|
|
|
|
2. 12 EYLÜL EKONOMİK KRİZİN YÜKÜNÜN EMEKÇİ HALKIN ÜZERİNE YIKILMASI İÇİN GÜNDEME GETİRİLDİ Önceki bölümlerde gösterdiğimiz gibi, 1980 yılına gelindiğinde, Türkiye içte o günlerin yaygın deyişiyle "tarihinin en büyük bunalımını" yaşıyordu. Bir yandan tıkanan dışa bağımlı ekonomi, kendini yokluklar, karaborsa, enflasyon, döviz darboğazı vb. belirtilerle hissettirirken, diğer yandan işçilerin insanca bir yaşam arayışı için gündeme getirdikleri grevler giderek yaygınlaşıyordu.(1) Türkiye tam bir ekonomik kriz içindeydi ve dışa bağımlı çarpık ekonomik yapı, kendi içinde bunalımı aşabilecek çözümler üretemiyordu. Biriken dış borçların faizleri bile ödenemez hale geldiğinden, dış |
![]() |
|
finans çevreleri, IMF-OECD gibi emperyalist kuruluşlar,
Türkiye'ye kendi reçetelerini dikte ediyorlar, ekonomik çarkların yeniden
dönebilmesi için gerekli döviz girişi, IMF'nin "yeşil ışığına"
bırakılıyordu. İçine düşülen bu "borç tuzağı" Türkiye'nin pazarlık
olanaklarını daraltıyor, ülkeyi bu baskılara boyun eğmeye zorunlu hale
getiriyordu. IMF ve diğer emperyalist kuruluşlar da aynı talebi yineleyip
duruyorlardı. "istikrarlı bir Türkiye". Bunun yolu ise, IMF önerileri
doğrultusunda kamu harcamalarının kısılması, yüksek oranlı devalüasyon ve
sıkı para ve bütçe politikaları, KİT ürünlerine yapılacak zamlar ve maaş,
ücret kısıtlamaları, düşük taban fiyatlarından geçiyordu. Ekonomik
istikrar, ancak bu tedbirlerin alınmasıyla sağlanabilirdi. Tedbirlerin öz
olarak krizin yükünün geniş halk kesimlerinin üzerine yıkma anlamına
geldiği açıktı.
Buna paralel olarak, yerli tekelci çevreler de, IMF direktiflerine uyulmasını, Freidmancı-Monaterist ekonomik önlemlerin alınarak, ekonominin dışa açılmasını sürekli olarak hükümetten talep ediyorlardı. Tekelci burjuvaziye göre ekonomik bunalım esas olarak yüksek ücretlerden, sosyal harcamaların (sağlık, eğitim vb.) yükünden ve grevlerden kaynaklanıyordu. Bu nedenle ücretler, maaşlar ve taban fiyatları kısıtlanmalı, grevler yasaklanmalı ve işçi hakları ortadan kaldırılmalıydı. Böylece devletin bütün olanakları sadece ve sadece kendilerine sunulmalıydı. Bunalım ancak bu yolla aşılabilirdi. TÜSİAD'ın yıllık raporlarında ve özellikle de 1979-80 raporlarında iş çevrelerinin dile getirdiği düşünceler, hiçbir değişiklik yapılmadan,12 Eylül'ün ekonomik politikaları haline gelecekti. Demirel azınlık hükümeti emperyalizmin dayatmalarına boyun eğerek, IMF direktifleri doğrultusunda 24 Ocak kararları olarak bilinen "Ekonomik Önlemler Paketini" gündeme getirdi. 24 Ocak kararları, IMF'nin de işaret ettiği şekilde ekonomik bunalımın bütün yükünü halkın omuzlarına yıkarak, burjuva kesimlerine geniş olanaklar sağlamayı öngörüyordu. Ancak görünürde de olsa "parlamenter rejim" koşullarında halkın oyuna gereksinim duyan hükümetlerin, emperyalizmin ve yerli tekellerin talep ettikleri bu vahşi kapitalizmin gerektirdiği önlemleri yürütebilmeleri olanaksızdı. Halkı böyle bir kölelik rejimine açık bir zor uygulamaksızın "ikna" etmek kolay değildi. İşte "istikrar" çığlıklarının ortaya çıktığı nokta tam da burasıdır. 