PKK ve Son Gelişmeler (*)

Caner Soylu

PKK'nın tek yanlı bir ateşkes önermesi ve siyasal çözümden yana olduğunu açıklaması, gerek Türkiye'deki iç siyasal gelişmeler açısından gerekse de Ortadoğu'daki yeni mevzilenişler açısından önemli bir dönüm noktasının eşiğinde olduğumuzu gösteriyor.

Bu nedenle PKK'nın böylesine radikal bir politika değişikliğini gündeme getiren kararının ve yine bu radikal politika değişimi karşısında TC'nin takındığı ve takınacağı tutumun yerli yerine oturtulması gerekiyor.

Bu noktada ne resmi devlet açıklamalannda yer alan

  "eşkiyayla pazarlık edilmez" türünden hamasi değerlendirmelerin ne de "PKK teslim oldu" türünden spekülatif yaklaşımların açıklayıcı bir gücünün olmadığı ortadadır. Sorun hem Türkiye'de giderek kangrenleşen bir sorun olarak kendini dayatan Kürt sorununun çözümü noktasında hem de Ortadoğu'daki gelişmeler noktasında ele alınıp değerlendirilmelidir.

Körfez Savaşından Ateşkese

Körfez savaşının hemen öncesinde"soğuk savaş" olarak nitelendirilen dönemin yerine "yeni dünya düzeni' kavramı ikame edildi. Doğu blokunun şaşırtıcı bir tarzda yıkılışı, yıllardır komünizme karşı olma temelinde şekillenen emperyalist politikaların da gözden geçirilmesine yol açtı. Başta ABD olmak üzere bir bütün olarak batılı ülkeler dünyanın yeni çehresinin nasıl olacağına ilişkin stratejiler geliştimeye başladılar. ABD'nin bu yeni döneme özgü hayali, "yeni dünya düzeni" kavramıyla ifade edildi. Bu dönem ABD tarafından bir barış ve istikrar dönemi olarak lanse edildi. "İnsanlığın başındaki en büyük bela olan komünizm yıkıldığına göre artık insan hakları ve demokrasi gibi evrensel değerler üzerinde yükselen 'serbest piyasa’yı kendine ekonomik model olarak alan yeni bir dönem başlayabilir "di. Kuşkusuz böyle bir düzenin bekçiliği yine "özgürlükler ülkesi" ABD'ye ait olmalıydı. Yeni dünya düzeni politikalarının ilk pratik uygulaması körfez savaşı döneminde Irak'ta gerçekleştirildi. Batılı çıkarlara ve "yeni dünya düzeninin" evrensel değerlerine başkaldırının simgesi olarak sunulan Saddam Hüseyin yönetimine karşı, acımasız bir savaş yürütüldü. Saddam ibreti alem için cezalandırılırken, başka Saddam özentilerine de gözdağı verildiği defalarca vurgulandı. İki kutuplu dünya tablosu içinde hareket alanı bulan Irak türü ülkelere emperyalist tahakkümün tek egemen güç olduğu koşullarda hayat hakkı tanınmamalıydı. Körfez savaşı bu anlamda "yeni dünya düzeninin" ilk provasıydı.

Körfez savaşı gerek Kürt hareketi açısından gerekse de Ortadoğu'daki yeni dengeler açısından bir dönüm noktası olarak da ortaya çıktı. Saddam yönetiminin yediği darbe Irak'ın içinde ayrı bir özerk bölge olarak varlığını sürdüren Kürtlerin yıllardır ayrı bir devlet olma çabaları için uygun bir konjonktür ortaya çıkarttı. Başta ABD olmak üzere Körfez savaşında Irak karşısında ortak davranan emperyalist ülkeler, yıkmayı başaramadıkları Saddam yönetimini zayıflatmak için Kürtleri desteklemeye başladılar.

Talabani ve Barzani tarafından temsil edilen Irak'taki Kürt örgütleri de Irak rejiminin zayıflamasından ve büyük devletlerden aldıkları destekten yararlanarak önce özerkliklerinin sınırlarını genişlettiler ardından da Kürt devletinin kuruluşunu ilan ettiler.

