Türkiye: Ankara Devrimci Yol Davasının Geçmişi (*)

Uluslararası Af Örgütü
27 Haziran 1988

Türkiye'nin 67 ilinden son dördünde de 19 Temmuz 1987'de sıkıyönetimin kaldırılmış olmasına karşın, yüzlerce sivil sanığın askeri mahkemelerde yargılanmasına Mayıs 1988'de devam edildi. 6 Nisan 1988'de Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan rakamlara göre halen 5.309 sivil askeri mahkemelerde yargılanmaktadır, 1.392'si gözaltında tutulmaktadır.

  Bu davalardan biri, yasadışı Devrimci Yol örgütüne üye oldukları iddia edilen 723 kişinin Ankara Askeri Mahkemesindeki davasıdır. Dev-Yol katı örgütlenmiş bir örgüt değildir, sendikalarda ve öteki meslek örgütlerinde birçok destekçisi vardır. Resmi üyeliği bulunmamaktadır ve aynı adla yayınlanan yayın organındaki görüşleri benimseyen kişiler üyelerini oluştururlar. 1980 Eylül darbesine kadar bu gazete yasaldı, birçok başka siyasal yayın organıyla aynı durumdaydı. Gazete ve destekleyicileri şiddete karşı çıkmıyorlardı, fakat ‘direniş komiteleri' düşüncesi çerçevesinde bir savunma siyaseti yürütmeye çalışıyorlardı. 'Bozkurtlar' adıyla bilinen sağ kanat militanların saldırılarına karşı durmak bunların hedefleriydi.

Sanıkların büyük çoğunluğu 1980 sonunda ve 1981'in başlarında gözaltına alınmışlardır. 1980 Eylülü'ndeki askeri darbeden sonra Kasım 1980-Eylül 1981 tarihleri arasında gözaltı süresi 90 güne çıkartılmıştı. (Şu anda 15 gündür). Ankara Dev-Yol davasındaki sanıkların hemen hepsi sorgulanmaları sırasında işkence görmüşlerdir ve ifadelerinde Ankara'da DAL (Derin Araştırma Laboratuarı) olarak bilinen özel bir işkence merkezinden bahsetmişlerdir.

1981 Şubatının başında, Ankara sıkıyönetim kumandanı Recep Ergun "Devrimci Yol'un merkez komitesinin tutuklandığını ve hainlerin hakettikleri cezayı bekledikleri"ni bildirmiştir. 26 Şubat 1982'de askeri savcı, Ankara Askeri Mahkemesine 1.319 sayfalık iddianamesini sundu. 204 dosya yazılı belge de kamyonla
mahkemeye getirilmişti.

Fakat dava 18 Ekim 1982'ye kadar başlamadı. Başlangıçta 418'i gözaltında tutulan 547 sanığı vardı, 186'sı için ölüm cezası istenmekteydi. Bazı sanıklar ilk duruşmaya çağrılmadılar çünkü yargıçlar bunların çoğunluğun bulunduğu Mamak Askeri Cezaevinde değil, sivil hapishanelerde olduklarını bilmiyorlardı.

İddianamenin okunmasından sonra 6 Aralık 1982’de sanıklar ifade vermeye başladılar. Fakat sanık avukatları dilekçe vererek müvekkillerinin yalnız ilk sorgulama sırasında işkence görmekle kalmadıklarını, hapse konulduktan sonra da sorgulama için tekrar işkenceye alındıklarını ileri sürerek davanın ertelenmesini istediler. Bu koşullar altında alınan ifadelerin kanıt olarak kullanılamayacağını ileri süren avukatlar iddianamenin yeniden yazılmasını talep ettiler. Ankara Askeri Mahkemesi avukatların isteklerini reddetti.