12 Eylül darbesiyle birlikte 24 Ocak kararlarının siyasal tablosunu tamamlayacak bir baskı ve terör ortamı yaratıldı. Böylece 24 Ocakın uygulanabilmesi için gerekli olan istikrar sağlanmaya çalışıldı. Evren darbeden sonraki ilk konuşmasında, devletin yeniden kurulmasına ilişkin hedeflerini açıkladı. Ekonomik politika herhangi bir sapmaya yol açmaksızın sürdürülecekti. Böylece Demirel azınlık hükümetince alınan 24 Ocak kararları,12 Eylül yönetimi tarafından aynen benimseniyordu. Bu nedenle kararların mimarı sayılan Turgut Özal "istikrar programının" yürütülmesi için görevinde bırakıldı. IMF direktiflerinin bütünüyle yerine getirilebilmesi için, Türkiye'ye IMF tarafından dayatılan ekonomik önlemlerin süratle alınabilmesi işini de askeri yönetim üstlendi. Devlet harcamaları kısıtlanacak, yeni bir vergi yasası çıkartılacak, grevler ve toplu sözleşmeler yasaklanacak, özetle, uluslararası emperyalist kuruluşların ve yerli tekellerin her türlü talepleri yerine getirilecekti. Bu ekonomik tedbirlere, devlet yapısında, hukuksal ve siyasal sistemde yapılacak olan yeni düzenlemelerin eşlik etmesi öngörülüyordu. Türkiye'de sağcı-gerici çevrelerin yıllardır siyasal krizin nedeni olarak suçladıkları 1961 Anayasası'nın değiştirileceği, Türk Ceza Kanunu'nda, Sendikalar ve Dernekler Yasasında, Siyasal Partiler ve Seçim Yasalarıyla, Üniversite Yasalarında önemli değişiklikler düşünüldüğü açıklandı. 12 Eylül askeri darbesinin hemen ardından grev yasaklamaları, sendika ve derneklerin kapatılmaları, toplu sözleşmelerin durdurulması gündeme getirildi. Yıllardır Türkiye burjuvazisinin her fırsatta bir yakınma konusu olarak gündeme getirdiği işçi hakları ve sendikal haklar bir çırpıda ortadan kaldırıldı. DİSK ve diğer ilerici işçi sendikaları, mallarına el konularak kapatılırken, yöneticileri de tutuklandı, işkence tezgahlarına yatırıldı. İşçi sendikaları ve halktan yana örgütler zor ve terörle dağıtılırken, işveren sendikalarına tam bir serbestlik tanındı. TİSK, MESS ve işveren örgütleri hükümet politikalarını birinci dereceden etkileyen örgütler haline geldiler. İş hayatına ilişkin yasaların düzenlenmesi bütünüyle istedikleri biçimde yapıldı. 12 Eylül rejimi döneminde kurulan YHK eliyle toplu sözleşmelerin işçiler aleyhine sonuçlanması ve böylece işçi ücretlerinin kısıtlanması için her tür tedbir alındı, grev yasaklamaları, işten çıkartmalar, işçi önderlerinin iş yerlerinden tasfiye edilmesi birbirini izledi. TİSK Başkanı Halit Narin, bu konudaki hoşnutluğunu şöyle dile getirecekti: "Yirmi yıldır biz ağladık, onlar güldü" ("onlar" sözüyle işçileri kastederek). Halit Narin'in bu sözleri 12 Eylül'ün esas anlamının tekelleri güldürmek ve işçileri ağlatmak olduğunun itirafıydı. Dernekler konusunda da benzer biçimde davranan
askeri yönetim, halkın bütün örgütlerini, TÖB-DER'i, TÜM-DER'i vb.lerini
kapatıp, yöneticilerini tutukladı.12 Eylül savcıları bu örgütlere ilişkin
ceza davaları açılmasını talep ettiler. Buna karşılık bir zenginler kulübü
olarak adlandırılan büyük tekellerin örgütü TÜSİAD'a 12 Eylül döneminde
kamu yararına çalışan dernek statüsü verildi. TÜSİAD'da örgütlenmiş
tekelci burjuva kesimler, ekonomik-siyasal kararların alınmasında birinci
dereceden söz sahibi konuma yükseldiler. DİSK, TÖB-DER gibi demokratik
kitle örgütlerince oluşturulan "Demokratik Platform" 146/l. maddenin ihlal
edildiğinin delili olarak gösterilirken, TİSK, Odalar Birliği gibi sermaye
örgütlerince oluşturulan "Hür Teşebbüs Konseyi" varlığını ve etkinliğini