Körfez savaşı döneminde kayıtsız şartsız emperyalist politikalara yedeklenen ve Sovyetlerin dağılmasından sonra Türki cumhuriyetlerde ortaya çıkan kargaşa nedeniyle Batının ilgisini yeniden kazanan Türkiye, güney sınırında ortaya çıkan bu gelişmeler karşısında uzun dönemli politikaları açısından oldukça tedirginlik duydu. Batılı ülkeler ve ABD, Türkiye'nin güneyinde kurulan Kürt devleti karşısında Türkiye'nin hoşnutsuzluğunu giderebilmek için bir takım senaryolar geliştirmeye çalıştılar. Kendi sınırları içinde yaşayan Kürtlerin ulusal hareketiyle sıcak bir savaş yaşayan Türkiye'nin yeni Kürt devletini bir tehdit unsuru olarak algılamasının yarattığı hoşnutsuzluk Talabani’nin PKK'ya karşı takındığı tutumla dengelenmeye çalışıldı. Ve yine TC'nin Güney Kürdistan'dan kendi topraklarına askeri sızmalar olduğu gerekçesiyle yeni devletten PKK'yı denetim altına alma isteği Barzani ve Talabani ile PKK arasında bir savaşa yol açtı. TC de bu savaşa sınır ötesi harekatla katıldı. Savaşın gelişimi boyunca PKK Güney Kürdistan'daki askeri varlığı açısından büyük bir güç kaybına uğradı.

Benzer bir gelişme PKK-Suriye ilişkileri açısından da yaşandı. Yıllardır iki kutuplu dünyanın yarattığı gerilimi kullanarak kendi iktidarını sürdüren Hafız Esat yönetimi, SSCB'nin devre dışı kalmasının ardından yüzünü ABD'ye dönme manevralarına girişti. Irak'ın "terörist ülke" ilan edilerek ağır bir darbe yemesini gözönünde tutan Suriye de giderek bir "terör örgütü" olarak sunulan PKK karşısında Türkiye'yle işbirliğine girmek zorunda kaldı. Bu gelişme PKK'nın hemen hemen bütün dış manevra olanaklarını daralttı.

Bir diğer önemli gelişme, Kürt devletinin kurulmasıyla iktidarı sınırlanan Irak'ın, Ortadoğu açısından odak olma özelliğini yitirmesiydi. Bir yıl öncesinde özellikle ABD açısından Ortadoğu politikalarının odağında yer alan Irak ve Kürtler, artık bu denli merkezi bir sorun olmaktan çıktılar.

ABD Azarbeycan’da ortaya çıkan gelişmelerin de etkisiyle yavaş yavaş İran’ı yeni düşman olarak ilan etmeye başladı. Uzun yıllardır fundemantalist islamın karşısındaki güçleri destekleyen ve bu arada Ortadoğu temsilcisi Fuller'in ağzından "yeşil kuşak " doktrinleri geliştirerek "ılımlı islam"la birlikte davranmaya çalışan ABD, bu geleneksel tutumuyla güncel çıkarlarını birleştiren bir politik hat tutturmaya başladı. Yeni ABD politikalarında bir yandan "batının vitrini" olarak Türkiye'nin bölgede etkin bir rol oynaması, diğer yandan da bu yolla ve yine etnik karışıklıklarla İran’ın yolunun kesilmesi öngörülmeye başlandı. Graham Fuller Ortadoğu'daki gelişmeleri değerlendirdiği yeni kitabında, bu planın Kürtlerle ilgili parçasını "bir Kürt-Türk federasyonu" olarak tanımlarken, Ankara-Talabani/Barzani dialoğu, Özal'ın ölümünden önce Kürtlerin hamiliğine soyunması, Fuller'in bu uzun erimli senaryolarının gerçekleşme olasılığının yabana atılmaması gerektiğinin bugünkü ipuçlarını veriyor. Sonuç olarak PKK'nın ateşkes önerisini dile getirdiği konjonktür yeni Kürt devletinin Türkiye ile flört ettiği, Suriye'nin PKK'ya destek vermekten çekindiği ve nihayet Ortadoğu'da Ermeni-Azeri savaşının etkisinin belirleyici olduğu siyasal ortamda şekilleniyor. Buna TC'nin gerek Kuzey Irak'taki operasyonla gerekse de kontrgerillayı işleterek sağladığı kısmi askeri başarıyı da ekleyebilmek mümkün. Ancak Kürt ulusal hareketinin etkilendiği bu olumsuz faktörlerden yola çıkarak "PKK askeri olarak gücünü yitirdiği için böyle bir manevraya girişti" şeklinde değerlen- dirmeler yapmak son derece yanıltıcıdır. Herşeyden önce ortada bir askeri yok oluş sözkonusu olsa bunun için ilk elde askeri tedbirlerin devreye sokulması gerekirdi. Oysa PKK'nın açıklaması sorunun askeri boyutlarından daha çok siyasal boyutlarının ön plana çıkartılması yönündedir. PKK tarihsel olarak bir çok ulusal kurtuluş hareketinin içinden geçtiği bir politika değişimi aşamasındadır; askeri mücadeleden politik mücadeleye ya da diğer bir ifadeyle gerilla savaşından diplomasiye... Kuşkusuz böyle bir sıçramanın gerek yaratılmış olan imajlar, gerekse de kadroların yeteneklerinin farklı bir yöne evrilmesi noktasında sorunsuz bir geçiş olacağını söyleyebilmek mümkün değildir. Üstelik PKK'nın bu dönüşümü yapabilmesi biraz da savaşı Kürt sorununu çözmenin temel aracı olarak gören baskıcı bir TC'nin takınacağı tutumla da çok yakından ilgisi bulunmaktadır.

