Ne Yapmamalı'ya Ekler

Mehmet Yağmur

Tartışma Süreci Yazıları’nın birinci kitabında yayımlanan "Ne Yapmamalı" başlıklı yazıda, sosyalizmin mücadelesinin bugünkü sorunlarının genel ve evrensel bir nitelik taşıdığına işaret edilerek, hemen hemen benzeri sorunlarla yüzyüze bulunan solun değişik kesimlerini içine alan bir tartışma gereğinden sözedilmiş, ancak olumlu bir sonuç alabilmek için (özellikle 2000'e Doğru çevresinin tutumunda gözlenen) solun eski ezeli hastalıklarından kaçınmak gerektiği vurgulanmıştı.

Daha sonra, solun değişik kesimlerine ait dergilerde, doğrudan veya dolaylı biçimde tartışma sürecini konu

  alan yazılar yayımlandı. İktidar dergisinde, Metin Çulhaoğlu, "Nasıl Bir Sosyalizm?" başlıklı yazısında açık bir atıfta bulunmaksızın, genel olarak "Tartışma"ya dair görüşlerini yazdı. İktidar Yolu, İşçinin Yolu, Emeğin Bayrağı, Özgürlük Dünyası, Çağdaş Yol, Odak vb. dergilerde de değerlendirmeler sergilendi.
 

1.
'Nasıl Bir Sosyalizm' Tartışmalarının Anlamı...
Metin Çulhaoğlu, İktidar dergisinin 25. sayısında yeralan kısa yazısında "Nasıl Bir Sosyalizm" tartışmasının, altmışlı yıllardaki (Sosyalist Devrim- Milli Demokratik Devrim) tartışmalarından bile çok daha anlamsız bir tartışma olduğunu ileri sürdü. Çulhaoğlu'na göre kuşkusuz herkesin kafasında bir sosyalizm anlayışı vardır ama, bunları tokuşturarak en iyisini bulmaya çalışmanın bir anlamı yoktur. Zaten kimse ortaya çıkıp da "sosyalizm bürokratik olsun; yeni insan, yeni kültür yaratılmasın; kitlelerin yönetime katılması için çalışılmasın" demeyeceğine göre, söylenenler de boş laftan öteye gitmeyecektir. Zaten Marks da, Engels de, Lenin de (bu nedenle) geleceğin toplum düzenini kaba hatlarıyla çizmekle yetinmemişler midir?...

Sosyalist hareketin bugünkü sorunları karşısında, bize göre, değişik bir tutum alıştan kaynaklandığı ortada olan Çulhaoğlu’nun iddiaları ile ilgili olarak birkaç nokta üzerinde durmakta yarar olabilir.

Önce şu "nasıl bir sosyalizm" tartışmalarının altmışlardaki SD-MDD tartışmalarından bile çok daha anlamsız olduğu iddiası...

Altmışlardaki SD-MDD tartışmalarının bazı bakımlardan gerçekten de anlamsız yönlerinin olduğu bizce de doğrudur. Ama anlamsızlık tartışmanın kendisinde değil, onun içinin dolduruluşunda, yürütülüş biçimi ve yöntemlerinde (daha çok ülkemizdeki sosyalist hareketin kültürel ve teorik düzeyIeriyle ilgili bir husus olarak) ortaya çıkıyordu. Yani bize göre, SD-MDD tartışmalarının genel olarak anlamsızlığından çok, yürütülüşündeki yanlışlıklardan ve anlamsızlıklardan sözetmek (bu arada herşeye rağmen yanlış ve anlamsız yönlerinin yanısıra, Marksizmin Türkiye koşullarında bir uygulama sorunu olarak taşıdığı olumlu yönleri de unutmamak) daha doğru bir yaklaşımdır.

Eğer MDD tartışmalarıyla bugünkü "nasıl bir sosyalizm" tartışmaları arasında bu yönden bir paralellik kurulacaksa, aynı şekilde bugün de anlamlı ve anIamsız tartışmalardan, daha doğrusu tartışmanın anlamsız ya da anlamlı, doğru ya da yanlış yürütülüşünden sözedilmelidir.

Çulhaoğlu, "nasıl bir sosyalizm" tartışmalarının anlamsızlığını kanıtlamak için Marks ve Engels'e, Lenin'e de başvuruyor. "Marks ve Engels geleceğin toplum düzenini en kaba hatlarıyla çizip, bununla yetinirlerken işin kolayına mı kaçmışlardı?", "Siz Lenin'in, Rusya için şöyle bir sosyalizm düşünüyorum' dediğini duydunuz mu? " diye sorular yöneltiyor.

