Değişim ve Sosyalizm Üzerine

Aşağıdaki metin, bir kollektifin “dünyadaki değişimin boyutları ve devrimci özne” konulu tartışmasının tutanaklarıdır

YAHYA: Bugün sosyalizm sorunu üzerine tartışmak demek, salt geçmiş sosyalizm deneyimini incelemek olarak algılanamaz. Bu aynı zamanda bugünkü kapitalizmin kapsamlı bir eleştirisinin üzerinde de yükselmelidir. Bugünün dünyasını, kapitalizmin bugünkü halini ve yarattığı tüm sonuçları ele alan bir tartışma kapsamlı bir takım sorulara cevap arayacaktır.

Kuşkusuz, böylesi bir genel tartışmanın öncelikli konuları dünyadaki politik egernenlik ilişkilerindeki değişim, buna bağlı olarak bağımlılık ilişkileri ve

  değişen sınıf bileşimleri ve politikaları üzerine kurulabilir. Bu ana başlıkların çeşitli alt başlıkları da ele alınabilir. Örneğin, bugün yaşanan süreç nereye oturabilir? Bir geçiş dönemi midir? Buna bağlı olarak çeşitli olgular değerlendirilebilinir. Fakat, bunlar çok genel, çok global sorunlar.

Şu anki tartışmalar bu tip global sorular yerine, bu sorulara verilecek cevaplara birikim ve ön zemin hazırlayacak bir kısım konular üzerinde olmalı diye düşünüyorum. Özellikle, dünyadaki değişimin çeşitli boyutlan değerlendirilebilir. Yaşanan kriz ele alınabilir.

Dolayısıyla sermaye birikim süreci ve uluslararası iş bölümü incelenebilir. Emek süreci ele alınabilir. İşçi sınıfının yeni bileşimi ve buna bağlı olarak sınıf politikaları diğer toplumsal sorunlara ilişkin boyutları ele alınabilir. Bu gelişmeleri, tartışırken bir yanda da dünyadaki değişime ilişkin olguları sıralamanın aydınlatıcı bir işlevi olacaktır.
 

TAYLAN: Şimdi, kuşkusuz dünya üzerine yapılacak bir tartışma için, dünya nereye gidiyor gibi çok genel bir soru değerlendirilmelidir. Bizim politik saptamalarımızın çerçevesinde geçmişte ABD egemenliği var ve bunu çeşitli güvenlik örgütleri aracılığıyla yeni sömürge ilişkileriyle sağlıyor, diyorduk. Esasen de oturmuş bir yapı vardı dünyada. Şimdi bunda bir çatırdama var. Ordan yola çıkarak iki-üç tane temel sonı geliyor aklıma. Emperyalizmin politik egemenliğini açığa çıkarabilmek açısından: Dünyada politik egemenlik nasıl oluşuyor veya nasıl oluşacak? Yani bu bir tek kutuplu egemenlik biçimi mi olacak? Bir ulus devIetin egemenliği altında mı olacak? Bunun kim olduğu ayrı bir soru. Bloklar içerisinde blokların kendi içine kapanmış bir egemenlik sistemi mi olacak? Blok dışındaki bölgeler, devletler tarihin dışına mı itilecek? Bağımlılık ilişkileri buna bağlı olarak nasıl oluşacak? Yani tek bir emperyalist zincir içindeki bir bağımlılık mı olacak ve bu zincirden her kopma anti-emperyalist, devrimci bir ilerleme mi sayılacak, yoksa bloklar içi bir bağımlılık ilişkisi mi olacak, yani ' kendi bağımlılığını koruyacak ve orayı koruma duvarı içerisine alacak. Bu sorular aklıma geliyor.

Olgular olarak, milliyetçiliğin yükselişi bastırıImış bir milliyetçilik patlaması mıdır? Tek başına bu mudur, yoksa bugünkü bu politik oluşumlar da önemli bir manivela aracı mıdır emperyalist ülkeler açısından? Bu tip sorular.

Ama çok oynak bir zemin olduğunu hepimiz gözlemleyebiliyoruz. Dolayısıyla bunlara kısa vadede yanıt verilemiyeceği için farklı bir alana geçmek gerekiyor.

Bütün bu değişimleri, bu çatırdamaları ortaya çıkaran daha altyapısal ilişkilerdeki birtakım değişimler nelerdir türünden bir soru akla geliyor. Yani bunu değiştiren bir takım etmenler var altta. Tek başına politikanın kendi devinimi değil bu sonuçlan yaratan. O zaman kapitalizmin dönemsel bir analizi gerekiyor. Şimdi orada bugüne kadar bizim de bir şekilde ucuna takıldığımız şey, emek süreci açısından analiz. Yani daha alt, mikro bir sorunu genel zemin olarak tutuyormuşuz ve ordan hareket ediyormuşuz gibi bir izlenim var. Aslında bilip bilmeden söylediğimiz bazı kavramların da tartışmalı olduğunu düşünüyorum. Örneğin robotların gelecekte emek sürecinin egemen biçimi haline döneceği öngörüsü var.

Bu yaşananlar devrim midir? Biz bazen devrim diyoruz, bazen değişim diyoruz. Bir devrimi niteliyen şey nedir emek süreci içerisinde? Karşıt düşünceler de var, 1970'ler sonrasında yaşanan, bir devrimdir şeklinde. Oysa diğer taraftan, devrim sanayi yapısının yenilenmesidir. 45'lerden bu yana, değişim elbette vardır ama bu niceliktir. Köklü değişmeler de var ama bunu devrim diye nitelendirmek mümkün değil. Bunlar esasen 45 sonrasında emek sürecindeki dinamiklerin devamıdır türünden düşünceler de var. Üstüne üstlük biz kullanmıyoruz ama, 70'lerde yaşanan yeni bir sanayi devrimi dönemine denk düşüyor diyenler var. Birikimciler örnek gösterilebilir.

Sanayi devrimi çok köklü bir alt-üst oluş ama buna da çok köklü karşı çıkışlar var. Sanayi devrimi bir kere oldu. O da kapitalizmin bütün alt yapısını oluşturan bir devrimdi. 1700'lü yıllardan beri süregelen kapitalizmi, kökten değiştirecek yepyeni bir evresine geçilecekmiş gibi abartılıyor: Daha genel bir analizin, kapitalizmin hareket yasalarının somut analizinden yola çıkması gerekiyor. O da şöyle; Marks, Kapital'de kapitalizmin genel hareket yasalarından yola çıkarak kendi döneminin rekabetçi yasalarını ortaya koydu. Yine, o temel hareket yasalarından yola çıkarak Lenin yine kendi dönemininEmperyalizmin- temel özelliklerini ortaya koydu. Bu analizin devamı olarak bugün kapitalizmin hareket yasaları içerisinde 'kriz mi, krizden çıkış mı gibi temel bir sorudan yola çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

Emek sürecindeki veya sınıf ilişkilerindeki değişimler sermaye birikiminin hareketine bağımlıdır. O zaman ortaya çıkacak olgu şudur: 70'lerde dünya kapitalizminin krize girdiğini, bu krize girmekle birlikte bir önceki dönemin kimi özelliklerinin de ortadan kalkma eğiliminde olduğunu saptıyorsak, bu kriz üzerinde anlaşabiliyorsak; 'bu krizden çıkıldı mı, çıkılıyor mu, bir geçiş dönemi mi, arayışlar nelerdir' gibi sorular sormamız gerekiyor. Bunun altında emek süreci ve sınıf analizi anlamlı geliyor. Temel sorunun, kapitalizmin dünya çapındaki üretim süreci açısından içinde bulunduğu durumun kriz çerçevesinde değerlendirilmesi olduğunu düşünüyorum. Aksi halde çok önemli değişimlere devrim de diyebiliriz. Oysa kapitalizmin bir dönemi içerisinde de radikal değişimler olabilir. Ve bu durum kapitalizmin bir döneminin temel özelliklerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. O zaman alt parçadaki analizi, emek sürecindeki değişimleri genelleştirip, kapitalizmin bir döneminin değiştiği noktasına vardırırsak bir yöntem hatası yapmış oluruz. Bunun için kriz çerçevesindeki bir ele alışta temel yasalardaki belirleyenler nelerdir? Dönemsel olarak öne çıkan özellikler nelerdir? Konunun alt başlığı olarak, örneğin emek sürecindeki değişim çabaları arayışları ne kadar yanıt veriyor bu krize; kapitalizm ne kadar çözücü? Çözme potansiyeli var mı? Türkiye'ye indirgemek ayrı bir mesele olarak ele alınmalıdır.
 

DENİZ: Başlangıçta sorulan sorular başka türlü de ifade edilebilir. Önümüzdeki tarihsel dönemde dünyadaki devrimci gelişmelerin hangi noktalardan ortaya çıkabileceği, bu çıkışlara karşı hangi karşıdevrimci süreçlerin durabileceği şeklinde de sorulabilir. Şimdi geldiğimiz noktada ise gerçekten tarihsel bir alt-üst oluş dönemindeyiz. Bu alt-üst oluşun tarihsel anlamı şudur; dünyadaki hiç bir sınıfın ideoloğu da, bilimadamı da, düşünürü de gelişmeleri, bu gerçekliğin karmaşık biçimini, yalın bir biçimde ifade edemiyor. Bu, tarihsel alt-üst oluştan geçildiğini gösterir; üstelik alt-üst oluş bundan önce gördüğümüz altüst oluşlara pek benzemiyor. Yani bir devrimler çağı değil; öyle bir çağ olsaydı gerçekten bizler ortaya çıkacak gelişmeleri daha önceden öngörürdük.

Buna bir karşı-devrim çağı da demek mümkün değil. Çünkü gelişmenin seyri daha oturmuş değil ve ne yönde evrileceğine dair ipuçlarını da vermiş değil. Toz duman içerisinde havada uçuşan yüzlerce olgu var. Bir kısmı geçici olarak ortaya çıkmış, bir kısmı eğilim halindedir ve onun egemen hale gelmesi için önüne geçmek gerekmekte. Bir kısım eskiden gelen ilişkiler devam edecektir. Bu karşımızda duran olgular üzerinde hangilerinin kalıcı, hangilerinin geçici olduğunu tasnif etmeden önce somut politik çıkarsamalarda bulunmak, zor ve risklidir. Fakat biz ne yapabiliriz? Birincisi bu olguları tespit etmek gerekir. İkincisi de bu olgulara kaynaklık eden temele indikten sonra tasnife girerek sağlanan netlik oramnca; somut pölitik çıkarsamalarda bulunmak gerekir.

Tasniflemeye girişmeden önce, 'bu işin temeli nedir' dendiğinde, bu işin temelinde insanlığın genel krizi yatıyor. Kapitalizmin krizinden önce insanlığın krizi yaşanıyor aslında. Bir arkadaş ifade etmişti 'geleceksizleştirme' diye, şu anda insanlığın geleceğinin iddiasını taşıyan ideolojilerin kendileri krizde.. Geçmişte kapitalizm günün ideolojisiydi; geleceği de tabii ki temsil etme iddiası vardı. Ama asıl olarak geleceği temsil eden ideoloji sosyalizmdi. Sosyalizmin krizi -aslında buna ezilenlerin krizi diyebiliriz- insanların geleceğini temsil etme noktasından çıktı. Bunun yanısıra kapitalizm de insanların geleceğini temsil etmiyor. Özellikle çöküşün ardından böyle bir izlenim doğdu; işte globalleşme, demokrasi, bütün güzelliklere kavgasız ve gürültüsüz varma fikri bir anda ortaya çıktı.

Ama daha bir kaç yıl geçti, hemen görüldü ki burjuva ideolojisi insanlığın geleceğini temsil etmiyor, tam tersine insanların önündeki süreç biraz barbar eğiİimIer taşıyan karanlık bir gelecek haline dönüştü. Özellikle milliyetçilik ve dini ideolojilerin yaygınlaşması noktasında bu durumu dikkate almak gerekir. Şu anda demek ki insanlığın krizi var ve krizin iki bileşeni var: birincisi sosyalizmin krizi, ikincisi de kapitalizmin krizi. Bence temel yaklaşımlarımız bu noktadan olmalıdır. Sosyalizmin geçmişini eleştirirken, sosyalizmin geleceği temsil etmede bir kriz içinde olduğunu görmemiz gerekir. Keza kapitalizm de insanlığın geleceğini temsil edemiyor. Özlemsizleşmiş ve geleceksizleşmiş bir 'günlük hayat' ve 'toplumsal bir yaşam' vaadediyor.

Öte yandan güncel olgular çok oynak; özellikle son üç yılda çok oynak bir şekilde gelişiyor. Tek süper gücün ABD olduğu söylenirken öte yandan AVRUPA, ABD, JAPONYA arasında çatışma eğilimleri gözleniyor. Şu an olgulardan giderek çok somut şeyler çıkaramayacağımıza göre bunun altında yatan nedeni, dünya işbölümündeki değişimi incelememiz gerekiyor. Bu değişimi kesinlikle 1980'lerden, 90'lardan başlatmak gerekmiyor. Zaten, bir üretim tarzının kendi iç evrimi tarihsel noktalardan itibaren olan şeyler değil; kuşkusuz ipuçlan çok daha önceden çıkan başkalaşımlardır. Ama, nasıl bir değişim var dünya işbölümünde? Bu işbölümü neleri kapsıyor? Birincisi, bağımlı ülkeler ilişkisini kapsıyor. İkincisi, bu dünya işbölümüyle bağlantılı olarak sermaye birikimini ve sermayenin dünya çapındaki hareketini incelememiz gerekiyor. Ulusal ve uluslararası tekeller de ulus devlete dayanarak palazlanır, ama bugün, gelinen noktada artık uluslarüstüleşen tekellerle karşı karşıyayız. Ulus-devletlerden ekonomik olarak bağımsızlaşmış, onların üstüne çıkmış tekel olgusuyla karşı karşıyayız.

İkinci bir şey daha var tekeller arası ilişkilerde; hem tekellerarası rekabet var, hem kendi aralarında işbirliklerine girişiyorlar. Bunun en son örneği APPLE ile IBM arasındaki işbirliğidir. Çok hızlı bir rekabetin ardından çıkarların ortaklaştığı noktada ortak bir yatırımla işbirliğine girişebiliyorlar. Bu, kuşkusuz sermayenin enternasyonalleşmesiyle, dayanışmasıyla ilgili bir yan. Buradan da şunu çıkarabiliriz; 'sermayenin enternasyonalizmi' diye bir olgu önümüzdeki dönemde karşımıza gelecek.

Ben biraz da dünya işbölümündeki yeni gelişmelere değineyim: 1970'lerden itibaren oluşagelen işbölümünün kaynağı kuşkusuz kapitalizmin krizidir. 1970'lerden 80'lere doğru kapitalizmin bunalımı ağırlıklı olarak kar bunalımıdır. Ve özellikle 1945'ler sonrasında yaşanan gelişmenin, refah döneminin ardından yaşanan bunalımdır.

