin nesnel zemini üzerinde sürdürmekti. Bu süreçte doğru ve olumlu politikalar oluşturmaya başlamışken, bu doğrultuda çaba gösterirken darbeler yedik. Böylece olumlu olabilecek bir gelişme, geriletildi.

Ülke içinde 1985 sonrası gelişen DY çevreleri teorik-pratik açıdan cılız ve yetersizdi. Bu sürece cezaevinden çıkan arkadaşların bazılarının da katılımıyla daha olumlu bir nitelik kazandı. Zamanla D:G., İ.S. ve Demokrat dergileri çıkmaya başladı. Bu etkinlikler DY çevrelerini tümüyle toparlayamamış ve toplumsal mücadele içinde istenilen etkinliği sağlayamamış da olsa en belirgin, öne çıkan belli bir seviyesi olan çalışmalardı. Bu çalışmayı yürüten arkadaşlarımız, kendi geçmişimiz, Türk solunun geçmişi ve sosyalizmin çöküşü ve dünyada yaşanan değişimler üzerine kapsamlı ciddi teorik değerlendirmeler, eleştiriler, tartışmalar açma konusunda eksik kaldılar. Güncel sorunlar üzerine bazı olumlu belirlemeler yapılsa da, bazı olumlu çabalar görülse de; dönemin ideolojik-politik hattı oluşturulamadı.

Bu süreçte cezaevinde bulunan DY'ciler dışarda etkinlik yürüten arkadaşları olumsuz yönde etkiledi, teorik-politik açılımın sağlanmasında tutucu yönde genel etkisi oldu. Cezaevlerinde insanlar daha çok 80 öncesi ideolojik-teorik belirlemelerine, ürettiklerine ne kadar bağlı olduklarına bakarak devrimciliklerini ölçüyorlardı. Bu anlayışla teorik-politik düşünceler üretilemediği gibi (cezaevleri) dışardaki gelişmeleri de tutucu anlamda engelledi. Hareketimiz açısından teorik-pratik faaliyetlerin gelişmemişliğinde-tıkanmışlığında, bir ölçüde cezaevlerinde bulunan arkadaşlarımızın da sorumluluğu vardır. Şartlı salıverme sonrası dışarı çıkanlar, içerde düşündükleri gibi olmayacağını gördüler. Sol adına gelişebilmenin ancak sosyalizmin çöküntüsü ve teorik tıkanıklığının aşılarak mümkün olacağı görüldü.
Bir çok sol gruba göre sosyalizmi yeniden ifade etmede daha gelişmiş anlayışlara sahip olabiliriz. Sürekli bu olumlu yanımıza vurgu yapmak yeterli değildir, etkili teorik-politik açılımları şu ana kadar sağlayamadığımızı da görmek gerekiyor.

Bazı sol grup ve çevrelerin yürüttüğü·"kuruçeşme toplantıları" ile KSD'nin iç tartışmalarına kısaca değinmenin yararlı olduğunu düşünüyorum. Her iki tartışma yürütülürken bir ölçüde ilgi ve merak uyandırıyordu. Fakat bu tartışmaları yürüten çevreler hiç de iddialarına uygun teorik-politik perspektifler oluşturamadıkları gibi toplumsal-siyasal pratikle, tartışma süreçlerinin bütünlüğünü de kuramadılar. Bizlerin bu olumsuzluklara, eksikliklere düşmemesi gerekir.

"Kuruçeşme tartışmaları"na bugün dönüp baktığımızda, uzun süre salonlarda devam ettiğini, kendi iddiasını bu süreçte tüketmiş olduğunu görürüz. Tartışma, toplumsal mücadeleden, pratikten, gelişmelerden kopuk, yaşamı etkilemeyen biçimde sürdü. Tartışmada yer alanlar kendilerini sosyalizmin önderleri olarak görüyorlardı. Ve önderler birleşseydi; toplum peşlerinden gidecekti! Önderler birleşemeyince, toplum ne yapsın; bekliyor!

Kurtuluş (KSD)'un yürüttüğü tartışmaları, kendileri bugün; "belli bir eksenden, perspektiften yoksunluk taşıdığı için olumlu sonuçlara ulaşamadı" diye eleştiriyorlar.
KSD bu tartışmayı bir noktada durdurup, günlük politikalarını oluşturmaya çalıştı. Ya tartışma ya pratik. İkisini birarada yürütemediler. Tartışmalar pratiğe ve teoriye önemli bir katkı sağlamadı. Şimdi de teorik-politik arayışları, tartışmaları oldukça gerilemiş durumda. ,

KSD yürüttüğü tartışmada kendi geçmişini gözardı etti. Oysa KSD geçmişte teorik-politik alanda en tutucu, doğmatik bir hareketti. Teorik yapılan kitap özetlemeye dayanıyordu. Sosyalizm anlayışındaki derinlikleri ise, "SSCB'de altyapı tamamlandığı için üstyapı ne olursa olsun, gidişat sınıfsız topluma doğrudur, geri dönüş olanaklı değildir'' biçimindeki düşüncelerine bakılırsa anlaşılır. Brejnev SSCB'ye "Halk devleti" derken; bu arkadaşlar "Proletarya Diktatörlüğü" diyorlardı. KSD, geçmişini eleştirmeden, sosyalizm üzerine tartışmaya başladı; bu, tutarsızlıklarının bir ifadesiydi.

Nasıl Olmalı
Dünyada ve ülkede bir değişim süreci yaşanıyor. Bu süreçte sosyalizmi yeniden tüm yönleriyle tanımlamak, teorik-ideolojik-politik olarak, bir dünya anlayışı olarak sosyalizmi yeniden üretmek, ortaya çıkarmak zorundayız. Bu süreç aynı zamanda devrimci bir hareketin ideolojik-teorik-politik hattının oluşturularak, toplumsal mücadelenin geliştirilmesi sürecidir. Devrimci bir mücadele sürecidir. Alternatif bir dünya anlayışının ortaya çıkarılarak bugünden somutlanmaya, ilişkilerinin, kültürünün yaratılmaya çalışılması sürecidir.

Sosyalizmi yeniden ifade edebilmek ve krizi aşmak için bütünlüklü bir çabayı yürütmek zorundayız. Bu nedenle sorunu bir akademik - bilimsel çalışma alanıyla ya da pratiğin geliştirilme çabası ile veya sosyal-kültürel-etik alanda yürütülecek çalışmalarla sınırlı kalarak çözebilmek olanaklı değil. Sosyalizmi tüm yönleriyle üretmeyi önümüze koymalıyız. Çelişki görülen ama bütünlüklü yürütülmesi gereken bir süreci yaşıyoruz (yaşamalıyız). Tartışma ve pratiğin birlikte yürütülmesi, ideolojik-teorik-politik çalışmaların, sosyal-kültürel-etik değerleriyle birlikte, bir dünya anlayışını ortaya çıkarmayı bir bütünlük içinde hayata geçirmeliyiz. Belirsizlik ve mücadele, tartışma ve pratik bu sürecin örgütselliği ve esnekliği, sosyalizmin yeniden ifade edilmesi ve geçmişin değerlendirilmesi, çöküş ve çıkış gibi çelişkili bir süreci bütünsellik içinde yürütmeliyiz.

Akademik-bilimsel çalışmalar sosyalizmin-marksizmin krizini tek başına çözecek olsa, bu konuda bir çok enstitü, akademi, vb. kuruluşların bulunduğu ülkeler vardı; en azından olumsuz manzara ile buralarda karşılaşmazdık. Teorik çalışmalar, bilimsel araştırmalar; bütünsel çabamızın zorunlu bir parçası olarak düşünülmeli, bütünle etkileşim içinde yürütülmelidir. Bazen yıllarca çözülemeyen geliştirilemeyen teorik sorunları toplumsal dalgalanmalar-devrimler çözmüştür. Teori, pratik belli bir bütünsellik içinde zaman zaman birbirini zorlayarak, önünü açarak, bazen de sıçrayarak gelişir. Bu durumu göz önüne almalıyız.
Bütünsel bir perspektif oluşturarak, sosyalizmi yeniden ifade etme süreci; devrimcilerin bu süreci doğru biçimde ve ustaca ele almalarından geçmektedir. Bütünselliği ve değişik alanların birbirini güçlendirmesini-etkilemesini, olumlu biçimde yürütmeliyiz.

Çelişkili Bütünlük, Esneklik ve Radikallik
Belirsizlik, tartışma, siyasal mücadele birbiriyle çelişkili bir bütünlük oluşturmaktadır. Dünyada, gerek sosyalizmin çökmesi sonucu oluşan koşullar gerekse emperyalist-kapitalist sistemin oluşturduğu "yeni dünya düzeni" egemenliği (hegemonyası) yerli yerine oturmuş değil. Bu dönemi çözümleme ve siyasal mücadeleyi yürütme ile karşı karşıyayız. Belirsizlik ve değişim, tereddütü yaratır. Değişimi ve koşulları değerlendirip ne yapacağını, nasıl yapılacağını, nasıl yapacağını açığa çıkarmamışsan; pratiğe nasıl müdahale edeceksin? Müdahale etmeyip, toplumsal yaşamı seyredersen; düşünceler-politikalar oluşsun, teorik açılım sağlansın diye beklersen, işte o zaman yaşamın dışına düşmüş olursun. Nasıl yapacağız? Öncelikli olarak yaşamı kavrayan, değişimi kavrayan, geleceğe yönelik belirlemeleri olan bir perspektifin -genel bir ideolojik-politik hattın oluşturulması gerekir. Esneklik ve değişimi içeren bir politik perspektifimiz olmalı.

Değişimi ve gelişimi baştan kabul eden, başka bir ifade ile değişimin ve gelişimin süreci içinde olmanın gerektirdiği tüm esneklikliği içeren bir perspektif oluşturmalıyız. Öyle ki, süreç içinde perspektifimizi geliştirelim, ayrıntılandıralım ve somut bir gerçeklik haline dönüştürelim.

Politik perspektif esnek olsa da, izleyeceğimiz somut politikalar düzene köklü bir karşı çıkışı ifade etmelidir. Yeni dünya düzenine karşı çıkış, mücadelenin radikal bir anlayışla yürütülmesini, düzene tüm yönleriyle alternatif bir anlayışın geliştirilmesini zorunlu kılar.

YDD'nin oluşturduğu iklim içinde "sistem" tüm toplumsal güçleri, muhalefet hareketlerini düzen sınırları içine çekerek etkisizleştiriyor ya da düzen dışı ilan ederek, "terörizm"le suçlayarak yok etmeye çalışıyor. Bu durumu ancak baştan itibaren düzene radikal bir karşı çıkışı ifade eden, meşru bir mücadele çizgisiyle aşabiliriz. Devrimci hareket baştan itibaren düzene bir karşı çıkışı ifade eden ve alternatif dünya anlayışını somutta geliştiren bir mücadele içinde olmalıdır.

Kısaca politik hattımız; radikalliği ve esnekliği (değişimi ve gelişimi içinde taşıma anlamında) birlikte taşımalıdır. Esneklik, baştan itibaren politik bir perspektifin oluşmasına zemin sağlayacak ve sosyalizmin yeniden ifade edilmesi sürecindeki tutuculuğu engelleyecek, diğer yandan da tüm teorik-politik gelişmelerin perspektifle bütünleşmesine açıklık sağlayacaktır. Radikallik ise, belirsizliğin ve yeni dünya düzeni propagandalarının etkin olduğu bir iklimde, toplumsal mücadelenin düzen içine çekilerek eritilmesini engelleyecektir. Bununla birlikte düzene köklü olarak karşı çıkış hareketimizin somutta sosyalizm anlayışını geliştirmesinde de olumlu etkileri olacaktır.

