|
|
|
|
3. BAĞIMSIZLIK VE DEMOKRASİ İSTİYORUZ! Biz; ülkemizin bağımsızlığını ve halkın mevcut sömürü ve zorbalık düzeninden kurtulmasını savunduk. Faşizme ve emperyalizme karşı mücadele edilmesini savunduk. Bir avuç sörnürücü azınlığın değil, halkın kendi iktidarını ve halkın kendi demokrasisini savunduk. Biz; her türlü sömürünün ve eşitsizliğin ortadan kaldırılacağı bir düzeni, yani sosyalizmi savunduk. Çünkü; bugünkü düzen koşullarında; ülkemiz, sürekli ekonomik krizlerden ve enflasyondan; işsizlikten kurtulamamakta, sürekli baskı ve terörün bir devlet politikası olarak yürütülmesi, işkenceler, baskı ve adaletsizlikler; yaklaşık her on |
![]() |
|
yılda bir "parlaınento"nun askıya alınarak yönetimin
doğrudan bir biçimde ordu tarafından devralındığı askeri darbeler,
alışılmış olgular haline gelmektedir.
Halkın büyük bir çoğunluğu, gecekondularda yeterli "alt yapı" olanaklarından yoksun konutlarda yaşarken, gazetelerde açlıktan ölen insanlarin, para bulamadığı için ameliyat olamayan çocukların resimleri yayınlanırken, bütün bu yoksulluk ve sefaletle birlikte, büyük bir yozlaşma ve çürüme sürmektedir. Her gün rüşvet, karaborsa, yolsuzluk, hayali ihracat haberleri ortalığı kaplamakta, gazeteler boy boy ekonomik nedenlerle vücudunu satmak zorunda kalan kadınlarm, genç kızların resimlerini yayınlamaktadır. Türkiye, hala dünyanın az gelişmiş ülkeleri arasında sayılmaktadır. Mevcut düzen, bütün bir halkın sağlık, eğitim, spor vb. sorunlarını çözmekte yetersiz kalmaktadır, binlerce çocuk, yetersiz beslenme, hastalık vb. nedenlerle hayatını kaybetmekte ya da önemli sağlık sorunlarıyla karşı karşıya bulunmakta, genç insanlar liselere, üniversitelere girebilmek için okul kapılarında beklemek zorunda kalmakta, diplomalı işsizler ordusu giderek yaygınlaşmakta, Türkiye, hastanelerde doktor parasını ödeyemediği için insanların rehin olarak tutulduğu bir ülke konumunu sürdürmektedir. Mevcut sömürü çarkları işledikçe bir yandan emeği ile geçinen, üretimde bulunan insanların yoksullaşması sürmekte, diğer yandan üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olan sınıfların zenginleşmesi (bireysel servetlerini artırması) gündeme gelmektedir. Böylece toplumsal üretim kapitalistlerin, bireysel zenginliğinin kaynağı olurken, emekçi sınıfların yarattıkları değerler, kendi çıkarlarıyla çelişen bir sınıfın elinde birikerek, üreticisinin karşısına dikilmektedir. Yerli ve yabancı tekeller ve toprak ağaları halkın yarattığı değerleri sömürerek kendi zenginliklerine zenginlikler katmaktadırlar. Bu nedenle de bugün ülkemizde sınırsız bir lüks ve ihtişamla, büyük bir yoksulluk ve sefalet birlikte yaşanmaktadır. Ve yine Türkiye'de bir başka ulusa -Kürt ulusuna baskı yapan, kendi halkına karşı demokrasiyi değil, faşizmi layık gören bir düzen bulunuyor. Bütün bu olumsuzlukların ve çirkinliklerin yaratıcısı olan düzenin iyi bir düzen olduğunu ileri sürebilmek olanaksızdır. İşte bu nedenlerle biz bütün kötülüklerin, çirkinliklerin ve olumsuzlukların nedeni olan bu sömürü ve zulüm düzenine karşı çıkıyoruz. Bütün emperyalizmle bağımlılık ilişkilerinin sona erdirilmesini; ülkemizin yönetiminde yabancı ülkelerin, emperyalistlerin ve büyük tekellerin çıkarlarının değil, bütün halkın çıkarlarının belirleyici olmasını istiyoruz. Bunun için halkın kendi geleceğinin ve kendi
yönetiminin bizzat kendisi tarafından belirlenmesini, ülkenin yönetiminde
