l. 12 EYLÜL ASKERİ DARBESİ ABD EMPERYALİZMİNİN ÇIKARLARI DOĞRULTUSUNDA GÜNDEME GELDİ

Savunmanın birinci bölümünde Amerika'nın azgelişmiş ülkelerdeki askeri darbelerle olan ilişkileri üzerinde durmuş ve darbelerin asıl kaynağının emperyalizme bağımlılık olgusunda aranması gerektiğini belirtmiştik.

Amerika, azgelişmiş ülkelerle olan ilişkilerinde kendi çıkarlarını korumak için o ülkelerde ideolojisine uygun insanlar ve kurumlar yaratmakta ve bunlar eliyle iç karışıklıklar çıkartmakta, askeri darbeler örgütlemektedir. Örneğin ABD Senato Dışilişkiler Komisyonu için hazırlanan bir raporda, bir çok ülkeye yapılan askeri yardımların esas amacının "generaller ve  amirallerin idareyi devralmak için yetiştirilmesi"

  olduğu belirtilmekte, yine ABD Savunma Bakanlarından Mc Namara, askeri yardımların amacının "azgelişmiş ülke askerlerini ABD ideolojisine göre yetiştirmek ve onlardan gelecekte gerektiğinde o ülke yönetiminde yararlanmak" olduğundan söz etmekte ve Brezilya örneği üzerinde ABD'nin nasıl bir askeri darbe yaptırdığını ortaya koymaktaydı. Bunlar konuya ilişkin olarak bizzat Amerikalıların kendi yaptıkları tanıklıklardır ve kuşkusuz bu gerçeği doğrulayan, bunlardan başka yüzlerce belge bulabilmek olanaklıdır. Türkiye de bu genel gerçeğin dışında değildir. Bir bütün olarak Türkiye-ABD ilişkileri gözden geçirildiğinde, yönetimi ele almak üzere Amerikancı ideolojilerle koşutlandırılmış general ve amirallerin yetiştirildiği ortaya çıkmaktadır. Örneğin 27 Mayıs darbesinin önderlerinden General Cemal Madanoğlu, Mayıs 1988'de komutanlara CIA'nın sicil verdiğini, atama ve tayin işlerinin bu siciller doğrultusunda yapıldığını açıklamıştır.(2)

Bütün bunlar göz önüne alındığında, ABD'nin, 12 Eylül darbesini yapan generallerden"darbe yapması gerekenler" olarak söz etmesi ve yine ABD yönetiminin en yetkili kişilerince, 12 Eylül'cülerin, bir CIA ajanı olan "Paul Henze'nin çocukları" olarak nitelenmesi, daha kolay anlaşılabilmektedir.

Bugün 12 Eylül darbesinin ardında ABD'nin olduğu tartışmasız bir gerçektir ve 12 Eylül rejiminin hemen tüm yaptıkları bu gerçeği doğrulamaktadır.

12 Eylül neler yaptı?

Hangi  koşullar böyle bir askeri darbeye yol açmıştır?

Uluslararası arenada ve özellikle de Ortadoğu'daki gelişmeler, ABD'nin bütünüyle kendi egemenliği altında, bağımlı ve "istikrarlı" bir Türkiye özlemine dört elle sarılmasının koşullarını oluşturuyordu. Bölgedeki ABD ileri karakolu, Şahlık rejimi devrilmiş ve ABD stratejileri açısından büyük boşluk doğmuştu. ABD en önemli müttefiki olan Şah İran'ında, anti Amerikan bir islami halk hareketinin kazandığı bu başarıdan büyük rahatsızlık duyuyordu. Amerika’nın Ortadoğu'daki İsrail merkezli politikalarının verdiği gedik, sadece İran'ın yitirilmesiyle de kalmadı. İsrail ve Mısır'ın Camp David zirvesinde bir araya gelerek barış antlaşması imzalamalarının hemen sonrasında, Mısır'ın Arap dünyasından soyutlanması ve İran Devrim'inin yarattığı "İslami uyanış" iklimi içinde İslam radikalizminin güç kazanmaya başlaması da  ABD'yi oldukça kaygılandırıyordu.

ABD emperyalizmi bölgede kendi egemenliğinin sonu olabilecek böyle bir gelişmeyi önlemek için yeni stratejilere başvurdu. Mısır'ı destekleyecek bir "ılımlı Müslüman ülkeler kuşağı" yaratma doğrultusundaki Pentagon stratejileri yeniden önem kazandı. ABD'nin çıkarları açısından Türkiye de böyle bir kuşağın içinde yer almalıydı.