Perspektif Üzerine
Politik perspektifimiz, tüm toplumsal muhalefeti içermeli; düzenden kaynaklanan çelişkilere çözümler üretebilmeli; tüm baskı, sömürü, ayrımcılık, cinsiyetçi bakışların yok edilmesini amaçlamalı; ulusal sorun, kadın sorunu, çevre sorunu gibi tüm sorunları çözmeyi içermeli ve tüm bu farklı alanlardaki mücadeleyi sınıf mücadelesi ekseninde bütünlük içinde yürütmeyi sağlayabilmelidir. Politik perspektifimiz alternatif.dünya yaşam anlayışımızı bugünden tüm toplumsal alanlarda, kültürel, insani değerler olarak, ön ilişkiler ve gelişen nüveler olarak oluşturmayı amaçlamalıdır. Politik perspektifimiz sosyalizmi iktidar sonrası oluşturma sorunu olarak gören bir anlayışı değil; devrimcilik-sosyalistlik adına ortaya çıktığı andan başlayarak, toplumsal mücadelenin tüm boyutları içinde oluşturma anlayışını taşımalıdır.
İktidar mücadelesi sadece burjuva iktidarını yıkma olayına indirgenemez. Bu aynı zamanda kendi iktidarını oluşturma sürecidir de. Devrim mücadelesi kitlelerin kendi iktidarını oluşturma mücadelesidir. Burjuva iktidarı yıkılır yıkılmaz sosyalizmin yukarıdan aşağıya kurulacağı düşüncesi ile sınırlı bir yaklaşım, çöken sosyalist ülkelerin pratiğini tekrarlamayı sağlar. Oysa halkın kendi iktidarı, politik mücadeleyi yürütmeye başladığı andan itibaren oluşturulmaya başlanır. Burjuva iktidarı yıkıldığında, devrimci iktidar bir çok boyutlarıyla ortaya çıkmış olmalıdır. Sonra yapılacak olan, bu iktidar kurumlarını sistemli düzenli hale getirerek, gelişmesini sağlamak olmalıdır. Sosyalizm ancak, kitlelerin eseri olarak bu biçimde gerçekleşebilir. Devrimci mücadele burjuva iktidarını yıkmayı ve halk iktidarını kurmayı birlikte bir süreç içinde yürütmelidir.

Sosyalizm, düzene alternatif bir toplumsal yaşam ve halkın iktidarı olarak, doğrudan kitlelerin katılımı, insiyatifi, denetimi ve özdeneyimi ile gerçekleştirilmelidir. Devrimci hareketin etkin olduğu alanlarda, dünya anlayışımızın ön ilişkileri, kültürü, nüveleri oluşturulacaktır.

Savunduğumuz bu anlayışlara yönelik bazı eleştiriler öne sürülmektedir. Bazılarını burada yanıtlamaya çalışacağım.

* "Bu düşüncelerle 'sivil toplumculuk' yapılıyor" biçiminde bir eleştiri yapılmaktadır.

Sosyalizm mücadelesi sadece politik alanda yürütülemez. İçinde bulunduğumuz kapitalist-emperyalist sisteme karşı tüm alanlarda yürütülür. Sosyalizm mücadelesi kokuşmuş kapitalist düzene karşı bugünden; gelecek toplum ilişkilerini, insani değerlerini, kültürünü, nüvelerini oluşturmayı öngörür. Sosyalizm mücadelesi, (daha önce de açıkladığımız gibi) burjuva iktidarını yıkma ve kendi iktidarını kurmayı-oluşturmayı bir bütünlük içinde yürütme olayıdır. Bu mücadelenin bir yönünü alarak, diğer yönünü gözardı yaparak ileri sürülen eleştiriler ciddi bir anlam ifade etmez.

* "Ütopyacılık yapıyorsunuz!" eleştirisi yapılıyor.

Biz kapitalist toplum içinde tüm yönleriyle sosyalizm kurulacaktır gibi bir düşünce savunmuyoruz. Bu eleştiriyi yapanlar, sosyalizm mücadelesini sadece bir iktidar yıkma sorunu olarak görüyor olmalılar.

* İktidara karşı yürütülen politik mücadele ile kadın, çevre ayrımcılığına karşı olma; sosyal, kültürel vb. konularda yürütülecek mücadelede nasıl bir bütünlük içinde olacak? Temel, tali, öncelik, vb. nasıl olacak?...Marksizmin çevre sorunuyla ne ilgisi var? gibi sorular yöneltiliyor.

Bu sorular sosyalizmin mücadelesini yanlış kavramaktan kaynaklanıyor. Sosyalizm mücadelesi farklı bir toplumsal yaşamın gelişimini ve bu yönde dönüşümünü içerir. Sosyalizm kapitalist yaşamdan tüm yönleriyle farklı olacaktır. Sosyalizm mücadelesi tüm sömürü, baskı, eşitsizlik, ayrımcılık vb. sorunların yok edilmesidir. Sosyal, kültürel, etik değerlerin oluşturulmasıdır; kapitalizmin oluşturduğu tüm kokuşmuşluğun-çürümüşlüğün yok edilmesi-aşılmasıdır. Tüm bunların, sınıf mücadelesi ekseni etrafında bütünlük içinde yürütülmesidir sosyalizm mücadelesi. Birbirinden kopuk gibi duran çelişkiler-sorunlar, genelde bir bütünlük oluşturmaktadır. Sözünü ettiğimiz tüm sorunların çözümü ancak, kapitalist düzenin tümüyle ortadan kaldırılmasıyla olanaklıdır.

Çevre sorunu, kapitalizmin kâr hırsı nedeniyle insan ve doğayı düşünmeden yürüttüğü sanayileşme ve kentleşmenin ortaya çıkardığı bir sorundur. Kapitalizm içinde kısmi çözümler önerilse ve bazı önlemler alınsa bile çevre sorunu gün geçtikçe büyümektedir. Çevre konusu ancak; kâr hırsı olmadan, insanı temel alan, doğayı koruyan bir toplumsal yaşam içinde sorun olmaktan çıkabilir. Bu toplumsal yaşam biçimi de sosyalizmdir. Kadın sorunu; doğrudan sınıf mücadelesinden kaynaklanmayan, bin yıllar öncesinden oluşmuş, tarihsel süreç içinde koşullara göre değişim içinde bugüne değin süregelmiştir. Kadın sorununda, kapitalist toplum içinde sınırlı sorumluluklar sağlanabiliyor, diğer yandan ise her gün yeni olumsuzluklar ekleniyor. Kadın sorununun köklü çözümü; özel mülkiyetin kalktığı, her türlü baskı ve ayrımcılığın sona erdiği, sömürünün ve eşitsizliklerin yok edildiği toplumsal yapılarda yani sosyalizm içinde mümkündür. Bu düşünceden, "sosyalizm içinde kadın sorunu kendiliğinden sona erecektir” anlamı çıkartılmamalı. Sosyalizmde ancak kadın sorununun köklü çözümünün koşulları oluşur.

Kadının kurtuluşu bu nedenle sosyalizm mücadelesi ile bütünlük taşır. Kadın hareketlerinin sosyalizm içinde de, bu sorunun tümüyle yok olduğu toplumsal yaşama kadar değişik biçimlerde mücadeleyi sürdürmeleri gerekiyor.

İdeolojik Netlik
İdeolojik netlik denilince her konuda birebir aynı düşünmek gerektiği anlaşılmamalıdır. Genel bir politik perspektif içinde oluşturulacak birlik yeterli olmalıdır. Önemli olan sınıf mücadelesinin zemininde ve genel politik yönelimde birlik içinde olmaktır. Bugünden tüm yönleriyle, ayrıntılarıyla bilinmeyen bir devrim sürecine ideolojik netlik sağlamak (geçmişteki biçimiyle) oldukça dar ve sınırlayıcı bir perspektif oluşturacaktır: Aslında tarihsel süreç içinde Stalin’e kadar öyle bir netlik olayı da yoktur. Lenin sonrası dönemde Stalin Leninizmi teorize etme adına teoriyi donmuş ilkelere-kalıplara çevirmiştir. Netlik olayını da bu süreçte ortaya koymuştur. Stalin bu yolla sürekli tasfiyeler gerçekleştirmiştir. Oysa SBKP'nin tarihine bakarsak ne denli farklılıklar taşıyan, grup ve anlayışların bir arada mücadele yürüttüğü, zaman zaman da birbirinden uzaklaştıkları görülür. KP'lerdeki bu anlayış benzer biçimlerde toplumsal alanlara da taşınarak tek düze, donuk, yaratılıcıktan yoksun, yönetilen edilgen kitleler yaratmıştır. Resmi ideoloji, resmi basın, resmi yayın, resmi yaşam ve resmi toplum oluşturuldu. Sonuçta bu tekdüze donuk toplumlar içten içe çürüyerek yıkıldı. İdeolojik netlik anlayışı parti oluşumundan başlayarak, sosyalist toplumu yaratma sürecinde de devam etmektedir. Bu konuda geçmişi eleştirmek ve aşmak zorundayız. Farklılıklar taşısak bile birarada yürümenin yolunu bulmalıyız. Farklılık pratikte ayrı ayrı baş çekme olayı değildir; çeşitli farklılıkların esnek-geniş bir politik perspektif içinde birlikte mücadele yürütmeleridir. Farklılık taşısak bile aynı yönde, aynı perspektif içinde olabilmeliyiz.

Önderlik
Devrimci hareketler içinde önderlik (genel olarak) dar kadrolarla sınırlı, merkez komitesi ya da liderlerle ifadesini bulmaktadır. Devrimini yapmış ya da mücadele sürdüren bir çok parti-hareketlere baktığımızda önderlik ölünceye kadar herşeyi belirleyen, yürüten, kendisi sorumsuz, herkes ona karşı sorumlu ve bağlı olan ve kendinden sonra da yerine kimin geçeceğini belirleyen durumdadır. Bu yanlış anlayış aşılmalıdır. (Tek olarak önderlik anlayışını tartışmak eksik-yetersiz olur. Yazının bütünlüğü içinde örgüt, önderlik, demokrasi, sosyalizm anlayışı bir bütünlük içinde tartışılacak)

Sosyalist hareketlerin geçmişine ve günümüze baktığımızda önderlik yüceltilmekte, abartılmakta, eleştirilemez, ulaşılamaz, değiştirilemez, gizlilik içinde muammaya sokularak efsaneleştirilmektedir. Partinin gizliliği, merkeziyetçilik, vb. nedenlerle önderlik sür-git kalıcılaşmaktadır. Önderliği eleştiren, karşı çıkanlar da bir biçimde tasfiye edilmektedir. KP'lerdeki kimi önderlik değişimi ölüm nedeniyle ya da komplo, vb. biçimlerde, demokrasiyle ilgisi olmayan yöntemlerle gerçekleşmektedir.
Devrimci hareketin oluşum sürecinde sınırlı bir önderlik kesimi zorunluluk gereğidir. Çünkü ideolojik-teorik-politik düşünceleri ortaya koyacak, pratiğe dönüştürecek anlaşmış bir ekip gerekir. Sonrası ise farklı olmalıdır. Amaçlanan önderlik, hareketin bütünlüğü içinde politikayı oluşturan, pratiğe dönüştüren, değerlendiren, yeni politikalar, taktikler saptayan ve buna uygun olarak gerekli tüm işlevlerin yerine getirilmesini sağlayan sürecin gerçekleştirilmesi olayıdır. Bu süreçte, tüm hareketin canlı katılımını sağlama, iradesini insiyatifini ortaya çıkarma, pratiğe dönüştürme ve süreci daha gelişmiş biçimlerde üretme olayı; olması gereken, amaçlanan önderliktir.

Önderlik tümüyle bu sürecin dolayımıdır. Bu dolayım (önderlik) mücadele içinde sürekli kendini daha geliştirerek, üreterek, değiştirerek gerçekleşmelidir. Bu biçimiyle önderlik hareketin tüm yapısına içerilmiş olacaktır. Hareketin tüm iç yapısı, yani örgüt tümüyle önderlik fonksiyonu-misyonu ile yüklenmiş olacaktır. Bu önderlik anlayışının gerçekleştiği bir örgüt polisiye darbeler yese bile; kendini kolayca yenileyecek ve mücadelesini kesintisiz sürdürebilecektir. Bu örgütte hantallık, tıkanıklık, bürokratlaşma, vb. olumsuzluklar olmayacaktır. Eğer olursa da bu anlayışın işleyişi içinde giderilecektir.