doğrudan bir şekilde rol almasını istiyoruz. Sonuçta ülkenin yönetiminde birinci dereceden söz sahibi olan halk değil; tekelci burjuvalar, toprak ağaları ve onların kanalıyla da emperyalistler olmaktadır. IMF-OECD gibi emperyalist kuruluşlara ülke ekonomisinin denetimi ve temel tercihleri teslim edilmekte, yurt savunmasının sınırları, ordu harcamalarının ve silahların miktarı NATO ve ABD tarafından belirlenmekte, ABD emperyalizminin ülke içindeki uzantısı olan Kontr-Gerilla, MİT, sivil faşist çeteler vb. karanlık örgütler halkı baskı altında tutmanın (yönetmenin) bir aracı olarak kullanılmaktadır. İşte bu nedenle kendi geleceğinin ve yönetiminin halkın kendisi tarafından belirlenmesini; ülke yönetiminde halkın doğrudan bir şekilde rol almasını istiyoruz: Bağımsızlık ve Demokrasi istiyoruz. Bu ise ancak halkın kendi kaderine ve geleceğine sahip çıkmasıyla; halkın bilinçli ve örgütlü bir mücadelesiyle gerçekleşebilir. O nedenle, ülkemizde bir Demokratik Halk Devriminin gerektiğini söylüyoruz. Çünkü, ülkemizde bağımsızlık ve demokrasinin elde edilmesi, bir avuç sömürücünün iktidarına son verilmesinden, yerine halkın kendi kaderini kendi ellerine alacağı bir demokratik halk iktidarının kurulmasiından geçer. Ancak böyle bir iktidar eliyle, bağımsızlık kazanılır, faşizm ortadan kaldırılabilir, her türlü ulusal ayrıcalığa ve ulusal baskıya son verilebilir (ulusal sorun çözülebilir! ); toprak devrimi yapılarak sanayileşme ve demokratikleşme sağlanabilir. Az gelişmişlik zinciri kırılabilir. Ve yine ancak böyle bir iktidar eliyle ve böyle bir halk demokrasisi koşullarında, yöneten, yönetilen ayrımının giderek ortadan kaldırılacağı sosyalist bir topluma yönelinebilir. Burjuva ideologları ve sömürücü hakim sınıflar böyle bir şeyin olamayacağını, "ayaktakımı"nın kendi kendini yönetemeyeceğini, yönetmenin seçkin-eğitilmiş insanların işi olduğunu söylerler. Onlara göre; üretmek emekçilerin ve bütün bir halkın, yönetmek ise kendilerinin ya da kendileri adına davranan profesyonel yöneticilerin işidir. Nitekim, ne denli gelişmiş olursa olsun, burjuvazinin egemen olduğu bütün düzenlerde kitlelerin kendi kerdilerini yönetme biçimlerinin gelişmesi önlenmeye çalışılır. Aslında, sorunun kimin daha iyi yöneteceği noktasından tartışılması anlamsızdır. Herkes kendisi için yönetir. Bugün ülke yönetimine egemen olanlar da ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda, bir avuç tekelcinin ve onların bağlı oldukları emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda yönetiyorlar. Onların daha iyi yönetmeleri demek, kendi çıkarlarını daha iyi korumalarından, halkı daha iyi sömürmelerinden başka bir anlam taşımaz. Bir yanda kapitalist sömürünün cenderesinde, kendi yeteneklerini geliştirecek zamanı, burjuvazi için çalışmakla geçiren; diğer yandan gelişmiş işbölümü içinde sadece toplumsal üretimin kendine düşen bölümünü yapmakla koşullanmış, üretim sürecinin bütünü hakkında hiçbir bilgilenmeye sahip olmayan emekçilerin "cahil" bırakılması ve 4-5 yılda bir oy veren düzenin sessiz onaylayıcısı olmaları istenir. Nasıl olsa "temsilcileri" onları temsil etmektedir! İşte bu anlamda burjuvazinin her türlü egemenlik biçimi, ne denli gelişmiş olursa olsun, kitlelerin, toplumun her türlü faaliyetinin (ekonomik, sosyal, siyasal) yönetilmesine edilgin bir katılımını öngörür. Bu egemenlik biçimi burjuva demokrasisi olarak sürdürüldüğünde bile "nüfusun büyük bir çoğunluğunun" rolü sadece ve sadece izleyicilik olarak saptandığında, bir azınlık demokrasisi olma özelliğinden kurtulamaz. Toplumun büyük bir çoğunluğu özellikle üretimin planlanması başta olmak üzere ne kanunların yapılmasında ne de onları uygulayacak olan kurumların denetlenmesinde söz sahibidir. Üretim, egemen sınıfların kendi çıkarları doğrultusunda, onların