Gençlik ve Mücadelesi Üzerine Zorunlu Gözlemler

Fahri Erdoğan

Üniversitelerde "örgütlü" mücadele yürüten gençliğin 80 sonrası çalışmalarına bakıldığında, sık sık "tepkisel" bir nitelikle karşılaşılacaktır. Mücadelenin niteliğinin "tepkisel" olması, "tepkisel"liğin niteliğinin de günlük pratiklere göre şekillenen bir mücadeleye dönüşmesine neden olmaktadır. Salt bir karşı koyuş, önceki mücadele sürecine özgü araçların tekrar yerlerine konma çabasıyla sınırlı kaldığı için "geçmişe öykünme"

  kompleksini aşamaınıştır. Bu yüzden bu karşılaşmalar benzer niteliklerle fakat farklı güncellikleri taşıyan noktalarda gerçekleşecektir.
 

"Ne Adına" mı, "Hangi İçerikle" mi?

Tepkisellik, beraberinde öykünmeyi de taşımıştır. Zira, içinde bulunduğıı koşulların açıklayıcı ifadesi üzerine yerleşmeyen bir hareket, kestirmeden gidip taklitçiliğin, öykünmeciliğin kapısını çalacaktır. Farklı ülke koşullarının özelinde gerçekleşen mücadele deneyimlerinin şablonunu çıkarıp aynen uygulamaya çabalayan bir anlayışla, farklı özellikler gösteren bir dönemin mücadele biçimlerinin şablonunu çıkarıp kendi koşullarında uygulamaya çabalayan bir anlayışın oturduğu zemin hiç kuşkusuz benzer özellikleri olan "öykünmeci" bir zemindir.

Öngörülen örgütlenme biçimlerinde (politik gençlik örgütü, dernek, anfi komiteleri vs.), politika üretim biçimi ve "ilişki" biçimlerinde, bir gözü takvime bakan eylemliliklerde kendini gösteren bu öykünme, örneğin, sivil faşist saldırıların deşifrasyonunda nostaljik açıklamalara kadar uzanmış ve bu haliyle de güncel pratiğin hizmetine sunulmuşken, "yeni" sayılabilecek radikal islamcı hareketler karşısında "GEÇMİŞTEN" yeterli örnekler bulamayarak yer yer telaşa kapılmıştır. "Öykünen", "öykünülen"i aşamadığı noktalarda iyi taklitler üretme telaşına ve kompleksine saplanır. Politikalarından nesnel hayatın gereksinimlerinin belirleyiciliği değil, kendi gerçekliğinin "niyetlerinden" oluşan ve yaşamda vücut bulamayan histeriler hakim olur.
"Kendi geçmişinde yaşamakla yetinen bir solculuk anlayışıyla takılıp kalındığı sürece, solculuk, kendi dar dünyasının hem öznesi hem de nesnesi olan bir garip tarikat özelliğini yaşar durur."

Gerek toplumla ve gerekse üniversite kesimleri ile girilen ilişkiler son derece kapalı gelişmiştir. Üniversite içinde ya da dışında kitle ile karşı karşıya gelişler kitle tarafından da meşru görülmeyen biçimlere bürünmüştür. Bu biçimlerin en çok uygulananı ise "forum" ya da "gösteri" olmuştur. Kitle ile olan bu karşılaşmalar her keresinde ondan biraz daha uzaklaşan ve muhtevası bir süre sonra kendi unsurları tarafından dahi anlamsızlaşan ve "hissedilmeyen" şekillerde yaşanmaya başlanmıştır.

Üniversite kitlesi karşısında düzene alternatif yapılanmalar oluşturamayan devrimci gençlik, siyasi kimliğini, kültürünü, zevklerini, anlayışını sadece kantinlerde oluşturduğu "akvaryumlarda" yaşamak durumunda kalmıştır. Karşı ideolojik saldırıları ve bu doğrultuda gelişen polis baskısını aşma manevrasına sahip olunamaması da bu daralmayı hızlandırmıştır.

Muhalif hareketlerde görülen 89 eylemlerinin kitlesel boyutu ise, 12 Eylül atmosferiyle kıyaslandığında olumlu özellikler taşımasına rağmen yukarıda söylenilenlerin kapı aralığında kalmaktan kurtulamamıştır. (Buraya kadar söylenilenler birer sonuçtur. Geçmişin mitolojik algılanışından insan malzemesine, sosyalist kültürden örgüt içi yapılanmaya kadar bir dizi nedenin ürünü olarak açığa çıkmıştır ve incelenmesi gereken ayrı bir tartışma konusunu oluşturduğu için de bu yazıda ayrıntılı olarak ele alınmamıştır.)
 

Politikanın Yaşamda Vücut Bulamaması

Burjuva ideolojilerinin nüfuz alanının alabildiğine genişlediği ve toplumun hemen her kesiminin bundan etkilendiği bir evrede, tirajı 2-3 bini geçmeyen yayınlar ve kantinlere hapsolmuş çalışma biçimleriyle, üniversitelerde ne gibi değişimlerin olduğu (!)/olabileceği açıktır. Burada "değişim" sözcüğünün üzerinde durulması gerekiyor, zira gençlik mücadelesinde "hemen" gerçekleşebilecek bir süreç olarak algılanıyor "değişim".

