3. 12 EYLÜL MEVCUT SÖMÜRÜ DÜZENİNİN ONARILMASINI HEDEFLEDİ

12 Eylül öncesinde mevcut düzenin içine sürüklendiği bunalım, toplumun bütün dokularına yayılmış, devrimci halk muhalefetinin giderek güçlenmesi ve egemen sınıfların iç çelişmeleri sonucunda bu bunalımın eski yöntemlerle aşılabilmesi olanaksız hale gelmişti. Derin bir ekonomik bunalım, parçalanan geleneksel ilişki biçimleri, parlamento, partiler, hükümetler vb. gibi düzeni ayakta tutması gerekli kurumların işlevsiz kalması ve derinleşen iç savaş, burjuva düzeninin artık iyice yıprandığını ve ayakta duramaz hale geldiğini ortaya koyuyordu.

12 Eylül öncesinde faşist, karşı devrim güçleriyle emekçi halk güçleri arasındaki mücadelenin bir iç

  savaş doğrultusunda derinleşmesi ve böyle bir ortam içinde düzenin bunalımının giderek derinleşmesi emperyalizmin ve yerli egemen sınıfların iç savaşa başka bir biçimde müdahalesini dayatıyordu. İşte 12 Eylül askeri darbesi ve onun gerçekleştirmeyi hedeflediği program iç savaşa bir tür müdahale olarak gündeme gelmişti.

Sivil faşist çetelerin. halk muhalefetini bastırma konusunda yetersiz kalmaları karşısında egemen sınıflar devreye başka güçleri sokarak, düzenin bunalımını bu yolla aşmayı planladılar.

Onları böyle bir tercihe yönelten nedenlerden biri de sivil faşist hareketin kitleler içinde yaratmış olduğu nefret eğilimlerinin giderek güçlenmesi ve bunun egemen sınıfların kendi düzenlerinin geleceği açısından çeşitli riskler taşımasıydı.

Ayrıca bu yaygın çatışma ortamında belirli bir kitle desteği de kazanan sivil faşist hareket, ordu içinde de kendine yandaşlar bularak, MHP'li bir askeri darbeyi tekelci burjuvazinin önüne kullanılabilir bir tercih olarak sunuyordu.

Ancak o günün koşullarında MHP'li bir darbenin Türkiye'yi tam bir bölünmeye ve çok büyük çaplı bir iç savaşa sürükleyecek olması, tekellerin "sağa da sola da karşı" olduğu söylenen bir ordu darbesini tercih etmelerine kaynaklık etti.

Böyle bir tercih ilk dönemlerinde kitle desteği sağlayabilmek için MHP’ye karşı da göstermelik tedbirler aldı ve bir anlamda sivil faşist çeteleri gözden çıkarttı.(1) Ancak bu 12 Eylül'ün bütün yapmaya çalıştığı ve yaptığı şeylerin MHP'nin programıyla özdeş olduğu gerçeğine aykırı değildi.12 Eylül faşizminin uygulamaları bunun bir gözden çıkartma değil, bir görev devir teslimi olduğunu göstermektedir. Çünkü 12 Eylül'ün yaptığı herşey ideolojik ve pratik olarak devletin ve toplumun bütün olarak faşistleştirilmesine ve MHP'nin üzerinde yükseldiği faşist tabanı güçlendirmeye yöneliktir.

A.O.Güner'in MHP duruşmasında "kendileri hapiste fikirleri iktidarda olan tek siyasi kadro biziz" derken kastettiği şey, işte tam budur.

Bunalımın MHP'nin ağırlıklı olarak rol aldığı bir iç savaş politikası içinde çözülmeyecek olması, devrimci halk muhalefetinin giderek toplumda kök salması karşısında, bütün burjuva çevrelerde büyük bir telaş ortaya çıkardı.

"Devletin ve vatanın elden gittiği", "Türkiye'yi bölüp parçalamak isteyenlerin hain emellerini" gerçekleştiremeyecekleri, türünden hamasi nutuklar ortalığı kapladı.

İşte bu koşullarda 12 Eylül darbesiyle yönetime gelen cuntacı generaller, mevcut sömürü düzenin onarılmasını kendilerine iş edindiler. "Sarsılan devlet otoritesinin" yeniden tesis edileceği, "Türkiye'yi bölmek isteyenlere karşı" her türlü tedbirin alınacağı ilan edildi.

