ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

TÜRKİYE'DE FAŞİZM VE DEVRİMCİ YOL GERÇEĞİ

1. DEVRİMCİLER, FAŞİZME KARŞI MÜCADELEYİ GERÇEK DEMOKRASİNİN MÜCADELENİN BİR PARÇASI SAYARLAR

Faşizm hakkında doğru ve tutarlı bir görüş ve değerlendirmeye sahip olmanın faşizme karşı mücadelede d aha etkili ve kalıcı sonuçlar alınabilmesi için gerekli olduğu açıktır. Devrimciler de faşizm konusunda, faşizmin ne olduğu ve ülkemiz somutunda nasıl şekillendiği üzerinde doğru çözümlemeler ve görüşler geliştirmiş; bu görüşler ışığında anti-faşist

  mücadeleyi sürdürmeye çalışmışlardır.

Burada önemli olan, faşizm gerçeğinin daha çok ülkemiz somutunda doğru kavranabilmesiydi. Çünkü, ülkemizde faşizm, sadece teorik bir çözümleme konusu ya da tarihte Almanya ve İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkmış ve II. Dünya Savaşıyla dünya çapında bir insanlık faciası yaratmış, sonra da bilinen sonuçlarıyla icabına bakılmış, geçmişe ait bir tarih konusu değildir. Aksine, ülkemizde faşizm yaşayan, saldıran, terör uygulayan, kan döken ve bütün toplumu tehdit eden bir gerçektir. Bu nedenle ülkemizde anti-faşistlerin mücadele edecekleri nesneyi iyi tanımaları ve doğru tanımlayabilmeleri can alıcı önemde bir konudur.

Faşizm, emperyalizm çağının bir olgusudur.

Tekelci burjuvazinin ekonomideki tekelini politikada ve devlet yönetiminde gerçekleştirme şekillerinden biri olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Faşizm, burjuvazinin tekelleştikten sonra gericileşmesi ve devleti daha doğrudan şekillerde kendi sınıf çıkarlarının (tekelci burjuvazinin) bir aracı olarak kullanmak istemelerinin ve bunu becerebilme olanaklarına sahip olabilmelerinin böyle bir olanağı tekelci burjuvaziye sunan tarihsel toplumsal koşulların sonucu olarak emperyalizmle birlikte, daha doğrusu emperyalizmin bir türevi olarak oluşmuştur.

Bu nedenle faşizm, hiçbir zaman emperyalizmden soyutlanarak ele alınamayacak bir konudur. Faşizm olayının temelindeki merkezde tekelci burjuvazi yatar. İşte bu emperyalizm ve tekelci burjuvazinin faşizm olgusunun merkezinde bulunması durumu, faşizmi, diğer baskıcı, doğrudan zor yöntemleriyle yöneten yönetim şekillerinden (devlet şekillerinden) ayıran temel ölçüt olmaktadır. Yani açık zora dayalı (esas olarak açık zor dayalı) yönetim yöntemleriyle idare edilen bütün devlet şekillerine faşizm denmemesi; açık zora dayalı yönetim yöntemlerini uygulayan devletin hangi sınıf veya sınıf fraksiyonlarının elinde olduğuna bakılması ayırtedici olmaktadır. Faşizmde devlet, burjuvazinin bütününün değil; küçük bir azınlığının, en zengin, tekelleşmiş olan en bağnaz ve gerici kesimin elindedir.

Faşizmin emperyalizme yapışık olması, sınıfsal özünün tekelci burjuvaziye dayanması, ülkemizdeki faşizm olgusunun Almanya ve İtalya’dakinden farklılığının, ülkemizin sosyo-ekonomik durumuyla Almanya-İtalya gibi ülkelerin sosyo-ekonomik durumları arasındaki farklılıklardan kaynaklandığını söylemeye bile gerek yoktur.

Kapitalizmin geliştiği ve emperyalist bir aşamaya yükseldiği Almanya’daki tekelci burjuvazi ile, yeni sömürge bir ülkede yabancı tekellerin bir uzantısı ve bunlarla bütünleşerek gelişebilmiş tekelci burjuvazi arasındaki fark ne kadar belirginse, bu ülkelerde faşizmin ortaya çıkış biçimlerinde ve uygulanmasındaki farklılıklar da o kadar belirgindir. Birinin güçlülüğü ve emperyalist amaçları için devleti ve bütün ulusu savaş düzenine sokmak azmi ve bunun için açık baskı ve zor yöntemlerini uygulamak gücü ve yeteneğine karşı, diğerinin güçsüzlüğü yanısıra bağımsız emperyalist amaçlar peşinde (paylaşım savaşları gibi) koşturamayacak (çünkü kendisi zaten ekonomik yönden yabancı emperyalist tekellerin ülke içindeki bir uzantısıdır.) bir tekelci burjuvazi olması, hem devleti kendi sınıf çıkarları için doğrudan bir araç olarak kullanmada; hem de bu iş için doğrudan zor ve terör yöntemlerinin seçilip uygulanmasında ve bunların devlet içinde kurumlaştırılmasında farklılıklar yaratmaktadır.

Faşizmin ortaya çıkışında siyasal koşullardaki farklılıklar da çok önemlidir. Almanya ve İtalya gibi ülkelerde tekelci burjuvazi, burjuva demokrasilerini yıkarak faşizme ulaşıyorken; bizim gibi ülkelerde burjuva demokrasileri henüz gerçekleşebilmiş bir devlet şekli de değildir. Sınıf mücadelelerinin bir bileşkesi olarak oluşabilmiş burjuva demokrasileri, yeni sömürge ülkelerinin verili sosyo-ekonomik koşullarında elde edilebilmiş bir sonuç değildir ve emperyalizmin girişiyle de bu süreç çarpıtılmış, sürecin burjuva demokrasisine doğru gelişip, kurumlaşması engellenmiştir. Buralar, burjuvazi ve iktidarı paylaştığı müttefiklerinin, burjuva demokrasilerinden gelen demokratik ögelerle açık zor ögelerinin iç içe geçtiği ve birarada kullanıldığı yönetim yöntemleriyle egemenliklerini sürdürdükleri, demokratik hak ve özgürlüklerin son derece sınırlı olduğu, var olanların da sık sık olur olmaz vesilelerle rafa kaldırıldığı, ne burjuva demokrasisi ne de Almanya, İtalya örneğinde gördüğümüz türden faşizm diyebileceğimiz bir devlet şekliyle yönetilen ülkelerdir.

Bu tür ülkelerde hakim sınıflar ittifakı çelişen çıkarlarından dolayı (sömürüyü paylaşmak temelinde) ellerindeki devleti, ittifak içindeki güçlerin herbirini eşit şekilde memnun edecek tarzda kullanma olanağına sahip değillerdir. Hakim sınıfların en irilerinin toplanmış olduğu çelişkili bir ittifak olan oligarşinin içinde, devletin kendi çıkarlarına göre kullanılmadığı şikayetleri hiç bitmez. Oligarşinin her kesimi bu bakımdan diğerleriyle bir çekişme içindedir.