Marks ve Engels'in sosyalist ve komünist toplum üzerine ayrıntılı tanımlar ortaya koymadıkları doğrudur. Ancak üç ay gibi kısacık bir "Komün" deneyi dışında hiç bir somut-tarihsel pratiği yaşamayan Marks ve Engels'le, neredeyse yüz yıla yakın bir süre içinde ve dünyanın üçte birini kaplayan bir alanda yaşanmış sosyalizm deneylerinin tanığı olmuş bugünün Marksistlerinin aynı durumda olmadıkları da açıktır. Marks ve Engels'in topu topu üç aylık bir "Komün" deneyi üzerinde yürüttükleri ve bugün hala bu konuda sosyalistlerin temel başvuru kaynağı olarak kullandıkları ciddi kritikler, bizim Sovyetler'den Çin’e, Küba’dan Vietnam’a 70 yıllık sosyalizm deneyleri karşısında ne yapmamız gerektiğini daha iyi anlatır.

Marks ve Engels döneminde sosyalist düşünce esasen bir kapitalizm eleştirisi olarak gelişmişti. Bugün yaşanmış sosyalizm deneylerinin köklü ve devrimci bir eleştirisi olmadan (ki "nasıl bir sosyalizm" tartışması bir yönüyle bundan ibarettir) sosyalist düşünce ve dünya görüşünün ilerlemesi sözkonusu olamayacaktır.

Kuşkusuz bu, ayakları havada, afaki bir sosyalizm tartışması olarak anlaşılmamalı. Çulhaoğlu, yazısının bir yerinde "nasıl bir sosyalizm tartışmasının meraklıları bir gerekçe daha ileri sürüyorlar: Gündemden çıkan sosyalizmin kitleler için yeniden cazip hale getirilmesi... Güzel, ama o zaman güçleri yetiyorsa nasıl bir sosyalizm afakiliğini bırakıp 'Türkiye’ye şöyle bir sosyalizm gider, Türkiye şöyle bir sosyalizmi kaldırır' desinler ve bunu tartışsınlar" derken haklıdır. Bize göre de sosyalizmin somut ve gerçekleşebilir bir program olarak yeniden üretilmesine yönelik bir tartışmadır gerekli olan. Bu da yukarda söylediğimiz gibi, bugüne kadar yaşanmış sosyalizm deneylerinin devrimci bir eleştirisiyle birlikte Türkiye'nin tüm ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel vb. sorunlarının yeniden incelenmesini ve tüm bu konularda somut çözüm önerilerinin üretilmesini gerektirir. SD-MDD tartışmaları bir yönüyle Türkiye'nin tarım, sanayi vb. sorunlarıyla ilgili, o döneme göre küçümsenmemesi gereken çalışma, araştırma ve tartışmalara yolaçtığı oranda devrimci düşüncelerin benimsenmesi açısından olumlu bir işlev kazanabilmiştir.

Bugün ise sosyalizmin iflas ettiği şeklinde bir ideolojik bombardıman altında tutulan kitlelerin, sadece soyut eşitlik; özgürlük, sosyalizm çağrılarıyla ya da sömürüye karşı tepkileriyle devrim için harekete geçirilemeyeceği apaçık ortadadır.

Bu nedenlerle Metin Çulhaoğlu, Türkiye'nin somut sorunlarına yönelik tartışma ve çalışmaların gerekli olduğunu söylerken; "Türkiye’ye şöyle bir sosyalizm gider desinler; bunun anlamlı olacağına inanıyorum" derken haklıdır; ama tam da bu noktada üç satır yukarda "siz Lenin'in Rusya için Şöyle bir sosyalizm düşünüyorum' dediğini duydunuz mu?" derken savunduklarıyla çeliştiğinin farkında değil gibi görünmektedir.

Sorun, Türkiye gerçeğinden kopuk, soyut, afaki bir tartışmanın anlamsızlığı ise, bu, Lenin’e, Marks'a -pek de uygun düşmeyen- atıflarda bulunmaya gerek göstermeyecek kadar açık bir husustur.
 

2.
Halkın (Kurtuluşu-Yolu-Birliği vb.) Çevreleri
Yukarıda tartışmaların (genel olarak anlamsızlığı yerine) doğru ya da yanlış yapılışından sözetmenin daha uygun olduğunu söylemiştik. Bu açıdan ülkemiz solundaki hakim kültür hiç de umut verici, olumlu bir görünüm sergilemiyor. Sorunu altmış sonrası (SD-MDD vb.) tartışmalarıyla sınırlamak da doğru değil. Daha eskilere dönünce, o dönemden kalma anı kitaplarında bolca sergilenen manzara belki daha da olumsuz. Bugünkü sol yayın organlarının, grupların (günlük basının sayfalarına da dökülen) iç "tartışma"ları da gözler önünde...

Tartışma Süreci Yazıları 1'deki "Ne Yapmamalı" yazısında, 2000'e Doğru çevresinin tartışma süreci ile ilgili yayınları vesilesiyle bu soruna değinilmişti.