Bir hareketin-örgütün oluşmasında önderlik önemlidir. Ama süreç içinde önderlik tüm örgüte-harekete yukarıda anlattığımız gibi içerilmelidir. Örgüt-hareket tümüyle önderleşmelidir. Önderlik fonksiyonu harekete-örgüte içerilmiş olmalıdır. Tüm örgüt-hareket önderlik fonksiyonunu yürütebilecek özelliklere-seviyeye sahip olma durumuna gelmelidir. Bu anlayışla yöneten-yönetilen ikilemi yok edilmeye bu günden başlanmış olur.

Örgüt İçi Demokrasi ve Demokratik Merkeziyetçilik
Bugün atacağımız her adımda, sosyalist hareketin çöküntüden çıkışını amaçlayan, geçmişi aşan bir teori ve pratiği üretmeye çalışmalıyız.

Dünya sosyalist hareketinin içinde bulunduğu olumsuzlukta örgüt içi demokrasi anlayışının önemli bir etkisi vardır. Örgüt içi demokrasi anlayışı "demokratik merkeziyetçilik" ilkesiyle açıklanır. Örgüt içinde en iyi bu ilke ile demokrasinin gerçekleşeceği ifade edilir. İktidar mücadelesi yürüten bir örgütün ancak "demokratik merkeziyetçilik" yoluyla mücadelesini başarıya ulaştıracağına inanılır. İktidar sonrası da sosyalist toplumun inşası parti tarafından bu ilkeye dayanan örgütlenmeler tarafından gerçekleştirilmeye çalışılır. Sosyalizmin inşası partinin merkeziyetçiliği ile yürütülür. Sonuçta iktidar partinin iktidarı durumuna gelir.

Demokratik Merkeziyetçilik anlayışı partilerde genel olarak bürokratlaşma, otoriterlik, tıkanıklık, hantallık, politikaya katılımda sınırlamaya yol açmaktadır. Parti adına dar bir merkezi yapı tüm insiyatifi, yetkiyi kendinde toplayarak tüm kararları alarak, yürüterek; elit bir yapı niteliğini kazanmaktadır. İktidar sonrasında farklı düzeyde partinin merkeziyetçiliği ile sosyalist inşa süreci yaşanmaktadır. Bu süreç sonunda bürokratik-otoriter devlet yapıları ortaya çıkmaktadır. Yıkılan sosyalizmler işte bu anlayışla oluşanlardı. Parti içi demokrasi anlayışı doğrudan sosyalizmi-demokrasiyi belirliyor. Geçmiş deneyimleri ve gelişmeleri değerlendirerek bu tıkanıklığı aşmalıyız.

Çöken sosyalizmlere baktığımızda katı bir bürokratik-parti devlet yapısını görüyoruz. Devletçilik ve bürokratizm bu çöküşe kadar sosyalizm olarak adlandırıldı. Oysa toplumun iradesinin, insiyatifınin, katılımının olmadığı, yaratıcılığın gelişmediği, kitlelerin kendi sistemlerine yabancılaştığı bir toplumsal yapıya sosyalizm demek ne kadar mümkündür? Bilindiği gibi, birbiri ardına bu yapılar çöktü. Bu ülkelerdeki olumsuz gelişmelerin önemli etkenlerinden biri başta da belirttiğimiz gibi, bürokratik partiler vasıtasıyla sosyalizmi yukarıdan aşağıya doğru kararnamelerle-genelgelerle merkeziyetçi biçimde inşa etmeye çalışmalarıdır.

Parti, sosyalizm ve demokrasi anlayışını en gelişmiş biçimiyle kendi içinde ifade etmelidir. Parti, yöneten-yönetilen ikilemini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir anlayış içinde, politikayı bütünlüğü içinde üreten, canlı bir eleştiri-denetim, seçme-seçilme-görevden alma işleyişi olan bir iç demokrasiye sahip olmalıdır.

Demokratik Merkeziyetçilik eleştiri ve değerlendirmeler sonunda genellikle bu anlayışın "daha iyi ve doğru olarak uygulanması gerektiği” tespiti yapılır. Ya da suç şahsiyetlere yüklenir. "Stalin değil de başkası olsaydı demokrasi-sosyalizm şöyle olurdu" vb. örnekler önerilir. Sorun bu biçimiyle çözülemez. Yıllardır bu tür eleştiriler hiç bir olumsuzluğu ortadan kaldırmadı. Artık demokratik merkeziyetçiliği aşmak ve yeni bir anlayışı ortaya koymak gerekiyor. Bu anlayışla, kişilere bağlı olmadan yaşanan olumsuzlukları aşalım. Bu ancak doğrudan demokrasi anlayışı ile olabilir.

Doğrudan Demokrasi
Doğrudan demokrasiden ne anlaşılmalıdır! Doğrudan demokrasi yaşamı değiştirme insiyatifi demektir. Doğrudan demokrasiden, insanların politikaya katılımı, pratiğe katılımı ve sonuçlarını değerlendirmesine-denetlemesine katılımı anlaşılmalıdır. Kitleler, önerilen politikaya uyum sağlayan güçler olarak değil, kendi eylemliliğini, politikasını oluşturan, değerlendiren olarak görülmelidir. Kitleler yaşama doğrudan müdahale eden, değiştiren durumda olmalıdır. Doğrudan demokrasiden partinin, kitlelerle birlikte bugünden geleceğin kültürünü, ilişkilerini, insani değerlerini, nüvelerini oluşturması anlaşılmalıdır.

Parti içinde doğrudan demokrasi anlayışının nasıl hayata geçeceğini mücadele içindeki arkadaşların yaratıcılığı ve üretkenliğiyle çözmek gerekiyor. Parti tüm yapısında özel genel sorunları tartışabilen, politikanın-taktiklerin kollektif biçimde oluşmasını sağlayan, pratiğini eleştirip-değerlendiren bir işleyiş içinde olmalıdır. Parti içinde denetimsiz-eleştirisiz, seçimsiz kadir-i mutlak yapılar olmamalıdır. Parti içinde yer alan kadrolar kendi komitelerini, sekreterlerini seçme, değiştirme, denetleme hakkına sahip olmalıdır.

"Doğrudan demokrasi” anlayışını bugün de, iktidar sonrası da yalın olarak hayata geçirmek olanaklı değildir. Bu herkes tarafından görülebilir. Sorun bu anlayışın yakın olarak uygulanması değildir; önemli olan bugünden gerçekleştirilebilecek olanların hayata geçirilmesidir. Doğrudan demokrasi anlayışını bugünden parti-hareket yapımıza nüfuz ettirmezsek, kadroları, örgütlü ve etkileyebildiğimiz kitleleri bu anlayışla bütünleştirmezsek, gelecekte de sosyalizmi ve demokrasiyi oluşturamayız. Kadrolar, insiyatifli, üretken, yaratıcı, eleştirel olmazsa, bu kadroların oluşturduğu örgüt de katı-bürokratik, gelişmeyen bir örgüt olur. Bu örgütün etkilediği, örgütlediği kitleler de sadece yönetilen bir yığın olur.

Kitleler yönetilen değil, doğrudan düşünen, belirleyen, yürüten; siyasal insiyatifli olmalıdır. Bu anlayışla gelişen mücadeleler.içinde kitleler, köklü bir değişim ve gelişimi yaşayacaktır. Devrim mücadelesi içinde kitleler kendi kendilerini yönetmeyi, politika üretmeyi, pratik insiyatif kazanmayı yaşayarak öğrenecekler, yeni bir yaşamın sosyal, kültürel ilişkilerini, değerlerini oluşturacaklar, eşitlik - özgürlük - kollektifçilik temelinde yeni bir yaşamın filizlerini yeşerteceklerdir.

Devrimin (iktidarın alınışı) geçekleştirilme sürecinde kitleler her alanda doğrudan insiyatif ve eylemlilikleriyle bir çok kurumlaşmalar, organlar oluşturarak basitçe iktidarlarını ortaya çıkarırlar. İktidar alındıktan sonra da kitlelerin oluşturduğu bu basit kurum, organ ve komiteleri geliştirip-sistemleştirerek halk iktidarı oluşturulur. Başka bir ifadeyle, devlet yapısı halkın oluşturduğu organlara ve kurumlara dayanmalıdır. Kitleler bir süreye-zamana bağlı kalmadan seçme, denetleme, eleştirme yoluyla tüm görevlileri değiştirebilmelidir. Toplumsal yaşam içinde ayncalıkları artıran, tabakalaşmaya yol açan uygulamalar olmamalıdır; eğer varsa bu ayrıcalıklar giderilmelidir. Partiler, tüm yöneticiler, kitlelerin efendisi değil, doğrudan hizmetçisi, hamalı olduğunu bilmelidir. Tüm yöneticiler, partililer, kitlelerden daha çok özverili bir yaşantı içinde olmalıdır. Sorumluluk; ayrıcalık ve lüks yaşam sağlamamalı, aksine daha özverili olmayı sağlamalıdır. Kitlelerden beklenen sosyalizme inanç - bağlılık - özveri, öncelikle partililer ve yöneticiler tarafından gösterilmelidir. Kitleler zorluklara katlanırken; parti, yönetici - bürokrasi, vb. kesimler en az kitleler kadar zorlukları yaşayarak, paylaşmalıdır.

Sosyalizmin inşasında en önemli olay, kitlelerin katılımının, insiyatifinin, yaratıcılığının egemen olacağı toplumsal zemini-biçimi (devlet-toplum yapısını) yakalama olayıdır. Sosyalizmin inşasında karşılaşılan tüm sorunlar doğrudan kitlelerin insiyatifini içeren çözümlerle yok edilmelidir.

Devrim sürecinde iktidar sonrası için, öncesi gelişmeler belirleyici olacaktır. Devrimi yürüten kitleler ise, iktidar alındıktan sonra da sosyalizmi inşa edecektir. İktidar alındıktan sonra oluşturulan devlet, toplum yapısı, yıkılan burjuva toplum yapısından bin kat daha özgür, demokratik olmalıdır. İnsanlar kendilerini daha özgür ve toplumsal yaşamın bir parçası olduğunu hissetmelidir. İşte o zaman demokrasinin, burjuva demokrasisinden farkı açık biçimde görülür. Kitlelerin yaşamı bütün boyutlarıyla belirleme biçimlerinin bulunmadığı koşullarda adına ne dersek diyelim burjuva demokrasisi pek aşılmış sayılmaz. Kitleler iktidar olmalı. Yaşam içinde kitlelerin iradesi, insiyatifi, katılımı ağırlık kazanıyorsa özgürlük ve demokrasi gelişiyor demektir. Kitleler, doğrudan bir taraf olarak, ülkenin tüm sorunlarını, dünya, bölge sorunlarını, günlük yaşamın sorunlarını sorgulayan, eleştiren, çözüm üreten politika oluşturan durumunda olmalıdır.

Doğrudan demokrasi anlayışı taşıyan bir örgütte merkezilik olacak mı, nasıl olacak!

Merkezilik sadece "doğrudan demokrasi" anlayışı ile oluşturulan politikanın pratiğe dönüştürülmesinde ve yine bu pratiğin değerlendirilip yeni politikaların üretilmesi sürecinin işlevlerinin yerine getirilmesinde ortaya çıkan bir gerekliliktir. Merkezilik, politikanın tüm alanlarda bütünlük içinde hızlı-uyumIu bir pratiğe dönüştürülmesi için olmalıdır. Devrimi, iktidarı, komünist topluma ulaşmayı amaçlayan bir hareket-parti merkezileşmek zorundadır. Merkezilik bir parti içinde politikanın oluşturulması için, bu politikanın ülke genelinde bütünlük içinde uygulanması için, iktidarı yıkmak için, hayatın her alanında devam eden mücadeleyi bütünlük içinde sürdürmek için ve düzene alternatif bir dünya anlayışını somutta gerçekleştirmek için gereklidir.