Bu çekişmeler, doğrudan zor yöntemleri için devletin kullanılmasında yavaşlamalar ve duraksamalar şeklinde boşluklar doğurmaktadır. İşte bu duraksama ve boşluk dönemlerinde, yönetimde demokratik ögelerin daha görünür ve ön planda olduğu, açık baskı ve zor ögelerinin kullanılmasının yavaşladığı, ikinci planda kaldığı dönemler yaşanmaktadır. Bu dönemlerin varlığı ve bunların burjuva demokrasilerine çağrışımlar yaptırması, yanılmaları ve yüzeysel değerlendirmelere, bunlara burjuva demokrasisi denmesine yol açmaktadır.

Oysa bu dönemlerde dahi (yani oligarşinin devlet iktidarını iç çelişkilerinden dolayı istediğince etkin kullanamadığı dönemler) sistemde demokratik hak ve özgürlükler öylesine güdüktür ve var olanların fiilen kullanılabilmesi öylesine zor ve tehlikelidir ki, bunları kullanmaya kalkanların başına bu dönemlerde dahi burjuva demokrasilerinde asla düşünülmeyecek olmadık belalar yağar.

Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü yoktur. Siyasal partiler demokrasinin "vazgeçilmez unsurları" olarak Anayasalara yazılır ama, belirli düşüncelerin örgütlenip partileşebilmesi ceza kanunlarına konulmuş maddelerle yasaklanmıştır. Polis baskısı, dayak ve işkence devam eder. 141-142 gibi maddeler (ki bunlar faşist İtalya’dan alınmıştır) burjuva demokrasilerinde düşünülmez. Bu maddelerdeki cezalar da Batı demokrasilerinde herkese dehşet verecek derecede artırılmıştır. İlk alındıklarında bu maddelerdeki cezalar aylarla ifade edilen miktarlardayken, sonra attırıla attırıla bugün 15 yıla kadar çıkartılmış durumdadır.

Hakim sınıflar böyle bir devlete açık baskı ve zor yöntemlerinin esas, baskının dolaylı ve üstü örtülmüş şeklinin de tali olduğu bir yönetim sürdürmektedir. Bu esas karakterleri dolaylı değil, doğrudan baskıcı olan politik düzene burjuva demokrasisi denemeyeceği açıktır. Böyle bir politik düzen içerisinde hakim sınıflar ittifakında tekelci burjuvazinin emperyalizmle girdiği ilişkiler sonucu ve belirleyici bir konuma yükselmesiyle devlet iktidarı eliyle uygulanan baskı ve zor yöntemleri de faşist bir karakter kazanmıştır. Çünkü, faşizm yukarıda da söylediğimiz gibi, emperyalizm ve tekelci burjuvaziyle ayrı düşünülemez; bunlardan kopartılamaz bir olgudur.

Ayrıca bizim tekelci burjuvaların yabancı emperyalist tekellerle birlikte, onların bir uzantısı, onlarla bütünleşerek emperyalizmin içsel bir olgu haline gelmesinin sosyal temeli ve dayanağı olduğu da göz önüne alındığında, ülkemizdeki faşizm olgusunu emperyalizmin ülkemizdeki düzene bir müdahale şekli olarak kavramak, sermaye ihracının yanında, siyasal rejim ihracı, politik düzene ve devlete bir siyasal müdahale şeklinde değerlendirmek zorunlu olmaktadır. Ve zaten yaşanan gerçekler de çok somut bir şekilde bu değerlendirmeyi doğrulamaktadır. Savunmanın önceki bölümlerinde gösterildiği gibi, Kontr-Gerilladan sivil faşist terör örgütlerine kadar, askeri darbelerden IMF eliyle ekonomide yaptırabildiği operasyonlara kadar, Amerika’nın adının geçmediği hiçbir önemli olay yoktur.

İşte, ülkemizde faşizm olgusunun yukarıda değindiğimiz özelliklerinden dolayı Almanya ve İtalya gibi ülkelerdeki faşizmden farklılıklarını göz önünde bulunduran devrimciler buna sömürge tipi faşizm demektedirler.

Emperyalist Almanya’da tekelci burjuvazinin en gerici, en şoven, en emperyalist kesimlerinin açık terörcü diktatörlüğü, faşist partinin aşağıdan yukarıya kitle desteğini de peşine takarak, burjuva demokrasisini yıkıp, iktidar olmasıyla kurulmuşken, Türkiye’de böyle bir durum olmamıştır. Tekelci burjuvazi, burjuva demokrasisi olmayan mevcut devleti açık terörcü diktatörlüğü için kullanabilme olanaklarına sahip olabilmiştir. Yani ülkemizde aşağıdan yukarıya kitle desteğine sahip faşist bir partinin eylemiyle kurulmuyor bu terörcü diktatörlük; yukarıdan aşağı mevcut devlet aygıtı kullanılarak uygulanabiliyor. Burada mevcut devlet aygıtının içine bu terörcü diktatörlüğün gerçekleştirilmesinde kullanılmak üzere emperyalizmden ithal ekstra aparatlar da katıldığını hemen ekleyelim. Bunlar; Kontr-Gerilla gibi, Kontr-Gerillaya bağlı sivil faşist milisler ve sivil faşist bir siyasi parti gibi; ve gizli servislerde, poliste ve ordu içinde Amerikalılarla yapılmış gizli ikili anlaşmalar ve işbirlikleri gereği çeşitli adlarla ve çeşitli işlevler yüklenerek oluşturulmuş diğer örgütlenmelerdir.

Sömürge tipi faşizmde tekelci burjuvazi diktatörlüğünü, devlet iktidarını, oligarşi içindeki diğer gerici sınıfların en irileriyle paylaştığı halde, oligarşi içinde en etkin ve belirleyici durumda olduğu için ve faşist baskılar bu sınıfın damgasını taşıdığı için tekelci burjuvazinin diktatörlüğünden söz ediyoruz. İki farklı dönemde iki farklı şekilde uygulanmaktadır. Birisi (yukarıda işaret ettiğimiz oligarşi içi çelişkilerden ve tekelci burjuvazinin emperyalist ülkelerdekine oranla güçsüzlüğünden ve devlet iktidarını müttefikleriyle paylaşmak zorunluluğundan kaynaklanan duraksamalar ve boşluklardan dolayı) baskı ve zor yöntemlerinin açık ve doğrudan değil, gizlenmiş olarak uygulandığı ve sınırlı da olsa demokratik hak ve özgürlüklerin şeklen varolduğu dönemler; diğeri de herhangi bir gizlenmeye gerek duyulmadan baskı ve zor yöntemlerinin açıktan uygulandığı dönemlerdir.
 