sürdürdü. Ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevini üslenen Turgut Özal, eski Dünya Bankası görevlisi, MESS Başkanı ve Sabancı Holding yönetim kurulu üyesiydi.1982 yılında yaşanan "bankerler krizi" sonucunda(2) Turgut Özal yerini bir diğer TÜSİAD üyesine, Adnan Başer Kafaoğluna bıraktı. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Şahap Kocatopçu, daha sonra TÜSİAD Başkanlığı yapacaktı. Bunlardan başka 12 Eylül hükümetinin 8 bakanı daha holding yönetimlerinde yer alıyordu. Bütün bunlara ek olarak, bizzat MGK üyesi olan ve kamuoyunu aylar süren yolsuzluk iddialarıyla meşgul eden Tahsin Şahinkaya ile Nejat Tümer'in holding hissedarları oldukları daha sonra ortaya çıkacaktı. Benzer biçimde Mehmet Buyruk, Doğan Özgöçmen gibi, 12 Eylül'ün etkili generalleri, emekli olduktan sonra büyük sermaye şirketlerinin yönetim kurullarında yer aldılar. Tekelci sermaye ile bu denli içli dışlı ilişkiler içinde olan hükümetin programı da sınıf yapısına uygun bir içerik taşıyordu. Hükümet programı o günlerde "Demirel'siz Demirel programı" olarak adlandırıldı.12 Eylül o güne değin sağcı-gerici çevrelerin ileri sürdüğü talepleri kendi programı olarak ilan etti. Hükümetin ekonomik planda ilk işi, 24 Ocak kararlarını kutsamak oldu. Bülent Ulusu "olumlu neticeleri görülen ekonomik istikrar programını uygulamaya devam edeceklerini" açıkladı. Böylece dünyanın bir çok geri bıraktırılmış ülkesinde yaşananlar bir kez daha Türkiye'nin başına geliyordu; IMF direktifleriyle gündeme getirilen ekonomik istikrar potitikaları artı Amerikan güdümünde bir askeri darbe ve faşist rejim. 24 Ocak kararlarının ve 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden bugün 8 yıla yakın bir süre geçti. 24 Ocak üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı. Ancak eleştirenlerce de savunanlarca da kabul edilen bir gerçek var; hemen herkes bir konuda anlaşıyor; 24 Ocak kararları 12 Eylül olmasaydı uygulanamazdı,. Özellikle tekelci burjuva çevreler bu konuyu sürekli vurgulamakta, 24 Ocak ve 12 Eylül'e övgüler düzmektedir.
Bu ne anlama geliyor? Neden bir ekonomik önlemler paketini uygulamak için askeri darbe gerekli görülüyor? Bu gereklilik sadece Rahmi Koç'un dediği gibi, ekonomik kararların alınmasında hızlı davranılabilmesi nedeniyle midir? Yoksa daha köklü nedenler mi söz konusudur? Bu sorunların yanıtları bizzat 24 Ocak kararlarının mantığında gizlidir. 24 Ocak'ın temel mantığı, tekelci sermayeye her türlü olanağı sağlamak, böylece gerekli sermaye birikimini gerçekleştirmek ve bu yolla bunalımın aşılması olarak özetlenebilir. Bu nedenle de tekelci sermayenin karlarını azaltacak her türlü engel ortadan kaldırılmalı, her türlü devlet desteği sadece tekellere verilmelidir. Ücret ve maaş kısıtlanmalı, grevler kontrol altına alınmalı, taban fiyatları düşük tutularak ve tarım vergilendirilerek, tarımdan sanayiye değer aktarılmalı, devlet harcamaları sağlık ve eğitim de dahil olmak üzere kısıtlanmalıdır. 24 Ocak kararları bu mantık doğrultusunda, halkın elinden alınan değerlerin sermaye sınıfına aktarılabilmesi için gerekli her tür ekonomik önlemi içeriyordu. Ama bu tür bir yağmayı, tamamen ekonomik önlemlerle ve "nispi demokratik" bir ortamda gerçekleştirebilmek olanaksızdır. Halkın kazanımları, aşı, ekmeği ancak zorla elinden alınabilirdi. Sendikal haklar, örgütlenme hakları, parlamento, partiler vb. ortadan kaldırılmadan, böyle bir kölelik düzenine hiç kimse boyun eğmezdi. Nitekim 12 Eylül rejimi de bunları yaptı ve halkı yoksullaştırmaya yönelik bir programa yönelmesi muhtemel tepkileri sınırsız bir terör uygulayarak önlemeye çalıştı. 