Önce, (herşeyden önce) ne yapılmaması gerektiği konusunda anlaşılmalıydı. Çünkü bu geleneksel olumsuz kültürle solun bir yere varamayacağı açık olmalıydı.

Aslında yaşanan her yenilgi dönemi günlük keşmekeşin hapishanelerde falan dışına düşerek, kendini "dışardan" gözleme fırsatı yarattığı için, hemen herkesin derece derece paylaştığı hataları bir parça da olsa farketme olanağı yaratıyor. Ancak sonra, çok geçmeden eski alışkanlıkların gücü, kendini yeniden kabul ettirmeye başlıyor. Ekonomideki "kötü paranın iyi parayı kovması"na benzeyen bir kural, tuhaf bir şekilde siyasette de işlemeye, sola hem de geri kalmış burjuva siyaset anlayışlarından bulaşmış ne kadar kötü siyaset alışkanlığı varsa yeniden sahneyi doldurmaya başlıyor... Ve sol -bütün sol-, yeniden kendini yiyen bir canavara dönüşüyor...

Çeşitli sol yayın organlarında tartışma süreci üzerine yazılmış yazıların bir kısmı (özellikle Halkın Kurtuluşu-Yolu-Birliği vb. grupların yayın organlarında yeralan yazılar) bu konuda mükemmel (!) örnekler sergiliyorlar. Bu yazıları okurken Teori'deki yazısından dolayı Hasan Yalçın'a haksızlık ettiğimiz duygusuna kapıldık. Çünkü bunlar, özde Hasan Yalçın'ın yazısındaki düşünceleri ifade etmeye çalışmalarına karşılık onun üçüncü dereceden kötü kopyaları gibi duruyorlar (*) Bu nedenle, yazıp çizdikleriyle ilgili söyleyeceklerimiz, sadece "Ne Yapmamalı"ya bazı eklerden ibaret olacaktır.

Halkın (K., Y., B. vb.) grupların en çok sevdikleri tartışma argümanı, geçmişte sosyal-emperyalizm, revizyonizm tartışmalarıyla ilgili. Onlara göre; Devrimci Yol’cular, Sovyetler Birliği gibi ülkelerde sosyalizm olduğunu sandıkları için Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra şaşkınlığa düşmüşler; kendileri gibi komünistler ise, Sovyetler Birliği'nde sosyalizm değil, revizyonist kapitalizm (biri aynen böyle yazıyor) olduğunu bildiklerinden gelişmeler karşısında hiç şaşırmamışlar. (Bu yüzden biz, şaşkınlıktan dolayı tartışırken, onlar ortada tartışacak bir şey göremiyorlarmış; yollarında kararlılıkla devam ediyorlarmış!)

Bir tanesinde şöyle yazılıyor.

"Sovyetler Birliği'ni yıllardır kapitalizmle suçlayan ve yine yıllardır geri dönüş ve nedenleri üzerine kafa patlatan (...) komünistler gelişmelere hiç de hazırlıksız yakalanmamış, hiç de şaşkınlığa düşmemiş, tersine gelişmeler (...) ortaya koydukları düşünceleri doğrulamıştır. Ama Devrimci Yol ve benzeri "orta yolcu" grupların bir şaşkınlığa düştüğü de kesindir." (Özgürlük Dünyası, s: 49)

Diğerlerinde de benzer sözler tekrarlanıp duruyor. Geçmişte geriye dönüş sorunu konusunda "kafa patlattıklarını" söyledikleri şey, A.E.P. ya da Ç.K.P'nin tahlillerini Türkçeye çevirmekten ibaretti. Ve bilindiği gibi Çin ve Arnavutluk, (şimdi Çin ve Arnavutluk'ta uygulanan politikalardan daha ılımlı politikalara sapmalarından dolayı) Sovyetler'i kapitalizme dönmekle suçluyorlardı. Bugün Çin’de ağır sanayi hariç tüm sanayi, tarım ve hizmet sektöründe özelleştirmeye gidiliyor. Arnavutluk, "serbest piyasa ekonomisi" ve "çok partili demokrasi" yolunda ilerliyor Bütün bu gelişmelerin kendilerini nasıl doğruladığını ve tabii bu arada eskiden emperyalist olan Sovyetler ve diğerlerinin şimdi nasıl kapitalizme geçtiklerini anlamak gerçekten oldukça zor oluyor.

Arnavutluk ve Çin’in, dün Sovyetler'de karşı çıktıkları ne varsa ,-fazlasıyla!- yapmak zorunda kalmaları, dünyadaki gelişmelerin 80 öncesi tartışmaları çoktan aştığını gösteren örneklerdir. Bu yüzden bugün sosyalizm tartışmalarını, 80 öncesindeki geri dönüş ve sosyal emperyalizm tartışmalarının formları içinde sürdürmek (o dönemdeki tartışmalarda kimin haklı, kimin haksız olduğu bir yana) anlamsızdır.