en fazla kar elde edebilmesine göre düzenlenir, yasama görevleri kitleler adına davrandığını söyleyen "temsilciler" ve düzen adına davranan kurumlar eliyle yürütülür. Halk bir kez, o da burjuva düzeninin kendi koyduğu kurallar uyarınca yapılan seçimlerde oy verdikten sonra, ne bu politikaları yürütecek hükümetler üzerinde ne de diğer devlet kurumlarının işleyişi üzerinde bir denetim hakkına sahiptir. Özellikle de devlet kurumlarının (ordu, polis, bürokrasi, yargı vb.) kitlelerin denetiminden uzak olarak işlev görmeleri nedeniyle, bütün bu kurumlar çeşitli biçimlerde burjuvazi tarafından düzenin "korunması ve kollanması" için yönlendirilir ve kullanılırlar. Ayrıca, ne bizim gibi burjuva anlamda dahi bir demokrasinin bulunmadığı bir ülkede, ne de burjuva demokrasisi ile yönetilen ülkelerde toplumsal üretim halk tarafından değil, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olan sömürücü sınıflar tarafından yönetilip, yönlendirilmektedir. Örneğin, bizim ülkemizde de, büyük tekeller hangi alana üretim yapılacağına, üretimde ne tür bir teknoloji kullanılacağına vb. hep kendileri karar verirler. Bu seçimlerin bütün toplumun çıkarlarına uygun olmasının hiçbir garantisi yoktur. Kapitalistlerin özel çıkarları ve daha çok kar güdüsü, bu tercihlerin esas yönlendiricisidir. Bu koşullarda devletin, üretimin toplum yararına yapılması için gerekli düzenlemeleri yapacağını söylemek de mümkün değildir. Çünkü ekonomik gücü elinde bulunduran sınıflar siyasi gücü (devleti) de kendi çıkarları için kullanmaktadırlar. İşte bu nedenle devrimciler sosyalist bir demokrasi anlayışını ve halkın kendi iktidarının kurulmasını, halkın kendi kendini yönetmesini savunurlar. Çünkü sosyalist bir demokrasi anlayışı, kitleler adına iktidarın kullanılmasına değil, bizzat halkın kendi kendini yönetmesine dayanır. Böyle bir demokrasi anlayışı giderek yöneten/yönetilen ayrımının kaldırıldığı sınıfsız, sömürüsüz bir toplum düzenine ulaşmayı da hedefler. Sosyalizmde; nüfusun çoğunluğu yalnızca oylama ve seçimlerde değil, her türlü faaliyetlerin yönetilmesinde bağımsız bir rol alacak düzeye yükselecektir. Sosyalizmde herkes yönetecek ve giderek kimsenin yönetmemesine alışılacaktır. Böylece toplumsal üretimin bir avuç sömürücü adına değil, bütün bir toplum için yapılır hale gelmesi, toplumsal üründen herkesin emeği kadar (ve giderek herkesin ihtiyacı kadar) pay alması sağlanabilecektir. Bu aynı zamanda sömürücü sınıfların, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmaları nedeniyle elde ettikleri ayrıcalığa son verilmesi anlamına gelir. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin sınırlandırılması ve giderek ortadan kaldırılması, aynı zamanda demokrasinin "kapitalist sömürünün çizdiği dar sınırların içinde kalmaktan" kurtulması demektir. Ayrıca, burjuva egemenlik biçimlerinde olduğu gibi "nüfusun çoğunluğunun toplumsal ve politik faaliyetlere katılımının engellenmesine" ve "kitlelerin iktidardan ayrılmasına ve yoksun bırakılmasına" dayanmadığı için, demokratik halk iktidarı koşullarında sosyalizmi hedefleyen bir biçimde işleyen halk demokrasisi gerçek bir çoğunluk demokrasisi olacaktır. Sömürücü sınıfların devlet egemenliği yerine halkın devletinin ve egemenlik araçlarının kurulması sonucunda; genel anlamda halkın temsilcileri olarak görev alanlar da, burjuva anlamda yöneticilikten farklı bir işlev yükleneceklerdir. Sosyalist bir demokrasi anlayışında temsilciler "çalışmak, kendi yasalarını kendileri yürütmek, sonuçlarını gerçek hayatta sınamak ve hesabını doğrudan doğruya temsil ettiklerine vermek" zorundadırlar. Bunun