TC'nin Konumu

Ateşkes kararı ve ayrı bir devlet kurma talebinin geri çekilmesi, TC açısından ilk elde tam bir şaşkınlıkla karşılandı. Yıllardır Kürt sorununun çözümü noktasında baskı şiddet ve asimilasyondan başka bir politika üretmemiş olan resmi ideolojisiyle, devlet güçleriyle ve politikacılarıyla adeta savaş yoluyla çözüme göre formatlanmış olan TC, başlangıçta nasıl davranacağını şaşırdı. İlk refleksler olarak dile getirilen "devlet pazarlık yapmaz" "teslim olup pişmanlık yasasından yararlansınlar, devletin şefkatli kolları onları bağrına basar vb." türden dramatik ya da hamasi demeçler aslında bir politikasızlığın ürünüydü. Çünkü devletin resmi kurumları bile artık Kürt gerçeğinin "savaş yoluyla" çözülemeyeceğini dile getiriyorlardı. Üstelik dünya çapında yaşanan değişim karşısında iştahı kabaran burjuva kesimler ve yine "yayılmacı" özlemler besleyen çevreler Türkiye'nin böylesine kangrenleşmiş bir "iç sorunla" birlikte özlemlerini gerçekleştiremeyeceğini çok iyi görmüş durumdaydılar. Geniş halk kesimleri de "terör ve anarşi" olarak adlandırılan olaylardan büyük bir bıkkınlık duymaya başlamıştı. Üstelik Kürt sorunu askere giden evlatlarını bekleyen tehlike ya da ölümler nedeniyle Batı yakasındaki halkın da gündelik yaşamını yakından etkileyen kanlı bir yara haline dönüşmüş durumdaydı. Bütün bu siyasal, toplumsal ve ideolojik iç faktörlere bir de uluslararası koşullar eklendiğinde TC'nin Kürt politikalarını bugüne kadar sürdürdüğü koşullarda sürdüremeyeceği gerçeği ortaya çıkıyordu. Daha sonra hamasiyatın yarattığı toz bulutu dağıldığında, bugüne değin TC'den görülmeyen bir esneklik sergilenmeye başlandı. Talabani tüm ısrarlı reddedişlerine karşın devletin en üst düzey yetkilileriyle PKK arasında arabuluculuk rolüne soyundu. MGK-Özal-Demirel zirvesinin ardından Koalisyon hükümetinin liderleri bölgeye giderek olağanüstü halin kalkacağından, bahar operasyonunun durdurulabileceğinden, Doğuya yatırımların hızlanacağından dem vuran açıklamalar yaptılar. Yine, ölümünden önce Türkiye siyaset sahnesinde azalan gücünü Kürt kartına sarılarak ve onu sahiplenerek yeniden kazanmaya çalışan Özal devreye girerek, PKK için af önerileri geliştirdi. Belki de en önemlisi; ateşkesin ardından ufak tefek bir kaç olayın dışında bölgede tam bir sükunet havası esmeye başladı. Basın sanki yıllardır şoven bir çizgiyi sürdürmemişçesine Nevruzun barış içinde yaşanmasına övgüler düzdü. Bütün bu gelişmeler Küıt sorunu açısından yeni bir evreye girildiğini göstermektedir. Artık hiç bir şey eskisi gibi olamayacaktır. Kuşkusuz artık demokrasiye doğru gidildiğine, Kürt sorununun barış içinde çözülmesinin kesin olduğuna ilişkin hayallere kapılmamak gerekiyor. Çünkü değişik geçici "çözüm" yolları gerçekleşebilir ama Kürt ve Türk emekçileri için demokratik ve olumlu bir gelişme ancak devrimci-demokratik güçlerin göstereceği etkinlikle olanaklıdır.