Kar bunalımına getirilen önlemler işçi sınıfına yönelik, toplumsal refaha yönelik saldırı şeklinde oldu dünya çapında. En gelişkin örnekler İngiltere, ABD ve Türkiye'de gerçekleşti. Ardından da kapitalizmin kar bunalımı bir süre sonra pazar bunalımını da beraberinde getirdi. Zaten kapitalist üretimin dünya çapındaki bunalımınin iki eğilimi: sürekli kar bunalımının ortaya çıkması ve getirilen önlemlerin pazar bunalımını tahrik etmesidir. Pazar bunalımını çözmek için getirilen önlemler tekrar kar bunalımına yol açıyor. Ve dikkat edilirse kar bunalımına yönelik olarak getirilen çözümler 1980'lerin sonunda artık iflas etmiş durumda, kendini yeniden üretemez dunıma geldi. ABD ve İngiltere ekonomisinde bunun sonuçları çok rahatlıkla gözlenebilir.

Türkiye'de de Özalizm diye temsil edilen bu politikalar demeti iflas etmiş durumda. Bunların bizim için anlamı şudur: Sonuçta, kar bunalımına yönelik önlemler; ücretleri düşürme, sosyal harcamaları kısma - kapitalizmin pazar bunalımına yol açıyor. Bu bunalımı iki kanalla çözmeye çalışıyorlar; birinci kanal sürekli tüketimi çeşitlendirerek hızlı bir üretim ve tüketim döngüsü sağlanması (bu aslında pazarın kapitalist ülkelerde daha da derinleştirilmesi anlamına geliyor); ikincisi, reel sosyalist blok (fakat bu entegrasyonun nasıl olacağı henüz ortada değil, gerçekleşmiş te değil. Çok sancılı olacağı da açık). Öte yandan bağımlı ülkelerin pazarlarının önemini yitirdiği türünde tezler var. Bunun böyle olmadığını düşünüyorum.

Bağımlı ülkeler eskiden tarım ürünleri ihraç eden ve onun karşısında da sanayi ürünleri ithal eden, hatta bir takım sanayi ürünlerini üretmek için borç alan ve borç yönünden de bağımlı olan ülkeler artık sınai ürünler ihraç eden ülkeler haline gelmiştir. Yani, bundan bizim anladığımız şudur: Bağımlı ülke pazarlarının da derinleştirilmesi gündemdedir. Mesela askeri diktatörlüklerin artık demode olmasının temel nedeni de bence budur. Çünkü kapitalist üretim biçiminde emek piyasası olmadan üretim kendi döngüsünü tamamlayamaz, başarılı bir şekilde gelişemez. Emek piyasası kapitalist üretimin önemli bir bileşenidir. Askeri diktatörlükler altında emek piyasası kısmen ortadan kaldırılmış durumdadır, bunun en önemli özelliği budur. Bu kesinlikle geçici bir çözümdür, üretimi geliştirmesi, bunalımı atlatması mümkün değildir. Türkiye'deki örnek de böyledir; çok derinleşen bir siyasal krize zemin olmuştur. Askeri yönetimler ana üretimi ilerletmek, geliştirmek açısından bir engel haline gelmiştir.

Kesinlikle revizyon arayışları, denetimli emek piyasasının oluşturulması anlamında adımlar Türkiye'de de atılmıştır. Bağımlı ülkelerdeki siyasal reformların 'demokrasi mi, faşizm mi' tartışmaları bizi uğraştıracak. Bizim dikkate almamız gereken gelişmelerin dinamiği burada yatıyor; o da, dünya işbölümünde bağımlı ülkelerin pazarlarının derinleştirilme ihtiyacının ortaya çıkması. Bunu ana bir başlık olarak Türkiye'yi ele aldığımızda tartışmamız gerekecek.

Uluslarüstü tekeller kavramı önemli. Bunlar kapitalist üretimin dünya çapındaki ilişkileri, rekabet ilişkileri, piyasa, pazar ilişkileri açısından önemli. Çünkü bir piyasa ideolojisi var. Dünyaya bir serbest piyasa egemen olmuştur, bu ideolojiyi anlamak ve deşifre etmek açısından da bizim buralara bakmamız lazım. Nasıl bir piyasadır bu dünya çapında ortaya çıkan piyasa? Kimler arasında, nasıl geçiyor? Burada önemli olan, değişimdir (kuşkusuz teknolojik değişim).

Aslında bütün değişimleri birbirinden soyutlamak çok zor. Hepsi birbirini etkiliyor. En çok etkileyenlerden birisi teknolojik değişimdir. Teknolojik değişim bütün bu değişimleri aşmış değil ama kapitalist üretim, teknolojik değişim aracını kullanarak bir takım sorunlarını çözmeye başlamıştır. İdeoloji sorunlarından tutun, tüketim, birey ideolojisini yaratmada teknolojik değişimi kullanmıştır. Bunun iki önemli sonucu var. Bir tanesi bilginin metalaşması -ki bu yeni bir olgu değil-, bilginin kapitalist bir meta haline gelmesi, yani bir artı-değer üretim aracı haline gelmesi, yani kendisinin bir ücretli emek ilişkisinden üretiliyor hale gelmesi; bu çok önemli bir şey. Sosyalizm açısından da önemli bir nokta. Özellikle SSCB tartışmalarında da merkezi bir araştırma-geliştirme faaliyetiyle, teknolojinin gelişmeyeceği tezi çok yaygındır.

Kapitalizmin rekabet yoluyla modern teknolojiyi geliştirdiği söyleniyor. Ama, olaylara derinden baktığımızda kapitalizmde artık rekabet unsuru gene önemli, ama esas olarak, teknoloji merkezi biçimde geliştiriliyor. Bu şu demektir; artık teknolojik gelişme büyük oranda sermaye birikimine bağlı hale gelmiştir. Eskiden raslantısal yönü, dahiliğe dayanan yönü daha önemliydi. Ama artık bireyler daha kolay denetliyor kapitalist teknolojik değişimleri. Hem merkezi olarak teknolojik değişimleri hem de bunları topluma yaymayı veya yaymamayı. Bu sosyalizm açısından da çok önemli, çünkü sosyalist toplumda Marks'ın ifade ettiği anlamda eşitliğin olabilmesi için birtakım önkoşullar gerekir. Bu önkoşullardan bir tanesi de toplumun değişik üretim yerlerinin aynı üretim koşullarına sahip olabilmesidir. Ortaya çıkan bir teknik gelişimin çok hızlı bir şekilde bütün topluma yayılabilmesi olanağıdır ki kapitalist üretim sürecinde böyle bir olanak ortaya çıkıyor. Sovyet deneyimi de bunun bir kanıtıdir. SSCB bu anlamda öncülük etmiştir kapitalist ülkelere. Teknolojiyi merkezi olarak geliştiren ilk ülkedir. Bu anlamda başarılı olmuştur. Fakat daha sonra bu işin tıkanmasının ardındaki neden teknolojik gelişmenin kendi içindeki sorunları değil, tarihsel, toplumsal sorunlardır; yani genel olarak toplum çıkarları için teknolojik gelişme de tıkanmıştır.

İkinci bir şey, yine teknolojiyle bağlantılı olarak, Taylan'ın emek süreci diye adlandırdığı şeyin sonuçları çok önemli. Yani basit olarak çalışma süreci diye nitelendirilebilecek birşey değil. Çünkü şöyle bir sorun oluyor; üretkenlik artışında gözle görülebilir bir sıçrama var; buna devrim denilebilir. Bir eğilim olarak da robot teknolojisi gelişiyor. Robot teknolojisini bilim kurgu olarak düşünmeyelim. Çok basit, Türkiye'de metal, elektronik sanayiinde, nümerik kontrollü tezgahlar, bilgisayar denetimi robotların üretim sürecindeki en yalın ifadeleridir. Otomotiv sanayiinde yine robotlar kullanılıyor. Bunlar üretkenlik artışının bir eğilim olarak daha da ilerleyeceğini -bugün bir eğilim sadece ama-, daha da gelişeceğini gösteriyor. Bunun sonuçlarından biri büyük bir işsizler ordusudur: Bu Marks'ın yedek sanayi ordusu kavramını da zorlayan bir durumdur. Bu durum, Türkiye'de taşeronlaştırma biçiminde ortaya çıktı. Çok daha somut yaşanıyor bu işsizlik. Artık çok yakın bir zamanda gelişmiş_ kapitalist ülkelerde de bu sonuçları göreceğiz. Almanya’da nitekim 3000-4000 kişilik fabrikalar 1000'e, 500'e iniyor. Veya belki de tümüyle kapatılıyorlar. Öte yandan büyük bir üretkenlik artışı var ama bu üretkenlik artışı toplumsal yaşama yansımıyor, belirli bir sınıfın elinde tekel halinde toplanıyor.
 

TAYLAN: Bu sektörlerde üretkenlik artışı olduğu doğru ama şöyle bir soru var: Teknolojilerin yoğun olduğu bu sektörlerdeki üretkenlik artışının global üretkenlik artışına yani ortalama kar oranına etkisi ne? Bunu çözecek bir potansiyel mi yoksa... yani bunu çözmek lazım. Bu açıdan krizden doğru bakmak gerekir, bunlar kendi içerisinde üretkenlik artışı olabilir ama ekonomi bütün olarak hâlâ resesyon yaşıyor olabilir. Üretkenlik artışları var ama ortalama kâr oranlarına yansıması yok. Bu aslında krizi derinleştiriyor da.
 

İLYAS: Kapitalizmin tarihsel gelişimine bakmak istiyorum. Marks bir sosyalizm düşüncesini ve onun üzerine komünizm düşüncesini formüle ederken kapitalizmin, 1800'lü yılların sonlarına doğru bir dünya pazarı olgusunu gerçekleştirdiğini; sosyalizm mücadelesinin de gerek öznel gerek nesnel koşullar açısından mümkün hale geldiğini söyler. Ama bu düşüncede, Avrupa’yı rnerkez alarak kapitalizmin gerçekleşmesi ve bunu da değişik biçimlerde, özelllikle o dönemde meta  ihracı biçiminde dünyaya yaymış olmasından hareket eder. Oysa bugün dünya pazarını kapitalizm her boyutta oluşturmuş. Tam anlamıyla bir toplumsal meta üretiminden sözetmek mümkün.

Yani bir meta üretimine Türkiye'de başlanıyor, Latin Amerika'da sona eriyor. Bir meta üretilirken birçok üretim yapılarından geçerek sona ulaşıyor. Aynı zamanda üretimin de gerçek anlamda toplumsallaşmasını ortaya çıkarıyor. Genel bir sosyalizm düşüncesi açısından Marks'ın düşüncelerine göre formüle edersek gerçek anlamda sosyalizmin maddi koşullarının oluşmasını ifade eder.

Yine Marks'ın düşüncesinden hareketle bir başka ek daha yapılabilir buna; ulusların tarih sahnesine çıkmasıyla, kendini ifade etmesiyle birlikte dünyada gerçek anlamda sınıfsal mücadele başlayacaktır. Bugün ortaya çıkan milliyetçilik tartışmalarında bu temelde tartışıp ve dünyadaki tüm ulusların bir biçimde kendilerini ifade etmiş olmaları da bu açıdan tartışılabilir, özellikle Marks'ın bu tezi açısından tartışılabilir. Bundan sonraki mücadelelerin biçimi de teşhis edilebilir. Yani, artık sosyalizm mücadelesinin dünyada topyekün ve değişik biçimlerde sınıfsal temelde ortaya çıkacağı söylenebilir.

Kapitalizmin ilk gelişme aşamaları manüfaktür üretime dayanır. Fabrika sistemi ise gerçek anlamda bir sanayi devrimidir. Bir mekan içerisinde çok değişik üreticilerin biraraya gelip tek merkezli bir motor gücünün o insanları harekete geçirebilmesi, üretim içinde birleştirebilmesi... Bugün ise fabrika sistemiyle birlikte bir parçalanma, modern bir tarzda tekrar açıklanabilir mi? Kapitalizm eski klasik tarzda bildiğimiz sınıfsal yapıyı, sanayi devriminde ortaya çıkan homojenleşmiş sınıfsal yapıları modern manüfaktürle birlikte parçalayarak dönüştürdü. Sömürgecilik açısından bir farklılık var. Sömürgecilik ilk biçimiyle klasik sömürgeciliktir. Meta ihracı biçiminde, daha çok o ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talanı sözkonusudur. Yani sömürgecilik olgusu vardır. Bunun kendini gerçekleştirdiği, başka bir biçime sıçradığı an yeni sömürgeciliktir.

Yeni sömürgecilik olgusunun da ötesinde modern bir tarzda sömürgecilik olgusu kendisini gerçekleştiriyor mu sorusu tartışılabilir. Bunun ipuçları genelde Kuzey-Güney diye tartışılıyor. Bunu dünyanın burjuvazisi, dünyanın emekçi halkları şeklinde kategorize etmek; sömürgeciliği de bunun üzerinden açıklayabilmek mümkün müdür? Yine şöyle bir şey söz konusu; basit meta ihracı sömürgeciliğe paraleldir. Daha sonra yeni sömürgecilikte doğrudan sermaye ihracının ön plana geçmesi söz konusu. Bugün ise sermaye ihracının ötesinde bilgi ihracı var. Yani doğrudan teknoloji ihracı. Teknoloji ihracıyla birlikte özellikle diğer ülkeleri kendisine bağımlı kılma olgusu, daha gerçek bir tarzda dünya pazarı içinde ulus-devlet, ulusal,pazar olgusunu ortadan kaldıracak ve onu dejenere edecek bir tarzda kendisini gerçekleştiriyor... Bu düşünce başlıbaşına tartışılabilir.

Türkiye gibi ülkelerde tüm sürecin kavranmasını basit bir tarzda sınıf ve sınıf mücadelesi açısından ele alırsak; tüm taşları bu tarzda kullanmaya çalışırsak gerçek anlamda karşılık bulamayız bence. Özellikle bizim gibi ülkelerde üretim yapısı içerisinde klasik işçi sınıfı olgusu nicelik olarak çok cılızdır. Bunun dışında geniş bir emekçiler kategorisi vardır. Bunların sömürülme biçimini anlama, tahlil etme yönünde bir tartışma yoktur. Ömeğin, böyle bir tartışmayı başlatma açısından enflasyon tipi sömürü tartışılabilir mi? Enflasyon tipi sömürü dendiği zaman, tüm toplumun değişik biçimlerde birinden diğerine çok hızlı değer aktardığı bir sömürü olgusunu, toplumun tüm alanlarına, özellikle emekçilerin bulunduğu, küçük burjuvazinin yoğun olarak yaşadığı tüm kesimlere aynı tarzda yaydığı ve bunun sistemin çalışmasında mihenk taşı olduğu gerçeği anlaşılmalıdır.
 

YAHYA: Bence önce bir dönem analizi yapmak ve bunun içerisinde tasnife gitmek gerekir. Bana kalırsa dünya çok önemli bir değişim içinde. Çeşitli olgular emperyalizmin yeni bir dönemine girdiğimizi düşündürüyor.Yani 4. Bunalım dönemi falan değil, aksine bundan önceki bir asırlık süren eğer emperyalizmin bir ilk büyük dönemiyse, artık bunun bitip ikincisine girdiğimizden bahsedilebilir. Kuşkusuz emperyalizmi yeniden dönemleştirirken, ortaya çıkan değişimleri sanayi devrimiyle kıyaslamanın doğru olduğu kanısında değilim. Burjuvazinin jargonunda da bunun köklü bir yeni dönem olduğunun izleri var. Çeşitli dönemlerin özellikleri kavramlaştırılırken, sermaye ihracının ticaretle yapıldığı Sömürgecilik dönemi burjuva jargonunda “serbest ticaret” diye ele alındı. Emperyalizm döneminde, özellikle 1930 krizinin ardından üretim uluslararasılaşırken, “serbest girişimcilik” ifadesi ortalığı kapladı. Şu dönemde ise, “serbest pazar” sözleri telaffuz ediliyor...

