4. 12 EYLÜL VE İNSAN HAKLARI-DEMOKRASİ

12 Eylül askeri darbesiyle birlikte, Türkiye tam bir korku (terör) ülkesi haline geldi. Türkiye'nin adı, dünyanın bir çok ülkesinde işkenceyle birlikte anılır oldu.

Büyük kentlerden, Anadolu’nun en ücra köşelerine değin, hemen her yerde işkence merkezleri kuruldu. Yüz binlerce insan toplu operasyonlar sonucu gözaltına alınarak, ağır işkencelere tabi tutuldu ya da şehirlerde, köylerde sorgusuz sualsiz kurşuna dizildi. "Gizli Örgüt" kurdukları, bir siyasi partiye ya da sendikaya üye oldukları gerekçesiyle gözaltına alınan insanlar biraraya getirilerek, sanık sayılan binlere ulaşan toplu davalar açıldı. On binlerce insan askeri mahkemelerde

  her türlü savunma olanaklarından yoksun olarak en temel hukuk kurallarının çiğnendiği bir yargılama süreci sonucunda ağır cezalara çarptırıldı. İdamlar ve idam cezaları birbirini izledi. Bu yargılamalar sürecinde, birer toplama kampına dönüştürülen cezaevlerinde insanlık onuruna aykırı cezalar ve işkenceler uygulandı. İki yüze yakın tutuklu işkenceler sonucunda ölürken, binlercesi de işkenceler nedeniyle sağlıklarını yitirdi. Özellikle yoksul halk kesimlerinin yaşadığı büyük kentlerin gecekondu mahallelerinde ya da ilerici olarak bilinen halk kitlelerinin çoğunlukta olduğu kentlerde, kasaba ve köylerde toplu tutuklamalarla, işkencelerle, meydan dayaklarıyla, sürgünlerle tam bir kitle yılgınlığı yaratma politikası izlendi. Yine bu dönemde Kürt halkı üzerinde sınırsız bir milli zulüm ve baskı politikası sürdürüldü. Bütün bu işkenceler, somut kanıt ve rakamlarıyla savunmamızın ekinde yer almaktadır.(1) Toplumun çeşitli kesimleri üzerindeki baskılar sadece işkenceyle de kalmadı, onbinlerce insan güvenlik soruşturmaları bahane edilerek işinden atıldı ve açlığa mahkum edildi.

Üniversite sistemini düzenleme bahanesiyle çıkartılan YÖK yasası sonucunda bilimsel özgürlük yok edilirken; sıkıyönetim komutanlarının emriyle ilerici - demokrat düşünceleriyle tanınan binlerce öğretim üyesi ve görevlisi üniversitelerden uzaklaştırıldı. Bütün üniversite yönetimlerine atama yoluyla Türk-İslam sentezi olarak bilinen gerici ve çağ dışı düşünceleri savunan insanlar getirildi. Üniversitelerde bir muhbir ve sivil polis ağı kurularak, birer bilim yuvası olması gereken okullar kışla haline getirildi.1930'lu yıllarda Avrupalı bilim adamları Hitler faşizminden kaçarak, kendilerine daha özgür bir çalışma ortamını sunan Türkiye'ye sığınmışlardı.1980'li yıllarda ise bu süreç tersine işledi. 12 Eylül faşizminden kaçan Türkiyeli bilim adamları, Batılı ülkelere sığındılar. Bunun sonucunda büyük bir "beyin göçü" yaşandı.

Birçok aydın ve demokrat insana ölümcül sağlık sorunları için bile pasaport verilmezken, her türlü kaçakçıya, dolandırıcıya, MHP yöneticilerine özel izinle yurt dışına çıkma izni verildi. Yine işkenceden ve haksız mahkumiyetlere çarptırılmaktan çekindiği için yurt dışına giden onbinlerce insan, vatandaşlıktan çıkarıldı, mallarına el konuldu.