"Baskı, gizlilik, savaş koşullarında demokrasi işlemez" diye bir kanı vardır. Mücadelenin örgütlü olarak devam ettiği her ortamda örgüt içi demokrasi hayatiyet bulur. Bir örgütte-harekette; demokrasi olmazsa, canlılığını yitirir. Savaş koşulları kendine özgü örgüt içi işleyiş ve demokrasi oluşturur. Bu koşullar içinde yer alanlar, uygun biçimler, araçlar, ilişkiler üretir, keşfeder ve yaşama geçirirler. Zor koşullar; ne yapacağını bilen, tartışan, kararlara, politikanın oluşumuna katılan, eleştiri ve denetimin yürüdüğü-gerçekleştiği örgüt-hareket yapılarıyla aşılabilir. Kadrolardan en zor koşullarda mücadele yürütmesi isteniyorsa; o kadroların politikanın oluşumuna, yürütülüşüne, eleştiri ve denetimine de katılması istenmelidir. Demokrasi anlayışı gelişmiş bir hareket, canlı, ani karar alabilen, güveni güçlü, kıvrak, üretken, yaratıcı olan bir harekettir.

Silahlı Mücadele ve BDSS
Silahlı mücadele, politikanın bir sürdürülüş biçimidir, ama politikanın en yoğunlaşmış olarak sürdürülmesidir. Politikanın en yoğunlaşmış biçimiyle yürütülmesi için de o politikanın açık ve net olması gerekir. Sosyalist politikanın yoğunlaşmış bir ifadesi olarak silahlı mücadele yürütülecekse bu konuda sosyalist düşüncenin, anlayışın açık olması gerekir. Sosyalizmin genel olarak belirsizleştiği, yeniden tüm yönleriyle tanımlanması-ifade edilmesi gerektiği bir dönemde; silahlı mücadeleyi geçmişteki biçimiyle formüle edip, hayata geçirmek doğru olmaz.

Silahlı mücadele; uğruna ölünebilir belirgin-açık amaçlar olursa sürdürülür. Teori-ideoloji-politika, ütopya, gelecek tasarımı belirsizleşince silahlı mücadele de geliştirilemez. Silahlı mücadele, uğruna can verilecek düşüncenin-ütopyanın, amaçların açık-belirgin olduğu koşullarda yürütülebilir.

Soyut ve her dönem aynen geçerli bir silahlı mücadele düşünülemez. Silahlı mücadelenin nasıl ve ne şekilde-biçimde yürütüleceği, nesnel, politik, psikolojik koşullara göre belirlenir.

Devrim stratejisini ve taktiklerini geçmişteki gibi dar formülasyonlar içinde ifade edebilmek bugün için pek olanaklı değil. Birleşik Devrimci Savaş Stratejisi bugün için de genel olarak ifade edilebilir. BDSS'nin süreç içinde açımlanması, ayrıntılandırılması sağlanmalıdır. Şehir ve kır birbirini güçlendirecek biçimde baştan itibaren birlikte ele alınmalıdır. Mücadelenin gelişimi ve seviyesine göre zaman zaman şehir veya kır öne çıkabilir. Silahlı mücadelenin çok somut olarak formüle edilmesi, bugün için bir zorlama olacaktır. Genel bir ifadeyle, BDSS silahlı mücadelenin temel olduğu, diğer tüm mücadele biçimleriyle birarada, bütünlük içinde yürütülen bir stratejidir. İçinde bulunduğumuz koşullarda belki de uzun süre kitlesel, politik faaliyetler içinde olmamız gerekecektir. Yazının genelinde ortaya konulan sorunların aşılması BDSS'ye süreç içinde açıklık sağlayacaktır.

Genele Kısa Bir Bakış
Dünya genelinde sosyalist ülkelerin çökmesinin ötesinde, sosyalist nitelikli muhalefet hareketlerinin ve çeşitli biçimde mücadele yürüten direniş hareketlerinin de gerilediği görülüyor.

Afrika’da daha önce SSCB'nin nüfuz alanı içinde "Kapitalist olmayan yoldan kalkınmayı" seçen (ulusal kuıtuluş mücadelesi sonucu bağımsızlığına ulaşan) ülkeler; şimdi "Kapitalist yoldan kalkınmaya” yöneldiler. Bu ülkeler emperyalistlerle yoğun ilişki içinde bağımsızlıklarını da hızla yitiriyorlar, yeni sömürge ülke özelliği kazanıyorlar.

Latin Amerika ülkelerine baktığımızda; Nikaragua’da Sandinistler seçimleri kaybettiler. Sandinistler iktidarı ve geleceğe yönelik umudu tümüyle kaybetmiş sayılmazlar. Hükümeti ve toplum desteğinin bir bölümünü kaybettikleri açık bir gerçek. Uzun yıllar süren savaşla iktidarı alan bir hareket, seçimle hükümetten çekildi. Bu çok özel ve önemli bir olay. Nikaragua ve Sandinistler üzerine daha etraflıca başka bir yazıda değinmek gerekli. Açık ki, Sandinistleri ABD-Kontra baskıları, dünya genelinde yeterince somut destek sağlayamamaları ve kendilerinin bu koşullarda işsizliği, yoksulluğu, savaşı yok edememiş olmaları, politikalarında çeşitli eksik ve yanlışlıklar, bu sonucu ortaya çıkarmıştır. Diğer yandan, Sandinistlerin kazandırdığı çok fazla olumluluk vardır.

Salvador'da iktidarı alma aşamasında savaş yürüten FMLN, sonunda iktidarla uzlaşmayı kabul etti. Dünya ve bölgedeki gelişmeler, FMLN'yi sınırlı bir demokratikleşme programı çerçevesinde uzlaşmaya razı etti. Salvador'daki mücadele 1980'lerin başından beri iktidarı alma seviyesinde sürdü. Savaş tıkandı. Amerikan baskısı, iktidara olan desteği ve dünya genelindeki gelişmeler FMLN'yi uzlaşmaya götürdü.

Şili’de sol hareketler zaman zaman güçlenseler de 90'lı yıllara doğru etkisizleştiler. MIR bölündü. Şimdi belirgin bir politika ve mücadele geliştiremiyor. Kitlesel çalışma, güç toplama, demokratik mücadele çabası içinde.

Uruguay'da, Tupamarolar siyasal alanda yasal parti olarak çalışıyorlar. Sosyalizmin geneldeki krizini yaşıyorlar ve belirgin bir sosyalizm açılımı sunabilmiş değiller.
Peru'da Aydınlık Yol farklı bir durumda. Burada Aydınlık Yol'u yok etmek için iktidar tüm gücünü açık savaş olarak sürdürdü. Anayasa-hukuk vb. askıya alındı. Yeni Dünya Düzeni de Peru’daki bu sivriliği yok etmek istiyor.

Arjantin, Kolombiya vb. bir çok ülkede gerilla hareketleri gerilemiş, etkisizleşmiş, kimse ne yapacağını bilmez hale gelmiş, siyasal alanda güç toplama adını verdikleri kitle çalışmasına yönelmişlerdir.

Bir de PKK var. Ortadoğu’da silahlı mücadele yürüten ulusal bir hareket. ABD-Avrupa'nın da desteği ile TC topyekün savaşla PKK olayını bitirmek istiyor. PKK'nın geliştiği konjonktür değişti. Bu konjonktürde PKK oldukça zorlanacaktır.

Küba, ABD'nin burnunun dibinde bir meydan okuma... Küba'nın yaşaması sosyalistler açısından bir prestij sorunu. Küba’yı bugün ayakta tutan özellikler, SSCB'den farklı olan yanlarıdır. Küba bugün geçmişteki gibi bir esin ve moral kaynağı gücünde değil, ama süreç Küba'yı tekrar eskisinden daha güçlü esin kaynağı haline dönüştürebilir. Küba sosyalistlerin gözünde bir prestij konusu, Küba yaşamalı!

Kuzey Kore ise kapalı yapısı, Kim İl Sung ve ailesi etrafında oluşan yöneticilik-hanedanlık egemenliği ile bu ülke sosyalizminin geleceği açısından pek bir olumluluk ifade etmiyor.

Çin ise olumsuzluğun bir başka yanı. Çin, ekonomide sürekli kapitalist ilişkileri geliştirirken, bir yandan da baskıcı-otoriter bir yönetim sürdürüyor. Çin, kendi sorunları içinde dünya genelindeki politik etkisini kaybetmiş durumda.

Dünya genelinde oluşan manzaraya bakınca, sosyalist ülkeler çökmüş, silahlı mücadele yürüten gerilla hareketleri etkisizleşmiş, gerilemiş durumda.

İşte bu koşullarda, sosyalizmi yeniden ifade etme, tanımlama çabamız doğrudan dünya genelinde sosyalizmin gelişmesine bir katkı olacaktır. Sosyalizmin temel sorunlarını çözme konusundaki her gelişme doğrudan hareketimizin gelişmesini sağlayacaktır. Sosyalizmin temel sorunlarını çözümlemeyi önümüze koymadan, bu konuda çaba sarfetmeden, günlük pratiğin içinde sınırlı bir hareket olmaktan öteye gidilemez.

Kitleler ve Umut
Kitlelerin yükselen devrimci dalgalanmaları belirli bir birikim ve çelişkilerin yoğunlaşması sonucu ortaya çıkmaktadır. Özellikle sürekli bir değişimin yaşandığı Türkiye'de bu değişimin ve sistemin oluşturduğu tepkiler ve çatışmaların oluşturduğu birikim; toplumda yükselen eylemliliklere, arayışlara yol açmaktadır. 1960 sonrası toplumda yükselen devrimci dalgalanma ve arayışlar, geçmiş yıllar içinde oluşmuş tepkilerin, çelişkilerin ve arayışların bir birikimiydi.

Kitlesel eylemlilikler belirli bir birikim ve yoğunlaşma olmadan kendiliğinden yükselmiyor. Toplumu tüm yönleriyle sarsan olaylar geIişirse, bunun sonucu olarak çıkan bir durumdur. Bir devrimci hareket mücadelesini böylesi dalgalanmaların doğmasına göre oluşturmaz. Eğer ani-büyük kitlesel eylemlilikler gelişirse, devrimci hareket bu gelişmeyi sonuna kadar değerlendirmeye çalışır.

Toplumda yılların oluşturduğu güçlü devrimci dalganın kırıldığı, umutların yıkıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Sosyalizmin çöküşüyle bu durum bir kat daha artmıştır. Yıllardır iktidarın sürdürdüğü dejenerasyon, depolitizasyon, yozlaşma, vb. politikalar sonucu bugün içinde bulunduğumuz toplum ortaya çıkmıştır.

Toplumsal umut kolay yaratılamaz. Sosyalizmin çöküşüyle topluma hemen sürülecek yaşam projesi - ütopya kalmadı.

Yeni dünya düzeninin oluşturduğu iklimin toplumsal mücadele ile ve bugünden tespit edemiyeceğimiz çelişkilerle zayıflatılması - yer yer yok edilmesi gerekiyor.
Bizim çabamız toplumdaki umutsuzluğu, yılgınlığı, değerler kaybını ortadan kaldırmayı içermelidir: Sosyalizmi yeniden ifade etme çabası aynı zamanda toplumsal umudun da yaratılma çabası demektir. Sosyalizmi yeniden ifade etme çabası topluma sosyal-kültürel-insani değerler kazandırma mücadelesidir. İçinde bulunduğumuz olumsuz (toplumsal) durumun aşılması, yeni bir kültürün, insan ilişkilerinin ve değerlerinin oluşturulmasıyla, yeni bir yaşam-dünya anlayışının oluşturulmasıyla aşılacaktır. Bu da ancak devrimci bir hareketin her alanda sosyalizmi yeniden ifade ederek, somutta, toplumsal yaşam içinde alternatif dünya anlayışını geliştirmeye başlamasıyla mümkün olacaktır. Devrimci hareketler bugünkü koşulları çeşitli yönlerden aşmadıkça, gelişmeleri mümkün olmayacaktır. Bugünkü sorunların ağırlığı, devrimcileri ürkütmemeli, edilgenliğe, sorumsuzluğa itmemelidir. Bu durum devrimcilere daha cesur - atak olma ve tüm gelişmelere karşı sorumluluk duyma duygusu vermelidir. Her devrimci kendini tüm gelişmelere karşı sorumlu hissetmeli ve ona göre mücadele yürütmelidir.