Üniversite gençliğinin verili bilinç düzeyi ve sistemle olan bağlarını aşma doğrultusunda onunla örtüşmeyen eylemlilikler sonucu "değişim", "değiştirme" çabası içinde olana karşı bir tepkiye bürünebiliyor. Bugünkü toplumsal ağ (sistem ve ilişkileri) doğru kavranmadığı ve ideolojik-teorik-kültürel düzeyde ciddi bir hesaplaşma yaşanmadığı sürece, sistemden baskılanan, düşüncesi güdülen insanla örgütlü bir ilişki kurabilmek, "değişime" yönelebilmek güçtür. Sosyal arayışını devrimci dinamiklerde değil de, geri düzeyde (memleketçilik, takım taraftarlığı, dini bağlar vs.) cemaat ilişkileriyle sürdürmeye çalışan insanla devrimcileıin bağ kuramamasının temel nedeni, devrimcilerin toplumsal yaşam içinde sosyal, kültürel, ideolojik, teorik ve politik düzeylerde cisimleşememiş olmalarıdır.

Toplumsal yaşamın üretilmesinde belirleyici fonksiyon olamayan, kendi dışında herşeyin seyirlik nesneler haline getirilmesi karşısında atomize olan insan, yalnızdır. İşbölümü nedeniyle yalnızdır. Tüketim kölesi olması nedeniyle yalnızdır. Kendini ifade edecek kanalları bulamadığı, sadece sunulanı beklediği ve sunulduğu biçimde tükettiği için yalnızdır. Örgütlü bir güç olamadığı ve örgütlenmiş sosyal ilişkiler içinde yer alamadığı için yalnızdır. İnsana karşı yapılan savaşım nedeniyle yalnızdır. Dışında kalan herşey onun için cehennemdir. Hem doğa hem de insan, atomize olan bireyin karşıtı haline geldiği için yalnızdır.

Toplumsal yaşam içinde bulunan bütün insanlarda bu yalnızlık olgusu şu ya da bu biçimiyle mevcuttur. 12 Eylül faşizminin baskı ve zor uygulamalarıyla bütünleşen depolitizasyon, pasifikasyon, kültürel dejenerasyon ve bilimum politikalar neticesinde tarihsiz ve toplumsuz atomize insan nesli yetiştirilmiştir. Bu çok yönlü saldırılarla kuşatılan nesil, kendisine sunulan pasif özgürlük alanı içinde sınırlandırılmıştır.

Burjuva toplumunda yaşayan bireyin kimi zaman zor yoluyla kimi zaman da zor dışı yöntemlerle düzene uyum sağlayan insanlar haline getirilmeye çalışıldığı bilinen bir gerçekliktir. Zor yöntemleri bilindiği üzere baskı ve terörün açıkça uygulanmaya konulduğu dönemlerin aracıdır. Bununla birlikte baskı ve terör kadar zor dışı yöntemler de, düzene muhalif güçleri etkisizleştirmede yaygın olarak kullanılmaktadır. Ve zor dışı yöntemlerin en etkilisi olan ideolojik hegemonyanın sağlanması çabası, insanları kendi nesnellikleri dışında yaşatmayı ve onların kendilerini tanımlamalarını engellemeyi hedefler. Bu saldırılarla kitlelerin sürüklenip geldikleri yer, egemen yapının yeniden üretildiği yerdir. Gerek üretim sürecinde, gerek dolaşım sürecinde ve en önemlisi toplumsal ilişkilerin belirlenmesinde (yaşam kültürü, ideoloji, etik vb.) insanlar toplumsal bir özne olma konumundan bütünüyle uzaklaşmakta, sunulma ve kabullenme fiilleri ile gerçekleşen bu eylemlilikle birlikte doğal olarak tüketici "nesne"leşmektedir. Nesneleşmekten kastettiğimiz, katılımı dışlayan bir "seyir" ilişkisidir.

Bunların üniversiteyle ya da üniversitelilerle ilişkisi nedir denilebilir. Sosyalizmin bir tarihsel döneminin yenilgiyle kapandığı, teknolojik gelişkenliğin hızla ilerlediği, toplumsal muhalefetin cılız olduğu bugünkü dünyada egemen ideoloji soğuk savaş dönemindeki gibi, insanları bir karşıtına göre koşullayıp kendi yanında yer alması için biçimlendirmeye çalışmamaktadır. Artık o, ideolojisiz insan istemektedir. Direkt kendisinden olmayan ama hiç bir zaman da kendisine karşı politik bir saf seçmeyecek olan bir insan. Kuşkusuz bu insan tipi dolaylı olarak, sistemin devamı ve yeniden üretimi yanında yer almaktadır.