Bunların her birinin burjuvazi açısından farklı dönemleri karakterize eden kavramlar olduğunu düşünüyorum. İçinde yaşadığımız dönemin bu açıdan bir krize denk düştüğü, bu krizin henüz aşılamadığı anlaşılıyor. “Serbest pazar” lafı 80'lerde yaygınlaştı. Emperyalizmin sermaye birikimi açısından ulus-devlet sınırlarının dar gelerek, ulus ötesi birimlerin oluşması eğilimine denk düşüyor. Bu gelişmelere yol açan krizin nedeni 70'lerde kar oranlarının düşme eğilimidir. Ve petrol krizi hemen bunun arkasından geldi. Bu iniş (resesyon) döneminde önemli bir teknolojik atak özellikle mikroişlemciler ve. bioteknolojide kendisini gösterdi. Teknolojik atılımlar iniş dönemlerinde ortaya çıkıyor. Çünkü kar oranlarının düşmesiyle beraber böylesi bir yenilenme ihtiyacı beliriyor. Çeşitli olgular hala iniş döneminin sürdüğünü ortaya koyuyor ve henüz krizden çıkış sonrasının birtakım nispi istikrarlı olgularından sözetmek olası değil.

Özetle, bir geçiş dönemi içerisinde yaşadığımızı düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında içinde yaşadıklarımızın büyük bir dönüşüm olduğunu, özellikle de; 1-Batı Avrupa’daki modern devlete geçiş, 2- Eski çokuluslu devletlerin modern devletlere dönüşmesinden sonra, bu dönemin, klasik sömürgelerin modern devletlere dönüşmesi ve giderek dünya pazarlarına dahil olması biçimindeki bir evreye denk düştüğü kanısındayım. Görülen o ki yeni sömürgecilik denilen olgu oturdu, yani istikrarlılaştı ve bu ülkelere dıştan empoze edilen kapitalizm artık “içselleşti”. Kuşkusuz kendi içinde değişimler geçirerek istikrarlılaştı. Muhtemeldir ki bu geçiş döneminin ardından, uluslararası çapta kapitalizm krizi aşabildiği takdirde yeni sömürgecilik evrilecek, bir başka bağımlılık ilişkisine dönüşecektir.

Şimdi 70'lerden başlayan bu uzun kriz döneminin olgularına bakalım.

l. Ticari sermayenin uluslararası dolaşımı gümrük duvarlarına, artan kotalara vb. rağmen giderek artıyor.

2. Sınai seımayenin uluslarasılaşması, yani arkadaşların söz eltiği üretimin çeşitli bölgelere dağılması, dünyanın bir manüfaktüre dönüşmesi sözkonusu. Fakat unutmamak gerekir ki çokuluslu şirketlerin hala anayurtları var.

3. Mali sermayenin uluslararasılaşması ve en tipik olgu bana kalırsa bu üçüncü nokta. Mali sermaye dünyada çok önemli bir noktaya geldi. Her kriz döneminde spekülatif kazanç çok önem taşır, çünkü üretimden ziyade spekülasyondan kar etme olanağı çok daha yüksektir.

Bilgi ve haberleşmenin çok hızlı dolaşabilmesi mali sermayenin de çok hızlı dolaşabilmesine, akışkanlığın olağanüstü artırabilmesine yol açtı ve bunun sonucunda mali işlemlerin hacmi büyüdü; üretimdeki, ticaretteki büyümeyi sistematik olarak aştı. Aslında dünyadaki değerler olgusunda şu anda genel spekülatif bir durum var. Karşılığı olmayan bir değerler bütünü yaratılmış durumda. Dikkat ederseniz daha önceden üretim düzeyinde, çıkan krizlerden ziyade 80'lerden sonra mali krizler -borsa krizleri- ortaya çıkmaya haşladı. O nedenle de bugün dünyada en çok mali istikrarsızlıktan korkuluyor. Burası şu açıdan önemlidir. Mali sermayenin bu şişkinliği kuşkusuz kriz döneminin olgusu olmakla birlikte kalıcı bir yön de taşıyor. Bunların yanısıra çatışma eğilimleri, mesela dış ticarette korumacılık yabancı mülkiyette yani başka ülkede mülk edinmede, emek göçünde korumacılık gelişiyor: Yabancı işçi alma olayı ortadan kaldınlmaya çalışılıyor.

Öte taraftan gelecek açısından çok önemli bir gelişme olarak uluslararası bir hloklaşma eğilimi var. Bütünleşmenin karşısında gibi duran ama aslında zamanla bütünleşmeyi somutlayan bir gelişme bu. AT; ABD, Kanada -Meksika; öte taraftan Pasifık havzası... Şimdilik eğilim halindeki bu bloklaşmanın tamamlanabilmesi ve sonuçları böylesi bir geçiş döneminin ardından ortaya çıkabilecek bir olgu gibi geliyor bana. Bütün bu gelişmeler aslında bir evrim: Uçları belki 50'li yillardan ititiaren zayıf olarak ama daha geniş anlamıyla özellikle şu son dönemlerde ortaya çıkan güçlenen bir eğilim.Yine de bunun daha henüz bir eğilim olduğunu vurgulamakta yarar var.

Kapitalizmi teorik anlamda rekabetçi dönemden ultra emperyalizme kadar bir süreçte düşünürsek eğer, bloklaşma eğiliminin önümüzdeki orta vadede kapitalizmi karakterize edecek yeni bir birimleşme,bir ara üniteleşme olduğunu düşünüyorum. Ama bu eğilimin tamamlanması zaman alacaktır. Bloklaşma eğilimine karşı bloklar kendi içinde parçalanıyor. Bir nevi mahalli devletler ortaya çıkıyor. Bunun tipik örnekleri mesela Avrupa’da var. Bir taraftan AT bir genel Avrupa bütünlüğüne özellikle iktisadi boyutta yönelirken, bunun karşısında İtalya’nın Fransa’nın Almanya’nın bazı havzaları arasında mali düzeyde, borsa ilişkileri düzeyinde son derece güçlü ilişkiler oluşuyor. Benzer örnekler ABD'de var. Bu iki olgu, “bütünleşme ve parçalanmâ' bana göre birbirlerine karşıt değil. Tam da birbirini pekiştiren olgular, yani iktisadi düzeyde artık ulusal pazarın gerekliliğinin ortadan kalkmasına paralel olarak ulus-devletin sınırları sorgulanıyor.

Bu gelişmelerin ardından şöyle bir şeyden söz etmek gerekiyor: artık emperyalist önderliğin, ABD'nin uluslararası hegemonyası sorgulanıyor. Eğer bir kıyaslama yapılacak olursa sömürgecilik sisteminin önderliği İngiltere'de iken,tekelci dönemle birlikte on yılları kapsayan bir geçiş dönemi içerisinde ABD emperyalist önderliği ele geçirmişti. İçinde yaşadığımız süreçte de ABD'nin önderliği bir başka döneme geçişle birlikte sorgulanıyor. Bu ABD'nin önderliğini mutlaka kaybedeceği anlamına gelmez. ABD de pekala böyle bir dönemden kendisini yenileyerek çıkabilir. Ya da tersi olabilir.
Bunun emperyalist önderliğin krizi olduğunu ortaya koyan en tipik olgu 40'larda imzalanan Bretton Woods anlaşmasının çöküşü, yani doların altının yerine rezerv para olarak kullanılmasından vazgeçilmesidir. 1990 sonrasında ise Doğu bloku ve SSCB'nin çökmesinin ardından ABD'nin siyasi, askeri konumu sorgulanmaya başlandı. Artık dolar rezerv para olarak aşılmış durumda. Avrupa çapında Mark'ın bunun yerini alma eğilimi var. Pasifık havzasında da Yen'in... ABD artık seımaye ithal eden, toplanan fonları dağıtmayan bir ülke haline gelmeye başladı. ABD'nin üretim kapasitesi ve teknolojik gücü nispi olarak geriledi. Bir başka olgu ise ABD'nin dünya ticaret pazarlarındaki nispi konumunu kaybetmesi. Sonuç olarak, ABD'nin mevcut askeri gücü, gerileyen iktisadi gücü açısından önemli bir sıkıntı oluşturuyor.

Diğer taraftan gelişmiş ülkeler ile azgelişmiş ülkeler arasındaki mesafe daha da açılmaya başladı. Yeni sömürgeciliğin derinleştirildiği 60'lı yıllardan 80'e kadar süren dönem içerisinde bu mesafenin, nispi olarak kapandığı görülebilirken 80 - 90 arasında özellikle bu son teknolojik atakla birlikte, aradaki farkın giderek açıldığı görülüyor. Yani değişen bir işbölümü var, değişen işbölümüne bağlı olarak aradaki mesafenin açılması gibi bir durum var. Şu söylenebilir belki: sistem daha önce olduğu gibi bu işbölümünü kendi içinde yaygınlaştırma evresinde. 75'den itibaren 80'lerde azgelişmiş ülkelerin sanayilerinin toplam üretim payı gelişmiş ülkelerden daha yüksek. Bu geçiş dönemi olgusu emperyalist ülkelerin ağır sanayii de içeren kimi sanayi sektörlerini diğer ülkelere aktarırken hegemonik sektörleri, bilgi üretimini ellerinde tutmalarında somutlanıyor.

1988'den itibaren sanayi paylarının eşitlendiğini görüyoruz. Çünkü hizmet sektörünün genişlemesi bizim gibi ülkeler için de geçerli oldu. Dünya ticareti açısından da bakıldığında az gelişmiş ülkelerin payı 80 sonrasında sürekli azaldı. Aynı zamanda da azgelişmiş ülkelerin kendi aralarındaki farklar da açılıyor. Yani önceden olduğu gibi topyekün bir 3. dünyadan bahsedebilmek, birbirine yakın gelişme çizgisi içerisinde bulunan ülkelerden bahsetmek giderek güçleşiyor. Bu tür değişimler kapitalizmin kriziyle ve eşitsiz gelişme eğilimiyle bağlantılıdır.

Gelişmeler elbette çok önemli sonuçlan da beraberinde getirdi. Örneğin, bir milliyetçilik olgusunun şu dönemde ortaya çıkması tam da uluslararası çapta yeniden paylaşma eğilimlerinin ürünü. Yani bu seferki milliyetçi dalganın öncekilerden önemli farkları olsa da asıl olarak her kriz döneminde dünyadaki sistemin yeniden yapılandırılmasında ortaya çıkan paylaşım kavgasının tipik belirtisi olduğu kanısındayım. Geç uluslaşma olgusu daha arka planda geliyor. Öte taraftan başka bir olgu Doğu Avrupa’nın pazarı genişletmesi. Fakat görünen o ki bu son derece sancılı bir biçimde gelişecek. Bütün bu gelişmeleri deminki tartışmaya bağlayacak olursak aslında ben, hizmet sektörünün metropol ülkelerde de yaygınlaşması gibi olgularla beraber işçi sınıfının bileşiminin farklılaştığını, ama emekçi kesimlerin giderek genişlediğini düşünüyorum. Benzer bir gelişme birim gibi ülkeler açısından da geçerli.

Bu noktada robotlaşma türü gelişmelerin belki de krizin atlatılmasından sonra oluşacak büyük birikimlerin ardından bir genel eğilime dönüşme ihtimali mevcut. Bu konuda’da belki aşamalı gelişmeler olabilir. Bunların hepsi mümkün. Fakat işçi sınıfının yapısına ilişkin çeşitli değerlendirmeler yaparken sadece imalat sanayiinden yola çıkmamak gerekir. Sanayi paylarını bununla ilgili olarak verdim. Boş zaman olgusunun artışı ve bu alanın metalaştırılmaya yönelinmesi ve kent yaşamının büyük karmaşıklığının içinde giderek bilgi dolaşımının çok hızlanmasıyla birlikte oluşan yeni alanlarla hizmet sektörü genişliyor. Tüm bunlardan şu ortaya çıkabilir. Nasıl ki sanayi devriminin ilk dönemlerindeki 14-15 saatlik çalışma süresi belirli mücadelelerin ürünüyle 8 saat gibi bir standart noktaya ulaşmışsa, işsizliğe çözüm olarak yeni çalışma zamanı standartlarının gelişmesi, 6 saatlik işgünü vb. gelişmeler kuşkusuz mümkün. Bütün bu gelişmelerin bundan önceki dönemlerde olduğu gibi alt yapı-üst yapı ilişkileri ya da politika, kültür vb. ilişkilerin ele alınmasından çok önemli farklılıklar yaratacağı açık. Bu gelişmelere bağlı olarak tabii ki bir devlet-sivil toplum ayrımının yeniden yapılanışını anlamak gerekiyor.

Ancak çeşitli tartışmalarda giderek üst yapısal olguların ön plana çıkartıldığına tanık olunuyor. Bu noktanın berraklaştırılması önemli. Nesnel çıkarların toplumsal çatışmanın ana eksenini oluşturacağı unutulmamalı. Az gelişmiş ülkelerdeki durum, hele aradaki uçurumun büyümesiyle birlikte mutlaka farklı bir biçimde ele alınmalı. Yani şöyle bir olgu ortaya çıkabiliyor; emperyalizmin sermaye birikim süreci açısından ulus devletin engel hale gelme eğilimine karşın az gelişmiş ülkelerin çok büyük bir bölümü bu tür bloklaşma içerisinde değil, tam tersine hala ulus pazar özelliklerini çok önemli ölçüde koruyorlar. Farklı gelişmeler söz konusu. Bunların bu döneme özgü olduğunu düşünüyorum. Bu nereye varır, arkasından neler ortaya çıkabilir? Bir takım gelişmeler söz konusu ve buna bağlı olarak analiz yapmak önemli ama bunları teorik olarak varabilecekleri en uç noktalarda ele almamak gerekir.
 

SELİM: Çağımız bilgi çağı deniyor genel olarak, bilgide bir yoğunlaşma var, yani toplam bilgi artık her yıl katlanarak artıyor ve artış oranı aritmetikten bir geometrik dizi haline geçti. Bu bilgiye sahip olma tek tek insanlar açısından ya da dar organizasyonlar açısından mümkün olamamaya başladı. Mesela, ben, üniversitelerin giderek etkisizleşmesinin önemli nedenlerinden biri olarak da bu gelişmeyi göıüyonım. Bilgi çok fazlalaşıyor, üniversite kurum olarak bunu karşılayamıyor. Bunu en iyi kim gördü, gene sosyalizm belki biraz da sezgisel bir tarzda gördü, bilgiyi merkezileştirdi, bunu merkezi organizasyonlarda toplayıp yeniden üretmeye çalıştı. Bir ölçüde de başarılı oldu. Şu anda bunu en iyi kim yapıyor, gene kapitalizm yapıyor, bilgiyi merkezileştiriyor buna yönelik dev organizasyonlar kuruyor ve yeniden üretim noktasında başarılı oluyor. Bunun yan bir sonucu toplumsal proje yapan insanların da bu konuda bilginin daha çok toplam olarak arttığını ve yeniden üretimi noktasında artık yeni Markslar, Leninler beklemek yerine bilginin yeniden üretilmesi konusunda kolektif çabaların çok önemli olduğunu bilmeleri.