Enternasyonalizm
Sosyalizmi yeniden ifade etme-tanımlama sürecini sadece bizlerin ve Türk solunun çabası ile geliştirmek yeterli olmayacaktır. Dünya genelinde etkileşim, dayanışma ve birikim sağlanılması zorunlu bir gereklilik durumunda. Yeni bir enternasyonal oluşturulmalı. Bu enternasyonalin işlevi, sosyalizmin içinde bulunduğu krizi aşmak için değişik ülkelerdeki birikimleri (ideolojik-teorik-politik-kültürel-etik vb.) biraraya getirip, genele yaymak olmalı. Zamanla sosyalist hareketlerin gelişimine göre dayanışma vb. kampanyalar da yürütülebilir. Enternasyonal olumlu bir gelişme içinde olursa emperyalist-kapitalist sisteme karşı etkili bir ideolojik - propagandif mücadele işlevi de yerine getirebilir. Bu enternasyonal tabii ki güdümlü bir enternasyonal olmamalı. Sadece bir parti - hareketin merkeziliğinde ve onun ihtiyaçlarına göre oluşmamalıdır. Enternasyonalin oluşumu konusunda Avrupa'daki mülteci soldan olumlu işlevler yüklenmesi beklenebilir. Bu gibi oluşumlar fantastik bulunmamalıdır. Çünkü içine girilen süreç öyle kısa zamanda büyük açılımlar sağlamayabilir. Uzayan bir süreç içinde ve dünya genelinde üretilecek tüm sosyalist değerleri biraraya getirmenin önemi büyüktür.

Geçmiş Değerlendirmesi Üzerine
DY'nin günümüze değin yaşadığı süreç kolay bir geçmiş değerlendirmesi yapmamızı engelliyor. DY değerlendirmesi olarak; sadece merkezi yapısı dağılana kadar olan süreci değerlendirmek oldukça eksik bir değerlendirme olacaktır. DY'nin merkezi yapısı dağılalı neredeyse 12 yıl olmuştur. Bugün geçmiş süreç değerlendirmesi yürüten insanların önemli bir bölümü son yıllarda ortaya çıkan devrimcilerdir. Bu arkadaşları üreten süreç nasıl bir süreç olursa olsun değerlendirme konusu olmalıdır. Yaşamadıkları bir dönemin değerlendirmesiyle sınırlı bir DY değerlendirmesi, yeni nesil devrimciler için çok eksik olacaktır. Geçmiş değerlendirmesi bugüne değin olan tüm DY sürecini kapsamalıdır. Değerlendirme, DY'nin merkezi yapısının dağıldığı döneme kadar olan süreç, emniyet süreçleri, cezaevinde (şartlı salıverme ile tahliye oluncaya kadar) geçen süreç, merkezi yapı dağıldıktan sonra yürütülen (dağınık da olsa) pratik süreç, Avrupa’daki yaşanan süreçlerin tümünü kapsamalıdır. Bizim açımızdan bu bütünlük içinde ortaya konmayan bir geçmiş değerlendirmesi büyük eksiklikler taşıyacaktır.

Geçmiş değerlendirmesi günümüzün temel sorunlarına çözüm üretimine sağlayacağı katkı ile anlam kazanacaktır. Bugün oluşturmaya çalıştığımız politik hat içinde geçmiş değerlendirmesi gerçek anlamını bulmuş olacaktır.

Bugün geçmişe bakarken olayın sıcaklığını - duygusallığını aşmış durumdayız. Geçmişi olumlu biçimde ve bütün yönleriyle değerlendirme olanağına sahibiz.
Yazı içerisinde bazı bölümlerde yer yer geçmiş üzerine değiniliyor. Bütünlüklü bir geçmiş değerlendirmesi bu yazı içerisinde beklenilmemelidir. Konuya giriş olarak sosyalizm ve partileşme süreci üzerine tüm yönleriyle olmasa da, kısaca düşüncelerimi değerlendirmelerimi belirtiyorum.

Partileşme Süreci Üzerine
Partileşme süreci hareketin genel yapısı içinde ve Türk solunda pek aşılamadı. DY'nin en olumlu -aynı zamanda en olumsuz- yanlarından biri de partileşme süreciydi. Partileşme sürecinden söz edildiğinde; nasıl bir parti olacak, parti ne zaman kurulacak, partileşme sürecinde hangi aşamadayız, parti kuruluşunu nasıl ilan edecek, yoksa parti zaten kuruldu mu? vb. bir çok soru kafalarda bulunuyordu. Bu soruları partileşme sürecinin muğlaklığı - belirsizliği oluşturuyordu. Bu soruları tümüyle ortadan kaldırmak pek mümkün olmayabilirdi. Çünkü partileşme sürecinin çok ayrıntılı bir programı belirlenemeyebilir. Fakat partileşme süreci daha belirgin olmalıydı.

Partileşme sürecinin ana halkaları ideolojik-politik hattın oluşturulması ve kadrolaşma olarak belirlenmişti. Nasıl bir parti anlayışı taşıdığımız, diğer sol gruplarla yapılan polemiklerde ifade edilmeye çalışıldı. Tüm bunlar partileşme sürecindeki muğlaklığı ortadan kaldırmaya yetmedi. Bu durum hareketin-örgütlenmenin hantallığına, tıkanmasına neden oldu.

Partileşme konusunda en önemli halka, ideolojik-politik hattın belirlenmesidir. İdeolojik-politik açıklık sağlanmışsa, nasıl bir parti oluşturulacağı da açığa çıkmış demektir. Sonrası ideolojik-politik hattın hayata geçirilmesi ve kadrolaşma olayıdır. Bu süreçler birlikte gelişir. DY'a baktığımızda ideolojik-politik hattın oluşumu ve belli bir kitle ilişkisi, belli bir kadrolaşma oluşturmasına rağmen, partileşme sağlanamamış. Niçin partileşemedi sorusu hemen aklımıza geliyor. Bazı arkadaşlar partileşmedeki eksikliği, yetişmiş insan olmamasına bağlıyor. DY açısından bu düşünce yanlıştır. Hareket içinde kendini devrime adamış, kadrolaşmaya yönelmiş yeterli insan birikimi bulunuyordu. Kuşkusuz bu insanlar kendi kendine kadrolaşmayacaktı. Devrimci Hareketin mücadele, örgütlenme ve kadrolaşmasını bütünsellik içinde yürütecek olan önderlikti. Sorumluluk önderlik üzerinde toplanmaktaydı. Devrimci mücadeleye düzenle bağlarını kopararak katılmış ve katılmaya hazır çok fazla insan vardı. Cunta sonrası kendiliğinden çok fazla sayıda insan dağlara çıktı. Türkiye'nin her sıkıyönetim mahkemesinin en kalabalık davaları DY'nin davalarıydı: Bir ölçüde gelişmiş, kadrolaşmaya açık insan birikimi yeterince bulunuyordu. Bu birikimin partileşme ile değerlendirilmesi gerekiyordu. Partileşme de ancak anlayışımıza uygun olarak örgütlenme ve mücadelemizde tüm yönleriyle nitelikli bir sıçrama yapmakla mümkün olabilirdi. Sürüp giden ilişki-örgüt-mücadele biçimi ile bu sıçramayı sağlayacak cesareti-ataklığı göstererek partileşmeyi sağlamalıydık. Kadrolaşma konusunda biraz daha düşünürsek, başka eksikliklerden de söz edilebilir. BDSS yürütecek bir hareket örgütlenmesini güncel ve stratejik mücadeleyi bütünlük içinde yürütecek biçimde oluşturur. Kadrolaşma, sınıf mücadelesi içinde devrimci politikaları hayata geçirirken oluşturulur. Kitle içinde kadro çalışması budur. Bu politika içinde amaçlanılan partiye ulaşmak için hızla insanların yetkinleştirilmesi, partinin organlarının oluşturulması ve mücadelenin giderek daha üst biçimlere yükseltilmesi gerekir.

Siyasal önderliğimiz partileşmede, temel organların oluşturulmasında, insan birikiminin nitelikli kadrolar haline dönüştürülmesinde, daha üst mücadele biçimlerine sıçrama konusunda yeterli olamamıştır.

DY'un partileşme sürecinin somut gelişimini incelediğimizde eleştirilecek bir yanı da hareketin oluşumunu başlatan yoğunluğun tüm süreç boyunca belirleyici niteliğini sürdürmesi ve demokrasi-denetim-eleştiri - kadro akışının bu süreçte ne denli yaşama geçtiğidir. DY'un önderlik ve örgütsel yapısı içinde kurumsallaşmış, sistemleşmiş, oturmuş bir demokrasi, denetim, eleştiri ilişkisi olmamıştır. İlk adımı oluşturan yoğunluk, süreç içinde kalıcı önderlik gibi bir duruma gelmiştir. Önderlik yapısı ne kendi içinde ne de hareket genelinde eleştirilme, denetlenme, değerlendirilme durumunda olmamıştır. Demokrasi ve sosyalizm anlayışı olarak olumlu düşüncelere sahip olmamıza rağmen bu olumluluk örgüt-önderlik işleyişine sistemli ve kurumsallaşmış olarak yansımadı.

Durum böyle olunca, hiç de savunduğumuz anlayışlara uymayan, gittikçe hantallaşan bir örgüt-hareket yapısı oluştu.

İçinde bulunduğumuz süreçte tüm örgütlenmelerde seçme, seçilme, eleştiri, denetim; görevlileri geri çekme-değiştirme kısaca demokrasi işleyişi geçerli olmalıdır.
Hiçbir kişi ya da komite, vb. demokrasi işleyişi dışında kalmamalıdır. Bugünden gerekli özen gösterilmezse tüm olumsuzlukların önü açılmış olur. Demokrasi ilişkisini tüm canlılığı ile bugünden, ilk adımda hayata geçirmeye başlamalıyız. '"

DY'nin Sosyalizm Anlayışı Üzerine
DY'nin sosyalizm ve demokrasi anlayışını gösteren teorik-pratik çabalann değerlendirilmesi, sosyalizmin yeniden ifade edilmesi sürecinde özel bir önem taşımaktadır. Bu konudaki değerlendirmemiz bizlere sosyalizmin yeniden ifade edilmesi sürecinde önemli bir kalkış zemini sunacaktır.

Mahir Çayan’ın sosyalizm üzerine düşünceleri DY'nin sosyalizm anlayışını geliştirmesinde önemli bir teorik-politik zemin sağlamıştır. Kısa bir alıntı ile M. Çayan'ın düşüncelerinin önemini gösterelim.

"Oysa sosyalist devrimde iktidarı ele geçirmek yalnızca başlangıçtır. Büyük çapta üretimi geliştirmek, sosyalist ekonomiyi yaratmak, o güne değinki sınıflı toplumun yabancılaştırmasına maruz kalmış insan doğasını değiştirmek gibi görevleri vardır. Bu nedenle sosyalist devrim yalnızca mülkiyet biçimini değiştirmek, yalnızca sosyalist ekonomiyi yaratmakla sona ermez. Proletaryanın sınıf olarak ortadan kalkmasına değin, üst yapıda siyasal bir devrim olarak sürmek zorundadır. Bu savsaklanır ya da önemsenmezse yani ideolojik ve kültürel savaş üretici güçlerin geliştirilmesi ile birlikte yürütülmezse kapitalizmin restore edildiği görülür ". (A.S.D. 2O. sayı 'Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine'). Mahir Çayan’ın bu düşünceleri ve modern revizyonizmin eleştirisi üzerine düşünceleri DY'nin sonraki yıllarda sosyalizm üzerine düşünce açılımlarına, politik tutumlarına, tavır alışlarına kaynaklık etmiştir.