Faşizmle Mücadelede İkili Görev

Sömürge tipi faşizmin bu iki farklı dönemi ve iki farklı uygulanışı faşizme karşı mücadeleyi de, bu mücadelede yerine getirilecek görevleri de farklılaştırmaktadır.

Faşizme karşı mücadelede başarının ilk koşulunun mücadele edilecek olanın doğru tahlili, ne olduğunun anlaşılıp kavranabilmesi ve tanımlanabilmesi olduğunu bilen devrimciler, ülkemiz somutunda faşizmin yukarıda özetlediğimiz tarzda anlaşılıp kavranması durumunda etkili bir anti-faşist mücadelede yürütülebileceğini söylemişler ve vurgulamışlardır.

Bu durumda faşizme karşı mücadele görevleri ve hedefleri de farklılaşmakta, çeşitlenmektedir.

Önce mücadele edilecek faşizmin sömürge tipi bir faşizm olmasından dolayı farklılıklar çıkmaktadır.Avrupa’da faşizme karşı mücadelede temel hedef, burjuva demokrasilerini yıkıp, açık terörcü bir diktatörlük kurmaya çalışan faşizmi durdurmak hedefidir. Yani burjuva demokrasilerini faşizmin yıkmasını engellemek, bu demokrasilere saldıran faşizmle savaşarak korumak, kurtarmak eylemidir, anti-faşist mücadelenin esası ve temeli.

Almanya ve İtalya’da faşizm, ortaya çıktığında yeni bir olguydu ve bu yeni olgunun ne olduğu, sınıfsal niteliğinin nasıl oluştuğu ve gücünün neye muktedir olabileceği konularında doğru ve tam bir anlaşılma ve değerlendirme yapılamamıştı. Ve çoğunlukla faşist hareketin önemi küçümsenmiş, gelip geçici bir olgu, bir burjuva hükümetinin başka bir burjuva hükümetiyle yer değiştirmesi düzeyinde algılanıp, burjuvazinin defedilmesi kolay bir terörcülük eğilimi şeklinde görülmüştür.

Avrupa’da faşizmin bu ilk döneminde anlaşılıp kavranabilmesinde ve sınıfsal niteliklerinin değerlendirilmesindeki hatalar ve zaafların neye mal olduğu hep biliniyor. Ancak sonradan faşizmin gerçek yüzü ve sınıfsal nitelikleri doğru olarak kavranıldığında, ona karşı mücadele de gerektiği gibi verilebilmiş ve bu mücadeleyle faşizmin zafere ulaşması bazı Avrupa ülkelerinde engellenebilmiştir. Örneğin Fransa’da faşizme karşı burjuva demokrasisini savunmak, faşizmin doğru kavranılıp değerlendirilebilmesiyle mümkün olmuş ve faşizm engellenebilmiştir. Yine İspanya’da faşizme karşı burjuva demokrasisini savunmak için kitleler silaha sarılmış, uzun ve kanlı bir iç savaş sonucu faşizm, cumhuriyeti ve burjuva demokrasisini yıkabilmiştir. İspanya’da faşizmin iç savaştaki zaferi, İspanyolların faşizme karşı direnişlerinin eksikliği ya da kusurunun değil; Alman ve İtalyan faşizminin İspanya’da savaşmasından İspanya’ya müdahalesinden dolayı olmuştur. (Bu nedenle İspanya iç savaşı, Alman ve İtalyan emperyalizminin İspanya’ya bir müdahalesi olarak gerçekleşmiştir.)

Türkiye’de faşizme karşı mücadelenin esası, Avrupa’daki gibi olamaz. Çünkü, Türkiye’de burjuva demokrasisi zaten elde edilebilmiş değildir. Faşizm yukarıdan aşağıya bir tarzda mevcut devlet içinde kurumlaşarak yerleşmekte ve uygulanmaktadır. Buradan, faşizme karşı mücadelenin esasının, Avrupa’daki gibi mevcut demokrasilerin faşist karşı devrime karşı korunması değil; demokrasinin gerçekleşebilmesi için, toplumdaki demokratikleşmenin üst yapıda böyle bir politik düzen gerçekleştirebilecek düzeye yükseltilmesi hedefine yönelmiş bir demokratik devrim sürecini tamamlamayı esas alan bir mücadeleye bağlı kılınması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Yani anti-faşist mücadele, toplumun demokratik devrimini tamamlama mücadelesinin içinde, bu mücadelenin politik alanını dolduran en önemli (temel ve belirleyici önemde) sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Avrupa’ya kıyasla söylenecek olursa, faşizme karşı mücadele, demokrasiyi koruma değil, demokrasiyi elde etme mücadelesi olmak zorundadır.

Ülkemizde faşizmin yenilip, demokrasinin kazanabilmesi, emperyalizmle bütünleşmiş tekelci burjuvaziyi iktidardan uzaklaştıracak bir politik mücadelenin başarıya ulaşmasıyla mümkündür.

Ancak bu yolla tekelci burjuvazinin elinden devlet iktidarına sahip olmanın sağlamış olduğu yukarıdan aşağı faşizm uygulama olanakları alınabilir. Emperyalizmle bütünleşmiş tekelci burjuvalar devlet iktidarını kullanabilme olanaklarına sahip oldukça, faşizm tehlikesi de hep olacaktır. Bu sebeple de faşizme karşı geçici değil, kalıcı başarılar elde edilebilmesi, tekelci burjuvaların devlet iktidarından geçici değil, geri dönemeyecekleri bir şekilde kovulmalarını sağlayabilecek bir politik mücadelenin başarıya ulaşmasına bağlıdır.

Böyle bir politik mücadelenin de halkın demokratik iktidarını hedefleyecek ve gerçekleştirecek bir iktidar mücadelesi olacağı açıktır ve yine ancak halkın demokratik iktidarıyla faşizmi uygulayan tekelci burjuvalar sadece devlet iktidarından uzaklaştırmakla kalmaz, onların politik güçlerinin ve iktidarlarının kaynağı olan ekonomik güç ve iktidarlarına da son verilir; böylece gerçek demokratik ilişkilerin ekonomik temeli sağlanabilir.

İşte sömürge tipi faşizm koşullarında anti-faşist mücadelenin Avrupa ülkelerindeki anti-faşist mücadeleden temeldeki farkı, bu mücadelenin halkın demokratik iktidarını hedefleyen ve gerçek demokrasinin koşullarını ve temellerini yaratacak demokratikleşme aşamasına toplumu yükseltecek olan (diğer bir deyişle demokratik devrim sürecini tamamlayacak olan) bir mücadeleye bağlı olması zorunluluğudur.