Yeni bir Anayasa yapılacağı; hak ve özgürlüklerin anarşiye neden oldukları için kısıtlanacağı, Anayasa Mahkemesi, Danıştay vb. kurumların yeniden düzenleneceği, siyasi partiler, üniversiteler, sendikalar vb. alanlarda yeni düzenlemelere gidileceği açıklandı. Burjuva düzeninin bütün "üst yapısı" yeniden düzenlenerek, egemen sınıfların sömürülerini çok daha uygun koşullarda sürdürebilmesi, bu yollarla kolaylaştırılmaya çalışıldı.

12 Eylül ilk iş olarak Anayasa sorununu ele aldı. Türkiye'de ne zaman, kurulu düzenin içinde sürüklendiği sorunlar, içinden çıkılmaz bir hale gelirse, mutlaka Anayasa tartışmaları da gündeme gelir: Bunalımdan çıkabilmek için Anayasa'nın değiştirilmesi gerekliliği ileri sürülür. Son derece köklü ekonomik ve sosyal sorunların bir Anayasa değişikliği ile ortadan kaldırılabileceği yanılgısı, Osmanlının son dönemlerinden beri Türkiye tarihinin bütününde sık sık rastlanan bir düşünce biçimi olarak kabul görmüştür.

Bu gelenek değişik biçimlerde de olsa,12 Eylül öncesinde de yaygın bir eğilimdi. Düzenin içine sürüklendiği bunalımın Anayasa'dan kaynaklandığı ve bir Anayasa değişikliğinin gerekli olduğu ileri sürülüyordu.

Nitekim;

12 Eylül günü iktidarı ele alan generaller de Anayasayı fesh ettiklerini açıkladılar. önce MGK'nın her emrinin Anayasa hükmü olacağı ilan edildi. Ardından yeni bir Anayasa yapılması için gerekli hazırlıklara girişildi.

Özel sınıf dengelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkan 1961 Anayasası, 27 Mayıs askeri darbesinin etkisini yitirdiği günden beri, Türkiye'deki siyasal tartışmaların önemli gündem maddelerinden birini oluşturmaktaydı. Özellikle gerici-sağcı çevreler, bu Anayasa'nın getirdiği özgürlüklerin ve demokratik hakların Türkiye için "lüks" olduğunu, bu nedenle daha otoriter bir Anayasa'nın yapılması gerektiğini açıkça dile getirerek, 1961 Anayasası'na özellikle de onun demokratik öğelerine karşı savaş açtılar. Örneğin AP lideri Demirel, her fırsatta Türkiye'deki bunalımın esas nedeninin Anayasa olduğunu, bu Anayasa ile devlet yönetilemeyeceğini dile getirdi. Demirel 1980 yılının sonlarında bile, "ben on yıldır söylüyorum, Türkiye sıkıntıların içinden ancak bir Anayasa değişikliğiyle çıkabilir" diyordu.

Demirel'in bu düşünceleri, işçi haklan, demokrasi, örgütlenme özgürlüğü vb. konulardan rahatsızlık duyan tekelci burjuvazinin özlemleriyle de çakışıyordu. Sermaye örgütleri bu nedenle sürekli olarak 1961 Anayasası'nın değiştirilmesini ve yerine otoriter bir Anayasanın yapılmasını talep ettiler.

Örneğin 12 Mart'tan bir gün önce, sermaye sınıflarının has örgütü Odalar Birliği'nin resmi yayın organı Türkiye İktisat gazetesinin başyazarı Namık Zeki Aral şunları yazıyordu:

"Bugün artık Anayasayı ve buna müteferri kurumaları ta'dil etmeksizin ortadaki anarşiyi söküp atamazsınız. Memlekette kol gezen anarşi bizzat Anayasanın dibacesinde yazılan direnme hakkından ayrıca bir kuvvet alıp kullanarak, bu hakkı zabıta kuvvetlerinin yüzüne karşı haykırmaktır. Bugün artık Anayasa'yı ve buna müteferri kanunları ta'dil etmeksizin üniversiteyi ve ilmi muhtariyetini üniversite binalarında karargah kurmuş anarşiden kurtaramazsınız."(2)