1 numaralı sanık Oğuzhan Müftüoğlu ifadesine bu duruşmada başladı. Belindeki acıdan dolayı oturmasına izin verilmesini istedi. İlk verdiği on yedi sayfalık ifadenin polis tarafından yok edildiğini ve onun yerine polis tarafından yazdırılan ifadenin koyulduğunu söyledi. 13 aralık 1982'de 2 numaralı sanık Ali Alfatlı konuştu:

"Ben 16 Şubat 1981’de gözaltına alındım (Merkez komitenin bütün üyeleri daha önce gözaltına alınmışlardı). Karakolda beni soydular ve üstüme basınçlı su sıktılar. Ayrıca tavandan asarak gövdemin çeşitli yerlerinden elektrik verdiler. Belirli bir bölgenin sorumlusu olmakla beni suçlayarak en az üç, dört kişi öldürmüş olmam gerektiğini iddia ettiler... İşkence, ifadem yazıldıktan sonra da devam etti. Başta gelen işkencecilerden biri Kemal Yazıcıoğlu’ydu. Onu gördüm. Üstüme su sıkılırken gözümdeki bağ düştü. Kemal Yazıcıoğlu’nu öğrenciliğimden tanırım. Bana daha önce de işkence yapmıştı. MHP'li olduğu bilinir... Hapiste de aynı muamele devam etti. Hapishanede gözlerim bağlı ve dayak altında sorguya çekildim. Mehmet Ali Yılmaz tanıktır".

Bu ifadenin ve öteki işkence iddialarının soruşturulduğuna ilişkin bir işaret yoktur, yalnızca bir işkence iddiası soruşturulmuş ve beraatle sonuçlanmıştır. 17 Aralık 1982'de bir başka sanık, Ali Başpınar da işkence gördüğünü söyledi. 20 Aralık 1982'de Akın Dirik işkence gördüğünü söyleyince mahkeme başkanı yargıç Ekrem Çelenk'in tepkisi şöyle oldu: "Solcular ve sağcılar hep işkenceden sözediyorlar. Burası işkenceyi araştırma yeri değil."

Sonraki sanık Melih Pekdemir de 22 Aralık 1982 duruşmasında tekrar işkence altında alınan ifadelerin geçerliliği sorusunu gündeme getirdi. Mevcut hapishane koşullarında savunmasını hazırlama olanağının olmadığını söyledi ve şöyle devam etti:

"İki yıl, tecritte tutuldum. İki yatak bulunan dört metrekarelik hücrede 24 saat dört kişi tutuluyor. Ancak biri kalkınca öteki yatma olanağı buluyordu."

Özellikle merkez komite üyesi oldukları iddia edilen yedi kişi (Oğuzhan Müftüoğlu, Nasuh Mitap, Melih Pekdemir, Ali Alfattı, Mehmet Ali Yılmaz, Ali Başpınar ve Akın Dirik) Mamak Askeri Hapishanesinde altı yıldan uzun süreyle bu koşullar altında tutulmuşlardı. Ancak 1987'nin başından itibaren koğuşlara alındılar ve açık havaya çıkarıldılar. Mamak Askeri Hapishanesi 1980 Eylül darbesinden beri mahpusların sürekli dövüldüğünün bildirildiği yer olmuştur.

Davanın adilliği açısından işkencelerin düşürdüğü gölge, farklı koşullarda aynı suçlamalarla suçlanan farklı grupların yargılandığı bu dava özellikle dikkat çekici olmuştur. En azından iki örnekde iki ayrı grup sanık iki ayrı biçimde anlatılan bir öldürme olayından sorumlu tutulmaktadırlar. Ankara'da Ali Özaydın'ın öldürülmesinden Atilla Kılıç ve iki arkadaşı sorumlu tutulurken, gene Ankara Dev-Yol davasında sanık olan Zeynel Abidin Çayır ve iki arkadaşı da aynı cinayetle suçlanmaktadır.

En azından (davanın sonuna doğru sözkonusu edilmiş olan 90 cinayetten) sekizi polisin aldığı ifadelere dayandırılarak farklı anlatımlarla iddiaya konu edilmiştir. 8 Mayıs 1988 tarihli 2000'e Doğru dergisi dava konusu 400 olaydan 103'ünün farklı anlatımlarla farklı sanıklar için ileri sürüldüğünü yazmaktadır.

Yargıç Ekrem Çelenek, duyduğu çok fazla işkence iddiasından sonra, bir aşamada, işkenceye karşı sesini yükseltmek zorunluluğu duymuştur. 13 Temmuz 1983'de ifade veren 152 numaralı sanık Ayşe Gülay Özdemir'in son sözleri şöyleydi:

"Ya polisin aldığı ifadeler kullanılmamalıdır veya işkence meşrudur."