İşte bu zorunluluk, ülkemizde faşizme karşı mücadelede anti-faşistlere ikili bir görev yüklemektedir. Bir, anti-faşist mücadelenin halkın demokratik iktidarı için mücadeleye bağlı olarak ve onun bir gereği olarak sürdürülmesi görevi; ve iki, sömürge tipi faşizmin açık uygulanma dönemlerine geçişini engellemek için mücadele etme görevi. Anti-faşist güçler, açık faşizme geçişi engelleme görevlerini de ancak birinci göreve bağlı olarak yapabildikleri takdirde başarılı olabilir. Etkili bir direnişle emperyalizmi ve tekelci burjuvaziyi açık faşizm uygulamalarından caydırabilirler, geriletebilirler.

Ülkemizde yukarıda söylediğimiz özelliklerinden dolayı anti-faşist mücadele hiçbir zaman açık faşizmi engellemek göreviyle sınırlı olamaz. Ancak faşizme karşı mücadeleyi sadece bu ikinci görevli sınırlı bir mücadele olarak görüp, anlayanlar da çok olmuştur. Böylesi anlayışlar, ülkemizde faşizm olgusunun gerçeğini, sınıfsal özünü ve dayanaklarını doğru değerlendirememek ve kavrayamamaktan kaynaklanmaktadır. Ve bunlar, bu eksik ve yanlış kavrayışlarından dolayı, açık faşizmi engellemek samimi isteklerine rağmen, çoğu kere açık faşizm yanlısı güçlerin politikalarını daha kolayca uygulayabilecekleri koşulların oluşmasına katkıda bulunacak tutumlar içinde olmuşlardır. Bu tavrın en yaygın ve bilineni de "Aman provokasyona gelmeyelim, cunta gelir!" şeklinde özetlenebilecek olandır. Bunlar açık faşizme geçişi engellemek için bu "provokasyona gelmeyelim!" mantığı ile faşist terör ve katliamları dahi protesto etmekten geri durmuşlardır çoğu kere. Binlerce öğrencinin 5-10 tane silahlı faşiste okullarını terk etmelerini de sırf "olay çıkmasın ve böylece darbe yapmak isteyenler vesile bulamasınlar!" gerekçesiyle önerebilmişlerdir. Sessiz ve pasif kalmanın açık faşizme geçişi engelleyebilecek en iyi yol olduğunu sanmışlar, böylece de faşist terör politikalarını uygulayanları cesaretlendirmişlerdir. Onların bu tutumlarının açık faşizmi engellemekten ne kadar uzak olduğu, sadece faşist terörün döktüğü kanı ve cüretini çoğalttığı, bugün artık anlaşılmış olmalıdır. Açık faşizmi engellemek işi, faşizme direnmemekle olmaz. Nitekim olmamıştır da.
 

Faşit Parti ve Faşist Terör Çetelerinin İşlevi

Ülkemizde faşizmin ne olduğunu ve faşizme karşı mücadele görevlerini eksik kavrayan bazı anlayışlar da faşist partinin (MHP’nin) işlevleri hakkında yanlış değerlendirmeler yaparak, bu partiye Avrupa’da iktidara gelmiş faşist partilerinkine benzer işlevler yüklemişlerdir. Böyle olunca faşizmi de bu partiyle özdeşleştirmiş, faşizme karşı mücadeleyi bu partinin iktidarının engellenmesi olarak algılanmışlardır.

Oysa durum farklıdır. Evet, bu bir faşist partidir ve iktidara gelip devleti Almanya ve İtalya’da olduğu gibi faşistleştirmek amacındadır ve ideoloji olarak da bu faşist hareketlerin ideolojisini kopya etmekte, propagandasını da aynı yöntemlerle, hatta aynı sloganlarla yapmaktadır. Zaten bu partiyi doğuran faşist hareketin oluşması da tarih olarak Avrupa’da faşizmin iktidarda olduğu yıllarda başlamaktadır. Şoven bir milliyetçiliğin, ırkçılık temelinde Turancılık şeklinde ideoloji olarak seçildiği, Nazilerin herşeylerinin taklit edildiği ve bunlarla sıkı bağlantılar da kurularak oluşturulmuş bir harekettir. 2. Dünya Savaşı yıllarında bu Alman faşizmi özentisi, taklit hareketin Alman faşizminin savaşta başta kazandığı askeri üstünlük ve prestijin de etkisiyle, Türkiye’yi Almanya’nın yanında savaşa sokmak için propaganda yapmaktan başka ciddi bir politik eylemi olmamıştır. Sonra, 60’lı yıllara gelindiğinde, aynı ideolojik motiflerle bunlar bir parti olarak örgütlenmişlerdir.

Fakat bu faşist partinin Türkiye’de yapabilecekleri, Almanya’daki (ya da İtalya’daki) faşist partinin yaptıklarıyla kıyaslanamayacak kadar farklı olmak zorundaydı. Çünkü, Türkiye Almanya değildi ve tekelci burjuvazinin durumu ve gücü Almanya’dakinden farklıydı. Faşist bir parti olmanın ayrılmaz bir özelliği olarak faşizme kitle tabanı oluşturmak işlevi tabii ki vardı bu partinin. Ama, bu kitle desteği ile Almanya’da olduğu gibi, iktidara tırmanabilmesinin koşulları yoktu. Bu partinin esas işlevi, Almanya’dakinin tersi, yukarıdan aşağı, devlet içinde kurumlaştırılan faşizmin bir aracı olmak işleviydi. Bunu savunmamızın ilk bölümünde açıklamıştık. MHP ve etrafındaki faşist milisler, Kontr-Gerilla teori ve uygulamalarının bir parçası ve aracı şeklinde kurulup çalıştırılmışlardır. Türkiye’de yaşanmış olan faşist terörün uygulama araçları olarak iş gördükleri bugün bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır. Bu partinin ideolojik renginde en belirgin ve istikrarlı unsur, anti-komünizm unsuru olmuş ve bu anti-komünizm de tamı tamına ABD ve CIA’nın Sovyetler Birliği’ne yönelik geliştirebildikleri her türlü demagojik malzemeyi kullanmaktan ibaret kalmıştır.

Bu partinin anti-komünizmi silahlı ve terörcü bir anti-komünizm olarak örgütlenmiştir. Faşist demagojileriyle örgütleyebildikleri gençleri, komando adını da açıktan kullanarak, komünist dedikleri insanları vurup öldürmeyi ülkü edinmiş ve şartlandırılıp, askeri eğitimden de geçirilmiş sivil terör ve cinayet çeteleri olarak kullanmışlardır.