Ateşkes Sonrası Olası Yönelimler

PKK'nın ilan ettiği tek yanlı ateşkes ve en az bu pratik adım kadar önemli olan "ayrı devlet kurma" talebinin geri alınmasına ilişkin programatik açıklama ilk elde TC'nin PKK'ya ilişkin geliştirdiği karşıt propogandanın iki temel bileşenini boşlukta bıraktı: terörizm ve ayrılıkçılık... Devletin resmi ağızları bu açıklamalar karşısında sadece "samimi" olup olmadığı konusunda görüş belirterek "bakalım görelim" demekle yetindiler. Aslında böyle bir tutumun altında Kürt sorunun barışçıl ve demokratik bir tarzda çözülebilmesi için tek bir politika bile üretilememiş olması yatıyordu. Özel timiyle, korucularıyla, kontr-gerillasıyla Kürt sorununu çözmek devletin asli politikasıydı. Kuraldır; her politika kendine özgü bir yapı ve örgütlenme yaratır. Kürt sorununu "askeri" yolla çözmeye çalışan, devlet içinde böyle bir çözüme göre örgütlenmiş odakların güç ve insiyatif kazanacakları açıktır. Gerçekten de sürüp giden olağanüstü hal uygulaması, koruculuk ve özel tim sistemlerine bağlı olarak ordunun ve devlet içindeki karanlık odakların insiyatif kazandıkları bir yola girilmiş durumdaydı. Varlık nedenlerini "terörize" edilmiş bir ortamdan ve savaş durumundan devşiren bu odakların sorunun barışçıl bir zeminde çözülmesine karşı nasıl bir tutum takınacakları şimdilik çok net olmasa bile, Türkiye'nin iç politika tarihinde sıkça rastlandığı gibi, genel olarak ipleri germe politikasına yöneleceklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu ise pratikte karşı-devrimci bir terörün yaygınlaştırılması demektir. Benzer bir durum PKK'ya karşı hem medya tarafından koşullanmış, şoven eğilimleri kışkırtılmış hem de savaşın acı sonuçlarını yaşamış kitleler açısından da geçerlidir. Halkların kardeşliği genel olarak doğru olmakla birIikte, egemen sınıfların halklar arasında düşmanlık tohumları ekebildiği, toplumda şovenizmi yaygınlaştırabildiği de unutulmamalıdır.

Kürdistan'da sürüp giden savaş bu türden sonuçlara yol açmış durumdaydı. Anadolu'nun kasabalarında ya da büyük kentlerde Kürtlere karşı şoven duygular uç vermeye başlamış durumdaydı. Gerici güçlerce de kışkırtılan halkın bu duygularının yarattığı psikolojik ortam, Kürt sorununun barışçıl bir tarzda çözülmesinde en büyük handikaplardan biri durumundadır. Devrimci demokratik gelişmenin en alt düzeylerde seyrettiği bir tarihsel konakta bu geri ve şoven eğilimlerin yeniden bir savaş ortamına dönülmesi noktasında etkili olabilmesi pek ala mümkündür.

Sonuç olarak, Türkiye'nin mevcut devlet yapısı ve halk kitlelerinin psiko-sosyal durumu Kürt sorununun barışçıl bir tarzda çözülmesi noktasında olumsuz bir durumdadır.