Ortadoğudaki gelişmeleri yakından ilgilendiren bir diğer olay, Afganistan'da Sovyet yanlısı bir darbenin gündeme gelmesiydi. Bu askeri darbeyi iç karışıklıklar, tasfiyeler ve nihayet Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi izledi.

Afganistan'ın  işgaliyle birlikte Ortadoğu açısından stratejik bir "atlama tahtası" elde eden Sovyetler Birliği, buna paralel olarak radikal Arap rejimleriyle de sıcak ilişkiler geliştirdi.

Bütün bu gelişmeler, dünya çapında olduğu gibi, Ortadoğu’da da ABD emperyalizminin güç yitirdiğini gösteriyordu.

Artık Pentagon için yapılacak olan belliydi: "Türkiye ayağını sağlam basmak"

Sadece Ortadoğu'daki kriz  açısından değil, ABD-Türkiye ilişkilerin bütünü açısından da Türkiye'de tam anlamıyla Amerikan güdümünde bir rejim arayışı kendini dayatıyordu. NATO'nun Güney Doğu Kanadı'nda Kıbrıs ve Ege'deki sorunlar nedeniyle ortaya çıkan Yunanistan-Türkiye ilişkilerindeki gerginlik ve krizin çözümü, U-2 casus uçaklarının Türkiye'de üslendirilmesi için yoğunlaşan talepler, Türkiye'nin Ortadoğu’daki  bir kriz anında bölgedeki ABD çıkarlarını korumak için düşünülen Çevik Kuvvet konusunda yükümlülükler alması vb... sorunları mevcut düzen sınırları içinde istenildiği gibi çözebilmek olanaklı görünmüyordu.

Bütün bu sorunları, emperyalizmin istediği biçimde çözüme bağlayacak düzeyde bir Amerikancılık, ancak ülkemizdeki halk muhalefetinin bastırıldığı, ilerici - yurtsever insanların ezildiği susturulduğu koşullarda yürütülebilirdi ve bu koşulları yaratabilmenin tek yolu vardı: Açık faşist bir rejim kurma.

ABD yönetimi böyle bir rejimin kurulması doğrultusunda yoğun çabalara girişti. O günlerde ABD dış politikasının mimarlarından Brezezinski, TÜSIAD heyetleriyle ve Kenan Evren'le yaptığı görüşmelerde "istikrarlı bir Türkiye istiyorum; gelişmeler bu yönde gitmiyor" diyerek "istikrarlı bir Türkiye" konusundaki düşüncelerini dile getirdi.

Bu ne anlama geliyordu?

ABD yönetiminin sürekli dile getirdiği "istikrar"dan  anladığı neydi? Ve nasıl sağlanacaktı.

Bunun ABD politikaları açısından tek bir anlamı vardır; Amerikan güdümündeki bir askeri darbe. Bir çok emperyalizme bağımlı azgelişmiş ülkede Amerika’nın CIA eliyle benzer stratejileri hayata geçirdiği, bir avuç sermayedar dışında bütün bir halkın ezildiği, solun ve halktan yana örgütlerin bastırıldığı güdümlü faşist rejimler kurdurduğu bilinen bir gerçektir.

Nitekim, bizzat Brezezinski, daha sonra yayınlanan anılarında Türkiye'yi de örnek göstererek, istikrardan ne anladığını şöyle anlatacaktı:

"En iyi çözümün zamanla sivilleştirilecek bir askeri yönetim olduğunu savundum. Ordu, disiplinli, iyi örgütlenmiş ve güçlüydü. Pakistan, Türkiye, Brezilya, Mısır ve başka yerlerde ordu hem iktidara geçme, hem de yönetme bakımından başarılı olabilmişti."(3)

"Zamanla sivilleştirilecek bir askeri yönetim" derken 12 Eylül darbesinin kastedildiği, üzerinde söz edilmeyecek denli açıktır.

Brezezinski'nin Kenan Evren ve TUSİAD heyeti ile yürüttüğü temasların ve önerilerin Türkiye'de bir ordu darbesi için hazırlıkların hızlandığı günlere denk düşmesi, bu açıdan bir rastlantı olmasa gerektir. Nitekim, daha sonraları, 12 Eylül darbesinin "hazırlık planı" niteliğindeki "Bayrak Harekatının" o günlerde oluşturulduğuna ve olgunlaştırıldığına ilişkin belgeler, Türk basınında yer aldı. Bütün bunlar ülkemizde milliyetçiliği kimseye bırakmayan, kendileri dışında herkesi vatan haini olmakla suçlayan, 12 Eylül generallerinin ve işadamlarının Amerikan yönetimiyle olan ilişkililerini ortaya koyan gerçeklerdir.

