6. SONUÇ

"Adım adım bu bataklığa doğru itilmektedir Türkiye. Ve ülkeyi bu yöne sürüklemek isteyenler, öylesine büyük başarılar kazanmışlardır ki, insan şaşıyor.

İş, bu noktaya vardıktan sonra neler olur?

Ya da neler olmaz?

Şimdi iktidar yanlısı gazeteler, Milli Güvenlik Kurulu'nun son toplantısını dillerine dolayarak, halkı tehdit yoluna başvuruyorlar.

Söyledikleri laflar:

- Bu devlet sahipsiz değildir.

- Son Türk Devleti yıkılmayacak.

- Devleti kurtaracağız.

  Dillerinin altındaki bakla nedir? Bilmeyen kaldı mı? İstiyorlar ki ordu gelsin; oluşturdukları çirkefin bütün sorumluluğunu üstüne alsın; pisliklerin, yolsuzlukların, rüşvetlerin üstüne sünger çeksin; solun üstüne hışımla gitsin; korku ve baskı ortamında olağanüstü mahkemeler kursun; memurların maaşını, köylünün gelirini, işçinin ücretini kısıtlasın; üç-beş genç insanı assın. Ordu bu işleri yaparken, sermaye çevrelerinin sivil politikacıları, geride kalıp sipere yatsın. Sıkıyönetim mi, çok sıkıyönetim mi, her neyse, silahlı kuvvetler maşa gibi kullanılsın. Her şey olup bittikten sonra kapılar yine açılsın, iktidar yine ağalara, kompradorlara sunulsun: Herkese ağız birliğiyle bağırsın:

- Sivil yönetime dönüyoruz: Yaşasın demokrasi."(*)

Cumhuriyet gazetesi yazarlarından İlhan Selçuk, bu satırları 2 Mart 1977'de yazdı. Türkiye'de hemen herkes tarafından gözlenebilen bu süreç, egemen sınıfların istediği bir biçimde 12 Eylül'le sonuçlandı.

Ve:

"Ordu geldi", "Pisliklerin, yolsuzlukların, soygunların, rüşvetlerin üstüne sünger çekildi.", "Solun üstüne hışımla gidildi", "Korku ve baskı ortamında olağanüstü mahkemeler kuruldu", "İnsanlar asıldı, öldürüldü, işkencelerden geçirildi", "İşçinin ücreti, memurun maaşı, köylünün geliri kısıtlandı". Ve bütün bunlardan sonra bugün yine "sivil yönetime dönüyoruz, yaşasın dernokrasi" çığlıklan ortalığı kaplamış durumdadır.

Herkesin yaşadığı bu olaylar, l2 Eylü1 darbesiyle başlayan süreçte gerçekleşti.

Neydi 12 Eylül?

Türkiye'nin toplumsal ve siyasal tarihi açısından neyi temsil ediyordu?

Sorulara vermeye çalıştığımız yanıtlar, gerçeklerin ortaya çıkması için gerekli ipuçlarını ortaya koymuştur. Bunlar anlaşılmadan ve bilinmeden, bizlerin yargılanmamızın, bunca işkencenin, demokrasiye ait ne varsa yok edilmesinin nedenlerini anlayabilmek olanaksızdır.

Çünkü 12 Eylül faşizmi tüm uygulamalarıyla halka karşı bir yönetim kurdu. Ve bu dönemde en ağır haksızlıklara uğrayanlar da halk ve devrimciler oldu.

Egemen sınıflarla halk arasındaki çelişmenin yanısıra, 12 Eylül faşizmi egemen sınıfların kendi aralarındaki çelişmelerin çözülmesi açısından da önemli bir dönemeç noktası oldu. Tekelci burjuvazi ülke yönetiminde bütünüyle hegemonya kurmak ve ekonomik artıktan daha fazla pay almak için iktidar ortaklarıyla arasındaki güç dengelerini değiştirmek istiyordu.12 Mart'la başlayan bu süreç, tekelci burjuvazinin giderek güçlenmesi biçiminde sürmüş, ancak 12 Mart sonrasında yükselen halk muhalefeti, oligarşi içi sorunların geri plana itilmesine neden olmuştu. 12 Eylül faşizmi tekelci burjuvaziye oligarşi içi dengeleri düzenlemek için bütün olanakları sağladı. Artık Türkiye'de sınıf dengeleri yeni bir düzlemde ve tekelci burjuvazinin yöneten sınıflar içindeki kesin hegemonyası altında kurulmuş durumdadır. Eski geleneksel sınıfların ve tekel dışı sermaye gruplarını yöneten sınıflar içindeki konumu bütünüyle tekelci burjuvazinin ekonomik ve siyasal sorunlarına göre şekillenmektedir.