Emperyalizme karşı uyanışın ve sol düşüncelerin gelişmesini bastırmakta; işçilerin, gençlerin ekonomik-demokratik hak ve istekleri için uyanışı ve hak aramalarını ezmek, bastırmakta başvurulan doğrudan şiddetin uygulayıcıları olarak eğitilip kullanılmışlardır. Faşist parti bu işlevlerini doğrudan devlete bağlı olarak polis, MİT, Kontr-Gerilla ve diğer gizli servislerle bağlantılı bir şekilde ve devlet himayesinde gerçekleştirmiştir. Propagandalarında da bu durum sergilenmekteydi. "Ülkücü komandoların devlet güçlerine yardımcı" oldukları tekrarlanıp duruldu. Devletin gizli servisleri ile bağlantılı olduklarının çok sayıda örneği de açığa çıkmıştır. Sömürge tipi faşizmde, faşist partiye, devlet içinde kurumlaşmış bir kısım gizli servislerle bağlantılı olarak uygulanmış faşist terörün aracı olabilmek, faşist terörün cinayet, katliam gibi ne kadar kanlı ve pis iş varsa, bunları gerçekleştirmekle istihdam edilmiş canilerin bulunup devşirildikleri bir katiller yetiştirme okulu olabilmekle sınırlı bir işlev düşmüştür. Burada bir hususun göz ardı edilmemesi gerektiğini de belirtelim. O da faşist parti olan MHP’nin iç savaş politikalarının edilgen bir aracı olduğu fikri, uç noktalara kadar götürülmemelidir. Çünkü özellikle faşizmin baskı ve terör politikalarının uygulanmasına direnen halkın bu direnişiyle birlikte iç savaş boyutlarına doğru tırmanan siyasal gelişmelerin içinde MHP bazen edilgen bir araç olduğu görüntüsünden çıkmış, bağımsız bir faşist parti gibi inisiyatif kullanan "özerk" bir görüntü sergilemiştir.

Bu, bugün apaçık bir hale gelmiştir. Tabii ki bunların faşist bir parti olmaktan kaynaklanan faşizme kitle tabanı yaratmak işlevleri de olmaktaydı. Ancak bu işlevler birinci işlevlerine oranla tali ve önemsiz kalmaktadır. Asıl siyasi işlevi, bağımsız bir faşist parti olmak değil, terör ve iç savaş politikalarına bağımlı bir araç olmak işlevidir.

MHP ve etrafında örgütlenmiş faşist hareketin bu rolü ve işlevi doğru kavrandığında, bunun, bağımsız bir siyasi hareket olarak faşizm için kitle tabanı oluşturup, iktidara yükselmeyi hedef alan bir partiden farklı değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. O halde bunlar eliyle uygulanan terörü de tanımlarken, bunun bağımsız bir faşist partinin iktidara tırmanmak için uyguladığı bir yöntem olmadığı, başka bir şey olduğu da kolayca anlaşılmaktadır.

İşte bu nedenle, sivil faşist çetelerin saldırılarına ve cinayetlerine direnmek de faşist partinin terörüne direnmek anlamından daha fazla bir anlama sahipti. Çünkü bu saldırılar daha kapsamlı ve yukarıdan aşağıya uygulanan faşizmin terör ve iç savaş politikalarının bir parçası ve aracıydı. Bu yolla bu politikaların esas sahipleri (yani emperyalizmle tekelci burjuvazi) MHP’yi ve çevresinde örgütlenmiş sivil faşist hareketi iktidara getirmeyi değil, onları düpedüz basit bir araç olarak kullanıp, açık faşizme geçişi sağlayacak koşulları yaratmayı; halkı terörle sindirip, demokrasi isteklerinden vazgeçebileceği bir can korkusuna sürükleyebilmeyi amaçlamaktaydı.

Bu nedenle sivil faşist çetelerin terörüne direnmek, emperyalizmin ve ortaklarının politikalarına karşı demokrasi istemekle direnmek anlamına gelmekteydi. MHP’nin ve çevresindeki sivil faşist çetelerin terörüne direnmenin ve bunlarla mücadele etmenin Avrupa’da burjuva demokrasilerini yıkıp, faşizmi kuran faşist partilerin eylemine karşı burjuva demokrasisini savunmak gibi bir içeriği yoktu. Çünkü Türkiye’de burjuva demokrasisi yoktu. Bu parti, söylediğimiz gibi, devlet iktidarını elinde tutan ve yukarıdan aşağı faşist terör uygulayan emperyalizmle bütünleşmiş tekelci burjuvazinin basit bir terör aracıydı sadece. Ve bunları saldırı ve terörüne direnmek, bütün bir halkı köleleştirmek siyasetine karşı köleleşmeyi reddetmek ve demokrasiyi savunmak için sömürge tipi faşizme direnmek demekti.
 

Devrimciler Faşizme Karşı Neler Yaptılar

Faşizm konusundaki bu tespit ve çözümlemeler ışığında devrimciler anti-faşist mücadelede üzerlerine düşeni yapmaya çalıştılar. 12 Eylül öncesinde yaşanan faşist terör ve saldırılar karşısında devrimcilerin yaptıkları özetle söylenecek olursa:

Devrimciler yaşanan olayların ne olduğu ve nereden kaynaklandığını anlayabilmek için önce öğrenmeye ve siyasi gerçeklerin doğru çözümlemesini yapmaya çalıştılar. Kavrayabildikleri ve açıklayabildikleri siyasi gerçekleri halka anlatıp açıklamaya, böylece halkın siyasi gerçeklerin ne olduğu konusunda aydınlanıp bilinçlenmesini sağlamaya çalıştılar. Bu çerçevede faşizmin, ülkemiz somutunda ne olduğunu ve faşist terör ve saldırıların temelinde neyin yattığını ve bunların hangi güçlerin politikaları olduğunu, neyi elde etmeye çalıştıklarını teşhir etmeye uğraştılar.

Faşizmin terör ve cinayetleri karşısında toplumdan en yaygın tepki ve protestoların yükselmesini sağlamayı düşündüler. Bunun için mümkün olan her yerde ve her zaman faşizmin uygulamalarına karşı yaygın kitle gösterileri, mitingler ve yürüyüşler yapılar. Bu yolla faşizmin uygulamaları ve politikalarının mağduru olan halk kitlelerinin sessiz ve tepkisiz kalamayacağını ve kalmaması gerektiğini ortaya koydular.

Devrimciler, emperyalizm ve tekelci burjuvazinin mevcut demokratik hak ve özgürlükleri budama ve kullanılamaz hale getirmeyi amacıyla yürüttüğü her türlü baskı ve sindirme politikalarıyla faşist terör uygulamalarına karşı, halkın her kesimini demokratik hak ve özgürlüklerine sahip çıkmaya; faşizme karşı demokrasi istemeye çağırdılar.

İşçilerin fabrikalarda, madenlerde yürüttükleri hak arama mücadelelerine destek olundu, grev ve direnişlerine omuz verildi.

Devrimciler, gençlerin akademik-demokratik hak arama uğraşlarına destek vermişler, faşist cinayet ve saldırılar karşısında can güvenliği ve öğrenim hakkı için yürüttükleri mücadelede yanlarında olmuşlardır.

Devrimciler, bulundukları her yerde faşist saldırganların terörüne karşı çıkarak direnilmesini savundular. Bulundukları her yerde faşist çetelerin silahlı saldırılarına göğüs germeye, bunları defetmeye çalıştılar.