Her tarihsel dönem, öne çıkardığı sorunlar etrafında gelişen tartışmaları da beraberinde getirir.

Bundan önceki dönemde, devrimini gerçekleştirmiş ülkeler açısından, sosyalizmin inşa sorunları (sanayileşme, köylülüğün tasfiyesi, tek ülkede sosyalizm, emperyalizme karşı mücadele savaş, barış içinde birarada yaşama, ulusal kurtuluş savaşlarına karşı tavır vb.) temel sorunlar olarak ortaya çıkmıştır. Devrimini yapmamış ülkeler açısından ise uluslararası sosyalist hareket içindeki tartışmaların uzantısıyla birlikte, devrimin yolu, iktidarın ele geçirilişine yönelik strateji ve taktik sorunları (kırlar, şehirler, öncülük, devrimin muhtevası, silahlı mücadele vb.) ön planda yer almıştır.

Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Doğu Avrupa ülkelerindeki gelişmelerle revizyonizmin geriye dönüş sürecinin tamamlanmasıyla 1917 Sovyet Devrimiyle başlayan bir dönem sona erdi. Bu bir değerlendirme ya da yorum değil, fiili bir durumdur. Bu gelişmenin, bu fiili durumun aslında kısmen yaşamakta olduğumuz sonuçları nedir?

Bize göre, böyle bir geçiş döneminin kaçınılmaz olarak gündeme sokacağı, dayatacağı ideolojik tartışmalar "nasıl bir sosyalizm?" başlığı altında toplanabilecektir.

Tartışma kuşkusuz, kişilerin keyfine göre değil, sınıf mücadelesinin çözümünü dayattığı sorunlara göre biçimlenir. Bize göre, bugün sınıf mücadelesinin, devrimci mücadelenin ilerlemesinin önündeki engellerin kaldırılması için dayattığı, dayatacağı sorunlar kabaca bu çerçevede olacaktır. Aslında bu tartışmalar yeni başlıyor ya da bizim tarafımızdan başlatılıyor da değildir. Bu kapsama giren pek çok soru etrafında, dünyada zaten yoğun olarak tartışma sürmekte; bu konulardaki tartışmaların bazıları Türkçeye çevrilerek yayımlanmaktadır. Bu tartışmaların, önümüzdeki dönem boyunca solun ideolojik çehresini oluşturacağı da ortadadır. Öte yandan, tartışmaların gündeminin (bazıları anlasa da anlamasa da) değişmesinin sonuçta, ayrışmalarda da değişimler yaratması kaçınılmaz olacaktır. (Örneğin Kuzey Kore'deki "sosyalizm"e hayranlıklarını her vesileyle açığa vuranlar, bize göre Romanya'daki, Bulgaristan'daki, Çin’deki ve Sovyetler'deki özünde aynı sosyalizm anlayışını benimseyenlerle aynı safta yer alacaklardır.)

Bizim, sosyalizmin bir tarihsel döneminin sona erdiğini söylememiz karşısında hepsi hop oturup hop kalkıyor; "İşte, 'sosyalizm bitti' diyorlar, işte Lenin i, Marks'ı reddediyorlar, devrimden vazgeçiyorlar..." diyorlar. Bazıları "tarihsel dönem" lafını alıyor, kendi eski bildiği kavramlara göre anlamlar yüklüyor. Eski kavramsal çerçevenin yetersizliğine vurgu yapan ifadelerden, Marksizm-Leninizm'in temel kavramlarının reddedildiği, yeni bir ideoloji arayışına çıkıldığı sonucuna varıyor. Kimi "çağımız proleter devrimler çağı değil miydi; proleter devrimler çağı bitti mi?" diye soruyor. Kimi "kapitalizm değişime uğramış; sömürü bitti mi, zulüm bitti mi, baskı bitti mi?" diye soruyor, (Tabii, biz "sosyalizmin bir tarihsel dönemi bitti" dediğimiz için, tüm bu sorulara "bitti" diye yanıt vermiş oluyoruz... Ötesi malum! )

Bütün bunların gerçekten hiç bir manası yok.