Bir alt başlık olarak ikinci önemli konu iktisadi gelişmeler. İktisadi gelişmeler konusunda önce olgulara bakmaya çalışayım. Mesela çok klasik bir olgu, tekel giderek büyüyor. Dünyada tekelci sermaye giderek çoğalıyor. Ülkemizden de bunu görebiliriz. Teknoloji uygulaması ve üretim artan oranlarda tekellerin denetimine geçiyor. Sınıf yapısı içerisinde eski dönemdeki teknik elemanlarla işçiler arasındaki kafa, kol emeği arasındaki- kalite farkı giderek kapanıyor. Mühendislerin ya da teknik elemanlarin sayısı arttığı oranda artık bir sürü alanda kullanılabiliyorlar. Satın almadan tutun, basit işlerde de mühendis emeği kullanılabiliyor.

Sınıf yapısında da şu anlamda bir değişme var. Yeni sömürgecilik diye tanımladığmız işbirlikçi acentacı yerli tekelci sermaye yapısı, artan oranda tekelci sermayeye dönüşüyor. Bizim üllcemizde bu 3-5 yıldır çok yaygınlaştı. Coca-Cola haklarını almış kendi şirket kuruyor, Opel doğrudan devreye giriyor. Netaş'ta yabancı sermaye kontrolü eline geçirdi. Renault üretiminde, ana firma müdahale etmeye çalışıyor. Yabancı ortaklar yerli ortaklardan daha fazla pay istiyor. Yine bir diğer durum ürün çeşitliliğinin artması. İletişim teknolojisinde bir ilerleme var, telekomünikasyondaki bu gelişmeler medyaların gücünden de etkilidir.

Almanya ve Japon merkez bankaları sürekli Amerikan dolan satın alıyorlar. Dolar karşılığında ürün satılıyor, doların değerinin düşmemesi için piyasadan dolar çekilmektedir. Amerika ise devamlı dolar basıyor, çünkü ekonomik boşlukta. Hayali olarak geliri yükseltmek için karşılığı olmayan para basılıyor. Japonya ve Almanya doları topluyor ve karlarının bir kısmını ABD'ye ihraç ediyorlar.

Bu iktisadi gelişmelerin sonuçları olarak şunları görüyorum; hala kapitalizmin genel yasaları devam ediyor. Sınıf yapısındaki değişimler, bu sınıf yapısını ve değişimi kavrayamayan sendikalar için büyük problem oldu; sendikal yaşamda bir çözülme, bir projesizliğe yol açtı. Ürün çeşitliliği, iletişim sektöründeki gelişmeler yani medyaların gelişmesi klasik burjuva örgütlenmelerinde tıkanmalara yol açtı. Seçimlere katılma oranında azalma var, partiler insanlar için çekim merkezi olmaktan çıktı. Burjuva politikasının yürütülmesinde kullanılan araçlar, partilerden daha öne çıkmaya başladı. Sömürge ilişkilerindeki değişiklikler sömürge devletlerin yapısını değiştirdi. Askeri diktatörlüklerin biraz gözden düşmesine onun yerine daha demokratik dedikleri seçim esasına dayanmasına yol açtı. Bu biraz 3-4 yıl öncesinin eğilimiydi şimdi iyice yerleşti artık. Dolar'daki değişiklik ABD'nin merkez olmaktan çıkmasına yol açtı.

Bilgi üretimindeki değişiklik bilginin çoğalması, merkezileşmesi ve meta üretimi haline gelmesi üniversitelerin etkinliğini azalttı, üniversitelerin etkinliğinin azalması gençlik mücadelesini bile etkiledi (olumsuz yönde). Toplumsal saygınlığın azaldığı kurumlarda, sürdürülen mücadelenin anlamında da bir azalma meydana geldi. Gençlik mücadelesinin etkisinin azalmasında gençliğin sımfsal yapısındaki değişimin de etkisi olabilir. Yetişen insanların daha artan oranlarda proletaryaya dahil olması bu anlamda işte iyi mühendis olarak okulu bitirme gibi yarışma psikolojisinin de insanları etkilemesi belki mücadeleyi etkileyen bir faktördür. ABD üniversitelerinde böyle bir durum sözkonusu. Yani oralarda iyi mühendis olarak yetişmezseniz ortalama bir işçinin aldığı ücretten daha fazla ücret alamazsınız. Bizde de böyle bir durum ortaya çıkmaya başladı.
 

LATİF: Kapitalizmin oldukça esnek ve kendi sınırları içinde fazla zorlanmadan değişme yeteneğine kavuşmuş bir sistem olduğuna inanıyorum. Kapitalizmin bu özellikleri bir yandan onun merkezi bir yapıya sahip olduğunu gösterirken, diğer yandan varlığını tehdit eden olguların çeşitliliğini de ortaya koymaktadır. Ne var ki, kapitalizm karşısında bugüne değin ortaya çıkmış muhalefet dalgaları istenilen düzeyde çeşitliliğe, esnekliğe ve merkezi bir yapıya ulaşamadı. Bu durum kaçınılmaz olarak kapitalizmin bir sistem olarak her krize düştüğünde kendini yenileyerek varlığını sürdürmesine yardımcı oldu. Üstelik her krizin nedenleri ve çareleri farklı farklıydı.

Örneğin kapitalizmin ilk büyük krizi olan 29 Bunalımı,eksik talep nedeniyle ortaya çıkmıştı. Krizden çıkış yolu ise doğal olarak talebi kışkırtacak yöntemlerin ortaya konulmasıydı. Ve öyle yapıldı. 29 krizi kelimenin tam anlamıyla, sermayenin birikim ve yeniden üretimi noktasında ortaya çıkmıştı. Yani üretim süreciyle ilgili bir krizdi. Oysa kapitalizm sadece üretim sürecinden oluşan bir sistem değildir. Nasıl ki, bir işçi üretim sürecine 8 saatini ayırıyor ve geri kalanında kendini yeniden üretecek (gerçekleştirecek) eylemlilikler içine giriyorsa, kapitalizm de üretim sürecine ek olarak kendini gerçekleştirme sürecine, sahiptir. 60'lı yıllara gelindiğinde kriz bu ikinci alanda ortaya çıkmıştır.

Talebin kışkırtılmasıyla maddi olarak doyurulan “refah devletinin” bireyleri, insan olmaktan uzaklaştıklarını fark ederek, kapitalizm dışı bir sistem arayışı içine girdiler. Aynı şekilde o yıllarda, ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketleri de, bire bir üretim sürecinin kriziyle ortaya çıkmış kapitalizm karşıtı hareketler değillerdi. Bunların bir çoğu işçi sınıfı ideolojisiyle, gelişmelerinin belli noktalarında buluşmuşlardı. Ama hepsi emperyalist kapitalist sistemin karşısındaydılar. 70”li yıllara gelindiğinde, kriz bu sefer kar oranlarında düşme eğiliminin dayanılmaz boyutlara gelmesiyle ortaya çıktı. Çare, kar oranlarını arttırmak için, ücretli kesimlerin payını azaltmaktı. Ve böylece Yeni Sağ diye adlandınlan ideolojiyi savunan siyasal oluşumlar iktidara gelerek, işçi sınıfı, çalışan kesimler ve küçük sermaye kesimlerine karşı ekonomi politikalar uyguladılar.

Batı'da 60'lı yılların yenilen muhalefet hareketlerinin ardından, kapitalizme karşı muhalefeti örgütleyecek toplumsal kesimler örgütsüz ve yorgundular. Bu nedenle, kapitalizm tarihinin en etkili gerici dalgası karşısında toplumsal muhalefet hareketleri varlık gösteremediler. Örgütlülüğün olduğu ülkelerde (Türkiye ve Latin Amerika ülkeleri) ise açık baskı rejimleri kuruldu ve örgütlü kesimler dağıtıldılar. Bugüne baktığımızda dünya genelinde, kapitalizm karşıtı güçlerin örgütsüz olmasının yanı sıra ideolojik-politik olarak da inisiyatifsiz olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu noktada bence baştaki soruya dönmemiz gerekiyor. Bugünün krizi hangi noktada ortaya çıkacak, muhtemelen nasıl bir gelişim seyri izleyecek ve hangi toplumsal sınıflara dayanacak?
 

TEMEL: Dünyanın bugünkü haline şöyle bir baktığımızda özellikle sosyalizmin ortadan kalkmasıyla birlikte emperyalizmin yeni bir egemenlik sistemi geliştirmeye çalıştığı, bunun için çeşitli projelerin arayışı içerisinde olduğu açık. Bunun en bariz gelişimleri daha çok, ulus ötesileşme kavramıyla ifade edilen süreç. Bunun içeriği önemli bence. Bunun iki boyutta ifadelenmesi var. Ekonomik anlamda· ulus aşırı şirketleşme şu an bir çok sektörün tamamına hakim bir yapılanma olmasa bile bundan sonraki süreçte, eski bilinen tarzda uluslararası tekellerin hakimiyetindeki bir işleyişin yanısıra ulusaşırı tarzda iş örgütlenmesi veya sermaye örgütlenmesi olarak ifade edilen bir gelişmenin yaşanacağı açık görülüyor.

Bunun yanında politik olarak da yine şu ana kadar en bariz biçimde ipuçları ortaya çıkan AT örneğinde olduğu gibi ulus ötesi örgütlenme arayışı var. Ancak bu sürecin sancılı geçeceği şimdiden görülebiliyor. Son para krizinin tüm Avrupa’yı sarsması bunun en açık örneği olsa gerek. Danimarka’nın red oyu vermesi, Fransa’nın çok az farkla kabul etmesi de Avrupa’nın ulusal kimliklerinden çok kolay sıyrılabilecek bir durumda olmadığını gösteriyor.

Bunun yeni süreçte ortaya çıkan bir biçimi, siyasetin ulus ötesi bir biçimde örgütlenmesinin en bariz örneği, aydınlanma çağıyla birlikte burjuva demokrasisinin en temel organı olan parlamentonun, temsili demokrasinin dışında başka bir “demokratik” örgütlenmeyi gerçekleştirmeye çalışması.

Yani giderek tabanın, insanların denetiminden uzak bir yerde siyaset örgütlenmeye çalışılıyor. Bunun en bariz örneği AT. Bunu başka bir tarzda daha yüksek bir yerde örgütlemek için G-7 vb. kurumlar daha etkin roller üstlenebilir. BM şu ana kadar daha çok ABD'nin vitrini halinde çalıştı. Fakat bundan sonraki süreçte, özellikle Somali'de, son Kuzey Irak operasyonunda ABD'nin BM'ye ihtiyacı çok açık. Çünkü ABD ciddi problemli bir dönemi yaşıyor. Ekonomik olarak çok kötü durumda. Askeri merkezli sanayi üretimi de anlamlı olmamaya başladı. Tek silah pazarı Ortadoğu gibi görünüyor. Bu yüzden ABD, daha önce Körfez Krizinde olduğu gibi savaşın faturasını diğerleriyle paylaşmak ihtiyacının yanında işin politik yükünü de üzerinden atmak istiyor. Emperyalistlerin genel olarak hedefleri bundan sonraki süreçte böyle ulusal ağırlıklı politik hegemonya değil uluslar üstü BM benzeri ya da yeni örgütlenmeler olarak beliriyor. Bunun bazı adımları Güvenlik Konseyi'ne Japonya ve Almanya’nın alınması şeklinde olabilir.

Böylesi bir süreç yaşanacak gibi görünüyor. Ancak bu çok kolay olmayacak. On gün önce yapılan G-7 toplantısının sonuçları açıklandı. Şu sıra emperyalistler kendi aralarında rekabetin öne çıkması yerine konsensus görüntüsünü tercih eder durumdalar. Tercih edecekleri şey ya bloklar arası rekabet yani Japonya, Pasifik Havzası, Almanya merkezli Avrupa ve ABD, Latin Amerika arasında. Ama bütün blokların konsensusunun sağlandığı tek merkezli bir emperyalist egemenlik sistemi kurmaya çalışıyorlar. Son yapılan G-7 toplantısında bunu tartıştılar. Fakat ortada ilginç bir şey var. Böyle bir sistemin kurulabilmesi için emperyalist ülkelerin en azından kendi içlerinde ekonomik anlamda bir uyum sağlanması gerekiyor. Oysa başarısızlıkla kapattıkları toplantıda bu haliyle G-7 ülkelerinin ortak bir egemenlik sistemi kurmalarının olanağının olmadığı ortaya çıktı. Bu şekilde dağıldılar. Şimdi bu eğilim ortadan kalkmış görünüyor. Yani emperyalistler arasında yeni bir dünya sistemi için konsensüs olanağı yok gibi görünüyor. Bu yüzden kendi içlerinde doğal eğilim olarak bir bloklaşma ön plana çıkıyor.

Japonya'nın Pasifik havzasını egemenlik altına alması, ABD'nin kendi bölgesini, Avrupanın da kendi pazarlarını denetlemesi. Bunun ipuçları ortaya çıkmaya başladı. Para krizinde bunu Almanya çok net olarak gösterdi. Mark şu anda doların dünya çapında gösterdiği etkiyi gösterir tarzda belirleyici para olma özelliğini gösteriyor. Japonya’nın yine Pasifık havzasında aynı etkisi var. ABD dolarının uluslararası alanda zaten böyle bir etkisi var. Aslında bu, doların dünya çapındaki değerinin azalmasıyla ele alınabilecek birşey. Artık dolar, Avrupa’da ve Pasifik havzasında etkili para olma özelliğini kaybediyor. Bu bloklaşma ister istemez kapitalistlerin kendi içerisinde çatışma ağırlıklı bir ilişkiyi ortaya çıkarnıak zorunda. Bunun nasıl şekilleneceği hakkında bir şeyler söylemek zor. Ama en son ABD ile özellikle Fransa merkezli Avrupa arasında tarım ürünleri ithalatı konusundaki kota hikayesinde ortaya çıkan tartışma çok önemli bir şey değildi ama, bayağı bir fırtına koparmıştı.

Bütün bunların yanında 70'lerden sonraki teknolojik süreçle birlikte değişimleri iyi anlamamız gerekiyor. Batı kapitalizminin, kendi içerisinde bir değişim aşamasında olduğunu düşünüyorum.

