|
|
|
|
23. 12 EYLÜL NEDEN ÖNLENEMEDİ? 12 Eylül öncesine gelindiğinde, Türkiye'de bir askeri müdahalenin gerekli olduğu görüşü çok geniş bir kesim üzerinde egemen hale gelmişti. İktidar ve ana muhalefet partilerinin milletvekillerinden, pek çoğu, ordunun üst kademeleriyle temas kurarak, ordunun yönetime el koymasını istiyorlardı. Tekelci çevreler, işadamları, çoktan bir askeri yönetimden yana açık tavır koymuşlardı. Geniş halk kesimleri ise, tam anlamıya terörize edilmiş, can derdine düşürülmüş, ne pahasına olursa olsun, can güvenliğinin sağlanabileceği herhangi bir çözüme razı hale gelmişti. Daha doğru bir ifadeyle söylersek, Kontr-Gerilla teorileri uyarınca, sürüp giden faşist terör kampanyaları, katliamlar ve toplumun her yanını saran şiddet nedeniyle, "huzur bir ana dava haline getirilmiştir". Bu durumda ordunun yönetime el |
![]() |
|
koyması, "huzurun sağlanması" toplumun içine
sürüklendiği bunalımdan çıkabilmesi için en yakın çözüm yolu olarak
görülmüştür.
1980 sonbaharının Türkiye'si, bir başka çözüm yolunu ortaya koyamamıştır. Bu niçin böyle olmuştur? 12 Eylül neden önlenememiştir? Ve neydi, Türkiye 12 Eylül'e sürüklenirken yaşanan olayların anlamı? Çorum'da, Kahramanmaraş'ta, tanımadıkları insanları farklı mezhepten oldukları için öldürecek hale gelmiş köylüler...Yıllardır yanyana yaşadıkları komşularını komünist, CHP'li, vs. diye yaşlı-genç, çocuk demeden, kadın-kız demeden satırla doğrayan, hamile kadınların karınlarını deşen, evlerini işyerlerini yakan insanlar..Vurulduğu sokak ortasında saatlerce can çekişen öğretmeni, pencerelerinden korku ve dehşet içinde, yardım edemeden seyreden insanlar...Üniversiteye gitmek için otobüs beklerken durakta vurulup, düştüğü yerde -kan gölü içinde- yatan 65 yaşında, ak saçlı bir profesör:. Aynı şekilde saldırıların hedefi olmuş onlarca profesör, yüzlerce öğetmen. Öğrenciler:.. İşçiler... Gazeteciler... Mühendisler... Sanatçılar... Köylüler... Neydi bütün bu yaşadıklarımız? *** Türkiye 1980'lere gelirken büyük bir bunalımın içine sürüklenmiştir.1950'lerden sonra ABD ile geliştirilen ilişkilere paralel olarak oluşan yeni-sömürge düzeni, ekonomisinden siyasetine, insan ilişkilerine, toplumsal düzenine kadar her şeyiyle tıkanmış, işlemez hale gelmişti. Düzen her yönüyle çürümüştü. Ekonomik sorunlar çözülemiyordu. Enflasyon önlenemiyor; üretimin sürmesi için gerekli döviz, hammade gereksinimleri karşılanamıyor, kalp ilaçları bile -döviz yokluğundan- getirilemiyor; üretim nerede ise durma noktasına geliyordu. Ekonomik krizin derinleşmesi, toplumsal sorunların büyümesine yol açıyor; sürüp giden yüksek oranlı bir enflasyon ve pahalılık, buna paralel olarak orta sınıflar içinde artan iflaslar ve mülksüzleşme, yoksullaşma olgusu, artan işsizlik, kırsal kesimlerden şehirlere ve büyük sanayi merkezlerine yoğun göçler, şehirlerin kenar bölgelerinde büyük gecekondu mahallelerinin oluşması, toplumsal alandaki bunalımın derinleşmesini getiriyordu. Gelir dağılımındaki eşitsizlik korkunç boyutlara ulaştı. Bir yanda alabildiğine lüks, israf içinde bir refah; öte yanda yokluk, işsizlik