12 Eylül faşizmi koşullarında, bir askeri yönetimin baskı ve terör uygulamalarıyla desteklenen bu ekonomik önlemler paketinin sonuçları, 12 Eylül'ün sınıf rengini bütünüyle ortaya koymaktadır. Geriye dönüp bakıldığında, 24 Ocak kararlarıyla başlayan süreçte halktan tekellere büyük değerler aktarıldığı ve bu yolla zenginler daha zenginleşirken, fakirlerin daha fakirleştiği büyük bir netlikle görülebilmektedir. Gelir dağılımı tablolarına bakıldığında, fonksiyonel dağılım olarak 1980-1988 arasında tarım gelirlerinin % 24.33'den % 14.00'a, ücret-maaş payının % 32.79'dan, % 13.70'e düştüğü görülmektedir. Buna karşılık kar-faiz ve rant gelirleri ise % 42.38'den % 73.00'a yükselmiştir. Bu köylülerin, işçilerin, memurların kaybettiğini buna karşılık, kar-faiz-rantla geçinen sermaye gruplarının kazandığını büyük bir açıklıkla ortaya koymuştur. Gelir grupları açısından bakıldığında da ezilen sınıfların giderek yoksullaştığı, buna karşılık büyük sermayenin daha da zenginleştiği görülmektedir. l978-1983 yılları arasında nüfusun en az gelir elde eden % 20'sinin milli gelir içindeki payı %2, 84'den % 2.63'e düşerken,en üst % 20'nin payı % 54.71'den % 55.93'e yükselmiş durumdadır. Ve bu rakamlarla Türkiye dünyada gelir dağılımı en bozuk 6. ülkedir.(5) Bu oranları parasal büyüklük olarak saptayabilmek de olanaklıdır; buna göre, 1980-86 yılları arasında ücretli-maaşlı ve tarım kesimlerinden, kar, rant ve faizle geçinen kesimlere cari fiyatlarla 17.675 milyar,1986 fiyatlarıyla 29.629 milyar lira aktarılmıştır. Buna bağlı olarak gerçek ücretler 1980-84 yılları arasında 15.34'ten 13.25'e düşerken, büyük holdinglerin karları senede % 104 artış gösteriyordu. Ülke içinde kimin kazandığı, kimin kaybettiği çok açıktı.12 Eylül'le tekeller kazanmış, halk kaybetmişti. Ve ekonomi politiğin temel yasası geçerliliğini sürdürüyordu: "Bir sınıftan almadan, diğer bir sınıfa verilemez." Ancak 12 Eylül; artı 24 Ocak kararları olarak adlandırılan dönemin tek sonucu, tekelci burjuvaziye sınırsız olanaklar sağlaması değildi. Belki de ülkemizin geleceğinin uzun yıllar ipotek altına alınmasına neden olduğu için ondan da önemli olan diğer bir çarpıcı sonuç daha vardı: Dış borçlanmalardaki muazzam artış ve emperyalizme ekonomik tutsaklık. Türkiye'nin dış borçları 1980'de 16 milyar dolarken, 1986'da 30 milyar dolar sınırına dayandı. Türkiye bu rakamlarla dünyanın en çok borçlu 5-6 ülkesinden biri durumundaydı. Toplam dış borçların GSMH'ya oranı % 53.5 olan, yılda ortalama 5 milyar dolar borç ödeme zorunda bırakılan bir ülkenin, emperyalizmden bağımsız olduğu söylenemez. Nitekim uluslararası emperyalist kuruluşlar, bu borçlanma yoluyla yaratılan bağımlılık koşullarında Türkiye ekonomisine istedikleri biçimde yön verebilmektedirler. Türkiye yeni ekonomik programı uygulamaya koyarken, 13 milyar dolar civarında dış borcu vardı. Programın en önemli unsurlarından biri, ekonominin çarkının döndürülmesinde dış kaynağa ağırlık verilmesiydi. Bu nedenle, yoğun borçlanmaya gidilmiştir. Ayrıca borçlanmanın sürdürülmesi için birikmiş borçların ve faizlerin ödenmesi zorunlu olduğundan, borcu borçla ödeme yoluna gidilmiştir. Böylece, borçlanma artarak sürmüştür. İthalatın serbest bırakılması sonucunda lüks tüketim malları Türkiye pazarını doldurmuş, bunun sonucunda büyük bir döviz israfı gündeme gelmiştir. Sanayi girdileri için gerekli olan dövizle birlikte bu lüks tüketim araçlarına ödenen döviz dış borçlan daha da kabartmıştı. Bu nedenle,1986 yılında dış borç, 31.2 milyar dolara yükseldi. Yani Türkiye'nin;1980'den 1986'ya, 8,5 milyar dış borç ödemesine karşın, borçları azalmamış, 2,5 kat artmıştır. 