Unutulmamalıdır ki "barışçıl çözüm" tek başına hiç bir anlam ifade etmemektedir. Sorun gerçekten demokratik bir çözümün hayat bulmasıdır. Yoksa kürt halkının en temel haklarının tanımadığı bir çözüm, barış içinde bile gerçekleşse, böyle bir çözüm "çözüm" olmayacaktır. Kürt ulusal hareketinin yenilgisi veya zayıflaması üstünden gerçekleşecek bir çözümün ise demokratik bir çözüm olamayacağı açıktır. Bunun uzun vadede uygun konjonktür ve güce ulaşıldığı zaman yeniden patlak verecek geçici bir durum olacağı açıktır. Bu noktada en önemli rol Kürt ve Türk devrimcilerine düşmektedir. Ne yazık ki solun büyükçe bir kesimi Kürt sorunu konusunda klişeleşmiş bir kaç lafı yinelemekten öte bir politika geliştirememektedir.

Solun Durumu, Ateşkes ve Yapılması Gerekenler

PKK'nın açıklamaları devlet nezdinde olduğu kadar Türkiye'deki sol hareketler nezdinde de tam bir şaşkınlık yarattı. Bir takım sol hareketler PKK'yı teslimiyetle, reformculukla, devrimden vazgeçmekle vb. suçlayarak bu politikayı PKK'nin ezilen ulus milliyetçiliğine ve proleter devrimci bir önderliğin olmayışına bağlayan tefrikalar yayınladılar. Bu basmakalıp, kitabi(!) değerlendirmeler ne bugün gelinen noktayı anlama ne de Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir politika üretmeye yetenekliydi. Türkiye solunda biri PKK'yı soldan eleştirme, diğeri PKK'ya basitçe öykünme ve eklemlenme siyaseti olarak tanımlanabilecek iki eğilimin hakim olduğunu söylemek mümkündür. Her iki eğilimin de ortak yanı Kürt sorunu konusunda hiç bir somut çözümleme ve siyaset üretmemiş olmalarıdır. Soldaki bu hakim eğilimlerin olumsuzluğu en çok şimdi, Türkiye'deki devletin askeri çözüm siyasetine karşı güçlü bir devrimci demokratik etkinliğin geliştirilebileceği (ve geliştirilmesi gerektiği) bir dönemde ortaya çıkmaktadır. Büyük ölçüde kendi konumlarının öznelliği içinde üremiş bir kompleksle, Türkiye'de politika yapmayı savaşın bütün yıkımlarından uzak bir gerilla (veya PKK) tapınmacılığına indirgeyenlerle, sadece ezberlenmiş kitabi lafızlarla siyaset yürütenlerin PKK'yı yeni tutumu nedeniyle reformculukla, sağa kaymakla, devrimden vazgeçmekle suçlamaktan başka bir şey yapmaları gerçekten olanaksızdı. Ama bütün bunlann ne kendilerine ne de Türk ve Kürt emekçilerine hiçbir yararı olmadığı gibi başkaca hiç bir anlamı da yoktur. Bugün gelinen noktada "proleter bir önderlik olsaydı böyle olmazdı" demek hiç bir şey dememekle eş anlamlıdır. Özetle yapılması gereken barışçı ve demokratik bir çözüm yolunun geliştirilmesi halka ve kamuoyuna benimsetilerek hem devletin askeri çözüm ve imha siyasetlerinin geriletilmesi hem de Türk-Kürt düşmanlığının kışkırtılmasının önüne geçilmesi, bu yolla devrimci-demokratik bir gelişmenin önünün açılması iken, sol kendi kompleksleriyle bu görevleri yerine getirebilecek bir durumda değildir. Bu ise Kürt ulusal hareketinin bugünkü güçlüklerinden biridir.
Kürt ulusal kurtuluş savaşı gerek dünya planında yaşananlar nedeniyle gerekse de Orta Doğu'da ortaya çıkan güncel gelişmeler nedeniyle olumsuz bir konjonktürden geçiyor. Buna bir de Batı yakasında devrimci-demokratik hareketin güçsüzlüğünü ekleyecek olursak koşulların ne denli elverişsiz olduğunu saptamak zor olmayacaktır. Kürt ulusal hareketinin böylesi bir donemde "banşçı bir atağa" girişmesinin anlaşılabilirliği bir yana sür-git silahlı savaşın tırmandırılmasıyla istenen sonuçlara ulaşabilmenin mümkün olamayacağı da görülmelidir. Bunun silahlı mücadele fıkrinin terkedilmesi, emperyalizme teslim olunması vb. saptamalarla bir ilgisi yoktur.