DY, sosyalizm anlayışı ve Çin-Sovyet çatışmasındaki tutumuyla Türk solundaki gruplardan farklılık içinde oldu. DY, Çin-Sovyet çatışmasında pasif bir tarafsızlık içinde olmadı. Tarafları eleştirerek doğru politikalar-önermeler oluşturmaya çalıştı.

T.S'da bir çok grup, politikalarını Çin-Sovyet çatışmasına göre oluşturmuştu. DY ise politikalarını devrimci mücadelenin somut sorunları etrafında oluşturdu. Çin-Sovyet çatışmasına göre saflaşmayı yanlış buldu. DY'nin bu tutumu ve anlayışı günümüzde sol çevreler tarafından olumlanmak durumundadır.
Geçmişte dünya solunda ve Türk solunda ideolojik-politik polemiklerin eksenini Çin-Sovyet çatışması oluşturmuştur. DY, dünya genelindeki etkisi nedeniyle sol içinde devrimci gelişmenin en büyük engelinin Sovyetler olduğunu tesbit etmiştir. Sovyetlerin ABD ile yürüttüğü nüfuz çatışması ve genel olarak dış politikalarını, enternasyonalizm anlayışlarını, dünya devrimci hareketlerine yaklaşımlarını doğru biçimde eleştirdik. Sovyetlerin savunduğu "Kapitalist olmayan yoldan kalkınma stratejisi", "'İleri demokrasi tezi", "Barış içinde ekonomik yarış" gibi kavramlarla ifade edilmiş politikaları, düşünceleri eleştirdik. Türk solundaki Sovyet yanlılarını da bu düşünceler doğrultusunda eleştirdik. Sovyetlerde geriye dönüşün yaşandığını ama bu sürecin kapitalizme doğru tamamlanmama olasılığının da güçlü olduğunu vurguladık. Çünkü dünya devrimci hareketlerinin ve Sovyetlerdeki sosyalist mevzilerin geriye dönüşe direneceğini ve süreci olumlu yöne, komünizme doğru çevireceğini ifade ettik. Sovyetlerdeki somut durumu modern revizyonizm olarak tanımladık ve modern revizyonizmin sosyalizmi uygulamadığı, toplumu siyasetten uzaklaştırdığı, devlete yabancılaştırdığı vb: bugün de doğruluğu kabul edilen değerlendirmeler ortaya koyduk. Sonuç olarak Sovyetlerdeki durumu ekonomist bir sapma olarak gördük.

ÇKP'ye eleştirilerimiz; üst yapıya yüklediği abartılı fonksiyonlarla sol sapma içinde olduğunu ve politikalarında milliyetçilik yapması ürerineydi. Çin’in SSCB'ye karşı yürüttüğü dış politikalar zaman zaman emperyalistlerle çakışmıştır. Üç Dünya tahlilinin ve bu tahlilin politikaya yansıması gibi özellikle eleştirildiği nokta, Türk solundaki Çin yanlısı gruplara da bu doğrultuda sürdürüldü.

Türk solunda sosyalizm üzerine yürütülen polemikler tarihsel sürecin değerlendirilmesi üzerine gelişmemiştir. Sovyet-Çin vb. devrim süreçleri tarihsel gelişimi içinde tüm yönleri ile ele alınarak incelenmemiştir. DY bu konuda bazı makalelerde birkaç paragraf düzeyinde düşünce belirtmek zorunluluğu görmüştür. DY dergilerini-yazılarımızı gözden geçirdiğimizde Çin-Sovyet vb. devrim süreçlerini tarihi derinlik içinde teorik olarak incelediğimiz bir çalışmamız bulunmuyor. Türk solunda Sovyet devrimindeki sapmanın-revizyonizmin, vb. olumsuzlukların Stalin’in ölümü sonrası ortaya çıktığı biçiminde bir değerlendirme genel olarak kabul ediliyordu. DY, bu değerlendirmeye tümüyle katılmasa da derinlemesine bir teorik eleştiri ortaya koyamadığı için farklı bir tutum sergileyemedi. Devrimci Gençlik dergisinde (9-10. sayı 25 Haziran 1976), "1950 yıllarında Sovyetler Birliği’nde zuhur eden modern revizyonizm herşeyden önce doğup geliştiği, ona hayat veren somut maddi koşulların genel olarak geçiş dönemi, özel olarak da Sovyetler Birliği'ndeki geçiş dönemi koşullarının sorunları içinde incelenerek kavranabilir." Bu alıntıda Sovyetlerdeki sapma sadece Stalin'in ölümüne bağlanmıyor. Sorunu tarihsel süreç içinde özel olarak da geçiş dönemi koşullarında aramak, değerlendirmek gerektiği gibi doğru bir değerlendirme yapılıyor. Bu değerlendirmeye bakınca T.S.'nun genel değerlendirmesinden farklılığımızın açıkça görülmesi gerekir. Fakat bu konuda aynı yazı içinde yapılan sınırlı değerlendirmede Stalin tümüyle doğru politikalar izleyerek ölüyor. Sonuçta T.S'nun genel yargısı olan Stalin'in ölümü sonucu Sovyetler'de sapmanın, revizyonizimin ortaya çıktığı düşüncesine bir biçimde varılmış oluyor. Bu durumda DY'nin de, T.S.'nun genel değerlendirmesi dışında görülmemesi ortaya çıkıyor. Geçmişte Sovyet devrim sürecinin Stalin’in ölümüne kadar olan dönemi "resmi tarih" olarak genel olarak onaylanıyordu. Bu değerlendirmeye katılmayan sol grup yok gibiydi.

DY sosyalizmin tarihsel sürecini inceleyip-eleştirmemiş de olsa, diğer sol gruplar gibi tutucu ve ÇKP-SBKP-AEP'nin kuyrukçusu durumunda olmadı. Rosa Luxemburg, Troçki düşmanlığı yapılmadı. Fakat düşünceleri ve polemikleri de ele alınmadı. DY'nin bu duruma rağmen somutta önerdiği ve bir ölçüde yaşama geçirdiği DK-Fatsa, Yeraltı Maden İş - İşyeri Komite ve Konseyleri, ÖTK örgütlenmesi olguları döneme göre sosyalizm anlayışı olarak gelişmiş örneklerdi. Türk solu ve bizim açımızdan bu deneyler ve deneylerde somutlanan anlayışın günümüzde sosyalizmin yeniden ifade edilmesi sürecinde öne çıkarılması, değerlendirilmesi gerekmektedir. Fatsa deneyimi - olgusu toplumsal mücadele tarihimizin Paris Komünü’dür. Dünya devrim tarihinde Paris Komünü'nün yeri ne ise, bizim tarihimizin özgülünde de Fatsa olgusunun anlamı aynıdır.

Sosyalizmin tarihsel süreci bugün de tüm yönleriyle eleştirilmiş - değerlendirilmiş durumda değildir. Bazı tartışmalar, yer yer değerlendirmeler yapılıyor, fakat bu değerlendirmeler yeterli sayılamaz.

Sovyet devrim süreci, iktidarın alınması öncesi ve sonrası ile bir bütünlük içinde incelenmelidir. İktidar öncesi parti, parti içi ilişkiler, taktikler, değişen koşullardaki tutumları, tüm mücadele değerlendirilmelidir. 1917 iktidar sonrası ilk yıllar, Lenin’in de yaşadığı ilk yılların özel olarak değerlendirilmesi gerekir. Lenin'in ölümü sonrasının, Stalin döneminin ipuçlan bu yıllarda ortaya çıkmıştır.

İç savaş ve yürütülüş biçimi, parti-Sovyet ilişkileri, iktidarın oluşumu ve şekillenişi, Sovyet içindeki partiler, kapatılan partiler, işçi muhalefeti, Kollantai'nin düşünceleri, sendikalara yaklaşım, ekonomik çözümler, NEP dönemi, kısaca bu dönem tüm yönleriyle değerlendirilmelidir.

Rosa Luxemburg’un Lenin’le parti konusundaki polemikleri, Sovyet Devriminin ilk yıllarına ilişkin değerlendirmeleri, kitle mücadelesine yönelik düşünceleri TS'da ciddi olarak değerlendirilmemiştir: Tartışma sürecinde, sosyalizmin yeniden ifade edilmesinde Rosa’nın düşüncelerinin değerlendirilmesi oldukça önem taşımaktadır.
Bugün de Sovyet devrim sürecinin değerlendirilmesinde sıkça yapılan bir yanlışlık, Stalin’in yürüttüğü politikaların tarihsel bir zorunluluk olarak görülmesidir. "O koşullarda sosyalizm ancak Stalin'in gerçekleştirdiği gibi olabilirdi" sonucuna varılmaktadır. Oysa bu dönem, en çok eleştirilmesi gereken bir dönemdir. Sosyalizmin gelişim süreci içinde en olumsuz bir dönemdir Stalin’in iktidarda bulunduğu yıllar. Bu dönem parti, devlet, ekonomik politikalar, enternasyonalizm, dış politikalar, kısaca tüm yönleriyle eleştirilmesi gereken bir süreçtir.

Nikaragua’da seçimle hükümetten çekilen SandinistIer'i bazı çevreler olumluyor. Bence de Sandinistler'in hükümeti seçim sonunda bırakması olumlu bir davranıştır. Bundan sonraki yıllarda Sandinistler doğru politikalarla yeniden kitleleri kazanabilirler. Tersi bir gelişme de mümkün. Stalin’in politikalarını tarihsel bir zorunluluk olarak görenlerin, Sandinistleri anlayabileceğini sanmıyorum. Bu düşünceye sahip olanlara göre Sandinistler herşeye rağmen hükümette kalmalıydı. Sandinistler hükümetten çekildiler ama toplumu yeniden kazanmanın gücünü de taşıyorlar.

Türk solu da, DY da Troçki'yi görmezden gelmiştir; ya da Troçki 'hain' vb. kavramlarla birlikte anılmıştır. Troçki'yi genel geçer üç-beş olumsuz cümleyle değerlendirme eğilimi aşılmalıdır. Troçki’nin otoriter, sekter, olumsuz yanları olduğu kadar birçok olumlu düşünceleri de bulunmaktadır. SSCB'yi, Stalin’i eleştirileri tümüyle yabana atılamaz. Troçki önyargısız ve resmi tarihteki suçlamalar bir kenara bırakılarak değerlendirilmelidir.

Sosyalizmin yeniden ifade edilmesinin yolu bir yönüyle geçmiş sürecin köklü bir eleştirisinden geçiyor. Eleştirilerimiz solun yıllardır savunduğu birçok tabuyu-doğmayı da yıkacaktır. Genelde onca sosyal gerçeklik yıkıldıktan sonra bu sürecin ürettiği tabuların-doğmaların-kültürün yıkılması aslında bugüne değin gerçekleşmeliydi. Geçmişin eleştirilerek aşılması sürecinde yeni kavramlar, kültür ve değerler de oluşacaktır.

Sosyalizm Üzerine Düşünceler
Sosyalizmin tüm yönleriyle tarihsel bir eleştirisini bu yazı içinde ortaya koymamın beklenilmemesi gerekir. Zamanla dünya genelinde üretilecek inceleme, eleştiri, araştırmanın sağladığı birikim içinde, bütünlüklü bir sosyalizmin tarihsel değerlendirilmesi ortaya çıkarılacaktır. Konuya giriş olması açısından bazı fikirlerimi yazıyorum. Sosyalizm üzerine bu fikirlerimin oluşum, eleştiri ve tartışmasını bir kenara bırakıyorum.

Sosyalizm kendiliğindenci bir süreç sonunda gerçekleşmeyecektir. Sosyalizm, belirli bir bilincin, devrimde yer alacak işçi sınıfı ve diğer toplum kesimlerine örgütlü biçimde taşınmasıyla, iradi bir mücadele süreciyle gerçekleşecektir.

Önderlik olgusu lider ya da sınırlı bir MK kapsamında, yöneticilik ve herşeyi belirleyicilik biçimiyle ele alınmamalıdır. Önderlik olgusu partiye ve mücadeleye katılan kitleye yayılmalıdır. Önderlik politikanın kollektif olarak üretilmesi ve yütülmesinin dolayımı olmalıdır.