Teknolojik sürecin ortaya çıkardığı bazı değişimler var. Karlılık oranınının düşmesiyle birlikte yeni bir teknoloji gelişti, mikroelektronik teknoloji diye ifade ediyoruz bunu. Bunun doğal sonucu olarak bugün hala bir eğilim olmasına rağmen esnek uzmanlaşma şeklindeki iş örgütlenmesi veya üretim biçimi, ekonomide hakim olmaya başladı. Bunun birtakım sonuçlan var. Bir tanesi: Fordist teknolojiyle birlikte belirginleşen üretim biçimi büyük ölçekli bir üretimdi. Fordist teknoloji aynı hatta çalışan işçileri birarada tutan bir üretim örgütlenmesiydi. Marks'ın da çelişkiyi yakaladığı gibi üretim toplumsallaşıyor mülkiyet özelleşiyordu. Bunun yanında Fordist teknolojiyle birlikte standart üretim, kitlesel üretim, yığınsal tüketim geçerliydi. Kapitalizmin Aydınlanma Çaği'ndan bu yana, ki özellikle kitlesel üretimin ortaya çıkardığı sınıf dayanışması; bunların toplumsal çatışmaya yansıyışı, kitlesel tavırlar, kitlesel çatışmalar, grevler, fabrika işgalleri, sokak çatışmalan biçiminde ortaya çıkıyordu. Bunların örgütlenmeleri oluyordu, işyeri örgütlülükleri vardı, sendikalar vardı; bunun yanında Aydınlanma Çağı aynı zamanda bir akıl çağıydı. Üniversiteler kurulmaya. başlamıştı, bunun yanında kiliseler kendi sınırlarına döndürülmüştü tekrar.

Şu dönemde yaşananlar, bunlarda değişimler olduğunu gösteriyor. Bunlardan bir tanesi esnek uzmanlaşma, üretim yerlerini dağıtarak ama merkezi bir işbölümüyle üretimi gerçekleştirmek. Bu sınıf kavramını bir tahribata uğratıyor. Bu tahribat kendisini toplumsal yaşamda da bir şekilde ortaya çıkaracak gibi görünüyor. Eskiden olduğu gibi proletaryanın, diğer emekçilerin tavır alışıları, kitlesel tavır alışları kendisini toplumsal yaşama müdahale aracı olmaktan çıkaracak. Sendika ve benzeri örgütler etkisini yitirecek gibi gözüküyor ileriki süreçte ki şu anda bunlara ilişkin ipuçlan var, nedenleri var (sosyalizmin krizi gibi). Fordist teknolojiyle birlikte kitlesel üretim ve kitlesel tüketim birlikte gidiyordu. Aynı zamanda kitle kültürünü de yarattı (tek tip insan anlamına geliyordu bu). Fakat esnek uzmanlaşmanın bazı avantajları var. Daha önceki dönemde kitlesel üretim yapmak kendi kullandığı teknolojinin çok doğal sonuçları olarak ortaya çıkıyordu. Esnek uzmanlaşmayla birlikte ortaya çıkan elektronik teknolojinin fazla kalıp değiştirme sorunu yok. Bilgisayar teknolojisi çok rahatlıkla kalıp değiştirip üretimde çeşitliliği sağlayabiliyor. Bu anlamda tek tip tüketimin yerine çeşitlilik sağlamak olası gibi geliyor. Fakat bu toplumsal yaşama nasıl yansır onu kestiremiyorum. Yani, toplumsal yaşamda da bir çeşitlilik olabilecek mi? Bu bana çok olası gelmiyor, yani bilerek köyleşmeye doğru götürüyorlar.
 

DENİZ: Tüketim çeşitliliği normalde toplumsal yaşamda bir çeşitliliğe yansır mı? Benim anladiğım kadarıyla tüketim çeşitliliğini kapitalizm ideolojik araç olarak, toplumsal yaşamı düzenlemek için kullanıyor. Tüketim ideolojisinin kendisi, üretim tarzını besleyen ayrı bir ideoloji haline geldiği için toplumsal çeşitliliğe yol açması beklenemez. Bir ayak olarak kullanılıyor çünkü.
 

TEMEL: Kapitalizmde şöyle bir olgu var: Sınıfın iş örgütlenmesi ve üretim biçiminde önemli bir değişim var. Bunun ciddi toplumsal sonuçları ortaya çıkacak. Kapitalizmi var eden şeylerden biri “mutlak tin”in yerine akılın gelmesidir. Üniversite bunun yansıması oluyor. Oysa bugün bilginin metalaşması kavramıyla birlikte öyle birşey de ortadan kalkıyor. Aklın, insan etkinliği biçiminde yaşama egemen olması özelliği, giderek bilginin meta ilişkisi içerisinde tanımlanması olgusu olarak ortaya çıkıyor, ki tamamen şimdi kapitalist üretimin elinde ve ücretli emek ilişkisi biçiminde üretiliyor.

Üniversiteler giderek bilgi üretim yerleri olmaktan çıkıyor. Daha çok topluma kitlesel eğitim veren, üretim sürecine uygun eIemanlar yetiştiren yerler olarak konumlanıyor. Bu anlamda kapitalizmin aydınlanma çağındaki önemli kurumlarından biri olan üniversitelerin de yeri değişmiş ve sarsılmış durumda. Bunun yanında kiliseler etkin değil; insanların ruhani ihtiyaçlarını karşılama özelliğini yitirmişler (Bugün, ABD'de süren çatışmada olduğu üzere). Tarikatlar ile insanlar kendi manevi ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorlar. Bu tür şeyler çok yaygın. Bir güç olma esprisinde Vatikan hala duruyor ama güç olma özelliği ortadan kalkmış durumda. Bunlar, Rousseau'nun ifade ettiği toplum sözleşmesi kavramını tartışmalı hale getiriyor.

Burjuva toplumu kendi içerisinde üretim süreci üzerinde sözleşme yapmış, hem bireysel ihtiyaçlarını hem toplumun ihtiyaçlarını bu sözleşme üzerinden sağlayacak bir toplumsal yapı (yani sivil toplum örgütleri anlamında söylüyorum). Bunun sonuçlarının hala ayakta kaldığı ve bunlar üzerinden bir kapitalist toplum örgütlenmesinin oluştuğu bir toplumsal yapı mı? Burjuva toplumunda eğilim olarak ortaya çıkan çözülme bence tartışılmalı. Bunun sonuçları üzerinden kafa yormak lazım; çünkü, önümüzdeki süreçte burjuva toplumunun nasıl örgütleneceği, yani burjuva devriminin önemli sonuçları olan uluslaşma, ulusal devlet olgusunun yerine ulus ötesi anlamdaki siyasal ve ekonomik gelişmeler, giderek kapitalizmin temel kriterleri tartışılır hale geliyor.

Şu anda bütün dünyada parlamentoların fazla bir işlevi yok. Bunun yerine katılımcı demokrasi denilen daha yerelleşmiş, insanların yaşamlarını doğrudan ilgilendiren politik kararların alındiğı yere ulaşmak yerine, daha çok yerel ve kendi yaşamlarını ilgilendiren, çok daha,önemsiz sorunlara müdahale edebilecek araçların içlerinde yer almalarıni sağlıyorlar insanlara. Onun dışındaki siyasetin üretildiği merkezlere kesinlikle insanların ulaşması olanağı ortadan kalkıyor. Bunun yerine medya çok önemli burada. Tele-demokrasi diye bir kavram üretilmeye çalışılıyor. Naklen yayınlarla bağlantı kurup ordaki seçimlere katılmış oluyorsunuz. Amerika’da son seçimlerde %3-4 civarında insan bilgisayar başında oy kullandı. Bütün bunların sonuçlarını kestiremiyorum. Burdan bir muhalefet hareketi nasıl yeniden örgütlenebilir? Bunu kavrama noktası ne olabilir?

Önümüzdeki süreçte kapitalizm çok ciddi biçimde -bizim geleceksizleştirme diye ifade ettiğimiz (ki biz onu sadece üniversiteyle ilgili söylememiştik)- sınifsal merkezli yani kapitalizmin üretim sürecinden gelen, kendi yaşamını devam ettirebilmesi için gerekli olan kan sağlama güdüsünden kaynaklanan pek çok Çelişkiyi yaşıyor. Bilginin metalaşması kavramıyla da çok yakından ilişkili. Emeğin kol faaliyetini hegemonyası altına alan teknolojik süreçten sonra, kapitalizm, bilginin metalaşmasıyla birlikte artık insanın zihinsel etkinliklerini de tamamen metalaştırıyor. Daha önceki süreçte zihinsel etkinlik, kapitalizmle girdiği ilişkide bir aydın, mühendis vs. benzeri insan olarak daha çok hizmet ilişkisi biçiminde bir ilişki geliştirirken kendi emeğini bir pazarlama ilişkisi içerisinde sunardı.

Bilginin metalaşmasıyla birlikte kapitalist bilgi üretimi için kullandığı insanları doğrudan kendi ücretli işçisi gibi kullanabiliyor. Araştırma - geliştirme laboratuvarlarındaki ilişki bu şekilde kuruluyor. Bu ise, insan etkinliğinin zihinsel faaliyetinin de tamamen kapitalizmin denetimi altına alınması anlamına geliyor, ki bu aynı zamanda kapitalizmin bir insanı hem birey olarak hem toplumsal sistem olarak egemenlik altına alması sürecinin sonu anlamına geliyor. Yani kapitalizmin insan üzerindeki hegemonyasının sonudur bu. Kapitalizm ile insanlar arasındaki çelişki (bunu bilerek kullandım) önem kazanıyor. Yani burjuvazi-proletarya arasındaki çelişkinin ekseni giderek çok daha insanı motiflerle, çok daha insanın kendi yaşamından gelen, insan olmasından gelen yani emekçi, işçi olmasından değil insan olmasından gelen bir çelişki ortaya çıkıyor diye düşünüyorum yavaş yavaş. Devrimciler açısından (özellikle batıda böyle bir şeyin gelişeceği muhtemel) böyle bir insani politika üretme yolları aramak, belki de sosyalizm açısından önümüzdeki yıllarda temel kavrama noktası olabilir diye düşünüyorum.
 

LATİF: Geleceksizleştirme dedin. Bu kavram eksik bir tanımlama bence. Tarihsizleştirme kavramını kullanmak daha uygun geliyor. Çünkü tarihselliğinden arındığı ölçüde insan, geleceğine bakamaz ve. sadece bugününü yaşar. Bu anlamda, geleceksizleşmiş bir insandan bahsediyorsak, bence bunun çıkış noktası, tarih bilincinin yani geçmişin yok sayılmasıdır. Kapitalizmin yarattığı bugünün insanı, tarihsizdir ve toplumsallığından arındırılmıştır. Yani yalnız insandır, soyut insandır.

Diğer değinilen bir nokta ulusötesilik kavramıydı. Bence bu kavramı da ilerletmek gerekiyor. Kültür ötesi, ideoloji ötesi, insan ötesi vb. gibi. İnsanlığın yüzyıllar boyunca mücadeleler ve yaşanmışlıklar sonucu elde ettiği bu özelliklerinden arındırılmasına ciddi bir karşı çıkışın gündeme geleceğini ve kapitalizmin kendini gerçekleştirmede bu noktada ciddi sorunlar yaşayacağım düşünüyorum. Ne var ki, bu noktada bizim de ciddi açmazlarımız var. Orneğin, ulusötesiliğin karşısına ulusallığı koyduğumuzda - ki ulusallıklar direniyor - buna Aydınlanma mantığıyla mı sahip çıkacağız, faşizan-milliyetçi temelde sahip çıkanların karşısında hangi argümanları savunacağız? Kültür ötesinde, kitle kültürünün egemenliğini tespit ediyoruz.

Bunun karşısında yerel, ulusal, etnik, ırksal temellere dayanan kültürleri hangi bağlamda savunacağız. İdeoloji ötesi, en ciddi problemimiz bu. İdeolojiler üstü bir iklimde yaşatıldığına insanlar inandırılıyor. Buna karşı direnen güçler - köktenci islam, milliyetçilik, bazı alt kültürler - var. Ne var ki, sol olarak bu konulara ideolojik ve politik olarak dahil olabilmiş değiliz. Ömeğin bugün insan ötesi noktaya geldik diyoruz. Buna hümanizm ideolojisi çercevesinde mi karşı çıkacağız, yoksa sosyal demokrasinin bir versiyonu olmaktan ileri gidemeyen Yeni Sol, Yeni Hakiki Sol diye adlandınlan ideolojik yaklaşımla mı sorunu ele alacağız? Hatta liberal düşüncelerle farkımızı hangi noktalarda ortaya koyacağız? Bu noktada, sol adına ciddi bir boşluk olduğu düşünüyorum. Boşluk sadece bu kadarla kalmıyor.Yine insana yönelik saldırının yabancılaşma boyutu var. İsveç'de Volvo fabrikasının birinde işçisiz üretime geçildiğini duydum. Marksizm işçinin üretimin bütününe değil sadece bir parçasına ait olmasıyla yabancılaşma yaşadığım söylüyordu. Oysa şimdi üretimden bütünüyle dışlanma durumunda. Ve kullandığı ürünün ortaya çıkışının hiç bir aşamasında yer almıyor.

Şu an fantezi gibi görünse de, yabancılaşmanın etkisini giderek artırdığı tartışılamaz. Kendini gerçekleştirme sürecinde de, yabancılaşmanın şiddetini artırdığını görüyoruz. Teknoloji, medya, kitle kültürü formları insanlığın boş zamanlarını da tekeli altına almış durumda. Bu alanda da, ürüne yabancılaşma en üst boyutta. Daha önceki konuşmalarda üretimde çeşitlilik tartışıldı. Ben üretimde çeşitlilik olduğuna katılmıyorum. Tam tersine, farkın benzerlerine dönüşme esprisi gündemde. Farklılıklar var gibi ama aslında bunlar tırnak içinde “farklılık”. Bir üretim çeşitliliğinin olduğu yerde, kültürel çeşitlilik olur. Oysa kitle kültüründen bahsediyoruz. Kitle kültürü seri üretime, seri yeniden üretime ve bunun sonucunda farkın benzerliğe dönüşmesine dayanır. Bu anlamda monolotik bir kültürün olduğu yerde, üretim de monolotiktir. Sahip olunan nesneler “farklı” olsa da, sahiplenen imgenin (imajın) aynı olduğunu düşünüyorum.
 

KEMAL: Konuyu başa döndürmek istiyorum. Kapitalizm alternatifsiz kaldı. Aynca kapitalizm bolluk ve refah vaadediyor. Bunu ideolojik olarak yaygınlaştırmış ve kitlelerde genel onay görmüş durumda. Bunun kabul edilmesinin hem altematifsizliğinin hem kapitalizmin önümüzdeki dönem için insanlığa bolluk ve refah vaadinin kitleler tarafından genel kabul edilmesinin kavramlaştırılmış şekli geleceksizliktir. Aslında insanların kabul ettikleri kendi geleceksizlikleri yani tarihsel sürecin gelişiminin Fukuyama'nın da ifade ettiği gibi sonunun geldiğini kabullenmeleri, insanların toplumsal kurtuluş umutlarının sona erdiği anlamına gelmekte.

17. ve 18. yüzyıl düşünürlerinin burjuvazinin gelişimine, burjuvazinin kendini aristokrasiye karşı ifade edişine feIsefi bir temel oluşturmak için başvurdukları bir doğal durum, doğal insan ve doğal yasa üçlemesi var.