12 Mart faşizmi döneminde sermaye örgütlerinin ve gerici çevrelerin bu talepleri ve bakış açılan, 12 Mart generallerince de benimsendi. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, "ekonomik ve sosyal gelişmenin topIumsal uyanışın gerisinde kaldığını" ileri sürerek, toplumsal uyanışın bastırılması gerektiğini açıkladı. 12 Mart'ın toplumsal uyanışı bastırma araçlarından biri de 1961 Anayasası'ndaki özgürlükçü ve demokratik, öğeleri ortadan kaldırmak ve daha baskıcı bir devlet mekanizması yaratmanın koşullarını ("yasal" dayanaklarını!) sağlamak oldu. Dernek, sendika vb. örgütlenme hakları kısıtlanırken, yürütmeyi güçlendiren, sıkıyönetim gibi olağanüstü yönetim biçimlerinin kurumsallaşmasını sağlayan, özerk kurumları kontrol altına alan Anayasa değişiklikleri, 12 Mart döneminde gerçekleştirildi. Demirel daha sonraları 12 Mart döneminde yapılan Anayasa değişikliklerinin kendi programıyla çakıştığını, "Erim değişiklikleri bizim hazırladığımız taslaktan almıştır."(3) diye belirtecektir.

Ancak 12 Mart dönemindeki bu değişiklikler, egemen sınıfların kendi iç çelişkileri ve toplumsal muhalefetin yükselmesi nedeniyle tamamlanamadı. Bu nedenle de değişiklikler halk için daha çok baskı, daha az özgürlük isteyen egemen sınıflan doyurdu.12 Mart açık faşizminin düzenin bunalımını istenildiği gibi çözemeyişi, baskı-terör ve Anayasa değişiklikleriyle toplumsal muhalefeti bastıramayışı, egemen sınıfların yeni ve otoriter bir Anayasa arayışlarının sürmesine neden oldu.

12 Eylül öncesinde de Anayasa tartışmaları, siyasal gündemin önemli maddelerinden biriydi.

1979 yılında, Demirel hükümetince Anayasayı değiştirme çalışmaları başlatıldı. TİSK aynı yıl bu çalışmalara ilişkin Demirel hükümetine verdiği raporda, Anayasa'nın özellikle iş yasaları ile, ekonomik ve sosyal haklar bölümlerinin değiştirilmesini talep etti. Bu hazırlıklara sürekli olarak 1961 Anayasası'nı karalayan, "anarşi ve terör"ü özgürlüklere bağlayan gerici bir propaganda eşlik etti. 1980 yılına gelindiğinde Tercüman gazetesince hazırlanan bir dizi Anayasa semineriyle birlikte daha otoriter ve baskıcı bir Anayasa'nın ideolojik temelleri atıldı. Bu seminerlerde oluşturulan "yeni Anayasa"ya ilişkin önerilerin bir çoğu, 1982 Anayasası'nda yer alacaktı. Tercüman gazetesinin başını çektiği bu kampanyaya paralel olarak, sağcı çevrelerde başka tür hazırlıklar da gündeme geldi. Bir dönem 12 Eylül yönetiminin danışmanlığını yapan ve l2 Eylül hükümetlerinde etkili görevler alan Adnan Başer Kafaoğlu ve Coşkun Kırca tarafından hazırlanan bir Anayasa taslağı, siyasal kulislerde, ordu üst kademelerinde dolaşmaya başladı. Türkiye'nin hızla bir askeri darbeye doğru sürüklendiği, toplumsal krizin giderek derinleştiği bu dönemde bütün bunlar "masum" birer akademik çalışma olmanın ötesinde anlamlar taşıyordu. Örneğin Kafaoğlu-Kırca taslağı, faşist bir Anayasa metni olmasının yanı sıra, hazırlandığı dönemde kızışan cunta tartışmalarıyla birlikte de anılıyordu. Nitekim 12 Eylül döneminde hazırlanan ve kabul ettirilen 1982 Anayasası gerek maddeleri, gerekse de "siyasal felsefesi" bakımından bu taslağın önemli izlerini taşımaktadır. Yine 12 Eylül öncesinde Tercüman gazetesince sürdürülen Anayasa tartışmaları, 12 Eylül sonrasında, bu kez SİSAV'ca düzenlenecek, CIA ajanlarının, Tercüman yazarlarının ve Aydınlar Ocağı yöneticilerinin danışman-konuşmacı olarak katıldıkları bu seminerlerde dile getirilen düşünceler,1982 Anayasası'nın ideolojik çatısını oluşturacaktı.