Yargıç Çelenk şu yanıtı vermiştir: "İşkence meşru değildir. Hukukta yeri yoktur. Hiç bir uygar insan onu savunamaz." Sonra işkence iddialarına son vermeye çalışmıştır.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 380. ve Askeri Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 143/5. maddesine dayanarak mahkeme, 29 Temmuz 1983’de mahkeme salonu dışında sanıklara yapılanların mahkemenin işi olmadığını kararlaştırmıştır. Bu duruşma sırasında, sanık Sabahat Jale Artun mahkemeye getirilirken kötü muamele gördüğünü ve hastaneye sevkini istemişti.

Bu sırada Ankara Dev-Yol üyesi oldukları iddiasıyla yargılanan başka sanıkların davalarının da birleştirilmesiyle sanık sayısı artmıştır. 1984 başlarında sanık sayısı 700'ü aşmış ve istenen ölüm cezası sayısı 213'e çıkmıştır.

Askeri Savcı,1987 sonunda iddianamesini okumaya başladı ve bu 43 gün sürdü. 4 Mayıs 1988'de okuma bitti, 723 sanıktan 74'ü için ölüm cezası istiyor, 13 sanık için 10-20 yıl arası hapis, 3 sanık için 8-12 yıl hapis, 136'sı için 5-15 yıl hapis, 198'i için 5-10 yıl hapis, 68'i için 3-5 yıl hapis ve 172 sanığın beraatini istiyordu. Bazı sanıkların (bazıları gözaltında ölmüşlerdi) davalarının düşmesini, bazılarının da davalarının ayrılmasını veya başka mahkemece görülmesini istedi. 1 Temmuz'daki duruşmadan sonra dava 17 Temmuz 1988’e atıldı. Gene de ana savunmanın Temmuz-Ağustos 1988'den önce başlıyabileceği beklenmiyor, karara varılması da ancak yıl sonuna doğru mümkün olabilir.

Askeri savcı, son konuşmasında polis tarafından alınan ifadelerin özellikle sanıkların son ifadeleriyle çelişiyorlarsa, kanıt olarak kullanılabileceği üstünde durdu. Dolayısıyla işkence altında alınan ifadeler mahkemenin ana kanıtları arasında olacaktır. 2000'e Doğru dergisinde kendisi de hukukçu olan sanık Oğuzhan Müftüoğlu 8 Mayıs 1988'de yazdığı yazısında, 1980'lerde askeri mahkemelerdeki duruşmaların Türkiye’nin l988 Nisanında kabul ettiği BM işkenceye, öteki acımasız insanlıkdışı ve küçük düşürücü muamele ve cezalandırmaya karşı sözleşmenin 15. maddesiyle çelişki içinde olduğunu söylemektedir. 15. madde işkence altında alınan ifadelerin kanıt olarak kullanılmasını yasaklamaktadır. Ayrıca Türkiye'nin 1982 Anayasasının 90. maddesi de kabul edilen uluslararası hükümlerin ulusal hukuk olarak bağlayıcılığı bulunduğu hükmünü taşımaktadır.
 

BEKLENEN CEZALAR

Türkiye'de askeri mahkemelerin mevcut tutumlarından kararın ne olabileceğine ilişkin işaretler edinilmektedir. Benzer davalarla yapılan karşılaştırmalar öteki askeri mahkemelerin işkence iddiaları karşısındaki tavrının ne olduğunu ve işkence altında alınan ifadelerle idam cezaları verebildiklerini ortaya koymuştur.

1982'de Erzincan Askeri Mahkemesinde 212 sanıklı Dev-Yol üyesi oldukları iddia edilen kişilerin davası başladı. Giresun bölgesindeki olaylardan suçlu tutulmaktaydılar. Askeri savcı başlangıçta 22 ölüm cezası istedi, aralarında önder olduğu iddia edilen Ersin Ergün Keleş de vardı.

24 Ocak 1984'de Ersin Ergün Keleş de dahil olmak üzere 16 sanık Türk Ceza Kanununun 'anayasal düzeni zorla değiştirme girişimi' suçuyla ilgili 146/1. maddesinden ölüm cezasına çarptırıldılar. Ölüm cezalarının sekizi hapse çevrildi. Kalan sekiz ölüm cezasından üçü Temmuz 1986'da Askeri Yargıtay tarafından onandı, beşi ise soruşturmanın yetersizliği nedeniyle bozuldu. Ersin Ergün Keleş yeniden yargılanan beş kişi arasındaydı ve 9 Mayıs 1988'de mahkeme onunla ve öteki üç kişiyle ilgili kararını ömür boyu hapse çevirdi. Beşinci Recep Hisar tekrar ölüm cezası almıştı.