Bugün özellikle medyanın ve diğer etmenlerin yarattığı bir almosferde bana göre doğal durumun - kaynakların herkese yeterli olabildiği doğal durum- kıt kaynaklarla yaşandığı atmosfer, bugün yeniden yaşanmaya çalışılıyor. Yani çok az kaynak var, kapitalizm bolluk ve refah vaadediyor. Aslında doğal durum tarif ediliyor. Herkesin eşit, özgür yaşadığı bir dönemi tarif ediyor.

İnsanlar bir biçimde o dönemin ilişki tarzlarını ve o günün yaşama tarzlarını bugün de yaşamaya çalışıyorlar.

Çünkü, kapitalizmin alternatifsizliği, refah ve bolluk vaadi ile birleştiğinde burjuvazi adeta komünist toplum ütopyasını bugünden yarattığını ilan ediyor. Diğer taraftan, özellikle AT ya da benzeri uluslarüstü örgütlenmeler ya da ulusların üstündeki örgütlenmeler güçlenirken dünyada birtakım sivil toplum örgütlenmeleri çözülmeye uğruyor, yani devletle birey arasındaki ara kademeler çözülmeye uğrarken devlet ve benzer örgütler daha üst oluşumlara gidiyorlar. Bireyler bunlar içerisinde zırhsız kalan, yalnız başlarına kalan insanlar durumuna geliyorlar. Bunun günümüz açısından çok önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Kapitalizmin çaresizliği bence burda. Kendi gelişim evrimini öyle bir noktaya ulaştırdı ki ayakta kalabilmesinin yegane şansı bugünkü insan tiplemesinin 17. yy. ve 18. yy.'da tanımlanan doğal durumun, doğal insanı haline gelebilmesiyle mümkün. Bunun dışında toplumsallaşmaya yönelik hiçbir ilişki tarzı taraftar bulamaz.

Sendikaların yaşadığı çözülme, demeklerin yaşadığı çözülme özellikle ülkemiz açısından sendikaları ayrı tutsak bile- baroların, odaların, toplumsal örgütlenmelerin çözülmeye uğramaları karşısında yeniden bu olguların genel düzeyde açığa çıkarılması ve buna uygun olarak yaşamın her düzeyinde toplumsal ilişkilerin özendirileceği yerel örgütlerin, yerel insiyatiflerin örgütlülüklerin alabildiğince geliştirilebilmesinin olanaklarının yaşanması gerekiyor.
 

İLYAS: Söylediklerinde gerçek payı var. Gerçeklik payı ağırlıkla gelişmiş kapitalist ülkeler için geçerlidir. Bizim gibi ülkelerde çok geniş bir depolitizasyondan bahsedilir. İnsanların bireysel olarak bağımsız, kendi çıkarlarına yönelik çaba içerisinde olduğu söylenir. Tümüyle yanlış. Gerçekten insanlar değişik biçimlerde ve tarzlarda örgütlü yaşıyorlar. İddia edildiği gibi salt kendi çıkarlarını düşünen bir tarzda yaşamıyor hiçkimse. Minibüsçüsünden tutunda seyyar satıcısına kadar toplumdaki değişik mesleki grupların kendi aralarında daya~nışmaya yönelik örgütlenıneler (buna mafya tipi örgütlenmelerde dahil) değişik tarzlarda insanları birbirine bağlayan örgütlülükler sözkonusudur. Gelişmiş kapitalist ülkeler için geçerli olan olgular dünya geneline yayıp bunun üzerine tartışmak ya da genelleştirmek doğru değildir. Çok belirgin bir farklılık çıkıyor dünyamızda. Bir yanda dünya burjuvazisi diğer yanda dünya proletaryası. Bu ayrışma değişik biçimlerde kendini gösteriyor. Belki de çok üst bir soyutlama bu. Kuşkusuz bu kadar da yalın değil.
 

KEMAL: Kısaca bir şey ifade etmek istiyorum. Bir örgütlenmenin varlığı bu örgütlenmenin toplumsal yaşama etki gücü oranında anlamlıdır. Bir takım örgütlenmelerin varolduğunu, bir takım toplumsal dayanışma eğilimlerinin sürdüğünü iddia etmek mümkün. Ama Türkiye'de yaşanan şöyle bir değişim var. Kaba bir değerlendirmeyle 80 öncesinin baroları, odaları, üniversiteleri, dernekleri; sendikalarının kamusal alana {siyaset) güçleri oranında üye sayılarına bakılmaksızın demokratik katılım olanakları vardı. İktidar, muhalefet, partiler tarafından Türkiye için toplumsal proje oluşturulurken; hukuk konusunda baronun, teknik konuda odaların görüşünün alınması ya da DPT'nin; DİE'nin, benzeri kurumların bu sürece katılması olanağı vardı. 80'le birlikte bu demokratik örgütlenmelerin siyasal yaşama katılım oranı zayıflamıştır, hatta ortadan kalkmıştır. Ön plana hep bireyler çıkıyor. Bunlar da aslında -örneğin minibüsçüler - bireylerin federatif birliğinden başka birşey ifade etmiyor. Örgütlenme bireyler topluluğundan farklı bir niteliğe dönüşmüyor. Tek tek bireylerin biraraya geldiği, bunların içerisinden kabadayı çekildiğinde, işin sürdürücüleri çekildiğinde, çözülen bir yapıya dönüyor: Kurumsallaşma yok.
 

LATİF: Toplumsal örgütlülüklerin varlığından söz edildi. Bugün hala direnen toplumsal adacıklar varsa da, süreç bunların da çözülmesi doğrultusunda işlemektedir. Bugün süreç 'kendiliğinden toplumsal örgütlenmeler ortaya çıkıyor diye tanımlanabilir mi? Hiç sanmıyorum. Onun için vurguyu çözülmeden yana yapıyoruz. Bence son 10 yıllık süreç şöyle işledi. Önce varolan bütünlükler tek tek parçalandı. İnsanlar yalnızlaştırıldı. Toplumsal, kültürel, etik ilişkilerden yalıtıldı. Ve yalnızlaşarak güçsüzleşen insanları genel bir şemsiye altında toplamak zor olmadı. Bir kitle kültürüydü, ideolojik hegemonyaydı, depolitizasyondu... Ama hala direnen adacıklar varsa, bence onlar da o şemsiyenin altında. Onun dışında bir alan açabilmiş değiliz çünkü.
 

SERAP: Tartışma, kafamda birtakım konular çağrıştırıyor. İnsanlar bizim gibi ülkelerde atomize olmaya bile fırsat bulamıyor aslında. Batıdaki kadar bir refah devleti yok, örgütlenmiş bir toplum yok. İnsanların batıda atomize olmaları daha kolay, yani orman kanununun işlemesi daha kolay. Bizim gibi ülkelerde insanların atomize olmaları demek artık hayatta kalmamaları anlamına geliyor. Bu nedenle insanlar yaşamak için bir takım dayanışmalar oluşturuyor. Mafya tarzı örgütlenme oluyor, minibüsçüler bir araya geliyor. Akrabalık sisteminin olduğu, hiçbir güvencenin olmadığı bir toplum. Bu, hemşehricilik ilişkilerini arttırıyor, akrabalık ilişkilerini biraz daha artırıyor. Din de belki buna karşı oluşan bir tepki, çünkü din şu andaki tarikatlar biçimiyle örgütlenmesiyle büyük bir güvence sağlıyor insana. İnsanlar böyle örgütlenmelere gidiyorlar. Ama siyasal olarak bunun bilincini edinemiyorlar. Ezilmişlik bilincini edinemiyorlar da, din kendi bilincini oluşturabiliyor, alt kültürü kendi siyasal bilincini yaratıyor. Ama mafya tarzı örgütlenmeler, hemşericilik tarzı örgütlenmeler de tam köşe dönme felsefesine uygun olarak bilinç yaratıyor. Benim kafamda çağrıştırdıkları bunlar.
 

KEMAL: Üniversite hikayesinde bizim yaptığımız tam da üniversitelerde var olan toplumsallaşma eğilimlerinin geliştirilmesi, desteklenmesi, süreklileştirilmesi. Bunun toplumsal süreçlere projeksiyonunu düşündüğümüzde, şöyle şeyler çıkıyor: Bir toplumsallaşma eğilimi var Türkiye'de. Bizim şu an bütün bu toplumsallaşma eğilimlerini beslememiz, geliştirmemiz, desteklememiz gerekiyor. Mahalle çalışmalarında özellikle aşevleri, ortak çamaşırhaneler gibi, ortak kültürel etkinliklerin geliştirilebileceği alanlar gibi etkinliklere şu dönem içinde ağırlık verrnek gerektiğini düşünüyorum. Üniversitelerde bunu kültür sanat kollarında, öğrencilerin toplumsal ilişki kurma gereği duyduğu her alanda gerçekleştirmeye çabalıyoruz. O yüzden bu dönemde mahalle çalışmalarının çok önemli olduğunu düşünüyoruz.
 

SERAP: Kapitalizmin kendi içerisinde geçirdiği değişimlerle birlikte milliyetçilik de farklı işlevler kazanabiliyor, her dönemde milliyetçilik farklı biçimlere bürünebiliyor. Ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre, kapitalizmin o sırada almış olduğu biçime göre. Her ülkede işlevi farklı olabiliyor. Bugün de aynı manzarayla karşı karşıyayız. Sosyalist ülkelerde milliyetçilik, sosyalizmin kriziyle ortaya çıkmış bir durum. Bu ulusların bir kısmı gerçekten uluslaşma sürecini yeni yeni tamamlamaktalar. Ayni zamanda politik merkezin olmaması nedeniyle insanların en iyi bildiklerine sarılmaları durumu var.

Ayrıca bu ülkelerde kapitalizmi yerleştirmeye yönelik politikalar yüıürlükte. Bu kendi içerisinde de yavaş yavaş burjuvaziyi yaratıyor. Burjuvaziyi Sovyetler Birliğinde mafya ve eski parti şefleri oluşturuyor. Milliyetçiliğin bayrağını da bugünlerde onlar çekiyorlar zaten: Avrupa'ya yakın devletler ise milliyetçiliği Avrupa ile entegrasyon için kullanıyorlar. Aslında Balkanlar'da yaşanan gelişmelerde de bunun payı var. Ulusçuluk gelişiyor ama bir yandanda Slovenya, Hırvatistan gibi ülkeler Avrupa’ya entegre olmaya çalışıyorlar. Hem AT entegrasyonu gerçekleşiyor hem milliyetçilik yükseliyor. Yerel olanın öne çıkmasıyla AT kimliği taşıma çok fazla çelişmiyor aslmda. Çünkü ulus devlet entegrasyona karşı bir tehlike: Aym zamanda işsizlik nedeniyle Almanya’da ırkçılık gelişiyor.

Toplumsal muhalefetin farklılaşması sözkonusu. İşçi aristokrasisi gibi muhalefet aristokrasisi de oluşuyor.

Kapitalizm nerede tehlike görürse hemen orda kendi resmi muhalefet odaklarını yaratmaya girişiyor. Kadın hareketi mi oluştu hemen bir kadın bakanlığı kunıyorlar. Çevreciler kapitalizmi sorgulamaya başlıyorlar, hemen çevre bakanlığı girişimleri yapılıyor. Ama bunların hiçbiri kapitalizmin genel yapısına dokunmuyor. Kapitalizm kendi içerisinde eritiyor bunlan. Denetim altında tuttuğu muhalefet odaklarında istediği oranda esnek olabiliyor ve gücü oranında tavizler verebiliyor: Belirli dönemlerde kürtaj, bekarlık teşvik ediliyor bazı dönemlerde ise çocuk doğurma, evlilik kurumu teşvik ediliyor. Ezilenlerin krizi sözkonusu (Zenciler, kadınlar, diğer ezilenler). Ezilenlerle nasıl bir birliktelik oluşturacağız, kendi sosyalizm anlayışımızda bunu nasıl somutlayacağız? Sosyalizm, diğer özelliklerinin yanısıra, aynı zamanda her türlü ezilme biçiminin ortadan kalktığı bir sistem. Ezilenlerin de kendilerini ifade edebilecekleri bir sistemi nasıl oluşturacağız? İşçi sınıfının niteliğinin değiştiğinden bahsetmiştik. Yedek sanayi ordusu neredeyse asıl ordu olma eğilimi taşıyor. Vasıfsız olanlar hiçbir yerde iş bulamıyorlar.

Bizim gibi ülkelerde marjinal sektör alabildiğine gelişiyor, gecekondulaşmayla birlikte örgütlenmiş sektörlerin dışında marjinal sektör gelişiyor. Marjinal sektörün ikili bir yanı var. Bir yandan isyan potansiyeli oluşturuyor, ama bir yandan da sistemin patlamasını engelleyici yanları var. İnsanlar buralarda iş bularak, örgütlenerek, dayanışma biçimleri yaratarak sistemin patlamasını engelliyorlar. Devlet bir anlamda da burayı yerel yönetimler aracılığıyla denetlemeye çalışıyor. Yerel yönetimlerdeki bu çıkar ilişkilerini destekliyerek, marjinal sektörü kendi denetimi altında bulunduruyor. Burdan hem isyan potansiyeli ortaya çıkabilir hem devletin denetimi altında bir kesim ortaya çıkabilir. Her türlü toplumsallaşma biçimlerini desteklememiz gerekiyor denildi. Mahallelerde aşevleri ya da ortak çamaşırhaneler gibi. Latin Amerika’da bunun örnekleri var. Şili'de insanlar gecekondu bölgelerinde hayatta kalabilmek için mahallelerde ortak mutfaklar oluşturuyorlar. Paralar toplanıyor, en ucuz yerlerden, yiyecekler alınıyor, aşevleri oluşturuluyor. En azından her aileye günde bir öğün yemek geliyor. Buralar yavaş yavaş toplumsal dayanışma odakları haline geliyor. Bir süre sonra devletin, polis aracılığıyla baskı uyguladığı yerler haline geliyorlar.

Bağımlı ülkelerde sanayinin geliştiği, pazarın derinleştiği söylendi. Bu ülkelerde burjuva demokrasisi olabilir mi, olamaz mı? Askeri diktatörlüklerin modasının geçmesinin bir nedeni de bu. Bağımlı ülkelerde de burjuva demokrasisi olanaklı mıdır?
 

TEMEL: İnsan merkezli politikada muhalefet aristokrasisinden bahsettiniz. Bu, burjuvazinin başından beri en başarılı yanı. Belki de Marksistler olarak algılamakta geç kaldığımız bir şey. Ömeğin; sendikalar işçilerin mücadelesiyle ortaya çıkmış bir kurum; tarihsel süreç içerisinde ama, zamanla burjuva sisteminin en önemli payandalarından birtanesi haline gelmiş. ABD'de devletin ve sermayenin dışında bir alan örgütleniyor uzun zamandır. Daha çok Kızılhaç benzeri bir çalışma. İnsanların boş zamanlarında gidip insani amaçlı hastalara bakacağı, eğitim kurumlarında çalışacağı bir sektör, bu üçüncü sektör olarak nitelendiriliyor. ABD'de bilinçli olarak yukarıdan aşağıya örgütleniyor. Muhalefet aristokrasisi anlamında burjuvazi ona çok özen gösteriyor.