Basın üzerinde de koyu bir sansür ve baskı uygulandı. Birçok basın yayın organı ve günlük gazete, sıkıyönetim komutanlarının emirleriyle kapatılırken, yazarlar, gazeteciler çeşitli cezalara çarptırıldılar.

l2 Eylül faşizminin yarattığı bu korku rejimi tam bir ahlaki ve kültürel yozlaşmaya da kaynaklık etti. Muhbirlik yaygın teşvik gördü. İnsanlar en yakınlarını, ailesini, arkadaşlarını, ihbar etmeye zorlandı. Pişmanlık yasalarıyla, maddi ödüllerle ve zorbalıkla ihbarcılık kurumlaştırıldı.

Türkiye özgürce düşünen, yaratıcı insanlar ülkesi olmaktan çıkartılarak, bir "terör" ülkesi haline getirildi. Öyle ki "terör" toplumun bütün dokularına sızdı. İstanbul'un en işlek caddesinde reklam yapmak için nazi subayı kimliğine bürünen Küçük Sahne tiyatro oyuncularının "kimlik bitte" komutuna hemen hemen bütün insanlar itirazsız uyar hale geldiler. Faşizmin bu sosyo-psikolojik iklimi yaratabilmiş olması bile, 12 Eylül rejiminin yarattığı toplumsal dejenerasyonu ve çöküşü anlamak için yeterlidir.

Ancak l2 Eylül'ün yarattığı korku (terör) rejiminin bir diğer özelliği daha vardır. 12 Eylül sadece on binlerce insana işkence yapmakla kalmamış, aynı zamanda binlerce insanı da işkenceci yapmıştır.

Çünkü, Türkiye'de işkence resmi devlet açıklamalarında yer aldığı biçimiyle, kendini bilmez bir kaç devlet görevlisinin ya da bir kaç sadisttin yaptığı bir iş değildir. Kuşkusuz, işkenceciler arasında bu tür hastalıklı kişiler de vardır, ama ülkenin hemen hemen bütün yerlerinde benzer tekniklerle ve araçlarla yapılması ve yüz binlerce insanı kapsayan bir yaygınlığa ulaşması, işkencenin bizzat bir devlet politikası olduğunu ortaya koymaktadır.

Bütün bunlar neden ve nasıl böyle oldu? Bir ülkenin insanlarından binlercesini kendi hemcinslerine işkence yapan birer işkenceci haline getiren bir kafa yapısı, bir psikolojik iklim nasıl yaratıldı?

Türkiye'de demokrasi ve özgürlük sorunlarına bakışta liberal-demokratik bir perspektif bile egemen olamamaktadır. Devletin ve düzenin korunması düşüncesi bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerin önüne geçmekte, onları tali ve vazgeçilebilir bir konuma itmektedir. Aslında bu sorun salt Türkiye'ye özgü de değildir. Başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere hemen hemen ABD egemenliği altındaki tüm üçüncü dünya ülkelerinde yönetici sınıflar, "özgürlük ve demokrasi" sorunlarına, yönettikleri sınıfları baskı ve şiddetle sindirebilme noktasından yaklaşmaktadırlar.

Bu bakış açıları bütün "milliyetçilik" görüntüsüne karşın, esas olarak ABD emperyalizminin üçüncü dünya ülkelerindeki yönetimsel siyasi yapılar için formüle ettiği "Ulusal Güvenlik Doktrini" çerçevesinde ifadesini bulur.

