|
|
|
|
4. TÜRKİYEDE KÜÇÜK AMERİKA Türkiye'nin emperyalizmin güdümüne girmesinin bir diğer yönü, ekonomik ve siyasi bağımlılıktır. Özellikle DP'nin iktidara gelmesinden sonra Türkiye'de Batı Sistemi doğrultusunda ve ABD'nin (emperyalizmin) kontrolü altında bir ekonomik ve siyasal sistem geliştirme politikalarının büyük bir hızla uygulamaya konulduğu görülmüştür. Türkiye'de 1950'ler sonrasında alınan her türlü ekonomik ve siyasal kararın arkasında şu veya bu biçimde IMF, OECD vb... emperyalist kuruluşların parmağı vardır. Bütün bunlar göz önüne alınmaksızın, "bağımsızlık" konusunda herhangi bir tartışmayı sürdürebilmek olanaksızdır. |
![]() |
|
Çünkü, IMF, OECD vb... kuruluşlardan yerli tekellere
uzanan bir zincir, bir anlamda; görünürde hükümetler tarafından yürütülen
ekonomik ve politik uygulamaların ardındaki asıl gücü oluşturmaktadır. Bu
nedenle, Türkiye'nin içine sürüklendiği bu durum, ABD Emperyalizminin
II.Dünya Savaşı sonrasında gündeme getirdiği, yeni-sömürgecilik
politikaları içinde ele alınmalıdır.
II.Dünya Savaşı faşizmin yenilgisiyle sonuçlandığından, ABD, emperyalist ülkeler arası ilişkilerde belirleyici güç haline geldi. Savaş sonrasında birçok Avrupa ülkesinde sosyalistlerin iktidara gelmesine paralel olarak, emperyalist-kapitalist ülkeler de kendi aralarındaki ilişkileri belli bir sistem çatısı altında düzenlediler. Savaş yıllarında büyük bir sermaye birikimi elde eden ABD'de, üretim kapasitesi fazlalığı ve yüksek ücretler nedeniyle kâr oranlarının azalması, Büyük Bunalım ve savaş nedeniyle yaygınlaşan kapalı ekonomilerin yıkılmasını ve dünya ekonomisinin yeniden düzenlenmesini gerekli kılan zorlayıcı bir faktör oluşturuyordu. Böylece, başını ABD'nin çektiği yeni bir uluslararası iş bölümünün oluşturulması gündeme geldi. ABD bir yandan savaş yıkımına uğrayan Avrupa'daki kapitalist ülkelerin imarını gündemine alırken, diğer yandan sömürge ülkelerde üretken yatırım alanlarına sermaye akıtarak, bu ülkeleri de uluslararası iş bölümünün içine alacak politikalar geliştirdi. Bunun yanı sıra emperyalist ülkeler arası ilişkilerde yeni bir iç örgütlenmenin ve emperyalist ülkelerle sömürge ülkeler arasındaki ilişkileri düzenleyecek yeni örgütlenmelerin gündeme gelmesi, uluslararası bir sistemin kurulmasmın en önemli yönlerini oluşturur. IMF, OECD, GATT gibi kuruluşlar, özellikle ekonomik planda bu ilişkilerin örgütlenme araçlarıdır. Bütün bu düzenlemelerle birlikte, kapitalizm, dünya çapında uzunca bir süre büyüme ve refah artışları dönemi yaşadı. Çokuluslu şirketler, bütün dünya ülkelerini bir ağ gibi sararak pazar olanaklarını ve kârlarını büyük oranda artırdılar. ABD, içte ekonomisini daha fazla askerileştirirken, dışta yeni sömürgecilik politikalarına yöneldi. Ve bu politikaya bağlı olarak az gelişmiş ülkelerde emperyalizme bağımlı ve yukarıdan aşağıya gelişen çarpık bir kapitalistleşme süreci gündeme geldi. Türkiye 1940'lardan itibaren emperyalizmin yeni sömürgecilik ilişkileri içine girerken, o döneme kadar devlet eliyle