Bunun karşısında; Anayasa tartışmaları ekseninde demokrasi yanlısı kesimler, 1961 Anayasası'nı savundular.1961 Anayasası'nın bütün yönleriyle uygulanmasını, özgürlüklerin ve demokratik hakların genişletilmesini talep ettiler. Ancak, demokrasi güçleri bu mücadelede yenik düştüler, etkisiz kaldılar.

Bu tartışmaların tepe noktasına ulaştığı bir dönemde gerçekleştirilen 12 Eylül darbesi, özgürlük düşmanı sağcı-gerici çevrelerin düşünceleri doğrultusunda davranarak ülkemizdeki kötülüklerin kaynağı olarak 1961 Anayasası'nı gösterdi ve Anayasayı "ilga" etti.

Cunta bir yandan 1961 Anayasası'nı Türkiye'yi 12 Eylül'e getiren nedenlerin başında sayarken, diğer yandan, o güne değin Anayasayı ve demokratik hakları savunan devrimci-demokrat kişi ve kuruluşları TCK'nın 146/1 maddesi gereği, Anayasayı ihlal suçundan yargılamaya başladı. Öyle ki, bütün ideolojik görüşleri "1961 Anayasası'nın bütün yönleriyle hayata geçirilmesini" istemekle sınırlı olan DİSK yöneticilerinin bile, 146/1 gereği idamları istendi. Sıkıyönetim savcıları devrimci-demokrat kişi ve kuruluşlar hakkında 1961 Anayasası'nı ilga etmek suçuyla davalar açtılar. Açılan bu davalar sonucu binlerce kişi ağır hapis cezalarına çarpıtıldı, idam edildi.

Siyasal partilerin kapatıldığı, halkın bütün örgütlenmelerinin dağıtıldığı basın üzerinde koyu bir sansürün uygulandığı Türkiye'nin işkenceler ülkesi, bir açık hava hapishanesi durumuna getirildiği koşullarda, yeni bir Anayasa taslağı hazırlandı ve Danışma Meclisi'ne sunuldu. Yeni Anayasa taslağı her açıdan hazırlandığı dönemin izlerini taşıyan, anti-demokratik bir taslaktı ve ülkemizdeki egemen sınıfların tüm özlemlerini, Anayasa metni haline getiriyordu.

Örneğin TİSK'in Danışma Meclisine sunduğu raporda şu görüşlere yer verildi:

"Hiç şüphe yok ki, geçen dönemin ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarının tümünü Anayasa'ya yüklemek doğru değilse de, 1961 Anayasası'nın Türkiye'ye getirdiği anlayış farklılıklarının ve tartışma ortamının bir ölçüde sonucu olduğunu da kabul etmek gerekecektir. Özellikle Anayasa’nın ekonomik ve sosyal haklar bölümü ülkenin sosyal ve ekonomik yapısından daha ilerde bir düzenleme getirmiştir. Bu sınırın geniş tutulması ve Anayasa’da vaad edilenlerin büyük bir kısmının gerçekleştirilemeyişi, toplumda gösterilen tepkinin gerekçesi olmuştur. Özlemleri arttıran bu düzenleme, ekonomik imkanlar sınırlı olduğu için yerine getirilememiş, bunun sonucu olarak da belli siyasi amaçlı toplulukların bu hususları istismar etmesine ve tahrik vasıtası olarak kullanılmasına sebep olmuştur”(4)

TİSK bu raporunda, 1961 Anayasası'nın demokratik özelliklerinin bir uzantısı olan "anlayış farklılıklarından ve tartışma ortamından" yani demokrasiden hoşnutsuzluğunu dile getirirken, diğer yandan 1961 Anayasası'nın "vaad ettiklerinin" gerçekleştirilemediğini ve toplumsal tepkinin bu nedenlerden kaynaklandığını kabul etmektedir. Bu "itiraf" 1980 öncesinde kimlerin Anayasa'yı uygulamadığını, kimlerinse uygulatmak istediğini açığa çıkarmaktadır. Aynı raporda TİSK kendi deyişiyle 1961 Anayasası'nın getirdiği "ileri" anlayıştan ve özellikle de "ekonomik ve sosyal haklar" bölümünden rahatsız olduğunu dile getirmekte ve 1982 Anayasası'nda bu hakların ve özgürlüklerin kısıtlanmasını talep etmektedir.