Bu doktrinde; bir üçüncü dünya ülkesinin düşman ülkelerle çevrili ve uluslararası komünizmin destabilizasyon politikalarının uygulama alanı olduğu varsayılır. İçteki muhalefet akımları bu dış kaynaklı (kökü dışarda) politikaların doğrudan bir uzantısı olarak görüldüklerinden "iç düşman" sayılırlar. Ülke sürekli olarak bir ateş hattında yer aldığından, bu "bölücü ve yıkıcı" faaliyetler karşısında esas sorun devleti ve ülkeyi bölünmekten ve parçalanmaktan korumak, yani "ulusal güvenliktir". Özgürlük ve demokrasi sorunlarına yaklaşımda da bu bakış açısı egemen durumdadır. Ülke "azgelişmiş" olduğundan, eğer "demokrasi" uygulanır ve muhalefet akımlarının özgürce gelişmesine izin verilirse, yoksul kitlelerin devlete ve düzene karşı hareketleri komünizmin ve dış düşmanların kışkırtmaları nedeniyle tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Ayrıca ülkenin kalkınabilmesi ve azgelişmişlikten kurtarılabilmesi için, "otorite"nin kurulması, ekonomik ve sosyal hakların kısıtlanması gerektiğinden, "demokrasi" bir "lüks" olarak görülmektedir.

“'Yıkıcılık', azgelişmiş bir sosyo-ekonomik çerçevede gelişir. Bu yüzden 'yıkıcı unsurlar' 'azgelişmişliğin' yol açtığı şiddetli toplumsal çatışmaları sürdürmeye ve büyütmeye en büyük önemi verirler."(2) Bu nedenle de, "yerel silahlı kuvvetler, dış savaşlara hazırlıklı olmak 'geleneksel hedefine' ek olarak, 'özel görevleri' arasına 'azgelişmiş’ ulusları 'batı uygarlığından' kopararak, onlan 'komünist' boyunduruğuna sokmaya çalışan yıkıcı unsurlara karşı iç savaşı da katmalıdır."(3) Böylece, bu tür ülkelerin orduları ABD tarafından iç savaş orduları olarak örgütlendirilirler.

Bu doktrinde, "iç düşman" kavramı son derece geniş bir kavram olarak ele alınmakta ve her tür muhalefet akım bu kavrama dahil edilmektedir. Esas olan, "ulusal güvenlik" olduğu için, "'amaç bu plana karşı olan tüm görüşleri nötralize etmek ve askeri diktatörlüğe karşı çıkanları düşman olarak tanımlamaktı.' Siyasal karşıtlığı suç olarak tanımlamak... bütün ulusal güvenlik devletlerinin ve buna ek olarak tabii ki, bütün totaliter toplumların karakteristik özelliğidir."(4)

“Ulusal Güvenlik”denilen sınırları belirsiz bir kavramı, toplumdaki her tür düzenlemenin ayracı haline getiren bir anlayışın demokrasi ve özgürlük sorunları karşısında baskıcı çözümler önermesi kaçınılmazdır. Nitekim bu doktrin, esas olarak Latin Amerika'da ve Güneydoğu Asya'daki bir çok askeri dikta rejimlerince uygulamaya konmuş, sonuçta milyonlarca insan, "yıkıcı" faaliyetleri gerekçe gösterilerek işkencelerde, hapishanelerde öldürülmüş ya da "devletin güvenliğini" sağladığı iddiasında olan resmi örgütler tarafından kaçırılarak yok edilmişlerdir.

12 Eylül döneminde Türkiye'de de bu doktrin yerli motiflerle de süslenerek, bir devlet doktrini haline getirilmiştir. Sıkıyönetim kömutanları bu doğrultuda "Türkiye'yi Moskova'nın peyki haline getirmeye çalışan komünist ve bölücü örgütlere ilişkin raporlar hazırlamışlar, sıkıyönetim savcıları "Çar Deli Petro'nun sıcak sulara inme stratejisini benimseyen Komünist Rusya'nın ülkemizdeki toplumsal çatışmaların sorumlusu olduğunu ve ülkemizdeki komünist ve bölücü örgütlerin bu planın uygulayıcıları oldukları" ya da "Fatsa'nın Sovyetler Birliği’nin çıkartma yapabileceği uygun bir coğrafyaya sahip olduğu için komünistlerce çalışma bölgesi olarak seçildiğini" ileri süren iddianameler hazırlamışlardır. Yine bütün bir 12 Eylül dönemi boyunca, askeri yönetimin kararlarına karşı çıkan hemen herkesin dış düşmanların maşası, bölücü ve vatan hainleri oldukları sürekli olarak vurgulanmıştı. Bütün bu yıkıcı faaliyetler karşısında esas olanın devlet otoritesinin sağlanması, milli birlik ve beraberliğin korunması olduğu söylenmiş, özgürlüklerin ve demokratik hakların bu tür yıkıcı faaliyetlerin gelişmesine uygun bir zemin yarattığı ve sonuçta ülkemizin 12 Eylül öncesinde yaşanan olaylarla bölünmenin eşiğine geldiği ileri sürülmüştür.