Sosyalizmin bir tarihsel döneminin bitmesinin ne anlama geldiği T.S.Yazılan i'deki çeşitli yazılarda anlatılmıştır. Kuşkusuz bu, sosyalizm dalgasının geçici bir gerilemesidir. Bu anlamda yaşanan sürecin sosyalizmin yeni bir yükseliş dalgasına geçiş süreci olduğu da söylenebilir. Bu geçiş süreci, dünden, bir önceki dönemden farklı sorunlar taşıdığı kadar, sosyalizmin yeni dalgası da eskisinden farklı özellikler taşıyacaktır. Sorun, bu farklılıkları yakalayabilmek, kendini sosyalizmin muhtemel yeni bir dalgasına ideolojik olarak hazırlayabilmekten ibarettir. Ancak bunu yapabilenler, yeni bir devrim dalgasının önünde olabileceklerdir. SoI, Türkiye solu bunu yapabildiği ve bunun gereklerine uygun düşünsel, yapısal yenilenmeleri gerçekleştirebildiği oranda olumlu sonuçlar almaya yönelebilecektir.
 

3.
Örgüt, Önderlik, Demokrasi
Tartışmalar, örgüt, önderlik ve demokrasi konularındaki pek çok değinmeleri de içeriyor. Bütün bu konularda yazdıklarında, aslında söylemek istediklerinden çok daha fazla şeyin söylendiğini kabul etmek gerek. Aslında söylemeye çalıştıkları, Devrimci Yol'un sivil toplumculuğu, örgütlenememesi, Troçkistliği; şu, bu...Ama asıl ortaya koydukları, kendilerinin çöküp giden bir sosyalizm anlayışından başka bir anlayışa sahip olmadıkları... Yazdıkları her şey daha çok bu yönleriyle ilgiye değer görünüyor.

Bunlardan (cümleye başladı mı, sayfayı yarılamadan ve bir kaç revizyonistin kafasını kesip bir iki devrim yapmadan noktayı koyamayan) biri şöyle yazıyor:

"Neredeyse isteyen herkesin katılımına açık olan bu tartışmanın gelmiş geçmiş tüm revizyonist,, sosyal demokrat ve reformist akımları kıskançlıktan çatlatacak bir "genişlik" ve "demokratizm"le karakterize edildiğinden zerrece kuşkulanılamaz. Tevekkeli; 2000'e Doğru'daki röportajda: "Sosyalist demokrasi anlayışı, burjuva demokrasisi anlayışı geliştirilmek zorunda" diyordu. Anlaşılan devrimcilerle devrimci olmayanlar, önderlikle taban arasındaki her türlü sınır ve ayrımın kaldırıldığı bu "iç" tartışma, Devrimci Yol önderliğinin sivil toplumcuların ideolojik cephaneliğinden aşırdığı "sosyalist demokrasi" anlayışının en parlak biçimde sergilendiği bir süreç olmaya adaydır." (Emeğin Bayrağı)

Aynı konuda Özgürlük Dünyası dergisinde de benzer bir yaklaşım sergileniyor. Önce T. S. Yazıları'ndan şu alıntı yapılıyor: "Çöken sosyalizm modeli, bir komünist partinin üst yönetim kademesinin iktidar tekelini elinde tuttuğu, buna karşı işçi ve emekçi halk kitlelerinin tüm yönetim ve karar mekanizmalarının dışında tutulduğu bir yönetim anlayışıyla birlikte ekonomizme dayalı bir sistem olarak gelişmiş..."

Bu alıntıyı yaptıktan sonra, "Sovyet Sosyalizmine yöneltilen bu eleştiri kimindir?" diye soruyor ve "Troçki'nin!" diye yanıtını kendisi verdikten sonra "Dev Yol’cu tartışmacılar dolu dizgin burjuva liberalizmine koşuyorlar!" diye son (ve kesin) darbeyi indiriyor!

Tartışmalara isteyen herkesin katılmasının, geniş ve demokratik olmasının, sosyalizmde burjuva demokrasilerinden daha geniş ve gerçek bir demokrasi olması ve sadece Komünist Parti yöneticilerinin değil; geniş kitlelerin yönetimde etkin rol almasını istemenin, Troçkizm veya sivil toplumculukla ne alakası olduğu anlaşılamıyor. Anlaşılan sadece, bu arkadaşların devrimci örgütlerde ve sosyalizmde, önderlikle kitleler arasında ayrımlar olmasından, yönetim ve karar mekanizmalarında geniş emekçi kitlelerin değil, Komünist Partinin (ve önderliklerinin) etkin olmasından yana olduklarıdır.