Bütün bu gelişmeler, 12 Eylül askeri darbesinin bizzat ABD tarafından örgütlendiğini ve onun çıkarlarına uygun bir siyasal rejim yaratmaya yönelik olarak gündeme getirildiğini göstermektedir.(4)

Nitekim, 12 Eylül döneminin en önemli sonuçlarından biri, Türkiye'nin emperyalizme bağımlılığının şimdiye dek görülmedik boyutlarda artması oldu. Bütün milliyetçilik demagojilerine karşın 12 Eylül dönemi boyunca Türkiye-IMF ilişkilerinde, Türkiye-ABD ilişkilerinde hiç bir sorun çıkmadı. Amerikan Senatosu Askeri Komite Başkanı John Tower'ın deyimiyle, "Türkiye-ABD ilişkileri, tarihinin en iyi dönemini yaşadı." (12 Şubat 1981, Gazeteler)

Öyle ki, Türkiye'de hangi partilerin seçimlere katılacağını, hangisinin iktidar olacağını, anayasanın ne tür hükümler içereceğini, insan hakları ve işkence konularında ne tür adımlar atılacağını vb. sanki Türkiye bir ABD eyaletiymişcesine Amerikalılar belirledi. Bütün ekonomik kararlar IMF-OECD gibi örgütlerce alındı ve Türkiye'ye dikte ettirildi. Dış politika konularında Türk hükümetleri değil, Amerikalı NATO generallerinin planları geçerli oldu.

12 Eylül'den sonra Askeri Yönetimin çözdüğü ilk sorun, Yunanistan'ın NATO Askeri Kanadı’na dönüşünü sağlamaktı.(5)

Batılı basın yayın organları Türkiye'deki askeri darbeyi "Türkiye'de askeri darbe oldu: Yunanistan NATO'nun askeri kanadına dönüyor" başlığı ile ve 12 Eylül'le Yunanistan'ın NATO Askeri Kanadına dönüşünü, irtibatlandırarak verdiler. Yunanistan Savunma Bakanı darbenin olduğu gün yaptığı açıklamada, iki saat önce Ankara kaynaklı bir mesaj aldığını ve "geri dönüşün" gerçekleşeceği konusunda güvence verildiğini açıkladı. Dönemin ABD büyükelçisi Spain de anılarında B.Ulusu’nun bu konuda her türlü kolaylığı göstereceğine dair söz vermiş olduğunu yazdı.

Bütün bunlar 12 Eylül'ün gerekçeleriyle ABD çıkarlarının çakışmakta olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Yunanistan-Türkiye ilişkilerindeki krizin NATO'nun Güney Doğu kanadında açmış olduğu gedik, ABD'yi sürekli rahatsız ediyordu ve 1980 öncesinde bu konunun çözülmesi için sivil hükümetler üzerinde sürekli bir ABD baskısı gündemde tutulmuştu. Ancak, l2 Eylü1 darbesine kadar hiçbir sivil hükümet böyle bir şey yapmaya cesaret edemedi. Çünkü böyle bir kararın alınması, çok açık bir biçimde Türkiye'nin dış politikasıyla NATO'nun genel politikasının çeliştiği bir noktada, tercihi NATO, dolayısıyla da ABD çıkarlarından yana yapmak anlamına geliyordu. Ki bu, seçimle işbaşına gelen hiçbir hükümetin göğüslemeye cesaret edemeyeceği denli bir kamuoyu baskısına neden olurdu.

Bu nedenle, NATO'nun "çift şapkalı" generali ve Kenan Evren'in "kadim dostu" Rogers, 12 Eylül'den sonra kendi adını taşıyan "Rogers Planı"nı hazırlayarak sorunu bizzat çözme görevini üstlendi.

"Kanat Operasyonu" olarak adlandırılan bu dönüşün perde arkası , belki de Cumhuriyet tarihimizde en çok milliyetçilik ve vatan hainliği edebiyatının yapıldığı bir dönem olan 12 Eylül'ün, kapalı kapılar ardında, ülke çıkarlarını nasıl yabancı ülkelere çiğnettiğini gözler önüne sermektedir.