Türkiye'nin Sovyetler Birliği'ne yakınlığı (jeo-stratejik konumu) göz önüne alındığında, Batılı anlamda bir demokrasinin ülkemiz açısından olanaksız olduğu, böyle bir demokrasinin yıkıcılığın gelişmesine olanak sağlayacağı ve bu nedenle Türkiye'nin kendine özgü bir demokrasiye(!) gereksinimi olduğu, 12 Eylül'cülerin temel düşüncesi olmuştur. Böyle bir demokrasinin "ulusal güvenliği" korumak için işkence, baskı ve terör olacağı açıktır. İşte kendine karşı çıkan herkesi hastalıklı bir kafa yapısıyla iç düşman olarak gören bu bakış açıları, 12 Eylül yönetimi tarafından hemen her fırsatta tekrarlandı, gözaltına aldıkları, yargıladıkları insanları birer düşman olarak görme düşüncesi dalga dalga bütün devlet görevlilerine yayılarak, egemen bir bakış açısı haline getirildi. Artık, karşısındaki insanı bir düşman olarak algıladıktan sonra her şey kolaydı.

Bu doğrultuda koşullandırılmış toplumsal ve politik bilinci zayıf devlet görevlilerine işkence de dahil her türlü baskı ve terörü, adaletsizliği uygulatabilmek mümkün hale geliyordu. Nitekim, 12 Eylül döneminde işkence olaylarına katıldıktan sonra pişman olup, itiraflarda bulunan Sedat Caner, işkence yaptıkları insanları bu propagandaların etkisiyle insan olarak görmediklerini anlattı. Yine Sıddık Bilgin adlı bir öğretmenin işkenceyle öldürülmesine katılan bir onbaşı "onun vatan haini olduğuna bizi inandırdılar, o nedenle işkence yaparken ve öldürürken herhangi bir vicdan azabı duymadığını" belirtti. Yine örneğin, Mamak Askeri Cezaevi'nde ve diğer askeri cezaevlerinde tutuklulara yıllarca süren zulüm ve işkenceler "vatan haini" naralarıyla birlikte sürdürüldü. Kuşkusuz bu örnekler çoğaltılabilir. Ama Türkiye'nin 12 Eylül faşizmi döneminde nasıl bir "kitle psikolojısi" içine sürüklendiğini gösterebilmek açısından bu kadarı yeterli sayılmalıdır.

Mahkemelerin işkenceye dayalı ifadelere göre hüküm verdiği, yargı organlarının işkenceyi ve işkencecileri aklayan gerekçeli kararlar yazdığı, işkencecilerin devlet başkanınca ödüllendirildiği, sıkıyönetim komutanlarınca kollandığı, insan haklarını savunan kişilerin "vatan haini" ilan edildiği bir ülkede en aşağılık işkencelerin yapılmış olması hiç de şaşırtıcı değildir. Ama ülkemizin tarihine bu utancın yazdırılmasının gerçek bir vatan ihaneti ve insanlık suçu olduğu da unutulmamalıdır.
 

(1) Belirtilen ek, 2. cilt olarak yayına hazırlanmaktadır. (Yayınevi Notu)
(2) Latin Amerika'da Militarizm, Devlet ve Demokrasi Dosyası, s.73
(3) Age., s74
(4) Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasal Yapılar, s. 298-299 (Bunalım ve Çağdaş Toplumsal Kontrol Biçimleri, M. Oppenheimer, J.C.Canning’den)


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org