için de; temsilciliğin temsil edenler tarafından her an geri alınabilmesi ve sürekli denetlenmesi, "yöneticilere" toplumsal bir ayrıcalık yaratmayacak düzeyde maaş verilmesi, aşağıdan yukarıya (ekonomik,sosyal, siyasal,vb) karaların alınıp, demokratik merkeziyetçi bir yapı içinde alınan bu karaların uygulanmasının denetlenmesi için çeşitli organların yaratılması şeklinde üretenlerin aynı zamanda yöneten olacağı bir yönetim anlayışı belirlenmiştir. Kuşkusuz yöneten/yönetilen ayrımının ortadan kalkmasını, sınıfsız, sömürüsüz bir toplum düzeni kurulmasını hedefleyen böyle bir demokrasi anlayışı insanlık tarihi açısından ileri bir adımdır. Ancak böyle bir demokrasinin yaratılması, öyle kolayca gerçekleştirilebilecek bir şey değildir. Bu ancak uzun, inişli-çıkışlı, karmaşık bir mücadele süreci içinde gerçekleştirilebilecek bir hedef sayılmalıdır. Çünkü sömürücü sınıfların ve karmaşık toplumsal sorunların çıkartacağı zorluklar, bugünden yarına böyle özgür ve mutlu, insanın doğa karşısında evrensel özgürlüğünü kazanmasını getirecek bir toplum düzeninin kurulmasını güçleştirecektir. Devrimciler, ütopik çözümler peşinde koşan insanlar değillerdir. Kuşkusuz onlar da bugünün Türkiyesinde böyle bir demokrasi anlayışının uygulanmasının hemen mümkün olmadığını bilirler. Ama mevcut sömürü ve baskı düzeninin dayattığı demokrasi karşısında, halkın kendi kendini yönetmesi fikrini savunmayı ve böyle bir demokrasinin ancak halkın kendi iktidarının kurulması koşullarında gerçekleşebileceğini söylemeyi de kaçınılmaz bir görev olarak kabul ederler. Hatta gelecekteki özgür ve sömürüsüz bir toplumun nüvelerinin, bugünkü sömürü düzeni içinde de atılabileceğini savunurlar. Çünkü devrimciler sadece düzenin kötülüklerini sergilemekle yetinmezler, onun yerine daha güzel bir toplum düzenini de önerirler. Elbette bu, devrimcilerin bizzat mevcut düzen içinde de; böyle bir toplum düşüncesine (sosyalizme) uygun bir anlayışla hareket etmelerine, böyle bir demokrasi anlayışına uygun davranmasına kaynaklık eder. Nitekim 12 Eylül öncesinde faşist güçlerin katliamlarına karşı halk direnişinin içinde ortaya çıkan direniş komitelerinin de böyle bir anlayışla oluşturulmasının savunulması, halkın faşizme karşı savunmasını örgütlemelerinin yanısıra, bu komitelerin halkın kendi kendini yönetmesi perspektifiyle ele alınması da böyle bir anlayışın ürünüdür. Direniş komitelerii önerisi bu anlamda kendiliğinden ortaya çıkan direnme eğilimlerinin devrimci bir doğrultuya kanalize edilmesi için gündeme getirilmiştir. Bu egemen sınıfların kitleleri bir sürü olarak gören anlayışlarıyla olduğu kadar, halkı halk adına yönetmeye çalışan çeşitli sosyalizm anlayışlarıyla devrimcilerin savunduğu sosyalizmin farklılığını ortaya koyan en önemli noktalardan biridir. Burjuva düzeni tarafından horlanan, küçümsenen halk kitleleri, bu tür bir örgütlenme içinde kendi kendini yönetmenin, bir halk demokrasisi anlayışının oluşturulmasının deneylerini yaşamıştır. Türkiye toplumunun en bunalımlı-karışık döneminde ortaya çıkan kimi örneklerinde hoşgörü, yardımlaşma, eşitlik ve kardeşlik anlayışına dayalı bir yaşam biçiminin ne kadar derin bir güzellik ve mutluluk kaynağı olduğu unutulamaz bir gerçeklik olarak yaşanmıştır. İşte bu nedenle Türkiye'nin geleceği; bu "güzelliğin" tam anlamıyla yaratılabildiği, özgür, demokratik, sömürüsüz bir toplumun kurulabileceği bir toplum düzeninde, yani sosyalizmdedir. Ve işte devrimciler bunun için bağımsızlık ve demokrasi istiyorlar. Ve işte bunun için sosyalizmi savunuyorlar.
|
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org