Yeni rejime açık ABD desteği, daha fazla askeri yardım vb. sağlamak amacıyla ve bir "asker sözüne" kanarak(!) imzalanan "Rogers Antlaşması" bugün Yunanistan'ın antlaşmadan doğan yükümlülüklerinin hiçbirine uymaması nedeniyle, tamamiyle Türkiye'nin aleyhine bir antlaşma olarak tarihte yerini aldı. Bütün yönetim kademelerini, Dışişleri Bakanlığını, devre dışı bırakarak, bizzat MGK ve Kenan Evren'in direktifleriyle imzalanan bu antlaşmanın ABD ve NATO'nun çıkarlarına uygun olduğu ise açık bir gerçektir.

12 Eylül'ün olduğu gün konunun hemen gündeme getirilmesi ise, ABD'nin askeri darbeyi yapan generallerin hangi doğrultuda politikalar uygulayacağından haberdar olduğunu, ya da "yönetime getirmek için generaller ve amiraller yetiştirdiğini" ortaya koymaktadır. Nitekim, daha sonraları ülkemizi ziyaret eden dönemin ABD Başkanı Carter'in konuya ilişkin açıklamaları, ABD'nin "Rogers Planından" ve 12 Eylül'den hoşnutluğunun anlaşılabilmesi için yeterlidir,

Carter şöyle diyor;

"Asıl zorlandığım konu, Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına yeniden bütünleşmesini sağlamak olmuştu. Gerçi bu sorun daha sonraları kolay çözüldü.
- Nasıl kolay?
- Biraz General Rogers sayesinde. Sayın Evren ile çok yakın dosttu. Sayın Evren’in, çok takdir ettiğim bu güçlü liderin iyi niyetli yaklaşımı olmasaydı, bu sorun çözülemezdi. Tamamen iki askerin dostluğu sayesinde gerçekleşti. Yıllarca uğraşıp, vaadler yapıp telkinlerde bulunup başaramamıştık, ama dostlukla oldu. 12 Eylül harekatı olmasa bu olmazdı."(6)

"Rogers-Evren dostluğu" sonucunda dış politika açısından önemli bir konu NATO ve ABD yararına işte böyle çözüldü!

Herhalde NATO generalleriyle dost olmayı kendi ülkesiyle dost olmaya tercih eden devlet yöneticileri olgusu, azgelişmiş ülkelerin bir "kaderi" sayılmalıdır.

Aynı Türkiye'de olduğu gibi, dünyanın bir çok azgelişmiş ülkesinde de Amerikancılığı karakterlerinin ayrılmaz bir parçası yapan bu insanlar, gerçek yurtseverleri "vatan hainliği" ile suçlarlar. Bu bir anlamda Pentagon uzmanlarının bir "propaganda hilesi" sayılmalıdır.

Çünkü, kendi elleriyle yetiştirdikleri ve darbe yaptırdıkları kişilerin bu işbirlikçi tutumunu gizleyebilmenin en uygun yolu, onların siyasi muarızlarına kendi sıfatlarını yakıştırmalarıdır. Soğuk savaş yıllarından beri dünyanın bir çok ülkesinde Amerikancı rejimler kendi gerçek yüzlerini gizleyebilmek için kendilerine karşı çıkan herkesi vatan ihaneti ile suçlamışlardır. Marcos'un, Pinochet'nin, Şahlık rejiminin ve 12 Eylül'ün yaptığı da hep budur.

12 Eylül faşizmi döneminde de kitleler bu kökü dışarıda doktrine uygun olarak yürütülen ideolojik karalama kampanyalarıyla yönlendirilmeye çalışıldı, devrimci ve yurtseverler üzerinde bir kara çalma bombardımanı kesintisiz olarak sürdürüldü. Ancak bombardımanın tozu-dumanı dağılmaya yüz tutunca, ortaya çıkan gerçekler bu demagojilerin gizlemeye çalıştığı işbirlikçiliği gözler önüne serdi. İşte "Kanat Operasyonu" olayı bu işbirlikçi davranışın örneklerinden sadece bir tanesidir.

Elbette Türkiye'nin 12 Eylül döneminde ABD'ye verdiği tavizler sadece "Kanat Operasyonu" olayıyla sınırlı değildi. Bütün bu dönem boyunca ABD-Türkiye ilişkileri açısından önemli bir diğer konu da "Çevik Kuvvet"in Türkiye'de üslenmesi sorunuydu.