Gençlerin okullarını, işçilerin fabrikalar ve işyerlerini faşist işgalcilere karşı korumalarını; semtlerde ve mahallelerde her görüşten halkın faşistlerin bölge işgallerine karşı oturdukları mahalleleri terk etmemelerini, biraraya gelip örgütlenerek buraları korumalarını önerdiler.
 

Direniş Komiteleri

Devrimciler, halkın içinden gelen faşist teröre direnme eğilimlerini ve bu eğilimlerin yaratmış olduğu örgütlenmeleri incelediler. Ve bunlardan öğrenerek faşizme karşı bütün halkın biraraya gelebileceği örgütlenme önerileri getirmeye çalıştılar. Direniş komiteleri konusunda devrimcilerin yapmaya çalıştıkları buna bir örnektir. Devrimciler bu komitelerin, sadece saldırıları defetmekle sınırlı, geçici örgütlenmeler olarak değil: bunların aynı zamanda, her görüşten halkın sorunlarını çözmekte kullanabileceği birer dayanışma ve demokrasi yuvaları olabilecek kalıcı örgütlenmeler olarak da düşünülmesini ve ele alınmasını önermişlerdir.

Bu devrimcilerin faşizme karşı mücadeleyi , halkın kendi iktidarını sağlama mücadelesiyle birlikte ele almalarının bir sonucudur. Faşizmin her türlü demokratik hak ve özgürlükleri yok eden ve halkı köleleştirmeye, korkan, itaat eden, hak aramayan, boyun eğen, sindirilmiş bir kalabalığa çevirmeye çalışan politikaları ve saldırıları karşısında devrimcilerin direniş komiteleri konusundaki görüş ve önerilerinin: demokrasiyi, halkın faşizme direnişi içinde besleyip büyütmek ve halka gerçek demokrasinin, kendi hakkında doğrudan kendinin karar vermesinin güzelliklerini göstermek gibi bir anlama geldiği de çok açıktır.

Türkiye’de bir iç savaş yaşanıyordu. Bu iç savaş, çatışma çizgisinin belirli olduğu, tarafların ordular teşkil edip, bunları birbirinin karşısına dizdiği, yani ateşin ve ölümün nereden geleceğinin belli olduğu bir savaş şeklinde sürmüyordu. Böyle olsa, çatışma çizgisinin bir tarafında ve geride kalan alanlarda karşı tarafın ateşiyle vurulmak ve ölmek tehlikesi uzaktır. Bu tehlike cephe çizgisinde vardır, ama cephe gerisinde uzak bir tehlikedir. Türkiye’de yaşanan böyle, cephelerin belirli olduğu ve cephe gerilerinin bulunduğu bir savaş değildi. Kuralsız bir savaştı bu, her yer cephe, her yerde ölüm tehlikesi vardı. Kısacası, kalleş bir savaştı bu.

İlericilerin, devrimcilerin, demokrat aydınların sırtlarına her köşeden faşist namluların çevrili olduğu ve bu namluların ölüm kustuğu bir savaştı bu. Devrimci arkadaşlarımızdan yüzlercesi, karanlık köşelerde pusu kurmuş faşist canilerin kurşunlarıyla öldürüldüler. Yurdumuzun umudu, yürekleri pırıl pırıl, kafaları pırıl pırıl yurtsever öğrencilerimiz okullarında toplu halde bulunduklar sıralarda pek çok defa kurşunlandılar, bombalandılar, tarandılar. Defalarca bombalanıp, taranmamış kaç tane üniversite ve fakülte kalmıştır. Faşistlerin öğrenci kitlelerini tarayıp bombalamalarından yüzlerce öğrencimiz can vermemiş, yaralanmamış, sakat kalmamış mıdır? Öğrencilerin okullarına gittikleri otobüsler ve duraklar kurşunlanıp taranmıyor muydu? Maltepe’de, Yükseliş öğrencilerine yapıldığı gibi, İstanbul Üniversitesi’nden çıkan öğrencilerin bombalanıp kurşunlandıkları gibi, ODTÜ öğrencilerinin defalarca bombalanıp kurşunlanması gibi, bütün üniversite, fakülte ve yüksek okullarda durum aynı değil miydi?

Bu kalleş saldırıların hedefi sadece devrimciler, sadece yurtsever öğrenciler miydi? Hayır! Faşistler bu savaşta herkese, iyi oyan, güzel olan, aydınlık olan her şeye saldırıyorlardı. Onlar, kapkaranlık bir Türkiye istedikleri için, karanlığı aralayacak, bir parçacık aydınlık saçacak bütün ışık kaynaklarına acımasızca saldırıyorlardı. Faşistler aydınlıktan yarasalar gibi korkarlar. Bilimden, gerçeklerden ödleri patlar. Bunun için gerçeğe, bilime düşmandırlar. Bu sebeple yurdumuzun ender yetiştirdiği nice değerli bilim adamlarımız, profesörlerimiz, faşist canilerin pusularında can vermediler mi?

Bedreddin Cömert’ler, Necdet Bulut’lar, Karafakioğlu’lar, Doğanay’lar, Cavit Orhan Tütengil’ler gibi ülkemizin aydınlık geleceği için kendilerini bilime adamış; karanlığı dağıtıp, bir parça ışık, bir parça bilim aydınlığı sağlayabilmek için didinip durmuş pek çok onurlu bilim adamımız, yurtsever aydınlarımız, demokratlarımız bu savaşta savunmasız bir halde faşist namlulardan çıkan kurşunlara hedef olup, ölmediler mi? Bunlar, iyiyi, güzeli, aydınlığı yaratmaya çalışan, yürekleri insanlık sevgisiyle dolu canlarımız, sokaklarda, evlerinde, okullarında, birbiri ardına teker teker güvercinler gibi avlanıp öldürülmediler mi?

Bu koşullarda yüreğinde bir parçacık yurt sevgisi olan, bir parçacık insanlık sevgisi olan hiç kimse duyarsız olamaz tarafsız kalamazdı. Ülkemizin geleceğini karartmak, iyiyi, güzeli ve aydınlığı yok etmek için faşist saldırılar ve cinayetlerle yaratılan ve sürdürülen bu kuralsız ve kalleş savaş karşısında duyarsız, kayıtsız ve tavırsız kalınabileceğini insanın kafası ve gönlü kabul edemez. Bu vahşet karşısında duyarsızlık ve tavırsızlık insan olmakla çelişir.

Doğal olarak insanlarımız da duyarsız ve tavırsız kalamazdı ve kalamadı da. Demokratlarımız, yurtsever aydınlarımız, gençlerimiz, bilim adamlarımız, işçilerimiz, köylülerimiz, kısaca bütün bir halk, yoksulu, orta hallisi, genci, ihtiyarı, erkeği, kadınıyla bütün bir halk bu barbar, acımasız, kalleş cinayet ve katliamlara kin duyuyor, lanet okuyordu.