Bir yandan Sovyetler'in çöküşü bizi kanıtladı derken, gerçekte Sovyetler'de çöken şeyin kendi sosyalizm anlayışlarından başka birşey olmadığının farkında değiller. Sergiledikleri örgüt, önderlik, demokrasi anlayışının geleneksel Sovyet revizyonizminin, Çavuşesku’nun, Kim İl Sung'un resmi siyasetlerinden hiçbir farkı yok. Bunu da Marksizm-Leninizm sanıyorlar. Kimilerinin dergilerinde Kuzey Kore'ye yaptıkları gezi anıları yayınlanıyor ve Başkan Kim İl Sung sosyalizmine olan hayranlıklarını anlata anlata bitiremiyorlar. Kimileri sosyalizmin bir döneminin fiilen sona ermediğini kanıtlamak için Kuzey Kore'yi örnek gösteriyor ve "Yoksa Kuzey Kore'yi sosyalist olarak görmüyor musunuz?" diye soruyor. Evet, sosyalizm olmasına belki bir sosyalizm: Özel mülkiyetin kaldırıldığı, üretim araçlarının kamulaştırıldığı, iktidarda bir komünist partisinin -ya da ölünce yerine oğlu geçecek olan başkasının- bulunduğu bir çeşit sosyalizm! Belki tüm bunları yeterli görüyorsanız, sizin için başka sorun olmayabilir. Ama tabii bütün mesele, benzerlerinin dünyayı bir kere daha sarsan çöküşünden sonra, böyle bir "sosyalizm"i bugünün Türkiye'sinde benimsetebilecek (sizlerden başka) birilerini bulabilmekte!...

İster devrimini yapmış bir ülkede sosyalizmin inşa süreci açısından olsun, önderlik-örgüt ve kitle ilişkileri açısından üzerinde durulması ve çözümlenmesi gereken pek çok sorun olduğu ortadadır. Ekim Devrimi öncesinde Lenin in öncünün rolüne vurgu yapan çözümlemeleri tek yanlı bir şekilde kavranarak, yozlaşmış bir örgütçülük ve önderlik ideolojisi üretilmiştir. Lenin; bütün Çarlık Rusyası'nı kaplayan kendiliğinden işçi eylemlerinin kendi başına devrime yol açmayacağını, bu nedenle işçi hareketinin öncü unsurlarının, yukardan aşağı, merkezi, gizli, disiplinli bir parti çatısı altında birleştirilmesini öngörmüştü. (Geleneksel revizyonist anlayışta bu öneız, -devrimin selameti açısından- devlet işleriyle uğraşan profesyonel siyasetçi bir kadronun, Komünist parti yöneticilerinin parti içinde ve devletteki tekeli olarak; proleter kitlelere dayanması gereken proletarya diktatörlüğü anlayışı da parti diktatörlüğü olarak biçimlenmiştir.) Bizde ise, "aşağı"sı hiç olmayan bir sözde yukarda örgütlenmecilik geleneği gelişmiştir. "Herkes şef, Kızılderili yok!" misali, ortaklık yukarda örgütlenmiş düzinelerce grup örgütleri tarafından doldurulmuştur. Bu örgütlerin. hem kendi içlerindeki önderlik-taban ilişkileri, demokrasi ve yönetim anlayışları bakımından, hem de birbirlerine ve öncü kitle ilişkilerine bakış açıları bakımından ciddi bir eleştiri-özeleştiri gereken özel kültürleri vardır. Örneğin bugünlerde bir sol grup içinde bir başka "tartışma süreci" adam kaçırmalarla, kurşuna dizmelerle, dayak atmalar, baskınlar vb. ile sürüp gitmektedir. Ve bir örgüt, önderlik, demokrasi ve siyaset anlayışının tüm kültürel dokusu ortaya saçılmaktadır. Bütün 'sol içi şiddet'e karşı çıkar görüntüsüne rağmen bu grupların aynı kültürel yapıyı paylaştıklarını söylemek haksızlık sayılmaz. Çünkü sorun sadece sol içi şiddet sorunu değildir.

Bugün, "ne yapalım, proletarya maalesef öncüye muhtaç olduğu bir çağda yaşıyor, taban teori üretemez, teoriyi önderler üretir" diyen, militanların önderin karşısında ayak ayak üstüne atmasından yakınan, "yaşasın önderimiz" diye slogan attıran, gerçekte hiç bir zaman M.K. gibi kollektif bir temeli bulunmayan önderlik anlayışlarına dayalı grup-örgüt kültürlerinin Kuzey Kore'deki, Romanya'daki gibi bir sosyalizme öykünmesi hiç de raslantı sayılmamalıdır.
 

Tartışma Sürecinden Ne Çıkar?
Hemen hepsi Tartışma Sürecinden bir şey çıkmayacağından emin görünüyorlar. Bu işlerin öyle değil de nasıl olabileceğini anlatıp duruyorlar. Ama, kendi yaptıkları da, durumlar da ortada olduğundan, hiç ikna edici olamıyorlar. (DN. 2)

Özgürlük Dünyası yazarı, Tartışma Sürecinin nasıl sona ereceğini de kararlaştırmış:

"...Yeni "kavramsal Çerçeve" ya da "teori" de sosyal demokrasiyle birlik, en azından ittifak yer alacaktır." (ÖD., s.49, s.24)

Bunu "nasıl bilmiş" diye sormayın. Tabi "çok makul" açıklamalar da var. Ama, ÖD. çevresinin çıkardığı yayımlarda "Devrimci Yol’un SHP içinde liderlik şu-bu konularda gizli gizli anketler düzenlediğine (!) dair abuk sabuk (ve belki de MİT kaynaklı) metinler yayınlayıp, üstüne müthiş yorumlar yapılıyordu; herhalde kendi kendilerini epey 'inandırdıkları' anlaşılan metin ve yorumlardan 'mülhem' olmalılar!