Bugün Türkiye'yi hızla şoven bir dalganın altında kalmaya sürükleyen, egemen sınıfların devrimci-demokratik gelişmenin önünü kesmek için bir manivela olarak kullandıkları en önemli faktör Kürdistan'da sürüp giden "savaş hali"dir. Gerek Güneydoğu'da gerekse de batı yakasında yaşayan Kürtler, bu savaşın sürüp gittiği koşullarda belirgin bir bıkkınlık duygusuna sürüklenmektedirler. (Bu durum bizzat PKK lideri A. Öcalan tarafından da saptanmış durumdadır.) Böylesi bir yılgınlığın devrimci-demokratik bir potaya akmayacağı, tam tersine egemen sınıflar açısından Kürt ve Türk halklarına karşı yeni melanetler işlemek için bir zemin olarak kullanılacağı açıktır. Bu noktada savaşa son verilmesini istemek, askeri bir çözümden başka politika geliştiremeyen TC'nin yürüttüğü savaşın durdurulmasını istemek, son derece doğru bir politikadır. PKK'nın son kararı, böyle bir talebin hayata geçirilmesi ve sürekli kılınması noktasında son derece uygun bir durum yaratmıştır. PKK'nın tek yanlı ateşkes kararı karşısında TC'nin saldırgan tutumu, şimdi bir kat daha gayrı meşru olacaktır. Zaten Kürt ulusuna karşı haksız bir savaş yürüten TC, son gelinen noktada saldırgan tavrını hiç kimseye izah edemez hale gelecektir.

Ancak sadece böyle bir "barışçıl çözüm" zeminine ulaşılmasıyla bütün sorunların halledildiğine ilişkin bir yanılsamaya kapılınmamalıdır. Çünkü, gerek PKK'yı ateşkes kararı almaya götüren gerekse de TC'yi her zamankinden daha ılımlı bir politika izlemeye sevk eden koşulların bir bileşeni de batı ve ABD'dir. Talabani'nin AT ülkelerinin Türkiye konsolosluklarıyla yaptığı görüşmeler ve yine ABD gezisi bunun güçlü kanıtları olarak görülebilir. Yine PKK'nın Özal'ın önerdiklerine sempatiyle bakması ve yine "Batı siyasal çözüm istiyor" diyerek basın açıklamasına AGİK'in ulusal sorunlarla ilgili "ayrılıkçı olmamak ve terör yöntemlerine başvurmamak" doğrultusundaki ilke kararlarını monte etmesi, PKK'nın son aldığı kararda batının etkisini açığa çıkartmaktadır. Nitekim Öcalan’ın basın açıklamasından hemen sonra ABD yetkilileri tarafından PKK'nın yeni yönelimlerinin dikkate alınması doğrultusunda telkinlerde bulunulmuştur. Bütün bunlar "barışçıl" çözümün pekala demokratik olmayabileceği, ABD'nin ve batılı ülkelerin istedikleri doğrultuda gelişebileceği konusunda kuşkular doğurmaktadır. Bu noktada solun belli bir kesiminin yaptığı gibi, uzun uzun Lenin-Stalin alıntıları yaparak hangi koşullarda "devrimci uzlaşma" yapılabilir, hangi koşullarda böyle bir manevra teslimiyetçiliğe yol açar diye örnekler döktürmenin hiç bir anlamı yoktur.

Yapılması gereken devrimci-demokratik bir çözüm yolunun önünü açmak için somut bir politika ve eylemlilik geliştirmektir. Herşeyden önce Kürtlerle Türklerin birlikteliğinin özgür bir birliktelik olması için çaba göstermek gerekiyor. Bu ise her iki halkın demokratik unsurlarının devreye girebilmesiyle mümkün olabilecektir. Emperyalist ülkelere ve TC'ye bırakılacak bir süreçten kendi başına demokratik bir çözümün çıkamayacağı açıktır. Bu nedenle herşeyden önce sorunun bütün yönleriyle özgür ve demokratik bir tarzda tartışılabilmesinin ortamı yaratılmalıdır. Bunun da ötesinde Kürt sorununu kangren hale getiren mevcut anayasal ve yasal yapının bütünüyle yeni baştan oluşturulması gereklidir. Benzer bir tarzda, bu yapının yürütücüsü olan güçler de dağıtılmak durumundadır. Halkın devreye girebilmesi için Kürt sorununun kapalı kapılar ardında Kontrgerillayla, orduyla, devlet ricaliyle, köy korucularıyla çözülebilir bir sorun olmaktan çıkartılması gerekmektedir. Ancak bundan sonra yerel yönetimin güçlendirildiği, yerinden yönetim ilkesinin yaygınlaştırılabildiği bir süreç ortaya çıkabilir. Bütün bu yönetimsel biçimlerin ana ekseni ise Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce tayin edebilmesi olmalıdır. Bunun için federasyon, özerklik vb. her tür üst organizasyonlar tartışılabilir. Ayrıca sorunu sadece Kürtlerin ayrılması olarak da tanımlamamak gerekiyor. Çünkü Kürt sorunu diğer bir açıdan Türkiye'de metropollerin de sorunudur. Kürt ulusunun iradesi ayrılıktan veya birlikten yana tecelli edebilir. Her iki durumda da Türklerle Kürtlerin ve diğer azınlıkların kardeşçe birarada yaşamaları için gerekli ortamın nasıl sağlanacağı, bugün ulusların birbirini boğazlayan kanlı çatışmalarının bu topraklarda nasıl önlenebileceği de formüle edilmelidir.