1980'de borçlar GSMH'nın % 27,8'ini oluştururken, 1986da % 53.5'e yükselmiştir. Üstelik bu borçların önemli bir kısmını kısa vadeli borçlar oluşturmaktadır.(6) OECD'nin Türkiye için hazırladığı bir raporda, Türkiye'nin ortalama olarak 1987'den 1995'e kadar, her yıl 5,5 milyar dolar civarında borç ödemek durumunda olduğu belirtilmektedir. Türkiye'nin bu borçları yeni borçlanmalarla kapatacağı düşünüldüğünde, aynı rapora göre, Türkiye'nin 1995'te dış borçlarının 37,5 milyar dolara çıkacağı öngörülmektedir. Yani Türkiye 8 yılda yaklaşık 45 milyar dolar dış borç ödeyerek, ancak yine de dış borç toplamı 31,2 milyar dolardan, 37.5 milyar dolara çıkacaktır. Ancak son zamanlarda OECD raporunda belirlenen bu rakamların gerçeği tam olarak yansıtmadığı, gerçek rakamların çok daha yüksek olduğu ve Türkiye'nin dış borçlarının daha şimdiden (1988 yılında) 50 milyar dolara yaklaştığı anlaşılmıştır. Emperyalizme bağımlılığı artıran tek olgu, dış borçlanma da değildir. Türkiye ithalatın serbest bırakılması sonucunda, tam bir açık pazar haline gelirken, ihracatını artırmak için uzmanlaştığı sanayi ve tarım ürünleri açısından da uluslarararası iş bölümü içinde bağımlı bir konuma düşüyordu. Dünya Bankası, IMF gibi emperyalist kuruluşların önerileri doğrultusunda "sanayileşme" hedefini terk eden Türkiye, artık kaderini bütünüyle emperyalist-kapitalist sistemle bütünleşmeye bağlıyordu. Bunun, 1000 dolar civarındaki kişi başına ulusal geliriyle, az gelişmiş bir ülke olan Türkiye için bir kurtuluş getirmeyeceği ortadadır. Çünkü emperyalizm tarafından iliğine kadar sömürülen hiç bir azgelişmiş ülkenin kapitalist kalkınma yolunu seçerek azgelişmişlik çemberini kırabildiği görülmemiştir. 24 Ocak kararları, emperyalist-kapitalist sisteme entegrasyonu sağlama konusunda ileri adımlar attığı için, Türkiye'nin bağımsızlığı ve kurtuluşu açısından en büyük tahribatı bu noktada yapmıştır.(7) (1) "12 Eylül 1980'e gelindiğinde süren grevlerin durumu Çalışma Bakanlığı verilerine göre şöyleydi: 1979'da 176 olan ve 25 bin işçinin katıldığı grev sayısı, 1980'de 220'ye ve greve katılan işçi sayısı 34 bine çıkmıştı. Grevde geçen işgünü sayısı ise, 1979'da 1,5 milyon gün dolayındayken, 1980'de 4.3 milyon işgününe çıkmıştı." (Akt: Mustafa SÖNMEZ, Türkiye Ekonomisinde Bunalım, s.229) (2) Bankerler krizi 12 Eylül döneminde meydana gelen en ilginç olaylardan biriydi. 24 Ocak kararları ve onun bir devamı olarak gündeme gelen Temmuz Bankacılığı, o güne değin ekonominin işleyişinde önemli değişiklikler meydana getirmişti. Bu noktada faizlerin serbest bırakılması, öz sermaye sıkıntısı çeken çeşitli kapitalist firmaların piyasada para arayışına yönelmelerini gerekli kılıyordu. Çünkü yüksek faizlerle alman kredilerin geri ödenmesi ve belirli bir karlılık sağlanması son derece zordu. Hiçbir yasal tedbir alınmaksızın
bankerlerin de piyasadan para toplamalarına izin verilmesi, bir anda son
derece yüksek faizlerle halktan para toplayan köşebaşı bankerlerinin
ortaya çıkmasına neden oldu. Halk ve özellikle de orta gelir grubundan
kitleler, kısıtlı gelecek vaadleriyle ortaya çıkan bu yeni olanağa dört
elle sarılarak, bir ömür boyu biriktirdikleri değerleri bankerlere teslim
ettiler. Ve halktan toplanan bu değerlerin büyük bir kısmı "kredi" olarak,
tekellere, holdinglere akmaya başladı. Ancak bir noktada deniz bitti.