güçlendirilmiş bulunan bir "yerli" sermaye grubu bulunuyordu. Daha çok ticaret burjuvazisi niteliğindeki bu kesim, özellikle savaş döneminde (karaborsa, spekülasyon vb... yollardan) bir kat daha palazlandıktan sonra, hızla ülkeye girmekte olan yabancı sermaye ile işbirliğine yöneldi. Ülkede çarpık bir sanayileşme geliştikçe, bu kesim, yabancı tekellerin ortağı durumundaki bir yerli tekelci grup olarak giderek güç kazandı; ve ülke yönetimleri üzerinde artan bir etkinlik sağladı. Emperyalizme doğrudan çıkar bağlarıyla bağlı olan bu tekelci burjuvazinin siyasal iktidarlar üzerindeki etkinliği, aynı zamanda onların kopmaz bağlarla bağlandıkları uluslararası tekellerin de ülke yönetimleri üzerindeki egemenlikleri olarak ortaya çıktı. Öte yandan, adeta yabancı tekellerin Türkiye'deki bir acentası durumunda bulunan bu sınıf, yerli tekelci burjuvazi, iç siyasetteki Amerikan işbirlikçisi politikaların, kozmopolit kültürün, sömürgelere has işbirlikçi-kölelik ruhunun yayılışının içimizdeki en önemli kaynağını oluşturmuştur. Daha 1950 Ağustos'unda Dünya Bankası kredileriyle Türkiye'de etkin bir özel sermaye grubu oluşturmak için Türkiye Sinai Kalkınma Bankası kurulmuş; Amerikalı uzmanlarca hazırlanan Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu çıkarılmıştır. Yabancı sermaye akışının hızlanması ve dış borçlanmaya dayanan hızlı bir kapitalistleşme akımı yaratılmıştır. DP önderleri, hedefin Türkiye'de küçük bir Amerika yaratmak olduğunu ilan etmişlerdir. Bütün bu gelişmelerle beraber; artık Türkiye'de yürütülecek ekonomi politikalarında ABD belirleyici bir rol oynamaya başlamıştır. Gerek Türkiye'nin Marshall Planı içine alınması, gerekse Amerikan yardımları için daima Türkiye'nin ABD tarafından belirlenen ekonomi-politikalarını uygulaması zorunlu tutulmuştur. Bu politikaların özü, kısaca ifade edilecek olursa şudur: Kamu kesiminin ağırlığı azaltılırken, özel kesime ağırlık verilmeli; demir-çelik, kimya vb. alanlarda ağır sanayi kurulmamalı, tarım ve inşaat sektörüne yönelik bir hafif sanayi geliştirilmelidir. Bunun sonucunda altyapı alanındaki seçimler ülkenin somut koşullarına ve çıkarlarına uygun olmayan ve Türkiye'nin bağımlılığını artıran bir özellik taşımıştır. Örneğin, ülkenin hidro-elektrik potansiyelinin çok küçük bir bölümü değerlendirilirken, fuel-oil'e dayalı bir enerji politikası esas alınmıştır. Keza, ülkede ulaşım sisteminde karayolu taşımacılığı geliştirilirken, demiryolu ve deniz taşımacılığı bütünüyle ihmal edilmiştir. Tarımda ve sanayide kapitalist ilişkiler geliştirilirken, bu gelişme yabancı sermaye, teknoloji transferi ve dış borçlanma esasına dayandırılmıştır. Bu noktada bilimsel-teknolojik alanlardaki bağımlılığın önemine dikkati çekmekte yarar var: Türkiye ekonomisinin en önemli zaaflarından birisi, patent ve "know-how" anlaşmaları uyarınca, üretim aracı ve yedek parça vb. için her yıl milyonlarca dolar ödemek zorunda olması ve aynı zamanda çoğunlukla gelişmiş ülkelerin çoktan eskittiği geri bir teknolojiye de mahkum