Kuşkusuz,12 Eylül faşizminin Türkiye'deki sınıflar mücadelesi açısından yarattığı en köklü sonuçlar emek/sermaye çelişkisi düzlemindedir. Bu süreçte işçi sınıfının bütün politik ve sendikal örgütlenmeleri dağıtılmış, en temel hakları gaspedilmiş, sınırsız bir sömürü ve baskı politikası acımasızca sürdürülmüştür. Aynı sonuçlar, diğer ezilen halk kesimleri için de geçerlidir. Bir bütün olarak halk sınıfları, örgütlenme açısından olsun, ekonomik durumları açısından olsun güç yitirdiler. Devletin yeniden düzenlenmesi, ezilen sınıfların baskı altında tutulabilmelerinin koşullarını daha da sağlamlaştırdı. Bu, mevcut sömürü ve baskı düzeninin kendine daha da sağlam dayanaklar yaratması, buna karşılık ezilen sınıfların muhalefet yollarının tıkanması anlamına gelmektedir.

Örneğin ekonomik planda ücret ve maaşla geçinen kesimlerin milli gelir içindeki payları büyük oranda azaldı. Yine işçi başına verimlilik artarken, üretilen katma değerden ücretlere ayrılan pay azaldı. Bu, sömürünün 12 Eylül döneminde daha da artması, insanların daha çok çalışıp, daha çok ürettikleri halde, kendi üretimlerinden daha az pay almaları demektir. Benzer biçimde emeğin alım gücü de sürekli olarak düşmektedir. 8 yıl öncesine göre herhangi bir mal alabilmek için şimdi çok daha fazla çalışmak gerekmektedir. Halkın ekonomik anlamda güçsüzleştiğini ortaya koyan örnekleri çoğaltabilmek olanaklıdır.

Ancak, halk sınıflarının güç yitirmesi salt ekonomik göstergelerle sınırlı sayılmamalıdır. Özellikle ideolojik-siyasal düzlemlerde, burjuvazi baskı ve terör uygulamalarına ek olarak sürdürdüğü demagoji kampanyalarıyla önemli kazanımlar elde etmiştir. Ülkemizin 1980 öncesinde yaşadığı ekonomik-sosyal ve siyasal krizin faturası işçilere çıkartılmış, bu bahane edilerek, işçi örgütleri dağıtılmış, işçi önderleri tutuklanmış, öldürülmüştür.

Baskı ve terörle birlikte sürdürülen depolitizasyon ve yozlaştırma politikaları sonucu halkın siyaset dışı tutulması da tekelci burjuvazinin kokuşmuş ve köhne düzenini sürdürebilmesi için geniş bir manevra alanı yaratmıştır.

Özetle ifade etmek gerekirse, 12 Eylül, 1950'lerden sonra, Türkiye'de geliştirilen yeni sömürge düzeninin içine girdiği bunalımın tekelci burjuvazinin çıkarları yönünden ve tekel dışı burjuva kesimlerinin ve tüm emekçi halkın aleyhine olarak çözülmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla gerek ekonomik alanda, gerekse üst yapıda yeni politik ve hukuki düzenlemeler getirilmiş; gelişen sol muhalefet akımları, demokrasi dışı, faşist baskı yöntemleriyle işkencelerle ezilerek dağıtılmıştır.
Siyasal partiler yasası değiştirilerek ve kapatılan eski partilerin yerine yeni partiler kurularak, düzenin ve tekelci burjuvazinin sorunlarının çözülebilmesini, emperyalizmin taleplerinin yerine getirilebilmesini sağlayabilecek yeni bir siyasal yapı oluşturulmaya çalışılmıştır. Öteden beri tüm egemen sınıf kesimlerinin Türkiye'ye bol geldiğini, lüks olduğunu söyledikleri Anayasa yerine toplumsal muhalefetin gelişmesine olanak tanımayacak baskıcı ve katı bir Anayasa getirilmiştir.

Ancak, getirilen bu yeni siyasi ve hukuki yapının demokratik toplumsal muhalefet unsurlarını dışta bırakan özellikleriyle, Türkiye'ye çok "dar" geleceği bellidir ve diktikleri bu elbisenin sağı-solu daha şimdiden patlamaya başlamıştır. 27 Mayıs'tan 12 Eylül'e kadar geçen dönem boyunca, 1961 Anayasası ile egemen sınıflar arasındaki çelişme, önemli siyasal mücadele konularından birini oluşturmuştu. Şimdi, 12 Eylül'den sonra başlayan bu yeni süreç içinde,bu kez 1961 Anayasası'nın emekçi halka sağladığı demokratik hak ve özgürlükleri yok eden 1982 cunta Anayasası ve siyasi düzenlemelerle bütün emekçi halk kesimleri arasındaki çelişme önemli bir mücadele konusu olarak sürecektir.

12 Eylül, bunalımın yarattığı bazı sorunları "çözerken", öte yandan yeni bunalım unsurlarını da beraberinde getirmiştir.

Korkunç boyutlara ulaşan dış borçlanma, artan bağımlılık ve sanayileşmeyi bütünüyle bir tarafa bırakan yeni ekonomi politikalarıyla emperyalizme bağımlı -yeni sömürge- düzeni, yeni sorunlar üretmeye devam edecektir.
 

(*) Cumhuriyet, 2 Mart 1977


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org