3. TRUMAN DOKTRİNİ VE TÜRKİYEDE ABD EGEMENLİĞİ

II.Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan.en önemli değişiklik, ABD'nin o döneme kadar uyguladığı ve "Monreo Doktrini"nde ifadesini bulan, Amerika kıtasının dışına çıkmama politikasının terk edilmesi ve bütün dünyanın ABD'nin ilgi alanı içinde olduğunun kabul ve ilan edilmesidir. Bu gelişmenin temelinde yatan olgu, ABD sermayesinin Amerika dışındaki yeni yatırım ve sömürü alanlarına ihtiyaç duymasıdır. Özellikle, II. Dünya Savaşı'ndaki olağanüstü kârlarla büyüyen ABD sermayesi artık Amerika kıtası ile sınırlı kalamıyordu ve savaş sonrasında ortaya çıkan durum onun bütün dünyaya yayılması için uygun bir ortam yaratmıştı. Bu yeni anlayış Truman Doktrini çerçevesinde ifadesini bulmuştur.

  Savaş sonrasında pek çok Doğu Avrupa ülkesinde sol yönetimlerin kurulmuş olması, başta ABD olmak üzere kapitalist dünya tarafından endişeyle karşılanmış, kendi egemenlik alanlarının korunması amacıyla emperyalist-kapitalist dünyanın liderliğini ele geçiren ABD tarafından bir dizi yeni politikalar gündeme getirilmiştir. Savaşın yıkıntıları içindeki Avrupa ülkelerinin, Sosyalist Blok karşısında yeniden güçlendirilmesi için Marshall Planı geliştirilmiş; Türkiye ve Yunanistan, Avrupa ülkelerinin güçlendirilmesine katkısı düşünülerek, bu "plan" içine alınmış(1); NATO ve Türkiye-İran-Pakistan arasında kurulan paktlarla birlikte, Sovyetler Birliği, Avrupa'nın en batısından, Asya'nın doğusuna kadar uzanan bir "kuşatma" altına alınmıştır.

Bu değişimin Türkiye üzerindeki ilk önemli etkisi, Türkiye ile ABD arasında 1947 yılında imzalanan "Yardım Anlaşması"dır. Bu gelişme ilerde Türkiye'nin kaderini belirleyen bir dönüm noktası haline gelecektir. Artık ABD, Türkiye’nin savaş öncesinde borç almak için yaklaştığı İngiltere'nin yerini alıyordu. Arkasından Türkiye, emperyalist ülkelerin borç verdikler ülke ekonomilerini denetlemek için kurulan, Uluslararası Para Fonu'na (IMF) 1947'de, NATO'ya 1951'de alınacak ve ABD günlük hayatımızm bir parçası haline gelecek şekilde Türkiye'ye girecektir.

Daha 1947 yılında imzalanan "Yardım Anlaşması" ile Türkiye'nin bağımsızlığına (hükümranlık haklarına) gölge düşürecek hükümler getirilmiştir. Bu anlaşma uyarınca yapılan yardım "ABD Başkanı'nın izni olmaksızın tahsis edilmiş bulunduğu gayeler dışında kullanılmayacaktır." (ABD Başkanı Johnson, 1964 yılında Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesine bu hüküm uyarınca izin vermeyecektir.) Gene bu anlaşma hükümlerine göre, Türkiye ABD'ye, yapılan yardımların kullanılışını denetleme olanakları tanıyacak ve bu konuda sürekli bilgi ve rapor verecek; ve gene bu yardım konusunda Türkiye Hükümeti, Türkiye'de kamuoyuna tam ve devamlı bilgi verecektir. Bu son hükmün anlamının Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin Türkiye'de ABD propagandası yapmakla görevlendirilmesinden başka bir şey olmadığı açıktır.

Nitekim, bugüne kadar Türkiye'de Amerikan yardımlarının bizim çıkarımız için yapıldığı fıkri sürekli olarak savunulagelmiştir. Oysa, Başkan Truman 1949 yılında yaptığı konuşmada, Karşılıklı Savunma Yardımı Anlaşması'nın gerekçesini şu biçimde açıkça ortaya koymaktaydı:

" Yabancı hükümetlere yapılacak yardımlar, onların iktisadi ve siyasi güvenliklerini sağlamakla beraber, aslında Amerika'nın güvenliği için yapılmış yatırımlar olarak düşünülmektedir. Amerika'nın bu güvenliğinin artırılması için, yabancı devletlerin askeri güçlerini artırmak yönünde gayret sarfetmelerini istememiz gerekir." (abç)(2)

Truman'ın sözleri Amerikan yardımlarınm gerçekte ABD'nin kendi güvenliğini sağlamaya yönelik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Keza, ABD Genel Kurmay Başkanlanrıdan General O.Bradley, 1949'da yaptığı konuşmada yardımların, Sovyetler'le çıkacak bir savaştan ABD'nin en az kayıpla çıkmasına yönelik olduğunu açıkça ifade etmektedir.