25 Ekim 1982 tarihli duruşmada Ersin Ergün Keleş şu konuşmayı yaptı:

"Samsun'da 1981 Temmuzunun ilk haftasında tutuklandım. Önce Samsun'daki alaya götürüldüm. Garnizonun girişinde gözlerimi bağladılar. Kokudan temizleme malzemelerinin bulunduğu depoya götürüldüğümü anladım. Orada dövüldüm. Sonra 50-60 metre öteye işkence gördüğüm yere götürüldüm. Orda falakaya yatırıldım, bana elektrik verdiler ve demir kafese koydular. Gözlerim hala bağlıydı.

Bir zaman sonra beni Trabzon Emniyet Müdürlüğüne götürdüler. Orda dizlerime, kollarıma ve başıma vurdular. Sonra tekrar Samsun'a götürüldüm ve işkence orda devam etti. Ne zaman uzanmak ve uyumak istesem coplarla vuruyor ve beni hücremde uyanık tutuyorlardı. Bu 20-25 gün sürdü. Bu süre içinde gözlerimdeki bağı çıkarmadılar. Sonra Trabzon Boztepe tutukevine ordan da Trabzon Askeri Hastanesine götürüldüm. İşkence izleri belirgindi, fakat doktor tedavi edebileceğini ama rapor veremiyeceğini söyledi. Ona Hipokrat yeminini anımsattım ama işkence ve şiddet izleri için belge vermedi."

Aynı duruşmada Ersin Ergün Keleş, aşırı sağın saldırılarının 1970'lerde nasıl arttığını ve kendisinin de başka birçokları gibi kendisini nasıl korumaya çalıştığını anlattı. Kendisinin silah sahibi olmadığını, fakat saldırılara karşı korunmak için bunun zorunluluk olduğunu söyledi. Devrimci Yo1 gazetesini okuduğunu ve anti-faşist görüşünü benimsediğini kabul etti "Fakat Dev-Yol diye bir örgüt bilmiyorum ve buna katılmadım" dedi.

12 Kasım 1982'de Giresun Dev-Yol davasının başka sanıkları da işkence iddialarında bulundular. Ersin Ergün Keleş gibi başlangıçta ölüm cezasına çarptırılmış olan Temel Kerimoğlu, 15 Ağustos 981'de askeri savcının bürosuna götürüldüğünü söyledi. Savcı, sorgulamaksızın Kerimoğlu'nun ifadesini yazmıştı. İşkence iddiaları karşısında, Temel Kerimoğlu Giresun sağlık merkezine götürüldü, fakat kendi ifadesine göre arabanın içinde tutuldu ve raporunda ne yazılı olduğunu bilmiyor.

Ölüm cezası yaşı küçük olduğu için 16 yıl sekiz ay hapse çevrilen Fahrettin Demiral 12 Kasım 1982'de mahkemede şunları söyledi:

"Giresun polisi tarafından gözaltına alındım ve öteki sanıkların ayrıntısıyla anlattığı gibi işkence gördüm. Ne zaman kendime gelsem işkence yeniden başlıyordu. Sonunda kahveye ateş ettiğimi söyledim. Bu sefer "sen o zaman on beş yaşındaydın nasıl ateş edebilirsin?" dediler. O zaman bana niçin işkence yaptıklarını sordum. Benden Osman Baran Can, Tarık Uygun, Zeki Subaşı, İbrahim Kıranlı ve Hikmet Üzer'i suçlamamı istiyorlardı... Sonunda hazırladıkları senaryoya uygun bir ifadeyi imzaladım ve işkenceden kurtulabilmek için daha gerçekçi görülmesi amacıyla kendimde bazı eklemeler yaptım. Elimle dört sayfalık ifade yazdım ve işkence bitti."
Fahrettin Demiral'ın haklarında ifade verdiği Osman Baran Can, Tarık Uygun ve Hikmet Üzer ölüme mahkum edilmişlerdi (daha sonra yeniden yargılandılar ve cezaları ömür boyu hapse çevrildi). İbrahim Kıranlı'nın ölüm cezası ilk mahkemenin sonunda ömür boyu hapse çevrildi.