Banker iflasları birbirini izledi ve Türkiye'deki en büyük bankerlik
kuruluşlarından biri olan Kastelli'nin iflası ve bu kuruluşun sahibi
Cevher Özden'in yurtdışına kaçmasıyla doruğuna ulaştı. 12 Eylül yönetimi
tarafından ekonominin kilit noktalarına getirilen T.Özal, Kaya Erdem gibi
Bakanlar, halkla alay edercesine "Bankere para yatıranlar kumar
oynamıştır" şeklinde açıklamalarda bulundular. Gerçekten de bankere para
yatıranlar kumar oynamışlar ve kumarı açıktan hile yaparak bu paraları
-halkın birikimlerini- kredi olarak ellerinde toplayan ve bunları geri
ödemeyen holdingler kazanmıştı. Bankerler iflası nedeniyle özellikle 'orta
gelir gruplarından holdinglere milyonlarca para aktarıldığı ve bunun
yükünün devlete (dolayısıyla vergi olarak yine halka) ve özellikle orta
gelir gruplarına yıkıldığı bugün bütün yönleriyle bilinmektedir. 12 Eylül
yönetimi bu açık talan karşısında da holding çıkarlarından yana tavır
aldı. Gazetelerde banker iflaslarına ilişkin haber yayınlanması
yasaklandı. Olayı protesto etmek için toplanan "banker alacaklılarını"
polis zoruyla dağıtarak bu olayı örtbas etmeye çalıştı. (3) O.ULAGAY, Kim Kazandı Kim Kaybetti, s. 63-64 (4) Age. s. 63-64 (5) Türkiye'de 1973 yılından beri resmi olarak Gelir Dağılımı araştırmaları yapılmıyor. Gelir uçurumunun ortaya çıkacağından korkulduğu için devlet tarafından özel olarak engellenen araştırma, ancak bilim adamlarının kişisel çalışmaları sonucunda yapılabildi. Son yıllarda öğretim üyeleri Merih Celasun ve Süleyman Özmucur tarafından yapılan araştırmaların sonuçları devletin niye bu araştırmanın yapılmasını engellediğinin de ipuçlarını ortaya koyuyor. Gelir dağılımındaki bozulma ve bunun 1980 sonrasında daha da hızlanması, bu araştırmalar tarafından açıkça ortaya serilmiştir. Yukarda aktardığımız rakamlar, (O.Ulagay, Kim Kazandı Kim Kaybetti; 11. Bölüm) S.Özmucur'un 1987'de ve M.Celasunun 1986'da yaptıkları gelir dağılımı araştırmalarından alınmıştır. (6) O.ULAGAY, Kim Kazandı Kim Kaybetti, s. 234-235 421 . (7) Dünya Bankasnın 107 borçlu ülkeyi kapsayan "Kalkınma ve Dış Borç Ödemeleri" başlıklı raporunda yer alan rakamlar, Türkiye'nin 1979'dan sonra dolar bazında mili geliri en fazla gerileyen ve en hızlı yoksullaşan ülkeler arasında bulunduğunu göstermektedir. 24 Ocak kararlarının gündeme geldiği 1980 yılından itibaren GSMH rakamı % 30 gerilemiştir. Aynı dönemde pek çok ülkede GSMH dolar olarak yükselirken, 107 ülkeden 31'i yoksullaşmıştır. Türkiye, bu ülkeler arasında en çok yoksullaşan sondan 5'inci ülkedir.(Cumhuriyet, 8.4.1986), GSMH 1979-70.8; 1980-58.3; 1981-53.7; 1983-50.9; 1984-50.1 milyar dolar.) Bu konuda Singapur, Filipinler, Malezya vb. ülkeler bile Türkiye'den daha şanslıdır. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org