"Devrim kitlelerin eseri olacaktır” sözü, bir ajitasyon sloganı olmaktan çıkmalıdır. Devrimin gelişimine katılan kitleler; aynı zamanda, tüm yönleriyle politikanın oluşumuna, mücadelenin yürütülüşüne, gelecek toplumun nüvelerinin oluşturulmasına, sosyal-kültürel-insani değerlerin yaratılmasına da -kısaca devrime- yaratıcılıkları, üretkenlikleri, insiyatifleri ve örgütlü güçleriyle katılmalıdırlar.

Devrimci mücadele süreci; kitlelerin edilgenlikten, sürülükten çıkma ve yönetilen, yöneten ayrımının ortadan kalkma sürecidir.

Sosyalizm, kitlelerin doğrudan iktidarı olmalıdır. Temsili, vb. kurumsal yapılar kitlelerin doğrudan insiyatifini engelleyen özellikte ve genellikte olmalıdır. Kitleler iktidarı doğrudan belirleme, denetleme, değiştirme hakkını kullanıyorsa devrim kitlelerin eseridir.

Kitleler sosyalizmde kendilerini tüm yönleriyle ifade edecek olanaklara sahip olmalıdır. Sosyalizmde özgürlük, demokrasi, insani değerlerinin gelişmesi, insanların yaratıcılığının önünün açılması, kapitalist toplumdan en az bin kat daha fazla olmalıdır.

Parti, devlet, toplum ilişkisi, partinin denetiminde ve partiyle bütünleşmiş olmamalıdır. Parti, devlet aygıtlarına ve bürokrasiye dayanarak iktidar-yönetim olmamalıdır. Parti doğrudan toplumdaki canlı desteği ve her alanda ideolojik-düşünsel-kültürel etkinliği ile toplumsal yaşamı yönlendiren olmalıdır. Toplumsal yaşamı belirleyen, etkileyen, yönlendiren yerel-genel çok farklı niteliklerde kurumlaşmalar, örgütlenmeler, sosyalizmde olmalıdır. Parti tek başına devlet-toplum yaşamını belirleyen, yöneten, yürüten olmamalıdır. Bugünden biçimsel olarak bir sosyalist devlet-toplum şeması çizmek, zorlama ve yanlış olacaktır. Devrimin gelişimi kendi özgülünde bir devlet-toplum yapılanması-biçimi ortaya çıkaracaktır. Bugünden ancak anlayış düzeyinde ve genel özellikteki netleşmiş düşünceler ifade edilebilir. Bir de somutta olumsuzluğu açığa çıkmış yapılar eleştirilip aşılmaya çalışılmalıdır.

Devrim sürecinde iktidar sonrasında da toplum kendini sürekli yenileyen, üreten, geliştiren olmalıdır. Devrim sürecinde etkin olmuş bir lider ya da liderler kadrosu ömür boyu devlet başkanı, parti başkanı ya da herşeyi belirleyen durumda olmamalıdır. Devrimi yaratan kitleler niçin yeni önderler ortaya çıkarmasın, niçin yeni yöneticileri belirleyip seçmesin. Devrim sürecinde, iktidarın kazanılmasında etkin olan önderler, ömür boyu devlet başkanı vb. olacağına, toplumsal yaşama farklı alanlardan yararlı olmalıdır, katkılar sağlamalıdır.

Sosyalizmi bir kalkınma-sanayileşme modeline indirgemek yanlıştır. Sorun sadece veya ağırlıkla sanayileşme olarak görülürse ve bu Stalin’in izlediği gibi olursa sosyalizme niçin gerek duyulsun? Farklı sanayileşme biçimleri de bulunabilir! Sosyalizm sadece bir kalkınma modeli olamaz. Kitlelerden sürekli özveri bekleyerek sürdürülen kalkınma bıkkınlık yaratır. Kitleler katlandığı onca özverinin maddi, manevi sonuçlarını olumlu biçimde yaşamalıdır.

Sosyalizmde ekonomik planlar, kaynak kullanımı, vb. tüm konular mutlaka toplumun denetiminden-onayından geçmelidir. Ekonomi bilimsel uzmanlık konusu olarak belirlenip, teknokratların, bürokratların ve parti yöneticilerinin tekeline bırakılmasıyla sosyalizm gelişmez. Sosyalizmde ekonomik inşa sürecinde toplum içinde ayrıcalıklar, tabakalaşmalar, kastlaşmalar oluşmamalıdır. Varsa hızla bu ayrıcalıklar ortadan kaldırılmalıdır. Sosyalizmde geçerli olan ayrıcalıklar savunulması gereken ve giderek kalıcılaşması gereken ayrıcalıklar-eşitsizlikler olmamalıdır. Sosyalizm sürecinde "burjuva hukukun" dar sınırları aşılarak "herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre" ilkesinin geçerli olacağı koşullara doğru bir gelişme yaşanmalıdır.

Sosyalist toplumda hiç bir görevli seçme-seçilme, denetleme işleyişi dışında kalmamalıdır. Toplum belirli bir zaman sınırı olmadan görevlileri değiştirme, seçme, denetleme insiyatifine sahip olmalıdır. Sosyalist toplumda görevliler en üsttekinden en alta kadar toplumun hamalı-amelesi olduğunu bilmelidir; görevliler toplumun efendisi-yöneticisi-çobanı olmamalıdır.

Siyasal Durum Üzerine
Dünyada ve ülkede yaşanan gelişmeler sonucunda TC'nin ideolojik temellerini oluşturan en önemli unsurlar çökmüş bulunuyor. NATO içinde ve Sovyetler'e karşı biçimlenen devlet yapısı, bugün boşlukta kaldı. Devletin ideolojik dayanaklarını oluşturan anti-komünistlik, anti-Kürtçülük, anti-dincilik yıprandı. Yeni koşullara göre devlet yapısının biçimlenmesi ve ideolojik dayanaklarının oluşturulması gündeme gelmiş bulunuyor.

Geleneksel burjuva politik güçler, MGK başta olmak üzere bazı devlet kurumları ve basında bazı çevreler Kemalist devlet yapısını korumaya çalışıyorlar. Kürt ulusal mücadelesine karşı yürütülen savaş politikası ile bu güçler konumlarını meşrulaştırma ve pekiştirme çabasındalar. Yeni siyaset arayışları bu duruma rağmen tartışılmaya başlandı. İkinci Cumhuriyet, eyalet sistemi, Kürt politikasında siyasal çözüm arayışları, Özal'ın parti kurma ve siyaset oluşturma çabası. A. Menderes'in açılsamaları, vb. burjuva liberal çevrelerin siyaset oluşturma çabalarını değişik biçimlerde formüle etseler de, devlet yapısının ve ideolojik dayanaklarının gelişmelere göre yenilenmesi çerçevesi içinde görmek gerekiyor. Burjuva siyasal güçlerin çatışması gizli açık gelişerek devam edecektir.

TC'nin "Yeni Dünya Düzeni" içinde misyonu, Orta Asya ülkelerine ve Orta Doğu’ya yönelik olarak belirginleşiyor. Bu bölgede TC geçmişe göre daha hareketli duruma getiriliyor. Bazı çevrelerce "Yeni-Osmanlılık", "büyük devlet olma" vb. sözlerle ortaya atılan politikaların altında yatan gerçek, ABD'nin (YDD'nin) politikalarını yürütme olayıdır. Öz olarak TC, ABD ve genel olarak (YDD) emperyalizmin bölgedeki taşeronu olma misyonu ile yükümlü bulunuyor. Ayrıca TC, radikal islamın karşısında ABD ve YDD'nin kabul ettiği ve yayılmasını istediği laik-ılımlı batı yanlısı müslüman ülke örneğini de oluşturuyor. TC İran'ın ve diğer islamcı anlayışların önünün kesilmesinde, ABD'nin nüfuzunun yayılmasında bir araç durumunda bulunuyor.

"YDD" etrafında ortaya atılan "İnsan hakları, demokrasi, serbest pazar, Paris-Agik şartı, vb." kavramların bir ölçüde T.C. devlet yapısına biçimsel de olsa yansıması gerekiyor. Emperyalizm bu kavramları kullanarak kirli yüzünü bir yanılsamayla saklamayı amaçlıyor. TC ise bu kadarını bile yapmaya çekiniyor, imzaladığı sözleşmelere uygun biçimsel düzenlemeleri bile yerine getirmedi.

Kürt sorunu, PKK'nın yürüttüğü mücadele ve dünyadaki gelişmelerden sonra TC'nin bilinen politikaları iflas etti. Kürt sorununda yeni çözümler oluşması bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor. İktidarın ilan ettiği "topyekün savaş" politikası toplumsal yaşamı tümüyle etkiliyor. Kürt sorunu, aynı zamanda Türk sorunu durumunda.

Burjuva ideolojik hegemonyaya rağmen, düzen partilerinin hiçbiri güçlü kitle desteğine sahip değil. En çok kitle -oy desteğine %27 ile DYP sahip. SHP, DSP, CHP ise eriyor. RP de belli bir oy sınırında bulunuyor. Burjuva düzen partileri YDD'nin önerdiği belli başlı ana kavramlar - politikalar ötesinde bir politika oluşturamıyor. Partilerin politikalarının birbirinden farkı pek az. Toplumun desteğini çoğunlukla alabilecek bir burjuva politika, düzen partileri tarafından henüz oluşturulamadı. Siyasal alanda bu tıkanıklık –kriz olmasına rağmen düzene alternatif bir sol-sosyalist toplumsal hareket oluşturulamadı. (Sol'un niçin toplumsal bir hareket olamadığı çok yönlü bir tartışmanın konusu olduğu için burada özel olarak değinmiyorum).

Toplumsal mücadele her alanda sistemle çatışma içinde. Bu çatışma en genel ifadeyle yeni bir devlet-toplum ilişkisi arayışının nesnel zeminini oluşturuyor. Kısaca toplumsal mücadelenin ekseni demokrasi mücadelesidir. Siyasal mücadeleyi burjuva güçler belirliyor. Çünkü sol, siyasal alanda halâ kendini bir güç olarak ifade edemedi. Siyasal alanda burjuva güçler belirleyiciliğini sürdürürse toplumsal mücadele düzen sınırları içinde bir biçimde boğulacaktır. Devrimciler demokrasi mücadelesinde kendilerini ifade edebilirse, toplumsal-siyasal mücadele sosyalizme doğru gelişecektir. Toplumsal mücadele doğrudan sisteme karşı gelişiyor. Devrimciler bu gelişmeyi kavradığında, çatışma doğrudan sisteme karşı alternatif toplum-devlet ilişkisini ortaya çıkaracaktır. Devrimcilerin toplumsal-siyasal mücadelede atacağı her adım sosyalizmin yeniden ifade edilmesi sürecinde de atılmış adım olacaktır. Sol hareket, sosyalizmi bir dünya anlayışı, yaşam tarzı olarak toplumsal-siyasal mücadele alanında attığı her adımda göstererek, ifade ederek gelişebilir.

Meşru Mücadele Üzerine
Meşru mücadele çizgisi, toplum tarafından doğruluğu, haklılığı kabul edilen, tepki çekmeyen, sempatiyle karşılanan ve sınıf mücadelesinin nesnelliği üzerinde gelişen mücadeledir. Meşru mücadelenin sınırını yasallık belirlemiyor. Meşru mücadele yasal ve yasal olmayan biçimde gelişecektir. Örgütsel yapıda yasal ve yasal olmayan alanları bir bütünlük içinde kapsayacaktır. Devrimci hareketin içinde bulunduğu gelişme dönemine, örgütsel seviyesine ve yürütülen politikalara göre legal ve illegal yapılarının biçimlenmesi ve ağırlık taşıması belirlenmelidir. Soyut saptamalara göre örgütsel bir yapı oluşturulması yanlıştır.