Erzincan 2 numaralı Askeri Mahkemesinin 24 Ocak 1984 tarihli kararında işkence iddialarının asılsız olduğu yazılıydı (sayfa 169-177). Yargıçlar hiçbir sanığın işkence görmemiş oldukları sonucuna varıyorlardı çünkü:

- tıbbi raporlarda bir kanıt yoktu,

- işkence iddiaları ya soruşturma aşamasında düşmüş veya işkenceciler beraat etmişlerdi.

Mahkemenin kararına göre, işkence gören biri polisin hazırladığı senaryoya göre hazırlanan ifadesini imzalardı ve bu ifadelerde çelişkiler olamazdı. Dolayısıyla polise itirafda bulunmayan kişilerin bile işkence iddiasında bulunması ve ifadelerin birçok çelişkiler taşıması karşısında, yargıçların kanısına göre, işkence yapılmadığı kanıtlanmış olmaktaydı.

Mahkemenin açıklaması, askeri darbeden sonra siyasal sanıklar tarafından çok sayıda işkence iddiasının ortaya atılmasının Türk devletinin dışarıda itibarını sarsmak amacı taşıdığı yolundaki resmi görüşle uyuştuğu görülmektedir. Erzincan Askeri Mahkemesinin vardığı sonuç şöyledir:

"Bu örgütün desteğiyle kurulan bazı örgütler bu tür iddialarda bulunarak yalnız Türkiye'nin içinde değil, fakat dışında da gürültü koparıyorlar". (sayfa 170).
 

ASKERİ MAHKEMELERDE ADİL OLMAYAN YARGILAMA

3 Ekim 1986'da yayınlanan Türkiye'de Siyasal Suçluların Adil olmayan Yargılanması (AI Index: EUR 44/22/86) başlıklı uluslararası Af Örgütü raporu, Aralık 1978'de sıkıyönetim ilan edildikten sonra 48.000 siyasal suçlunun adil olmayan yargılanmalar sonucu hapse veya ölüm cezalarına çarptırıldığı sonucuna varılmıştır. Bu sonuç özellikle Türkiye'nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesine dayandırılmıştır. Raporun bulgularına göre:

| askeri mahkemeler, hukuk ve uygulama açısından yürütme gücünden bağımsız değillerdir,

| sanıklari savunan avukatlar birçok yolla özellikle müvekkilleriyle gör]şme olanaklarının sınırlanması ve özel görüşme olanağı tanınmamasıyla engellenmekte ve kendilerine zorluk çıkartılmaktadır,

| siyasal suçlarla suçlanan gözaltına alınan kişiler, aşırı uzun davalara, birçok durumda beş yıldan uzun süren göz altı sürelerine maruz kalmaktadırlar,

| siyasal suçluları yargılayan askeri mahkemeler, sanıkların, ifadelerin işkence altında alındığı iddialarını araştımakta sürekli başansız kalmışlardır.

Ankara ve Giresun Dev-Yol davaları yukarıda sayılan eksiklik ve kusurları taşımaktadırlar. Ayrıca iki Dev-Yol davası da dahil olmak üzere, askeri mahkemelerdeki davalar, hukuk karşısında eşitlik gerektiren temel ilkenin de ihlalidir.

Türkiye'deki mevcut yasal düzene göre, aynı suçla suçlanan iki kişi farklı türde mahkemelerde yargılanabilmekte ve mahkum olduklarında farklı cezalar alabilmektedirler. Aralık 1978 ve Mayıs 1984 arasında siyasal suç işlediğinden kuşkulanılan ve sıkıyönetim kaldırılmadan önce gözaltına alınan bir kimse askeri mahkemede yargılanacaktır. 1402 sayılı Sıkıyönetim yasasına göre, 17/l. madde gereği sıkıyönetimin ilanından sonra işlenen suçlar için cezalar en az üçte bir oranında artırılmaktadır. Askeri mahkemeler kural olarak cezaları siyasal suçlular için %50 artırmışlardır.

Eğer bir kimse sıkıyönetim kaldırıldıktan sonra gözaltına alınırsa, aynı dönemde aynı suçu bile işlemiş olsa, sivil mahkemede yargılanır ve askeri mahkemede hüküm giyen kişiden çok daha az ceza görür.

(*) Türkiye Sorunları 7, sayı: 3, Haziran 1989


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org