Adamlar, insani yönden gelen muhalefeti engelleyecek bir tarzı geliştirmeye çalışıyorlar. Yani insanların yabancılaşma olgusunu polarize edecek bir tarz geliştirmeye çalışıyorlar. Yani bir taraftan üretim sürecinden, toplumsal yaşam sürecinden bir yabancılaşma var. İnsanların bu yabancılaşmasını yine düzen içerisinde tatmin edebilecekleri bir toplumsal alan açmaya çalışıyorlar, bu üçüncü sektör denilen birşeyle.
 

LATİF: Dünyadaki son gelişmelerle birlikte insan merkezli bir politikanın üzerinde durmak gerekir: Bu kavramın çeşitli kaymalara neden olabileceğini biliyorum.

Çünkü sol içinde bu kavrama sahip çıkan çeşitli düşünceler - akımlar oldu. Avrupa Komünizmi'nden Türkiye'deki sivil toplumculuğa kadar. Bunların ihmal ettiği önemli noktalar vardı. En başta, sınıf çelişkilerini bütünüyle ihmal ettiler. Düşüncelerini, politika alanına tercüme etmekten ısrarla kaçındılar. Doğal olarak, örgütlenme sorununu da hep es geçtiler. Ya da kendiliğindenciliği savundular. Eğer bunlar aşılırsa, insan merkezli düşünce üretiminden tedirginlik duymamak lazım. Çünkü ben sosyalizmi insan merkezli bir toplum projesi olarak algılıyorum. Sosyalizm sadece proletaryanın kurtuluşu için tasarlanmadı. İnsanın kurtuluşu için tasarlandı. İnsanın gelişiminin önündeki engellerin kaldınlacağı toplumsal bir sistemdir sosyalizm.

Kapitalizm koşullarında bunu gerçekleştirecek en önemli güç proletarya olduğu için, işçi sınıfına vurgu yapılır. Aynca insanlığın kurtuluşunun ancak sınıfsız bir toplumda gerçekleşebileceği söylenir ve bunu da çıkarı öyle gerektirdiğinden, ancak işçi sınıfı yapabilme potansiyeline sahiptir. Bu noktada proleteryaya önderlik hakkı tanınır. Ama amaç insanlığın kurtuluşudur. Yoksa sosyalizmin derdi proletaryayı kurtarmak değildir. Marks komünist toplumu tasarlarken “ herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini gerçekleştirebildiği” bir toplumsal ilişkiden bahseder. Bu hem üretim sürecini hem de kendini gerçekleştirme sürecini (boş zaman) kapsar. Bu anlamda bugünkü toplumsal yaşamda ve dünya ölçeğinde de kapitalizmin krizinin insana karşı açılan savaşa karşı bir muhalefet olarak şekillenme potansiyelinden bahsetmek, sosyalist ideolojiyle ve sınıflar mücadelesi teorisiyle çelişmez bence. Aynca bu söylediklerim ideoloji ve teori dünyasına ait değildir. Politika alanına aittir. Bu anlamda tartışmanın düzeyleri kanştırılmamalı.

Bugün burjuva düşüncesinin hem iktidar hem de muhalefet olduğundan bahsedebiliriz. Burjuvazi kendine karşı gelişen ya da gelişme potansiyeline sahip olan muhalefet dinamiklerini, kendi ideolojik duruş noktasına göre evcilleştirmektedir. Bunu muhalefet aristokrasisi diye adlandırıyorum. Örneğin çevre sorununun nedeni kendisi, ama bu soruna karşı muhalefet örgütleyen yine kendisi oluyor. Son yıllarda insan sıfatlı etkinliklere girmesi, insan merkezli bir muhalefet dinamiğini baştan nötralize etmesine yönelik sanırım. Yapılan edilene “İnsani” sıfatını yakıştırılması tesadüfi değil.
 

İLYAS: Ben “insan merkezli” kavramına değinmek istiyorum. Bu kavramın üretildiği nesnel politik koşulları iyi bilmek gerekir. Bence bu kavram “sınıf mücadelesi” kavramına karşıt olarak ele alınmış ve bunun yadsınması noktasında türetilmiştir. 1970-80'lerdeki sınıf mücadelesinin görece geri noktalara düştüğü Avrupa’yı gözümüzün önüne getirirsek, bu düşüncenin tam da bu dönemde Avrupa’da türetildiğini dikkate alırsak, söz konusu kavramın nesnel koşullarını bir miktar kavramış oluruz.

Oysa günümüzde artık bu düşünceye kaynaklık eden Avrupa merkezli ülkeler de dahil olmak üzere bütünüyle anlamını yitirdiğini söylemek mümkün. Kapitatizm, artık kelimenin veya kavramın gerçek anlamıyla bir dünya sistemidir. Bütün çelişkileriyle de bir bütündür. Bunun en somut anlamı ise, klasik anlatımıyla dünyanın büyük bir kısmının proleterleşmesi (bütün azgelişmiş ülke halkları), bir kısmının ise burjuvalaşması (gelişmiş metropol ülkeler) şeklindeki bir ayrımın yaşanıyor olmasıdır. Bütün ulusların tarih sahnesine bir biçimde çıkmış olması da artık bundan sonraki mücadelelerin bütünüyle sınıfsal zeminde gelişeceğinin nesnelliğini vermekte bize.

Tüm bunlardan sonra sınıf mücadelesi en yalın şekliyle ve bütün yüklerinden arınmış bir biçimde, bu mücadelenin de doğrudan sosyalizmi hedefleyecek tarzda yaşanacağı bir dönemdeyiz. Diğer yandan insanı merkeze alan bir düşünce yani onu, toplumsal üretim ilişkileri sınıf ilişkileri- içinden soyutlamayan bir düşünce zaten bu kavramla çelişmez. Tersine sınıf mücadelesi kavramıyla içseldir. Ama bu kavramın bir başka kullanılış biçimi vardır ki, o da, hiç bir sınıfsal çelişkiyi kabul etmeyen, yalın bir insanı ve bu insanın toplum içindeki çelişkiIerini tanımlamaya çalışır. Bence bu önemli bir ideolojik ayrım noktasıdır.
 

TEMEL: Üretim ilişkilerinden soyutlanmış insan üzerinden politika yapılamayacağı mutlaktır. Yani Marksizmin sistematiğine de uymayan bir şey. Şunu görmek lazım: Marks'ın kendi zamanında yaptığı esas çelişkiyi insanın kendi çelişkisi olarak ifade ettiği yabancılaşma kavramımn esas olarak kaynaklandığı yer üretim zamanıydı. Üretim süresi içerisindeki yerinden dolayı bir yabancılaşma vardı. Bu, insanin diğer yaşamına yansıyordu. Oradan dolayı giderek yabancılaşmış insan ve onun üzerinden sınıfsız toplum projesi kurmaya çalışıyordu. Şimdi kapitalizmin bugün ortaya çıktığı biçimiyle yani üretim süresinde giderek insanın konumlanışından dolayı insanın yaşamla kurduğu ilişkide bir değişim ortaya çıkıyor.

Yabancılaşmanın üretim süresiyle doğrudan ilişkisi, birincisi Marks'ın döneminde yapılan tahlile uymuyor birebir. İkincisi şöyle bir şey var; boş zaman olgusu. 1800'lerden sonraki süreçte boş zaman denilen şey emeğin yeniden üretim alanı olarak ortaya çıkıyordu. Yani emekçi fabrikada bir zorunluluk halinde bulunurken ihtiyaçlarını karşılama zorunluluğundan yabancılaşmayı toplumsal yaşantısına yansıtırken daha sonraki süreçte, birincisi fordist teknolojiyle ortaya çıkan bir şey; boş zaman alanının da (tüketim kültürüyle ilgili birşey) sermayenin yeniden üretimi haline gelmesi daha sonraki süreçte hizmetler alammn endüstrileşmesiyle birlikte yeniden sermayenin başka bir tarzda üretim alam haline gelmesi. Walt Disney, halı sahalara kadar varan bir süreç bu. Onun dışında yine elektronik ev projeleriyle ortaya çıkan bir şey. Yani zorunluluk alanının boş zaman alanını yani özgünlük alanını işgal etmesi diye bir şey var. Artık belirli kesitlerle yani 8- 17'ye kadar zorunluluk alanı ondan sonra da serbest alan gibi tanımlamalar da artık tartışmalı hale geldi. Bu şeylerin ipuçlarının görüldüğü bu süreçte burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkinin oluşmasında üretim süresi içerisinde kurulan ilişkinin yanısıra üretim süresi dışında yaşamın da öneminin arttığı görülüyor. İnsanın yaşamının tamamına hakim olan bir çelişki olarak ortaya çıkıyor.

Yani, adam eskiden fabrikada çile çekiyordu en fazla, ondan sonra gidip evinde dinleniyordu, ya da birahaneye gidiyordu, başka bir yere gidiyordu, ya da işte halı sahada futbol oynuyordn. Şimdi bu süreç giderek başka bir hale geliyor. Yani o boş zaman aralığı da meta üretim sürecinin alanı haline geliyor. Diğer taraftan da özel yaşam kalesi olan evi bile işyeri haline gelmeye başlıyor. Amerika'da 27 milyon insan böyle bir işte çalışmış şimdiye kadar. Şimdi burda insanın yaşamının tamamının yabancılaşması sadece emekçi olmasindan değil. Toplumsal yaşantısının yabancılaşması gibi başka birşey ortaya çıkmaya başlıyor. İnsanın, sadece sistemle kurduğu ilişkinin emekçi olmaktan gelen değil doğrudan bir insan olmaktan doğan bir yanı da ortaya çıkıyor. Onun için tüm insanlığı dikkate alan bir politikanın önem kazanacağını düşünüyorum. Uyarılara sonuna kadar katılıyorum. Çelişkinin özünde emek sermaye çelişkisi var. Sistemi kuran şey sermayenin egemenlik ihtiyacı. Sermaye kendi egemenliğini sürdürmek için böyle bir yaşam tarzı düşünce sistemi kurmaya çalışıyor.
 

KEMAL: Soyut bir insan politikası önermenin çok fazla olanağı yok, çünkü zaten çözümsüz birşey olacaktır diye düşünüyorum. Soyut insan merkezli tartışma: sınıf savaşımlarını geriletebilecek bir faktör, deniyor. Ben bu durumun bir sonuç olduğunu düşünüyorum. Yani ilişkiyi tersten kurarak, sınıf savaşımının gerilediği dönemlerde böyle bir durumun ortaya çıktığını düşünüyorum. Dolayısıyla genel olarak katılmadığım yön de şurası. Soyut insan genel bir tanımlamadır. Toplumsal üretim ilişkilerinden soyutlanmıştır. Bugün somut insan faaliyetinin, eyleminin yerine soyut insan faaliyeti geçirildiğinde kaba deyimle şapa otururuz.

Çünkü, böyle bir şey ne tarihsel gerçekliğe ne de toplumsal ilişkilere denk düşen bir tarz. Bugün ortadaki birey tipi soyut insan tipidir. Tarihsel toplumsal gerçekliğinden arındınlmış, herkese yetecek kaynakları olduğunu ve herkesin bu kaynaklara gücü oranında sahip olacağı bir dönemin başladığını düşünüyorum. Bizim açımızdan şöyle bir açmaz çıkıyor. Kitleleri doğal durumdan sivil toplum örgütlenmelerine doğru, kimine göre toplum sözleşmesiyle; kimine göre ekonomik alt yapının belirliliğiyle yönelmesi üzerine bir kavramlaştırma, kitleler üzerinde bir etki yaratmıyor. Çünkü onların nesnel gerçekliğinden tersi bir yaklaşım sunuyorsun. Onlar çözülmeye uğruyor, sen ise o çözülmenin önüne geçmektense hala adeta örgütlenmeye yönelik bir iradeleri varmışçasına onlan örgütlemeye çalışıyorsun. Arada ciddi bir boşluk var. Kapitalizmin günümüze ilişkin ideolojik olarak en büyük zaferinin bu olduğunu düşünüyorum.
 

LATİF: Tartışmanın belli noktasından sonra, insan kavramı dile getirildiğinde, burjuvazinin ortaya koyduğu insan kavramı anlaşılıyor. Oysa Marksizmin önemli sacayaklarından biri olan tarihsel materyalizm düşüncesi, insanın tarihinin ortaya konulması çabasıdır. Marks, burjuva düşüncesinin tarihsız, toplumsuz soyut insanının karşısına, bir tarihselliğe ve toplumsallığa sahip olan insan kavramını koyar. Bu anlamda konuşmamızda geçen insan kavramından ne Rousseaıi nun, ne de Aydınlanma düşüncesinden türeyip geliştirilen insan kavramı anlaşılmasın. Yani insan kavramına burjuva düşüncesinin verdiği anlamı verip onunla tartışmak yerine, Marks'ın sahiplendiği insan kavramı düşünülmeli ve karşı çıkılacaksa, tartışma o zeminde sürmeli. Eğer niyetlerimiz politika alanına ait ise, mutlaka gelişmelerin yönünü kavramak zorundayız.
 

YAHYA: Şu an tartıştığımız “devrimci toplumsal özne” konusu 70'li yıllarda Avrupa’da sınıf bileşimindeki nesnel değişimlerle gündeme girdi. Avrupa komünizminden başlayarak pek çok sapmaya kaynaklık etti. O nedenle oldukça hassas ve sağlam basmayı gerektiren bir konu.

Bence bu tartışmalarda ortaya çıkan esas sonuç hala nesnel maddi çıkarların toplumsal çatışmanın zeminini oluşturduğudur. Nesnel maddi çıkarları arka plana atan düşüncelerin hepsi eninde sonunda solu, sosyal demokraside arıyor. O açıdan bugünkü gelişmeleri çözümlemeye çalışırken bu eksende kayma yaratabilecek düşüncelere karşı sağlam bir duruş noktasında yeralmak gerekir. Ancak bunun ardından gelişmelerin tüm toplumsal ilişkilerde yaratabileceği değişim ele alınmalıdır. Elbette bunu saptamak yetmez ama bu çıkış noktası olmalıdır. Bundan sonradır ki sınıf mücadelesinin yeni biçimleri anlaşılabilir.

Kapitalizmin bugün ulaştığı nokta, yani artık tüm dünyayı üretimden-dolaşıma kadar kapsayan. bir süreç olması, bütün insanlığın kaderini belirleyecek konuların (çevre, barış vb.) sınıf mücadelesinin gündemine çok daha fazla girmesine neden oldu. Açıktır ki, burada da farklı sınıfların farklı politikaları olacaktır. Bizim açımızdan sorun bu politikaları tüm ezilenlerin hegemonyasının kurulabileceği bir çerçeve içinde dile getirirken, burjuva politikaların karşısında bir hat oluşmasına özen göstermektir. Benzer bir durum kapitalizme ilişkin son gelişmelerle birlikte ortaya çıkan toplumsal yapının yeniden tanımlanmasında da görülmektedir. Elbette üretim süresinin kısalması ve buna yol açan gelişmeler toplumsal ilişkilerin örülüşünde, devlet sivil toplum ilişkisinde vb. gözardı edilmemesi gereken önemli değişimler yarattı. Bunlar başlı başına ayn bir tartışma konusu. Benim uyarım bu tartışmalarda çeşitli kaymalar ortaya çıkması nedeniyle önce sağlam bir noktaya sıkı sıkı sarılmak doğrultusunda. Ama elbette bununla yetinilmemeli.
 