İşveren örgütlerinin Anayasa tartışmalarına katılımı salt düşünsel planda da kalmamış, bizzat pratikte yeni Anayasa'nın "işçi ve sendika haklarıyla" ilgili bölümleri TİSK Genel Sekreteri ve Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu üyesi Rafet İbrahimoğlu tarafından kaleme alınmıştır. (Danışma Meclisi üyesi M.Alpdündar'ın açıklaması, Güneş gazetesi, 9 Eylül 1982)

Sonuçta 1982 Anayasası tam anlamıyla bir işveren Anayasası olarak şekillenmiştir. Bu biçimde egemen sınıfların özlemleri doğrultusunda hazırlanan Anayasa’ya ilişkin tartışmalar da tek yanlı propagandalarla kabul ettirilmeye çalışıldı.

TV'de gazetelerde her gün K.Evren Anayasa’yı tanıtıcı konuşmalar yaptı. Evren'e göre, "Anayasa'ya Hayır" diyenler vatan hainleriydi. Dış güçlerden emir alan anarşist ve teröristlerdi. Anayasa'ya hayır diye çalışma yapanların kendilerine bildirilmesini de isteyen Evren, bu tür "tanıtım faaliyetlerini" Adana konuşmasında şöyle anlatıyordu:

“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir/Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. Gençler belki bilmez, bizde bu beyit çok yaygındır. Yani önce nasihat et, sonra ikaz et; en sonunda döversin. Biz önce işi nasihatle halletmeye çalışıyoruz.”(5)

Aynı günlerde Sıkıyönetim Komutanları da "Anayasaya Hayır" diyen anarşist ve teröristlerin yakalandığını açıklayarak, bu kampanyaya katıldılar. "Nasihatla uslanmayanlara" ne yapıldığı da böylelikle açığa çıkıyordu.

Böyle bir ortamda Anayasa halk oyuna sunuluncaya değin, hemen her gün:

- TV'de ve gazetelerde K.Evren konuştu.

- SİSAV seminerlerinde Tercüman yazarları, Aydınlar Ocağı yöneticileri, başta Paul Henze olmak üzere CIA ajanları konuştu.

- TÜSİAD'tan, TİSK'e; Halit Narin'den, Sabancı'ya bütün sermaye örgütleri ve işadamları konuştu.

Hapishaneleri dolduran devrimci-demokrat insanlar, kapatılan devrimci-demokrat örgüt ve kurumlar konuşamadı.

İlerici-demokrat yazarlar, Anayasa'ya hayır diyen yazılar yazdıkları için hapis cezasına çarptırıldıklarından, gazeteler sıkıyönetim emriyle kapatıldıklarından konuşamadılar.

Baskı ve terörle sindirilmiş halk kitleleri konuşamadılar.

1402 sayılı yasayla işlerinden atılan ilerici öğretim üyeleri, YÖK cenderesi altındaki üniversiteler konuşamadı.

Sonuçta böyle bir Türkiye'de 1982 Anayasası ve Evren'in Cumhurbaşkanlığı "onaylanarak" kabul ettirildi.

Bu durum "en büyük güçlüğüm demokratik bir Anayasayı demokratik olmayan bir ortamda yapmaktan kaynaklanıyor" diyen Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Başkanı Orhan Aldıkaçtı tarafından bile kabul edilmektedir.

Peki, gerçekten "demokratik olmayan bir ortamda" "demokratik" bir Anayasa yapılabilmiş midir? MGK'nun ileri sürdüğü gibi, "insan haklarına ve hukuka saygılı parlamenter demokrasiyi yeniden kurmak" görevi yerine getirilebilmiş midir?

Türkiye'nin parlamento tarihinin başlangıcında yaşanan Abdülhamit istibdatından beri ilk kez parlamentosuz bir dönem yaşanarak "parlamenter demokrasi" kurulabilir miydi?

En temel insan hakları çiğnenerek, yüzlerce insan işkenceyle öldürülerek, yüzbinlercesine işkence yapılarak, "insan avları" düzenleyerek, yargılamalardaki açık adaletsizliklerle, idam sehpalarıyla insan haklarına ve hukuka saygılı bir rejim kurulabilir miydi?