Afganistan olaylarıyla birlikte Sovyetlerin "sıcak sulara", yani Basra Körfezine inmek için bir atlama tahtası elde etmeleri ve İran'daki İslam devriminin yarattığı sorunlar sonucunda Basra Körfezi, ABD ve Batı çıkarları için "hayati önemdeki bölge" ilan ediliyordu. Amerika, Sovyetlerin bu bölgeye inmemesi için elinden gelen her türlü olanağı kullanacağını açıkladı. Bu temel düşünce etrafında Pentagon, yeni askeri stratejiler geliştirdi. Bu stratejilerle birlikte dünya siyasetine yeni bir kavram girecekti; Çevik Kuvvet. Türkiye kamuoyu da bu yeni kavramla yakından ilgilenmek zorunda kaldı. Çünkü, Türkiye bir yönüyle Ortadoğu ülkesiydi ve bu yeni kuvvetin üslendirilmesinin düşünüldüğü yerlerin başında geliyordu.

Çevik Kuvvetin görevi, Sovyetlerin İran üzerinden bölgeye sarkması durumunda, bu "sarkma harekatı"nın önünü kesmekti. Bu iş için en uygun coğrafi konumdaki ülke ise Türkiye'ydi. Bu nedenle, ülkemize gelen hemen bütün Amerikalı uzmanlar, Türkiye'nin Çevik Kuvvet'le ilgili görev almasının gerekliliğini vurguladılar. Ardından Paul Henze'nin ve diğer ABD'li uzmanların katıldığı SİSAV seminerlerinde Çevik Kuvvet konusu tartışıldı. Bugün Türkiye'de böyle bir harekatın alt yapısını oluşturan Doğu Anadolu bölgesindeki NATO hava alanları inşaatları yapılmış durumdadır. ABD emperyalizminin Ortadoğu'daki çıkarlarıyla çelişecek olası gelişmelere karşı Türkiye’yi bir ileri karakol olarak kullanması anlamına gelecek politikalara destek verilmesinin Türkiye için bir macera olacağı ve bu durumun emperyalizmin çıkarlarına yedeklenmek olduğu açıktır. Nitekim, ABD'nin İncirlik Üssü’nü kullanarak Lübnan'a müdahale etmesi, Türkiye tarihinde hala kara bir leke olarak durmaktadır. Ortadoğu'da ABD'nin ileri karakolu olmayı kabullenmek, sadece ve sadece bu kara lekeleri çoğaltacaktır.

Türkiye 12 Eylül döneminde çok daha fazla bir biçimde ABD'nin denetimi altına sokulmuştur.

En son "İrangate" olarak adlandırılan uluslararası skandalda, CIA görevlisi Albay North ve adamlarının, İran'a baskın düzenlemek için Türkiye'deki NATO üslerinde konakladıklarının açığa çıkmış olması da bunu göstermektedir. Öyle ki, Türkiye kendi toprakları üzerindeki bu karanlık işlerden ancak ABD Kongresi'nin soruşturma tutanaklarının yayınlanmasından sonra haberdar olabilmektedir. Böyle bir ülkenin bağımsızlığından söz edilebilir mi? Ülkemizi bu hale getirenlerin gerçek yurtseverler oldukları kabul edilebilir mi? Ve bu duruma göz yumanların, ülkesinin bağımsızlığını herşeyin üstünde tutan devrimcileri vatana ihanet ile suçlamalarına inanılabilir mi? Bir nebze ulusal onur taşıyanları  isyan ettirecek düzeyde bir işbirlikçilik artık 12 Eylül'le birlikte gündelik olaylar haline getirilmiş durumdadır. 12 Eylül döneminde "tam bağımsızlık" ülküsü bile modası geçmiş bir kavram haline getirildi. Amerikan işbirlikçisi köşe yazarları ve IMF şakşakçıları artık tam bağımsızlığın bir ilkellik olduğunu söyleyerek, "karşılıklı bağımlılık" teorisini ortaya attılar. Ve Türkiye'nin bağımsız bir ülke olması gerektiği, sadece ve sadece dış ülkelerin "İnsanlarınıza işkence yapmayın, insan haklarına saygılı olun" dedikleri zaman hatırlandı. IMF'nin soframızdaki ekmeğe, ABD'nin hangi partiyi iktidara getireceğimize karışması. ortada dururken, "insan haklarına uyulması" talebi "iç işlerimize karışma" olarak nitelendi.