Ama sadece yeni 'teori'mizin sosyal demokrasiyle birlik olacağını bilmekle(!)de kalmıyorlar, tartışmanın sonucuna dair umut ve beklentilerini de ortaya koyuyorlar.

"Bu biçimde bir tartışmadan devrimci bir örgüt çıkmaz, ama, tartışmanın (...) karşıtını geliştirmesi ve bir ya da bir kaç (!) devrimci örgütün kaotik bir durum ortasından doğması ihtimal dışı değildir. Eğer devrimci eğilimler düzen ve düzen yanlısı eğilim ve yönlendirme önünde boyun eğip uzlaşmaya yönelmeyecek ciddiyeti gösterirse bir takım tasfiye ve parçalanmalarla bugünkü biçim ve içeriğiyle tartışmanın üstesinden gelinerek devrimci örgüt ya da örgütlere ulaşabilecek(tir)" (ÖD. s26)

Sosyalizm dünyada ve Türkiye'de sosyalizmle ilgili her çevrede zaten tartışılıyor. Bugünkü sorunlarını ortak bir gündeme almayı ve. özgür kollektif-demokratik bir tartışma sürecinde ortak çıkış yolları aramayı öneren bir yaklaşım karşısında, Devrimci Yol'un parçalanarak bir kaç tane "devrimci örgüt" daha çıkmasına umut bağlamanın anlamsızlığı üzerine "allah akıl fikir versin"den başka söylenecek fazla bir şey var mı? Kafaların takıldığı noktalardan biri, tartışmanın demokratik olması! Böyle demokratik bir tartışmadan "devrimci bir örgüt " çıkmazmış. Çünkü isteyen herkes -siyasi polis bile katılır- istediği yöne çekebilirmiş!

Bir diğer konu Kuruçeşme! Kuruçeşme toplantılarında da tartışmalar olmuş, ama ordan bir şey çıkmamış!

Hiç bir tartışmadan kendi başına -doğrudan doğruya bir sonuç, devrimci bir örgüt vb. çıkmaz.

Bunu dikkate almadan örneğin Kuruçeşme toplantılarının olumsuzluğu üzerine fikirler ileri sürmenin de bir anlamı yoktur. Kurtuluş çevresi, eski düşünce yapısı içinde kalıp kendi grupsal yapılarını sürdürmeye yönelselerdi daha mı olumlu bir şey yapmış olacaktı?

Kuruçeşme toplantılarında kendi eski düşünce yapılarında olumlu gelişmeler sağlayabildikleri oranda başarılı olmuş sayılmalıdırlar. Bunu sağlayabilip-sağlayamamış olmaları, onun ötesinde "devrimci bir örgüt" vb. ortaya çıkarabilip/çıkaramamaları, tamamen kendi özgül durumları, yönelimleri ile ilgili ayrı bir konudur.
Bu yüzden tartışma sürecinden de bir şey çıkıp çıkmayacağı; tamamen sürecin kendi amacı ve yönelimleri, bu doğrultuda yapılanların niteliği ile ilgili ayrı bir konudur.

Öte yandan diyelim ki HK yazarının umutları gerçekleşti. D.Yol'dan bir takım tasfiyeler, bölünmeler filan yoluyla(!) 3-5 tane daha kendilerininki gibi devrimci örgüt çıkardık. Böyle bir gelişmenin T. Solunun sorunlarının çözümüne nasıl bir katkısı olacaktır? D.Yol'un toparlanamamış olması ve bir daha toparlanamayacağı üzerine sayfalarca yazıyorlar. İnsan sormadan edemiyor: Devrimci Yol'un bugünkü sizin deyimlerinizle, yeniden toparlanamamış, ölmüş bitmiş haliyle, somut pratik hayatta sizin ne fazlanız var? Çıkarılan merkezi siyasi yayın organları da, bunları kaç kişinin okuduğu da (bunlara 3-5 devrimci örgüt daha eklesek gene bir yere varılamayacağı da) ortada değil mi?