Toplumsal eylemliliğin ilerisinde bir eylem çizgisiyle kitleleri mücadeleye (bugünkü koşullarda) çekmek pek olanaklı görünmüyor. Zonguldak - Beykoz, vb. işçi eylemleri yaşandı. Bu eylemlerin siyasaI hedefleri düzeni aşmayan ekonomik - "kendiliğindenci" yönü ağır basan eylemlerdi. Devrimciler bu eylemlerin siyasal niteliğini geliştirmek bir yana içinde bile yer alamamışlardır. Sosyalistlerin toplumun en canlı kesimleriyle bile bağ kurmakta zorlandığı bir dönemde izlenecek siyasal eylem çizgisi ve örgütlülük bu durumu gözönüne almak zorundadır. Toplumun en canlı-eylemli kesimlerini bile kucaklayıp örgütleyemeyen bir siyasal çizginin gelişme şansı olamaz. Toplumun canlı - eylemli-dinamik kesimlerini, düzene muhalif çevreleri, çevre - kadın - insan hakları, vb. hareketleri belli bir siyasal perspektif içinde örgütleyecek, mücadeleye çekecek bir anlayışa sahip olmalıyız. Sosyalist hareket hayatın her alanında, sistemden farkını, üstünlüğünü göstererek adım adım toplumsal mevziler kazanarak, sosyal gerçekliğe dönüşerek gelişmelidir.

Devrimci mücadelenin cılız da olsa toplumda oluşturduğu bir birikim var. Toplumun en canlı kesimlerinde siyasal-sosyal, vb. değişik yoğunlaşmalar bulunuyor. Dönemin en canlı toplumsal kesimini işçi sınıfı oluşturuyor. Devrimci hareketin ekseninde işçi sınıfı en canlı toplumsal kesim olarak yer alacaktır. Solun genel olarak kitleselleşmekte, kitlelerle bağ oluşturmakta zorluk yaşadığı bir dönemdeyiz. Sol toplumun en canlı kesimleriyle bile güçlü bağlar-örgütlülük henüz oluşturamadı. Bu koşullarda toplumsal-siyasal bir hareketi insan hakları, kadın, vb. hareketleri, bu alanlarda oluşturulan çalışmaları, mücadeleyi bütünlük içinde kapsayan bir perspektifle başarabiliriz. Toplumsal-siyasal hareketin gelişimi içinde, giderek işçi sınıfının ağırlık kazanması kaçınılmaz olacaktır. Bugün işçi sınıfı içinde oluşturulan bağlar, (işçi sınıfı dönemin en canlı kesimi olmasına rağmen) siyasal-toplumsal bir hareketin ciddi bir güç olarak gelişmesine zemin sağlayacak nitelikte değildir.

İdeolojik Hegemonyanın Geriletilmesi
Burjuva ideolojik hegemonya "sosyalizmin çöküşüyle" ortaya çıktı. Burjuva ideolojik hegemonyasını geriletmek ve yer yer yırtmak yoketmek için sosyalizmin yeniden toplumsal bir hareket olarak gelişmesi gerekiyor. Sosyalizmin çöküşü burjuva ideolojisinin hegemonyasına yol açtı, yeniden yükselişi ise bu hegemonyanın çöküşünü sağlayacaktır.

Toplumsal yaşamda ideolojik, kültürel, sosyal olarak etkisizleşmiş bir solun gelişme olasılığı yoktur. Bu düşünceden "oturup bilimsel araştırma yapacağız, burjuva ideolojisine üstünlük sağlayacağız, sonra da devrimci-toplumsal hareket gelişecek" sonucu çıkarmamak gerekir. Bu biçimde burjuva ideolojik hegemonya geriletilemez, devrimci bir hareket de oluşturulamaz. İdeolojik-politik-ekonomik-demokratik mücadele, politik mücadele ekseni etrafında bütünlük içinde yürütülür. İdeolojik mücadele bütünlük içinde yürütülemezse, istenilen sonuçlar alınamaz. Devrimci mücadelenin yürütülüşündeki bu üç alanın bütünlüğü ve birbiriyle örtüşüklüğü kaçınılmazdır. Elbette her alanın özgüllüğü de gözardı edilemez.

Kapitalist sisteme karşı bütünlüklü bir ideolojik eleştiri ve burjuva ideolojik hegemonyasının geriletilmesi sosyalist-toplumsal bir hareketin somut bir gerçeklik olarak yükseltilmesi ile başarılacaktır.

Yerel Yönetimlerin Önemi
Sol hareketlerin kitleselleşemediği, kendiliğinden gelişen eylemlerle bağ kuramadığı-içine giremediği bir dönemdeyiz. Sosyalistlerin yeniden kitleselleşmesinin yolu, nasıl bir yaşam-toplum amaçladığını gösterebilmesinden, ifade edebilmesinden geçiyor. Bu konuda yerel yönetimler sosyalist harekete, yaşam, kültür, demokrasi, insani değerler, vb. anlayışlarını somutlayabileceği, kapitalist sistemden farklılığını ortaya koyabileceği olanakları sunacaktır. Belediye ve muhtarlık seçimlerinde yer alarak sosyalist dünya anlayışımızın güncellik içinde propagandasını yürütebiliriz. Seçimleri kazanma olasılığımızın bulunduğu birimleri saptayarak çok önceden yoğun çalışmalar yürütmeliyiz. Seçim kazandığımız birimlerde daha gelişmiş Fatsa’lar oluşturmalıyız. Bu alanlarda çöken sosyalizmin yanlışlıklarını bugünden aşan-eleştiren ilişkileri oluşturmaya çalışmalıyız.

Yerel yönetimler vasıtasıyla toplumda dönüşüm sağlayarak sosyalizm oluşturulamaz. Sistem buna izin vermez. Devrimci hareketin mücadele ve örgütlenmesi bütünlüğü içinde yerel yönetimlere bakışımız değerlendirilmelidir. Ülke genelinde oluşturulacak Fatsa’larda sosyalizm anlayışımızın ön ilişkileri, kültürü, demokrasi anlayışı vb. sosyal bir gerçeklik haline dönüşecektir. Devrim-Sosyalizm süreci kendi iktidarını oluşturma sürecidir de, işte halk iktidarı bu alanlarda filizlenerek gelişecektir.

İtalya vb. gelişmiş kapitalist ülkelerde yerel yönetimlere gelen komünistler, düzenle bütünleşerek, enerjilerini bu alanda tüketmişlerdir. Türkiye'nin yapısal durumu sosyalistleri düzen içinde eritecek olanaklara sahip değildir. Sıradan ekonomik-demokratik mücadelelerin ilk adımlarında sistemle çatışma durumunda kaldığı bir ülkedir Türkiye. Diğer bir belirleyici unsur da, bizim devrimci anlayışımızdır. Düzene alternatif devrimci anlayışımızı yerel yönetimler içinde somutlayıp geliştirmeliyiz. .

Kürt Sorunu Üzerine Özet Düşünceler
Kürt sorunu toplumsal yaşamı doğrudan etkileyen bir olay haline gelmiştir. Kürt sorunu doğu yakası sorunu olmaktan çıkmış, doğu ve batı yakasının ortak sorunu durumuna gelmiştir. Gerçekte de Kürt sorunu aynı zamanda Türk sorunudur. Kürt sorununda politikasızlık tarih önünde büyük sorumluluk altına girmektir. Dolaylı politikalarla konuyu geçiştirmek de sorumluluğumuzu hafifletmez.

Bizim açımızdan sorunu Kürdistan sömürge midir, değil midir? Ezilen ulus mudur? vb. türden teorik boyutlarıyla tartışmamızın bir gereği yoktur. Geçmişte bu konuda ortaya konan teorik görüşler ana hatlarıyla yeterlidir. Bugün eksik olan, ne yapılacağının, yani somut politikaların eksikliğidir. Önümüzdeki görev, somut politikanın belirlenmesidir.

Kürdistan’ın değişik ülke sınırları içinde parçalanmış olması, soruna bölgesel bir nitelik kazandırıyor. Her parça kendi özgülünde mücadele yürütse de, mücadelenin seyri diğer parçaları ve bölge ülkelerini ilgilendiriyor. Bu durum bir yanıyla Kürtler için avantaj bir yanıyla da dezavantaj oluşturuyor. Avantaj; bölgeyi etkileyen bir dinamik niteliğinde. Bir parçadaki mücadeleye diğer parçalardan destek sağlanabilmesi ve mücadelelerin birbirini etkilemesi avantaj sayılmalıdır. Diğer yandan, dezavantaj; Kürdistan'ın gelişen mücadelesine bölge ülkelerinin ortak karşı çıkması. Bölge ülkelerinin Kürdistan'daki farklı parçalardaki hareketleri birbirine karşı kullanmaları olumsuzluklar olarak sıralanabilir.

Bizlerin oluşturacağı politika Kürdistan'ın bu özel durumunu dikkate almak durumundadır. Öncelikli olarak TC sınırları içindeki parça için politika oluşturmalıyız. Kürdistan'ın bütünlüğüne ilişkin ve bölgeyi kapsayan politikaları, Kürt hareketleri somut olarak gelişmelere göre belirleme insiyatifinde olmalıdır.
Kürt sorunu kısa sürede çözülecek bir sorun olarak görülmemelidir. Kürt sorununda zaman içinde farklı gelişmeler olabileceğini düşünmemiz gerekmekte; oluşturacağımız politika da sadece bugünkü koşulları veri kabul ederek belirlenmemelidir.

Türk solunun politik bir çözümü yok gibi. Oysa PKK zaman zaman farklı önermeler yapıyor. Referandum, vb. önerileri açıkladılar. Türk solu ise genel geçer teorik kalıpları tekrarlamaktan öte çözüm üretemedi.

Önereceğimiz politikanın iki yanı olması gerekiyor. Birinci yanı; Kürt halkının ayrılma dahil tümüyle kaderini belirleme hakkının kendine ait olduğunun vurgulanması ve Kürt halkının bu doğrultuda vereceği kararın saygıyla karşılanması gerektiğini içermelidir. İkinci yanı ise; Kürt ve Türk halkının gönüllü, özgür ve eşit koşullarda birlikte yaşamasının koşullarının oluşturulmasını kapsamalıdır. Türk ve Kürt halkının özgür, eşit ve demokratik koşullardaki birliği ancak yeni bir demokratik devlet-toplum yapısı içinde sağlanabilir. Ortak hedef demokratik bir devlet-toplum yapısı oluşturmak olmalıdır. Bu ancak devrimci bir mücadele yoluyla başarılabilir. Bu politikanın somutta ayrıntıları geliştirilebilir. Ayrı örgütlülükler içinde kalarak da bu politika hayata geçebilir. Bu politikanın hayata geçmesinin koşulu, devrimci-toplumsal bir hareketin gelişmesidir. Sorun yine geliyor devrimci-toplumsal bir hareketin oluşturulmasına dayanıyor. Politikalar üretilip, toplumsal bir gerçekliğe dönüştükçe, devrimci hareket de gelişecektir.

Önerilen politikanın TC'nin yarattığı bulanıklık ortamında yanlış anlaşılmasını önlememiz gerekir. TC şövenist-kışkırtıcı politikalarını gün geçtikçe artırıyor. Kürtlere karşı kitlesel tepkiler oluşturuyor. Bu TC'ye yürüttüğü "topyekün savaş"ta meşruluk, destek sağlama olarak da görülmelidir.
Politikamızın önemli bir yanını TC'nin yürüttüğü kirli-çirkin savaşın-katliamların teşhiri oluşturacaktır. TC'nin politikalarını engellemek ve tıkamak için yoğun çaba içinde olmalıyız.

Önereceğimiz politika kolayca bu ortamda gelişmeyebilir. Basit de olsa bu politikanın adımlarını atmaya başlamalıyız. Bugünden bu politikanın doğruluğunu, haklılığını göstermeye, kitlelerden destek bulmaya çalışmalıyız.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, dünyada ve bölgede Kürt sorununu etkileyecek gelişmeler olursa, elbette bu gelişmelere göre yeni değerlendirmeler yapmak gerekebilir.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org