olmasıdır. Kuşkusuz üzerinde önemle durulması gereken noktalardan biri de bilimsel-teknik eğitim ve araştırma alanlarındaki bağımlılığımızdır. Çağdaş gelişmenin temel dinamiği bilimdir. Bilimin gelişmesi; bilimsel-teknolojik buluşların, üretim tekniklerinin büyük bir hızla ilerlemesine yol açmaktadır. Buna karşılık bizde bilimsel araştırma ve çalışmalar ihmal edilmekte, hatta kasıtlı olarak engellenmektedir. Bizim gibi geri kalmış ülkelerde üretim teknolojisini geliştirmek için yapılan bilimsel çalışmalara harcanan para, ABDdekinin binde birini bile tutmamaktadır. Emperyalist tekellerle ortaklık içindeki özel şirketler, zaten bu konuda ülkemizde herhangi bir çalışma ya da araştırma yapmamakta, gelişmiş ülkelerdeki ortağı olduğu şirketlerin teknolojisini geriden takip etmekle yetinmektedir. Devlet ise bu konudaki çalışmaları desteklemek yerine, üniversitelerdeki bilimsel çalışma potansiyelini köreltecek bir tutum sergilemektedir. Bu alanda görev yapan TÜBİTAK'ın sınırlı çalışmaları bile son zamanlarda gerici kadrolar buraya doldurularak sabote edilmiştir. Üniversiteler bir yandan özgür düşünceli araştırıcı ve yaratıcı insanları yetiştirirken, bir yandan da bilimsel çalışmaların geliştirildiği alanlar olmalıdır. Bunun için ise, özerk-bağımsız ve serbest bir çalışma ortamına sahip olmaları gereklidir.(1) Kendi teknolojisini üretemeyen ve böyle bir üretim için gerekli bilimsel özgürlüğün ortadan kaldırıldığı bir Türkiye'de, emperyalistlerin isteği doğrultusunda, bütünüyle dışa bağımlı bir sanayi yapısı geliştirilmiştir. Bu biçimde gelişen sanayi, ağırlıklı olarak montaja ve hafif sanayiye dayalı ve tüketim malları üretimine yönelik olmuştur. Böylece Türkiye'nin sanayileşmesi ve geri kalmışlık çemberini kırması daha başlangıçta, Türkiye'ye yardım ettiği söylenen ülkeler tarafından bilinçli, olarak önlenmektedir. Çünkü, ağır sanayi olmaksızın bir ülkenin sanayileşmesi olanaksızdır. Emperyalizmin istediği; bir yandan Türkiye'yi söınürüsünü sürdürebileceği bir pazar olarak elde tutarken, diğer yandan Avrupa'nın "gıda ambarı" olarak kullanmaktır. Bunun için Türkiye'nin bir "tarım ülkesi' olarak kalması öngörülmüştür. Bu konuyla ilgili olarak 1950'de ABD Başkanlığına sunulan bir raporda şöyle deniyordu:
İşte bu doğrultuda uygulanan ekonomi politikalarının sonucu olarak Türkiye'de tamamen emperyalizme bağımlı bir ekonomik yapı gelişmiştir. Geliştirilen sanayi, esas olarak tüketim malları üretimine yönelik bir -hafif- sanayidir. Bu, dışa bağımlılığı getiren temel olgulardan biridir. Üretim araçlarının üretimi (ağır sanayi) bulunmadığından, sanayi üretimini sürdürebilmek için gerekli olan üretim araçları, ara-malları ve bir kısım hammadde sürekli olarak dışardan getirilmek zorundadır. Bu durum ise, ekonominin, ayakta kalabilmesi için sürekli olarak dış kaynak sorunuyla karşı karşıya bulunmasına yol açmaktadır. Zaten başlangıçta dış borçlanma ve yabancı sermaye ithaline dayanan bu ekonomik yapı, bu yüzden sürekli olarak daha fazla dış kaynak gereksinimi yaratmaktadır. Dış kaynakların herhangi bir sebeple tıkanmaya başladığı anda ise ülke, eski borçlarının faizlerini bile ödeyemez, üretimini sürdüremez (70 Cent'e muhtaç!) bir duruma sürüklenmektedir... Bu alandaki tıkanmalar daima ülkemizin büyük ekonomik ve siyasi bunalımlarının gelişmesinde (1959, 1969, 1979) dönüm noktalarını oluşturmuştur. 