Kuşkusuz devrimci gruplar, (örgütlü-örgütsüz-partili, partileşme sürecinde, hareket, çevre vb.) bizim devrimci mücadele tarihimizin, geçmişimizin inkar edilmez gerçeklikleridir. Geçmişte, hepsinin olumsuz yanları kadar olumlu yanları da olmuştur. Ama bu gerçeklik bugün artık aşılması gereken bir gerçeklik olarak kabul edilmelidir. D.Yol, geçmişte bu dar grup yapılarını aşmanın sınırına gelebilen bir gelişme göstermiş, ancak en çok kendisini aşamadığı için yenilmiştir. Bugün dünyada sosyalizmin bir dönemi bitmişken, yeni bir sosyalizm dalgasına bir geçiş süreci içinde, geçmiş grup yapılarının yinelenmesini çözüm olarak görmek yerine, kendimizi yenileyerek, geçmişin dar grup yapılarını ve bu yapılar içinde paylaşılmış olumsuzlukları ve hataları aşmanın yollarını arayamaz mıyız? Tartışma sürecine bir de bu açıdan, bu yönden sunduğu olanaklar arasından yaklaşamaz mıyız? D.Yol böyle bir süreçte kendi geçmişini aşmanın bir yolunu -sizin tavrınız ne olursa olsun- bulacaktır. Bu yüzden soruna kendi geçmişinizin dar çerçevesinden kurtulabilmeniz için sunduğu olanaklar açısından da yaklaşılmalı. Tabii, yok kendi durumunuzdan hoşnutsanız durduğunuz yerde devam edebilirsiniz.

Bakın Emeğin Bayrağı’nda neler yazılıyor: (Cümleyi mecburen kısaltarak veriyoruz.),

"D.Y. önderleri (...) devrimci önderlik ve örgütlenme gereksinimi kritik bir noktaya gelmiş olan işçi sınıfının, emekçi köylülüğün, gençliğin, kadınların, memurların vb. hoşnutsuzluğunun alabildiğine yoğunlaştığı ve eylemliliğinin geliştiği, (...) tüm toplumsal çelişkilerin hızla keskinleşmesine bağlı olarak burjuvazinin ve gericiliğin güçleriyle halkın güçleri arasında büyük çaplı bir kapışmaya doğru ilerlendiği Türkiye'de (...) hemen ve bütün güçleriyle devrimci kitlelerin yanında ve önünde savaşıma atılmaları gerektiğini düşünmüyorlar..." (Emeğin Bayrağı, Dev-Yol'un Ölüm Perendesi)

Yazdıklarına bakılacak olursa "devrime gebe" Türkiye'de (aynen böyle yazıyorlar) tam devrimi gerçekleştirmek üzereler ama, Devrimci Yolcular kendilerine yardım edecek yerde tartışmakla vakit geçirdikleri için bunu başaramıyorlar. Biz düpedüz insanın aklının başında olması anlamında birazcık akıllı davranmanın, Marksizm-Leninizm'e ve devrimciliğe aykırı olduğuna dair bir kural hatırlamıyoruz.

Bu yüzden, lütfen biraz akıllı olun beyler!

(*) Tartışma süreci, "sosyalizme-komünizme gerici bir saldırı"ymış!. "Karşı-devrimci bir operasyon"muş!.

Sol-sosyal demokrat, Togliattici, Troçkist, Titocu, Sivil toplumcu, Eurokomünist, Kruchevci, Maoist vb. bildiği tüm küfür jargonlarını ardarda sıralayarak, uzun cümleler düzerek, "Devrime ve komünizme ve Marksizm Leninizm'e azgınca ve utanmazca saldıranlar, Türkiye işçi sınıfı ve halklarına karşı burjuvaziyle ve emperyalizmle birlikte saf tutanlar, Türkiye komünist ve devrimci hareketinin 12 Eylül'den önce ve sonra vermiş ve vermekte olduğu şehitlerin yücelttiği değerleri ayakları altında çiğnemeye kalkanlar... hakettikleri yanıtı alacaklardır ve almalıdırlar da..." gibisinden tehditler savuruyorlar! Bunları okurken, neden önce ülkemizdeki sol kültürün değişmesi gerektiği daha iyi anlaşılıyor. Hasan Yalçın'ı çok daha hafif sözlerinden dolayı "devrim muhafızı"na benzetmiştik. Ama bunlar, bu halleriyle -devrim muhafızı ne kelime daha çok, ellerinde kör testere, "din elden gidiyor!" diye sokaklarda kesecek adam arayan ticanilere benziyorlar.

Peki ama, bütün bunların komik olmaktan öteye kendilerine ne faydası var? Örneğin bu dergilerden bazılarını okumak için günlerce aramamıza rağmen bulamadık. Kaç adet basıyorlar, kim yazıyor, kaç kişi okuyor belli değil. Bütün yazdıkları doğru diyelim hadi; kendilerinden başka herkes reformist, hain, dönek falan... Bunun kendilerinin içinde bulunduğu durumdan kurtulmaları için ne faydası olacak, anlamak mümkün değil.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org