Ama ne yapılabilirdi? Savaş o kadar kalleşti ki, düşman karşıda görünen bir yerde değil, kim bilir hangi karanlık köşede ve hangi pusuda bekliyordu? Sırtına çevrilmiş namlu kim bilir ne zaman ateş kusacak; bomba kim bilir ne zaman ve nerede patlayacaktı... Ölümle hiç umulmadık bir yerde ve hiç umulmadık bir zamanda karşı karşıya geliniyordu. İşte bu kuralsız savaş koşullarında neler yapılabilir, insanlarımız önce kendilerini nasıl koruyabilirdi?

Örneğin gençlerimiz, öğrencilerimiz ne yapmalı, saldırılardan kendilerini, öğretim üyelerini, okullarını nasıl korumalıydılar? Gençlerimizin bu soruya kafa yormaları kadar normal bir şey olamazdı. Bu sebeple kendilerini toplu olarak korumaya, savunmaya yönelmeleri; bunun için örgütlenmeleri, her türlü savunma aracını tedarik etmeye çalışmaları son derece haklı ve meşru bir şeydi. Gençlerimizin kendilerini savunmak için işbölümü yapmaları, komiteler kurmaları; saldırılara karşı  hazırlıklı ve uyanık bulunmak için nöbet tutmaları; okullarına gidiş gelişte otobüslerde, duraklarda saldırıya uğrama ihtimaline karşı korunma önlemleri almaları, gözcü ve haberci koymaları vb. her türlü önlem almaları haklıdır, meşrudur. Suçlanıp kınanamaz, çünkü can güvenlikleri için başka bir yol yoktu.

Bu noktada "iyi ama devlet vardı, devletin güvenlik kuvvetleri vardı" diyenler çıkabilir. Doğru, devlet vardı, devletin güvenlik kuvvetleri de vardı, ama bunlar can güvenliği sağlayabilmekten çok uzaktılar. Herkesin yaşayıp gördüğü bir gerçekti bu. Bu gerçeği, yani devletin can güvenliği sağlayamadığı gerçeğini herkes bildiği gibi, devletin, can güvenliğinin ortadan kaldırılmasına vasıta haline getirilmiş olduğu gerçeğini de herkes görüyordu. Devlet, faşist saldırı ve cinayet örgütleri besleyip, büyüten ve destekleyen, onlarla işbirliği içinde olan bir devlet haline getirilmişti. Faşistler iktidara ortak ve hükümet içindeydiler. Devletin yürütme organlarının faşistlerle işbirliği çok açık şekillerde ortaya serilmişti (Nevşehir, Çorum, Fatsa vb. pek çok örnek gösterilebilir.) Örneğin polislerle faşistlerin ayrılabilmesi hemen hemen olanaksız hale gelmişti.

İşte bu koşullarda gençler, öğrenciler gerek tek tek, gerekse toplu halde kendilerini, okullarını, öğretim üyelerini koruyabilmek için önlemler düşünmekte, önlemler almakta, silah taşımakta haklıydılar. Direniş komiteleri şeklinde örgütlenmeleri de işte budur ve bu sebeplerden doğrudur, haklıdır ve zorunludur. Başka türlü olamazdı.

Gençlerimiz için böyle olan durum, mahallelerde oturan halk için; okuldan evine dönen öğrenci, fabrikadan dönen işçi, işyerinden, daireden dönen serbest meslek erbabı için, memur için, esnaf için farklı mıydı? Hayır! Farklı değildi... Bölge ve mahalle işgallerine yönelmiş olan faşistler, mahallelerden faşizme karşı olan herkesi, bütün anti-faşistleri göçe zorluyorlardı. Bu amaçla pek çok saldırılarda bulunuyor ve cinayetler işliyorlardı. Bu amaçla faşistler az mı kahve taradılar, az mı bombalama yaptılar? Otobüsleri kurşunlayıp, ev baskınları yapıp, az mı insan öldürdüler?

Kısaca mahallelerde de anti-faşistler için iki seçenek vardı: Ya mahalle terkedilip, halkın faşist işgal ve baskı altına alınmasına razı olunacak, ya da direnilecek, halkla birlikte faşist saldırılara göğüs gerilecek, işgale engel olunmaya çalışılacaktı. Direnme seçildiği takdirde, yapılacak olanlar bellidir. Direnmek için örgütlenilecektir. Faşizme karşı olan herkes siyasi görüşü ne olursa olsun, faşizme direnmek isteyen demokrasi yanlısı herkes bir araya getirilmeye çalışılacaktır. İşte mahallelerdeki direniş komiteleri budur. Yani direniş komiteleri, bir siyasi görüşün örgütlenmeleri değildi. Bunlar, faşist saldırılara karşı savunma gereği duyan bütün siyasi görüşlerin ve halkın birlikte olabildiği son derece demokratik ve gönüllü birlikteliklerdi. İşleyişlerinde de demokrasi prensipleri egemendi.

Burada da şöyle bir soru soracak olanlar çıkabilir: "Direniş komiteleri madem ki demokratik örgütlenmeler ve madem ki demokrasi yanlısı her siyasi görüşten insanların gönüllü birlikteliğidir bunlar, o halde nasıl oluyordu da mahallelerde tabancalar ve silahlar patlıyordu? Ve patlayan silahlar sadece demokrasi yanlısı halktan insanları öldürmüyor, bazen faşistleri de öldürüyordu. Bu faşistleri vuran silahları kim patlatıyordu? Demokrasi yanlısı insanların silah patlatmaları uygunsu değil midir, bu demokrasiye yakışır mı?" Evet, böyle şeyler söyleyebilecek olanlar da çıkabilir. Mahallelinin maruz kaldığı saldırılar silahsız olsa, mesela faşistler mahalleye gelip, kahvenin önüne dizilip sadece laf atmakla veya slogan atmakla yetinseler, o zaman halk da onlara sadece laf atarak veya slogan atarak cevap verebilirdi. Ancak bilindiği gibi, faşistler sadece laf ve slogan atmıyorlardı. Kurşun atıyorlar, bomba atıyor, kahveleri, otobüsleri, durakları tarıyor, ev basıp kadın-çocuk demeden kurşuna diziyorlardı. Saldırıların böyle silahlı ve öldürücü biçimler aldığı bir yerde, savunma sadece lafla veya sloganla yapılamazdı tabii. Savunma da silahlı olmak zorundaydı.

İşte bu sebeple direniş komitelerinin saldırı karşısında savunma yapabilmesi için saldırıyı defetmeye elverişli araçlara başvurması zorunludur. Silahlı saldırıları defetmek üzere halkın işbölümü yapması, örgütlenmesi, nöbet tutması doğrudur, haklıdır. Kınanamaz ve suçlanamaz.

Bu durum işyerlerinde, fabrikalarda köylerde de aynıdır. Buralarda da saldırılar karşısında savunma önlemleri ve örgütlenmeleri haklıdır ve zorunludur.
 