Her türlü muhalefet bastırılarak, kendinden başka hiç kimseye söz hakkı tanımayarak, siyasal partileri, sendikaları demokratik kitle örgütlerini kapatarak, basını sansür ve baskıyla susturarak, düşünen insana karşı düşmanlık besleyerek demokrasi kurulabilir miydi?

Bütün bu ve benzeri soruların yanıtları kocaman bir "hayır"dır. Çünkü demokrasiyi kurmak için en azından demokrat olmak gerekir. Bütün bu uygulamalardan sonra hala "demokrat" kalabilmek olanaksızdır. Demokrasi ancak bütün halkın özgürce katıldığı, insanların düşüncelerini açıklamaktan, işkence görmekten korkmadığı özgür ve adaletli bir rejim koşullarında yeşerebilir. Bu nedenle de, 12 Eylül rejiminden çıkarı sadece ve sadece, baskıcı bir Anayasa olmuştur.

1982 Anayasası gerek hazırlandığı ortam, gerekse de öngördüğü "rejim" açısından burjuva demokratik geleneğin dışına düşmektedir. Anayasa'nın temel felsefesi birey karşısında devleti korumak, temel hak ve özgürlüklerin özünü kısıtlayarak otoriteyi sağlamak olarak özetlenebilir.

1982 Anayasası 12 Eylül rejiminin anti-demokratik ve totaliter özelliklerini ortaya koyan tek metin de değildir. Daha Anayasa kabul edilmeden önce MGK tarafından çıkartılan belli yasalar "yeni" rejimin baskıcı özelliklerinin sınırlarını en ince noktalarına değin çizmekteydi.

"Yargıtay Kanunu, Hakimler ve Savcılar Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu, Milletvekili Seçimi Kanunu, Sendikalar Kanunu, DGM'lerin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, Dernekler Kanunu, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Seferberlik ve Savaş Hali  Kanunu, Kamulaştırma Kanunu, Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, TRT Kanunu gibi yeni yasalar bunlara örnektir."(6)

Böylece Anayasa'nın geçici 15. maddesi gereği Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemeyen bu yeni yasalarla öngörülen rejimin anti-demokratik ve baskıcı karakteri tamamlanıyordu.

Ayrıca böyle bir Anayasa'nın ve hukuk düzeninin, 24 Ocak kararlarıyla birlikte ortaya konan ekonomik politikalarla da uygunluk gösterdiği açıktır. Sınırsız bir sömürü anlamına gelen ekonomik politikalara karşı oluşması muhtemel muhalefet hareketleri de bu yolla "zapt-ü rapt" altına alınmaya çalışılmaktadır.

Özetle 12 Eylül sonrasının siyasal rejimi bir bütün olarak her ne kadar "demokrasi" diye sunulsa da, özünde ülkemizdeki kurumsal faşizmin daha da derinleşmesinden başka bir anlam taşımamaktadır.

(1) Bir savaş hilesi olarak da olsa, MHP'nin efendileri tarafından bu biçimde gözden çıkarılması, sivil faşist hareketin saflarında önemli bir parçalanma ve dağınıklık yarattı. 12 Eylül rejiminin örgütlediği yeni dönemde MHP büyük ölçüde "boşluk"ta kaldı. Bunun sonucunda eskiden sivil faşist hareketin içinde yer alanlar gemiyi terk etmeye başladılar. Bir bölümü ANAP içinde yer alarak, yeni dönemin yarattığı maddi olanaklar ve yağmadan pay alma yolunu seçerlerken, bir kısım "militan" da aslına dönerek senet mafyacılığı, eroin ticareti vb. işleri, yani lümpen ve serseri bir yaşam tarzını yürütmeye başladı. MHP tabanında yer alan bir çok insan da 12 Eylül'ün yarattığı "dinsel'in teşvik edilmesi" ortamı içinde "başbuğ" yerine tarikat reislerinin peşine takıldılar. Türkeş ve MÇP'si ise, belki de yeni bir MHP haline gelmek için uygun koşulları, efendilerinin yine kendilerine görev vermesini bekliyor.

(2) Türkiye İktisat Gazetesi, 9 Teminuz 1970 (Akt: Y. KÜÇÜK, Planlama, Kalkınma ve Türkiye)

(3) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-6

(4) Cumhuriyet Yıllığı, 1982

(5) Cumhuriyet Yıllığı, 1982

(6) B.TANÖR, İki Anayasa, s.112


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org