Bu insan, bırakın düzene alternatif devrimci bir ideolojinin yanında yer almayı, düzen içi politik faaliyetlere bile seyirci kalmaktadır. Egemen ideoloji, yaratmayı başardığı bu nötr insanın boş zamanlarını dahi yine kendi yarattığı çeşitli araçlar vasıtasıyla sömürmektedir. Onların insanlığı sömürülerek, insanca özlemlerinden giderek arındırılmakta, tarihsiz-geleceksiz bir toplum oluşturulmaktadır. İşte üniversiteler de bu dolaşım ağındaki "ideolojik aygıt" misyonuna göre yeniden biçimlendirilmişlerdir. Toplumsal ilişkilerin üstünde ve ondan ayrı değildir üniversiteler.

Var olan kültür ve davranış biçimleri değişmediği sürece, devrimcilerin kullandıkları politik argümanların üniversiteliler tarafından algılanması güç olacaktır. Ve yine, hem politikadan hem de insanca özlemlerinden arındırılan bu toplulukla, politik mesajlarla ilişkiye girildiğinde yeterli cevap alınamayacaktır. Bu insan tipini değiştirecek bir politika yapma tarzını, zeminini ve eylemliliğini ortaya koyamayan bir gençlik hareketinin kitleselleşme, kalıcılaşma ve kendini yeniden üretme şansı çok fazla olmayacaktır.
 

Tanımsız Bir "Yeni" Değil, Tanımlı Bir "Bugün"

Bugünkü üniversiteler ile idealize ettiğimiz üniversite modeli arasındaki mesafe kuşkusuz kısa sürede kapatılabilecek bir mesafe değildir. Unsurlarında var olan bilinç düzeyinin, kültürel yapılarının ve yaşama biçimlerinin egemen ideoloji tarafından biçimlendirildiği bugünkü atmosfere sahip üniversitelerde atılacak devrimci-demokratik adımların ancak ve ancak bu kuşatmalar karşısında ideolojik-teorik, kültürel bir üstünlük sağlandığı oranda başarı şansını yakalayabileceğini belirtmiştik. Bahsedilen kültürel değişim sürecinin birtakım kol faaliyetleri sürdürmek, dergiler çıkarıp sonra da bunları merkezileştirmeye çalışmakla halledilemeyeceği açıktır. Çünkü bu kuşatmayı yarabilmenin rotası okuldan ülkeye değil, ülkeden okula olacaktır. Olayı bir rota olmaktan çıkaracak olursak; üniversitelerde verilecek mücadelenin karakterinin, ülkede gelişen dinamiğe göre şekilleneceğini ve aynı zamanda da dinamiğin bir parçası olacağını, geneli etkileyebileceğini söylemek mümkün. Buradan çıkarılacak sonuç "bekle ve gör" değil, genelden etkilenen bir üniversitede verdiğin/vereceğin mücadelelerle "genelle bütünleş" olmalıdır.

Stratejik tartışmalar bir yana, üniversitelerde günün gerçekliğini yakalayan, öğrenci gençliğin "hissettiği" sorunları kavrayan, süreci sadece kendi içinde değil öğrenci kitlesiyle de tartışabilen, akademik sorunlarda "sessiz" kalmayan, MONOLİTİK bir yapılanma yerine çoksesliliği öne çıkaran ve bunun ihtiyacı olan kültürel-sosyal ortamları oluşturan/oluşturmayı önüne koyan ve bir ÖĞRENCİ HAREKETLİLİĞİNE doğru evrilen yanyana gelişler esas alınmalıdır. Öğrenci hareketliliğini bir "zemin" olarak görmek gerekiyor.

Bu hareketliliğin niteliğini ise kuşkusuz "zemin"de yapılan çalışmalar belirleyecektir. Gelişmeleri kendi dışında ögelerle (kişide, kollektifte, mecliste vs.) arayan ve kendini gelişim sürecinin öznesi olarak görmeyen, özgüvenini özbenliğine olan güvenden almayan ve bu nedenlerden dolayı da atıl, edilgen ve iradesiz kalan bir kültürü değiştirmeyi içinde taşımalıdır bu yanyana gelişler. Çalışmaların ne adına yapıldığı değil, ne için ve hangi içerikle yapıldığıdır önemli olan. Ve gerek tartışma süreci içinde yer alan insanların, gerekse gençlik mücadelesine katılan insanların "ben tartışma süreciyim, tartışma süreci benim", "ben gençlik mücadelesiyim, gençlik mücadelesi benim" diyecekleri bir ruh haline -kültüre- kavuşmaları gerekiyor.

Bu nedenle önümüze çıkacak politik sorunların çözümlerinde iki temel eksenimiz olmalıdır: Birincisi, varolan egemen ideolojik ve kültürel hegemonyayı kıracak bir içeriğe, ikincisi ise kendi kültürümüzü değiştirecek bir tarza sahip olunması. Bu ikisini birleştirebildiğimiz oranda politikanın en temel unsurları olan kitleselleşmek, kalıcılaşmak ve kendini yeniden üretmeyi başarabiliriz.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org