1946-1950 yılları arasında Türkiye, dış ödemeler dengesi o güne değin pozitif olmasına, hatta savaş yıllarında belirli bir döviz ve altın stokuna sahip olmasına karşın, adeta ekonominin bünyesine zorla şırınga edilen dış borçlar yoluyla denetim altına alındı. Ekonomik amaçlı "bağışların" büyük bir bölümü Amerikan Ekonomik İşbirliği İdaresi (ECA) kanalıyla Türkiye'ye aktarılırken, bu yardımların yöneleceği alanların % 95'i bizzat ABD tarafından denetleniyor, geri kalanın % 5'inin de ABD elçiliğinin tamirat masrafları için ayrılması öngörülüyordu. Dış borçlar bir ülkenin ekonomik bağımlılığının en önemli göstergelerinden biridir. Borçlanma arttıkça, o ülkenin bağımlılığı da artar. Ekonomisini ayakta tutmak, üretimi sürdürebilmek için, dış borca muhtaç hale gelen bir ülke, bağımsızlığından sürekli olarak ödün vermek zorunda kalır. İşçi ücretlerinden KİT ürünlerinin fiyatına kadar herşey, uygulanacak ekonomi politikaları tümüyle borçlu olunan ülkelerin iradesine terk edilir. Bu noktada artık, o ülkenin bağımsızlığından söz edilemez. IMF, borç veren ülkeler adına o ülkenin bütün ekonomisini (bazen siyasetini de) denetleyen "çağdaş" bir Düyun-u Umumiye yönetimidir. Özetle, Türkiye'de iktidarda hangi parti olursa olsun, uygulanan ekonomi politikaları daima ABD tarafından; (IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi örgütler vasıtasıyla) emperyalist güçler tarafından belirlenmiştir. Amerikalıların bu konudaki tutumu da çok açıktır:
Bu nedenle, Türkiye'de yürütülen ekonomi politikaları, Türkiye'nin gelişmesine ve sanayileşmesine yönelik değil, emperyalist sömürünün sürdürülmesi doğrultusundaki politikalar olmuştur. İşte, tüm bu nedenlerle, ülkemizin bugünkü ekonomik yapısı ve bugünkü düzen içinde gelişmesini tamamlaması, Batılı ülkelerin, seviyesine ulaşması olanaksızdır. Nasıl kendi motoru olmayan bir teknenin, bağlı olduğu (kendisini çeken) bir romorkörü yakalaması olanaksız ise, bağımlı ülkelerin gelişmelerini tamamlamaları ve bağlı oldukları emperyalist ülkeleri yakalamaları da aynı şekilde olanaksızdır. "Geri kalmış" bir ülkenin, sömürü ve hegemonyası altında bulunduğu "gelişmiş" ülkeleri yakalaması, onların empoze ettiği politikalarla değil, gerekli olan sıçramalı gelişmeyi sağlayabilecek politikalarla olanaklıdır. Ülkemizin "Amerikan yardımlarıyla" başlayarak içine sürüklendiği durum kısaca budur. Türkiye'deki Amerikan politikaları konusunda bakın, Amerikalı Senatör Wickson, ABD Senatosu'nda yaptığı konuşmasında ne diyor:
Bir Amerikan Senatörü bunları söylerken, Türkiye'deki Amerikan işbirlikçileri bu sözlerin tam tersini savunur, kraldan fazla kratcı kesilirler. Örneğin, Türkiye-ABD ilişkileri açısından son derece önemli bir rol oynayan eski Dışişleri Bakanlarından F.Cemal Erkin, 1968 yılında yayınlanan anılarında, Türkiye'nin bir yeni-sömürge haline dönüşme sürecinin başladığı günlerdeki Türk hükümetinin görüşlerini şöyle açıklıyordu: "Yeniden başlayan sıkıntılı ve hayati yarışmada Türkiye ancak kaderini Amerika ve Büyük Britanya'ya bağlamak suretiyle selamete kavuşabilirdi."(5) Özellikle 1950'de DP iktidara geldikten sonra, sınırsız bir Amerikan propagandası yürütülmüş; Amerikalılara kendimizi beğendirmek için binlerce gencimiz Kore Savaşı'nda ölüme gönderilmiş, Kore'deki askerlerimizin Amerikalı askerleri kurtarmak için nasıl kahramanca ölüme gittiği bir öğünme konusu olarak gösterilmiş; "America I Love You" diye şarkılar söylenmiş; toplumda Amerikan kültürü ve Amerikan yaşam tarzı egemen hale getirilmek istenmiş; yabancı sermaye için her türlü kolaylık hazırlanmıştır. Bu, o kadar mükemmel bir şekilde yapılmıştır ki, onlar bizi sömürdükçe, biz onlara minnettarlık duyar, bu işi daha iyi yapmaları için çırpınır hale gelmişizdir. Bu da Türkiye'de emperyalist sömürü için çok "uygun bir iklim" yaratmıştır. Bakın, ABD Dış Ekonomi Politikası Komisyonu Başkanı Mr. C.B.Randal bu konuda neler söylüyor:
Peki, Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri nasıl oluyor da böyle apaçık bir şekilde sadece Amerika için ve tam da onların istedikleri gibi hizmet verebiliyorlar? Amerikan sermayesinin istediği iklimi yaratan ülkeler sıralanırken Türkiye'nin yanı sıra sözü edilen ülkelerin çoğunluğu faşist nitelikli yönetimlerin işbaşında olduğu ülkelerdir. Bu konuyla ilgili olarak Amerikalı ünlü ekonomi profesörü Paul Baran, "... bu gibi yatınmlara konukseverlik göstermek ve kapıları ardına kadar açmak için azgelişmiş ülkelerin başında ne tür hükümetler bulunması gerektiğini varın siz düşünün!" diyor ve şöyle devam ediyor:
Evet, emperyalizmin sömürü ve hegemonyası altındaki
azgelişmiş ülkelerde ve ülkemizde ne tür rejimler yaratılıyor ve ne biçim
toplumsal ve siyasal güçler sahneye çıkarılıyor? (1) Bizde ise yapılan tam tersidir. ÜniversiteleRin özerkliği yok edilmiş; bütün eğitim kurumlarında, çağdaş bilimsel düşünceye taban tabana zıt bir eğitim ve kültür politikası geliştirilmiştir. Özgür düşünceli, araştırıcı ve yaratıcı olmayan; korkak, köle ruhlu ve ülke sorunlarıyla ilgilenmeyen; kafası (Türk-İslam Sentezi gibi) safsatalarla doldurulmuş bir gençlik yetiştirmeye yönelinmiştir. Sadece bugünkü düzenin işleyişine hizmet edecek personel yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim politikası yürütülmektedir. Bu amaçla, eski görece özerk üniversite düzeninin yerine YÖK getirilmiş; üniversitelerimizdeki pek çok değerli bilim adamı görevlerinden atılmış ve bugün onların yeıine okulların, kürsülerin başına Türk-İslam Sentezci, geri kafalı yobazlar doldurulmuştur. (2) Report to the President on Foreign Economic
Policies (Akt: P.BARAN, Büyümenin Ekonomi Politiği, s.478) |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org