Devrimcilerin Direniş Komitelerine Bakışı

Devrimler ve devrimci mücadeleler halk kitlelerinin eylemlerinin sonucudur ve kitlelerin eylemiyle yükselirler. Kitlelerin eyleme geçmediği veya geçirilemediği koşullarda bir devrim mümkün olamayacağı gibi, devrimci bir mücadelenin gelişmesi de mümkün olmaz.

Kitleler de ancak belirli koşulların var olması halinde ve ancak kavrayıp uygulayabilecekleri mücadele şekilleri ve örgütleriyle eyleme kalkışırlar. Kitlelerin yabancı oldukları, alışık olmadıkları, hayat ve pratik içinden çıkarılamamış ve pratik tarafından sınanmamış, ama tasarlamış bir takım mücadele şekilleri ve örgütlenme şekilleri ne kadar mükemmel tasarlanmış olursa olsunlar; ne kadar dahi bir kafanın ürünü olurlarsa olsunlar, eğer bunlar kitlelerce kavranıp kullanılmayacaksa ve kullanılmıyorsa, bunların devrim mücadelesinde zihin antrenmanından başka bir anlamı ve değeri olmaz.

Devrimciler bunu bildikleri için, kitlelerin alışık olduğu ve kullana geldiği mücadele şekillerini hiçbir zaman küçümsemezler, küçümsemek bir yana, aksine bunlara saygılı davranır ve bunlardan öğrenmeye çalışırlar. Genellikle sınama yanılma yöntemleriyle ve el yordamıyla; zorunluluklar karşısında ve zorunluluğun bir gereği olarak ortaya çıkmış olan mücadele ve savunma şekillerini dikkatle incelerler. Kitlelerin kullandığı kendiliğinden ortaya çıkmış mücadele ve örgüt şekillerini çözümlerler. Bunların içinde geçici olan (istisna olan)la, kalıcı (istikrarlı) olan yönleri ve unsurları ayırdeder; kalıcı olan yön ve unsurlar üzerinde durarak, bunları geliştirmeye ve halkın mücadelesine en çok yarar sağlayacak şekillere yükseltmeye uğraşırlar. Bu mücadele şekilleri içinde yanlış olan, zararlı olan mücadele ve savunmaya gerekli olmayan fazlalık ve ağırlık yaratan, gelişmeye engel olabilecek olan yönler ve unsurlar varsa, bunları belirleyip ayıklamaya çalışırlar. Devrimciler bir yandan bu mücadele şekillerini basit, kolay kavranır ve kitlelerce kolay uygulanabilir bir hale getirmeye çalışırken, diğer yandan bunların içine halk için yararlı olacak yeni yön ve unsurlar katmaya da, bunların içeriklerini daha belirli ve anlamlı bir hale getirmeye de çaba sarfederler. Bunları halkın mücadelesinin başarısı ve devrimin gelişmesi için yaparlar.

Direniş komiteleri de devrimcilerin zihninde teşekkül etmiş, tasarlanmış ve böylece önerilmiş mücadele şekilleri veya şemaları değildir. Bunlar hayat içinde, pratik olarak kitlelerin sınama yanılma yoluyla buldukları ve şekillendirip olgunlaştırmaya çalıştıkları savunma örgütlenmeleridir. Ve bunlar henüz belirli bir şekle kavuşabilmiş, oturmuş ve istikrar kazanabilmiş organizasyonlar haline de gelememişti.

Bunlar, faşist saldırıların aşağı yukarı bütün ülkeyi kuralsız ve cephesiz bir savaş alanı haline getirmiş olmasından dolayı, bu iç savaş koşullarının ortaya çıkardığı kitlelerin savunma organizasyonlarıdır. Bu komiteler özellikle saldırıların yoğun olduğu yer ve zamanlarda ortaya çıkmıştır. Bu da bunların tasarlanmış ve planlanmış bir örgütlenme şekli olarak değil, zorunluluktan ve kendiliğinden doğmuş olduklarını kanıtlamaktadır.

Direniş komiteleri genel ismiyle anılan kitlelerin savunma organizasyonlarına devrimciler yukarıda belirttiğimiz anlayışla yaklaşmışlardır. Bunların, faşizme karşı mücadeleye kitlelerin katılımını sağlayacak mücadele ve örgüt şekilleri olma potansiyelini içerip içermediklerini araştırıp incelemeye çalışmışlardır. Bu maksatla direniş komiteleri üzerine düşünmüş, yazmışlar; faşizme karşı mücadele fikrinin yaygınlaşıp yerleşmesi için bunları geliştirmeye çaba sarfetmişlerdir. Halkın faşizme teslim olmaması, direnmesi için bu direnişin iyi ve olumlu örneklerini ve dolayısıyla direniş komitelerini savunmuşlardır.Direniş komiteleri üzerinde özetle: Bu tür örgütlenmelerin mümkün olan en geniş kitleyi faşizme karşı direnişe sokabilmesi için geniş tutulmasını; demokratik olmasını; faşistlerin dışında her siyasi görüşten halkı bünyesine alabilmesini istemişlerdir. Bu savunma örgütlerinin saldırıların püskürtülmesiyle, varlığının sona ermemesi gerektiğini; çünkü, saldırıların tekrarlanabileceğini anlatmaya çalışmışlardır.

Yine bu örgütlerin halk içinde bir demokrasi örneği olmalarını; halkın kendi sorunları hakkında fikir söyleyip, kararlar alabileceği ve önerebildiği; bu şeklide siyasal katılımın anlamını ve değerini öğrenebileceği, dolayısıyla kendini eğitebileceğini gerçek bir demokrasi (halkın kendi kendini yönetebilmesi) kültürünün beslenip büyütülebileceği bir ortam haline getirilmesini önermişler ve böylesi bir anlayışın bu örgütlenmeler vesilesiyle halk içinde ve bu örgütlenmeler içinde yeşerip yerleşmesi içi gayret sarfedilmesi gerektiğini anlatmışlar; bunu ısrarla vurgulamışlardır.

Devrimciler direniş komiteleri hakkında böyle düşünüp, bunları isterken, faşizmin demokrasi yönündeki gelişmeyi her türlü demokratik kıpırdanmayı bastırmak amacına karşılık, gerçek bir demokrasi amacını da ortaya koyuyorlardı. Devrimcilerin direniş komitelerine yaklaşımları aynı zamanda, faşizm için sürdürülen saldırıların ve savaşın her koşul altında faşizmin yararına olamayacağını, demokrasi yararına gelişmelere de yol açabileceğini; faşizm için yürütülen bir iç savaş içinde bile kaçınılmaz olarak gerçek bir demokrasinin de doğup gelişeceğinin somut örneklerini görmek ve göstermek istediklerini ortaya koyuyordu.

Devrimcilerin direniş komitelerine yaklaşımları ve direniş komitelerinin anlamı kısaca budur.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org