LATİF: Son tahlil, varolan değildir. Siyasal geleneğimizde, diğer sol ile girdiğimiz önemli tartışmalarda - geçiş süreci, faşizm, sosyal emperyalizm vb - bizim görüşlerimiz bence bu eksene oturuyordu. Diğerleri ise tersiydi. Onlar son tahlilde olmasi gerekeni, varolan olarak tasavvur edip teorisist bir yaklaşımla hayatı açıklamaya çalışıyorlardı. Biz ise hayata bakıp, hayatı ideolojik duruş noktamızla yoğurup teori üretiyorduk. Hayatı teoriye feda etmiyorduk. Deminden beri, insan merkezli, alt yapı-üst yapı tartışmalarmda dikkatimi çeken nokta bu oldu. Çünkü öyle bir bakış açısı, ideolojiyi teori ve politika alanına indirgemiş oluyor. Böylece teori ve politika ideolojiye feda ediliyor. Sosyalizm projemiz ve Türkiye açısından şöylesi bir politika tarzı düşünüyorum. Son gelişmeler yaşanana kadar, dünya karşıtlıklar ile kavranıyordu ve anlamlandırılıyordu. İnsanlar, ideolojiler, ülkeler, askeri paktlar, savaşlar karşıtlarıyla tanımlanıyordu.

Bugün burjuva düşüncesi bir düşman karşıta karşı ideolojik olarak kendi şemsiyesi altında insanları toplamaya çalışmıyor. Çünkü insanlar yalnızlaştırılmış ve yalıtılmış bir biçimde onun ideolojik şemsiyesi altında. Ama o şemsiye altında olanlar bir karşıta karşı toplanmış değil. Parçalanmış hayat ve kimliklerden bahsediyorsak, zaten böylesi mümkün değil. Ne var ki, burjuva ideolojisinin şemsiyesi altında toplanan bu kütle, bizden çok uzak bir zeminde bulunuyor. Sesimizi duymayacak, gösterdiğimizi görmeyecek kadar. Eskiden kendi zeminimizi kurup - dergi, dernek, miting vb - onlara çağrı yaptığımızda bizi duyup görebiliyorlardı. Ama şimdi beyin, göz ve kulak olarak öylesine değiştiler ki, bizim çağrımız insana yabancılaşmış bu kitleye anlamsız geliyor. Çünkü yaşadıkları zemini besleyen ideoloji ve kültür, bizim kendi zeminimizden onlan çok uzaklara taşıdı. Biz zeminimizden dayanışma, eşitlik, paylaşma argümanları içeren söylemlerle sesleniyoruz örneğin. Oysa onların yaşatıldığı zeminde, dayanışma düşüncesinin karşıtı bir ideoloji ve kültür yeniden yeniden her vesileyle üretilmekte. Hem de gündelik hayatlarının en küçük hücresine kadar sinmiş bir biçimde. Onun için bugün insanları kendi zeminimize çağırmak yetmiyor. Önce zeminler arası mesafenin kısaltılması gerekli. Bunun için de ideolojik ve kültürel olarak, karşı zeminde delikler açılması ve kendi zeminimizin de yeniden tanımlanması gerekiyor. Ben o zeminde yaşayan insanların belli oranda ideolojik ve kültürel olarak değişime sokacak bir eylemliliğe girilmeden ve kendi kültürümüzde ciddi bir değişim yaşamadan, kurduğumuz politik zeminlerde kitleselleşme, kalıcılaşma sağlayabileceğimizi düşünmüyorum. Politik zeminlerimize çağırdığımız insanların yaşadığı zemini bir düşünür şöyle tanımlıyor: “Müjdeliyorum, yamyamlık dönemi artık bitmiştir. Çünkü insan insandan iğreniyor”
 

İLYAS: Özellikle bugünün dünyasında ve Türkiye'sinde genel olarak toplumun çok yukardan çekilmiş fotoğrafı bu bence. Oysa şöyle bir şey var; insanları harekete geçiren ve kendi kendilerine bağlıyan, sonuç itibariyle kendilerini ifade etmelerini gerektiren tarihsel olarak hep belirli düşünceler olmuş, belirli ideolojiler olmuştur. O ideolojiler insanları siyasal alanda ifade etmenin, kendilerini aynı zaman gerçekleştirmenin doğrudan ortamını oluşturmuştur. Bugün de aynı şey geçerlidir. Biz şöyle bir şey hiçbir zaman yapmadık: Bulunduğumuz yerden salt belirli bir düşünce oluşturup yukarıdan aşağıya basit bir biçimde pompalamaya çalışmadık. Tersine belirli bir nesnelliği, bizzat kendi içerisine girip dönüştürmeye çalıştık. Bunu belirli bir ideolojiyle yaptık. Toplumu politize etme, kendilerini gerçek anlamda ifade etmenin araçlarını doğrudan kendi yaşamı içerisine sokmaya çalıştık.

Oluşturulmuş düşüncenin basit bir tarzda yukarıdan aşağıya pompalanması biçiminde gerçekleşmedi. Şimdiye kadar ki mücadelelerin toplamı sonuç itibarıyla bir sınıf mücadelesi deneyimidir. Toplumun içerisinde bunların olumlu ve olumsuz yanları vardır. Sınıf mücadelesi deneyimi bugün Türkiye'de, kendisini olumsuz bir tarzda açığa çıkarıyor. 80 öncesi dönemde toplumu politize eden herhangi bir, politik ya da dış çelişkiler özellikle sınıf mücadelesi deneyimi olmadığı için çok daha kolay hareket edebiliyorlardı, hareket etme biçimlerini çok kolay siyasal iktidara doğrultabiliyorlardı. Bugün ise o doğrultuda harekete geçebilmenin çok değişik faktörleri, riskleri olabileceğini insanlar bizzat yaşadığı, bunun bilincine vardığı için, en genel anlamda sınıf mücadelesi deneyimine sahip olduğu için politikleşme kolay oluşuyor: Tersine politikleşme olgusu doğrudan kendi iç çelişkilerinin örgütlenmesi, bu örgütlenmenin de nesnelliğe denk düşen bir altematifle mümkün olabileceği gerçeği var: Genel anlamda toplumun politize olmaması, kabaca politik alandan uzak olması, kendi sorununa sahip çıkmaktan bile ürkmesi, genel anlamda depolitizasyon olgusu var. Ama bir politik varoluş içerisinde yaşıyor insanlar. Kendi içerisinde görece örgütlülükler yaşıyorlar; bu da politikanın (başka biçimde cereyan etmesidir. Ama bu nesnelliği dönüştürme çabasına biz sosyalistler şimdiye kadar hiç girmedik.

Toplum bir durağanlık içerisinde yaşıyor. Şimdi bu durağanlık ağırlıkla dinginlik, etkisizlik, parçalanma, dayanışmanın parçalanması gibi bir nesnelliği ortaya çıkarıyor. Bunun fotoğrafını çekip gerçeklik budur diye sunabilmek doğru değildir. Toplumları harekete geçiren üst düzeyde politik zemine çeken sınıf ideolojisi olmuştur. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyle olacak. Ama çok daha karmaşık biçimlerde olacak bu. Başlı başına bir tartışma konusu bence.
 

DENİZ: Soruna bu noktadan müdahale etmek istiyorum. Bu konuda aceleci kestirimlerde bulunmak bizi yanıltabilir. Hedefimiz karmaşıklığı bir an önce yalınlaştınp eyleme geçmek olsa da tahlil ederken oldukça serinkanlı olmaya ve geçici olanı teorikleştirmemeye çalışmalıyız. Şimdi bu zor bir konu. Durumun tespiti konusunda zaten kimse birbirinden farklı değil. Egemen sistem toplumu atomize etmeye çalışıyor, bunun için birey ve tüketim ideolojileri var. Gelinen noktada burjuvazi hegemonyasını kurmuş durumda. Bu tablodan nasıl çıkılabilir noktasında farklılıklar var ve bu farklılıkları abartmamak lazım. Bu kültür dönüştürülmeden, bu insan bilinci dönüştürülmeden gerçekten sosyalizm mücadelesi, iktidara yönelik mücadeleye dönüşemiyor. Sadece kültür politikasıyla, kültür içinden dönüştürülen bir şey midir, işte bu noktada ciddi bir tartışma yapılabilir. Politik örgütlenmelerden çekilip kültürel örgütlenmelerle bunu yapmak mümkün mü? Değil. Mahallelerde de, gençlik kesiminde de sosyalistlerin kitlelerle bütünleşme faaliyetlerine önem vermeleri gerekir. Bu faaliyetler apolitik faaliyetler değildir, politik faaliyetin kendisidir. Kitlelerle yaşam tarzları içerisinde buluşmak, isyanı oralardan örgütlemeye başlamak politik mücadelenin kendisidir. Farklı örgütlenmeleri gerektirebilir. Kültürel yaşamın içinden bir mücadele diye görülürse yanlışlık yapılır.

Burjuvazi hegemonyasını hiç de kültürel alandan sağlamadı. Kültür araçları geliştirdi, kültür politikası geliştirdi, iyi kültür yaptı, o kültürü benimsetti, durum böyle değil. Tam tersine Marks'ın tahlil ettiği alanlarda sağladığı üstünlüğü sayesinde kültürel hayatta da açık bir üstünlüğe dönüştürdü. Kollektif üretimin karşısında rekabetçi ve kâra dayalı üretim gelişme gösterdiği için bireysel kültürü baskın çıkarabildi. Bu noktadan çıkış kollektif sanat yaparak, kollektif kültür geliştirerek olamayacak. Kollektif kültür, toplum mücadelesinin içinde gelişebilecek. Kapitalizmin hegemonyası sosyalizm dikkate alındığında var. Burjuva ideolojisinin hegemonyası o kadar da güçlü değil. Sarsılmaz değil, kendisi şu anda sarsıntı içerisinde.

Milliyetçilik kapitalizmin geliştirdiği şeydir ama milliyetçilik, din vb. bütün dünya çapında değişik isyan noktalarını düşünürseniz, kapitalist ideolojinin de insanlığın geleceğine yönelik olarak, insanları (evet geleceğimiz bu ideoloji altında güzel, mutlu, müreffeh olacaktır !) ikna edemediğini görürsünüz. Kapitalizm niye yıkılmıyor sorusunu, kapitalizm kendini çok iyi yeniliyor diye yanıtlarsak çok eksik bir yanıt vermiş oluruz. Kendisini yeniledi, esneklik kazandı, kendisine gelen darbelere esneyerek yanıt verebilme özelliğini kazandı. Muhalefet hareketlerini de kendisinin esneyeceği noktaları tespit etmekte bir gösterge olarak kullanıyor bugün. Kapitalizm merkezi bunalımını çok hızlı bir şekilde bütün gövdeye yayıyor ve bunalımın etkisinden kurtulabiliyor. 1988 borsa krizi 1929 borsa krizinden çok daha’derindir. 29'larda yaşadığı sarsıntının on katını yaşadı 88'de. Ama yine de kapitalizmin bu krize rağmen yıkılmamasının önündeki en büyük engel ezilenlerin projelerinin iflas etmesidir. Kitleler bugün sosyalizmden uzaklaşırken, kapitalizme övgü yağdırmıyorlar, tam tersi çaresizlikten, çobansız yaşayamayacaklarından söz ediyorlar.

Sermayenin enternasyonalizmi diye bir olgu var. Bunun iktisadi temelleri var, siyasi temelleri var.

Tek tip olan bir enternasyonalizm var. Diyorlar ki sizin istediğiniz enternasyonalizm bu değil mi, alın size enternasyonalizm. Sermayenin enternasyonalizmi karşısında emekçilerin enternasyonalizminin gelişeceğini beklemek olasıdır. · Bizim, enternasyonalizmimizin nasıl bir şey olduğunu yeniden tanımlamamız gerekir. Yerel kültüre önem vermeliyiz ama genel evrensel kültür savaşımına da katılmalıyız. Kültürlerin tek tiplemesini değil, kaynaşmasını; bu kaynaşmanın içinde canlı bir kültürün olmasını istiyoruz.
 

KEMAL: Sosyalistler olarak en geniş kitle ile iletişim bozukluğumuz olduğunu kabul ediyorum. Bunun kodlama uyuşmazlığından kaynaklandığını düşünüyorum. Bizim, olguları, kavramları, düşünce sistematiğimizle yaptığımız kodlamayı ilettiğimizde çözecek alıcı bulamıyoruz. Zihinsel, fıkri faaliyetin maddi yaşamdan kopuk ele alınamayacağı bir gerçek. Yapılan sosyolojik ve psikolojik araştırmalarda ortaya çıkan gerçeklik şu ki, bunlar arasındaki iletişim tarzını belirleyen birçok yan faktör var. Bunların en önemlilerinin başında da maddi yaşam koşulları geliyor. Eğitim, gelir düzeyi, ideolojik etkilerin kendisinde yarattığı kavramlar belirleyici olabiliyor.

Bu yüzden sorunun salt ideolojik düzeyde bir takım girişimlerle çözülemeyeceğini düşünüyorum. Böyle bir şeyin gerçekleşmemesi için iki nedenin olduğunu düşünüyorum. Birincisi, ideolojinin üretiminde kullanılan aygıtlarla sosyalistler olarak birebir, göğüs göğüse çarpışmada yenik çıkacağımız çok net. 12 kanal karşısında kodlama düzeyi farklı olan radyo, TV kanalıyla savaşma Don Kişot'un savaşıyla özdeştir. Burjuva ideolojisinin kitlelerce kabul görmesinin en önemli nedeni maddi yaşamda da karşılıklarının olmasıdır. Sokakta, fabrikada, ailede bunun karşılıklarını buluyor. Sorunu şurdan tasarlıyorum: Söylediklerini yapman gerekiyor. Gönderdiğin ideolojik mesajlarla birlikte hareket etmen gerekir ki maddi zeminini oluşturabilesin. Sonunu öncelik sonralık ilişkisinden çıkartmak gerekiyor. Politikleşmiş ideolojik mücadele diye bir kavramlaştırmaya gidilebilinir.

Maddi zeminlerin yaratılacağı yerlerin esas olarak mahalleler olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki işyerinde birliktelik süresi 8 saat, üniversitede 3-4 saat ama yaşamın insanlarla ilişki kurma tarzı yani yüzyüze ilişki kurmanın, birşeyler yapabilmenin en uygun koşulları mahallelerde var. İnsanlar zamanlarının büyük bölümünü mahalle atmosferinde geçiriyorlar. İdeolojik anlamda genel düzlemdeki etkinliklerimizi oraya ulaştırmalıyız ama aynı zamanda oradaki çalışmaları, örgütlülükleri bu ideolojinin gönderdiği iletileri karşılayabilecek tarzda örgütlemek zorundayız. Bir yandan toplumsal dayanışmanın gereklilikleri ideolojik olarak insanlara kavratılmaya çalışılırken, aynı zamanda mahallede toplumsallaşma adına ne yapılıyorsa onu göstermek zorundayız.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org