Eski dönemlerde ABD ile kolkola olmak bir ulusal utanç sayılırken, bugün bu, "dış itibar" olarak görülmektedir. Yurtseverlik, işkence ve hapishane; işbirlikçilik; itibar ve menfaat demektir.

Böyle bir Türkiye'nin emperyalizmin menfaatlerine uygun olduğu elbette açıktır. Zaten ABD, 12 Eylül darbesiyle, kendi menfaatlerine uygun ("ABD çıkarının öncelikle dikkate alınacağı") bir Türkiye yaratılacağından hiç kuşku duymamıştır. ABD Büyükelçisi J. Spain;

... kısa bir telgraf yazdım ve Dışişleri Bakanlığı'na gönderdim. Güvenlik ilişkimizin korunması ve temsili, hemen ve etkili geri dönüşün sağlanması şeklindeki iki önemli ABD çıkarının öncelikle dikkate alınmasını belirttim.

Önceki askeri müdahaleler ve paşalar hakkındaki bildiklerimiz her iki konuda da acil bir tehlike olmadığını gösteriyordu."{7)

diyerek,12 Eylül "paşalarına" olan güvenini dile getirmektedir.

(1) M.Ali BİRAND, 12 Eylül saat 04.00
(2)  Bkz: 2000’e Doğru Dergisi, sayı 22, 1988
(3) Cumhuriyet
(4) ABD Büyükelçisi J.Spairi anılarmda, bir çok insanm 12 Eylül askeri darbesinin arkasında Amerika'nın olduğu konusrında düşünceleri bulunduğunu şöyle anlatıyor:
"... Ertesi sabah şimdi yeni rejimde yüksek bir görevli olan eski bir dosta rastladığımda sohbetimize pek çok bilgisiz Türk'ün, darbenin CIA tarafından yönlendirildiğini söylemelerinin üzücü olduğunu belirterek başladı. Ben de tam hem fikir olduğumu söylüyordum ki, yüzünde bir sırıtma ile sırtıma vurarak ekledi, 'elbette darbeyi CIA yaptırmamıştır. Çünkü müdahale başarılı oldu. O halde mutlaka Pentagon yaptırmıştır.'
Hükümet değişmişti, ama Türk mizah yeteneği değişmemişti." Öğlene doğru ikinci sekreterlerimizden birisi, ABD'nin darbeyi yönlendirmesinden dolayı kendisini açıktan kutlayan İngiliz ikinci sekreteri ile yaptığı bir toplantıdan henüz geldiğini bildirmek için içeri geldi."
(5) "... Yunanistanın NATO'nun askeri kanadına en kısa zamanda dönmesinin önemli olduğuna inanıyorduk ve yeniden bütünleşmenin (reentegrasyonun) General Rogers'ın planı ile başarılabileceğine dair çok umutluyduk. Eğer General Rogers bunu başaramasaydı, o zaman ABD ve bizzat Başkan Caster'ın işin içine girmesi gerekebilecekti.(...) (darbeden sonraki ziyaretinde) ayrılırken General Evren ittifakı tekrar birleştiımek için elinden geleni yapmaya niyetli olduğunu söyledi ve iki hafta daha sabırlı olmamızı söyledi. Tam 15 gün sonra Rogers planıyla Yunanistan'ın yeniden bütünleşmesi (reentegrasyonu) duyruldu. General Evren'in bu konudaki kararlılığı ve güvenirliliği, askeri rejimin karakteristiğiydi.(...) 'paşa'ların bu iş bitiriciliğinin Washington da hoşnutlukla karşılandığı bir gerçektir.... Askeri alımlardaki uzun vadeli borçlar temizlendi. Güvenlik Yardımı programı dahilindeki silah ihtiyaç listeleri derhal ve eksiksiz olarak görülmeye başladı. Millet Meclisinde aylardır bekleyen Amerikan-Türk Savunma İşbirliği Antlaşması ve Tutuklu Mübadelesi Sözleşmesi parlamentonun yerine görev yapan Milli Güvenlik Konseyi ve Bakanlar Kurulu tarafından derhal onaylandı. Üst düzeydeki Türk yetkililer, Kıbrıs ve Ege konularında Yunanlı yetkililerle düzenli bir toplantı dizisine başladılar."
(American Diplomacy in Turkey/James Spain, sf 20,22,25)
(6) Ufuk GÜLDEMİR, Kanat Operasyonu, s.94
(7) American Diptomacy in Turkey, J.Spain, sf.20


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org