"Denizaşırı ülkelerde üsler kurmak mecburiyetindeyiz. Düşmanı, kendi öz güvenlik sınırlarımızın ötesinde karşılamak ve ilk darbeyi elde edilecek üsler yardımıyla vurmak zorunluluğunu, bütün Amerikan vatandaşlarının anlamaları gerekir. Silahlı kuvvetlerimizin ve Amerikan topraklarının yeni bir harpten en az kayıpla çıkması kanaatime göre başka türlü olamaz. Düşmanı canevinden vuracak bu üsler düşman topraklarına en yakın bölgelerde kurulmalıdır." (abç)(3)

Kısaca ifade edilecek olursa, Yunanistan ve Türkiye' ye yardım yapılması, Truman Doktrini uyarınca ABD'nin güvenliğini sağlamak amacıyla gündeme getirilmiştir. Daha sonra yine aynı düşüncenin bir uzantısı sonucunda Türkiye ve Yunanistan NATO'ya dahil edileceklerdir.

ABD'nin ilgisinin Türkiye ve Yunanistan’a yönelmesi ve bu iki ülkenin NATO'ya alınmaları, o döneme kadar geçerli olan Topyekün Savaş stratejilerinin yanı sıra, "sınırlı savaş" anlayışının da gündeme getirilmesiyle ilgili görülmektedir. Atom silahları evrensel düzeyde kullanılmaksızın yapılacak sınırlı savaşlar için Sovyetler'e en yakın noktalarda kurulacak üslere ihtiyaç duyulmuş, bu ihtiyacın sonucu olarak Türkiye ve Yunanistan NATO'ya alınmıştır.(4) Yani, ABD ile Sovyetler arasında çıkacak bir savaşta nükleer silahların karşılıklı olarak kullanılması zorunlu olunca ABD, kendilerinin de topyekün yıkıma uğrama tehlikesini azaltacak bir çözüm aramaya yönelmiştir: Savaş, ABD topraklarından uzaktaki (TürkiyeYunanistan vb.) yerlerde sınırlı tutulacak; böylece "Amerikan toprakları ve silahlı kuvvetlerinin yeni bir harpten en az kayıpla çıkma olanağı sağlanmış" olacaktı.

Böylece, ikili anlaşmalarla Türkiye'de çok sayıda ABD üssü kurulurken, gerçekte Türkiye ve Yunanistan ABD'nin birer üssü, btilgedeki ileri karakollan haline getirilmekteydi.

Bu durumun Türkiye'nin güvenliğinin sağlanması açısından bir anlam taşımadığı, tersine toprakları üzerindeki ABD üslerine yerleştirilmiş nükleer başlıklı füzelerin herhangi bir savaşta Türkiye’yi bir "ilk hedef" haline getirdiği ve Küba Bunalımı sırasında olduğıi gibi, Türkiye'nin haberi bile olmadan kendini, on milyonlarca insanın bir anda Iilümüyle sonuçlanacak, bir nükleer savaşın ortasında bulabileceği bugün arok inkâr edilemez bir gerçek haline gelmiştir.

Burada şunu belirtmek gerekir: Türkiye'de II.Dünya Savaşı'ndan sonra Batı'ya yönelme (Batıyla bütünleşme) doğrıiltusunda çok güçlü bir akım yaratılmıştır. Bu tercihte, Sovyetler'in savaş sonrasında Türkiye'den bazı talepler ileri sürmesinin önemli bir rol oynadığı söylenmiş ve bu konu günümüze kadar taruşılagelmiştir. O dönemde, Türkiye'de ciddi bir Sovyet tehditinin bulunup bulunmadığı konasu bir tarafa bırakılacak olursa, özellikle savaş dönemi boyunca epeyce palazlanmış bulunan yerli sermaye çevrelerinde gelişen, Batı sermayesiyle bütünleşme eğilimlerinin gerçekleştirilmesinde, "Sovyetler Birliği, faktöründen" önemli ölçüde yararlanıldığını kabul etmek gerekir.

Önce çok partili "demokratik" sisteme geçilmiş; ABD ile ikili anlaşmalar imzalanmış, NATO'ya girnıek için başvurulmuştur. Ancak Türkiye'nin NATO'ya girmesi, ABD için daha çok güven verici görülen DP’nin iktidara gelmesinden sonra gerçekleşmiştir.
 

(1) Bkz: Y.KEPENEK, Türkiye Ekonomisi, s.95 vd.
(2)  United States Foreign Policy, 1945-1955, s.131 (Akt. M.FAHRİ, A. H.Dok.)
(3)  United States Foreign Policy, 1945-1955, s.131 (Akt. M.FAHRİ, A. H.Dok.)
(4) Bkz: A.HALİL, Atatürkçü Dış Politika, NATO ve Türkiye, s.120-122


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org