Sonuç olarak Kürt sorunu Tartışma Süreci Yazıları l’de dile getirdiğimiz zemine girmiş bulunuyor. Şimdi yapılması gereken, daha önceden dile getirdiğimiz görüşlerin ve önerilerin daha da derinleştirilerek yeni duruma uygun bir hale getirilmesi, saptanan politikalar doğrultusunda yoğun bir çabaya girişilmesidir. Ateşkesin barışçıl çözüm yolunu açması, barışçıl çözümün ise gerçekten demokratik bir çözüm haline dönüştürülmesi biraz da Türkiye sol hareketinin göstereceği tutuma bağlı olacaktır.

(*) PKK ve Son Gelişmeder adlı yazı PKK’nın tek taraf1ı ateşkes ilanından kısa bir süre sonra yazıldı. Çeşitli nedenlerle yayınının geciktiği süre içersinde ise önemli siyasal gelişmeler gündeme geldi. Özellikle Turgut Özal'ın ölümünün ardından "Cumhurbaşkanlığı" seçiminin yarattığı atmosfer, Demirel'in Cumhurbaşkanı olmasından sonra ise DYP ve bu arada da Koalisyon Hükümetinin geleceği açısından doğan boşluk Türkiye'nin en önemli gündem maddesi olarak belirdi.

Ateşkes süresi içerisinde ise TC`nin "savaş yöntemleriyle" sorunu çözme politikalarında birtakım taktik değişimlerin dışında değişimler gündeme gelmedi. Yine ölümler, köy boşaltmalar, işkenceler devam etti. Sadece daha önceden Özal'ın gündeme getirdiği ve pişmanlık yasasının bir devamı olarak öngörülen "kısmi af" yönünde kamuoyuna bir açıklama yapıldı. Bu açıklamadan hemen bir gün sonra PKK'nın 35 eri öldürerek gerçekleştirdiği eylem ise bir anda süreci hareketlendirdi. Aslında PKK'nın bu eylemi ve ardından TC'nin pişmanlık affını geri çekmesi, yeniden "tenkil" isteyen nutukların ortalığı kaplaması, yazıda vurgu yapılan "barışçıl ve demokratik çözüm" doğrultusunda yapılması gerekenlerin aciliyetini ortaya koymaktadır. Ve yine yazıda vurgulanan "ateşkes" sürecinin sancılı bir süreç olacağına ilişkin öngörüler de, son yaşananlarca doğrulanmaktadır.

PKK'nın son eyleminden yola çıkarak "PKK ateşkes ve barışçıl çözümü bir taktik olarak devreye soktu ve işte yine silahlı eylemlere başladı" şeklindeki bir değerlendirme yapmak, bugün Kürt sorunu konusunda takınılıcak en kötü tutum olur. Yine, TC'nin "savaşı" sürdürmesini "barışçıl ve demokratik bir çözümün" karşısına dikmek de anlamlı olmasa gerektir. Çünkü bugün "savaşın durdurulması" ve demokratik bir çözümün önünün açılması talebi, TC'nin değil, Kürt ve Türk emekçilerinin talebidir. Böyle bir talebin hayatta karşılık bulabilmesinin yolu da son gelişmelerin gösterdiği gibi hiç de kolay olmayacaktır.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org