ve açlık içinde bir sefalet gözler önüne serildi. Bunalım derinleştikçe, çelişkiler alabildiğine keskinleşti. Bunalımın bir yönü de siyasal alanda ortaya çıkmıştı. Türkiye'nin ekonomik yapısındaki gelişmeler nedeniyle egemen sınıtlar içindeki çıkar çelişkileri büyümüş, güçlenen tekelci burjuvazi dışındaki kesimlerin çıkarlarını savunan (MSP, DP vb.) siyasal ayrışmalar nedeniyle, egemen sınıflar; kendileri için "istikrarlı" bir yönetim oluşturamaz hale gelmişlerdi. MC'ler geçici bir çözüm olmaktan öteye gidememiş, düzenin sorunları çözülmemiş, buhranın daha da derinleştirilmesinden, toplumdaki kamplaşmanın büyümesinden başka bir sonuç vermemiştir. Bunalım içindeki bir düzende toplumsal ve siyasal muhalefetin yükselmesi kaçınılmazdıı. Türkiye'de de düzenin içine girdiği bunalım derinleştikçe, toplumsal ve siyasal muhalefet akımları hızla yükselmeye başlamıştır. İşçilerin grevleri, öğrencilerin eylemleri yaygınlaşmış, sol akımlar toplum içinde güçlenmeye başlamıştır. Toplumsal ve siyasal muhalefetin güçlenmeye başladığı anda ise, egemen güçlerin bu akımları "şiddet" yoluyla bastırma politikaları gündeme gelmiştir.1970 öncesinde Amerikalılar tarafından getirilen Özel Harp Dairesine bağlı Kontr-Gerilla uygulamaları çerçevesi içinde örgütlendirilmiş sivil reaksiyoner -gerici- faşist örgütler vasıtasıyla ve şiddet yoluyla toplumsal muhalefet akımlarının bastırılması politikaları özellikle 1975'lerden sonra yoğun bir şekilde gündeme getirilmiştir. Bu politika, "şiddetin", toplumun ve ülkenin her yanını sarmasının da başlangıcını oluşturmuştur. Çünkü bunalım içindeki düzende, muhalefet akımlarının kökleri toplumun en derin noktalarına kadar iner. Bu yüzden, örneğin Konya'nın Seydişehir ilçesindeki alüminyum tesislerinde çalışan işçilerin ekonomik, sendikal hakları için yürüttükleri mücadele (1975'lerde olduğu gibi) silahlı faşist militanlar eliyle bastırılmak istenirse; şiddete dayalı mücadele ve çatışmalar sadece o ilçede egemen hale gelmekle de kalmaz, binlerce işçinin ve yakınlarının ailelerinin bulunduğu köylere kadar yaygınlaşması kaçınılmaz hale gelir. Bu şekilde toplumun bağrında gelişen çelişki ve kutuplaşmaların bir sonucu olarak ortaya çıkan çatışmalar, özellikle 1975'ten sonraki MC dönemi içinde,Türkiye'nin her yanını ve toplumun bütün kesimlerini sarmıştır. Çatışmaların Türkiye sathında yayılmasını getiren önemli nedenlerden biri de, 1975'lerden sonra saldırıların sadece solcu kesimleri hedef almaktan çıkarak, CHP'lilere ve Alevi kesimlere de yöneltilmesidir. 1970'ler öncesinde faşist saldırılar sol kesime ve ağırlıklı olarak da öğrenci kesimlere yönelmişti. Solun o dönemlerde kitlesel bir niteliğe ulaşmamış olması nedeniyle de çatışmalar nisbeten sınırlı kalmıştı. Ancak 1975'lerden sonra saldırıların yurt sathında yaygınlaşmaya başlayan sol muhalefetin yanı sıra CHP'lilere ve farklı mezheplere ait (Alevi ) kesimlere de yönelmesi nedeniyle şiddet kitlesel bir nitelik kazanmaya ve çatışmalar hızla yaygınlaşmaya başlamış ve Türkiye tarihinde görülmedik boyutlara ulaşmıştır. Örneğin, seçim kampanyası nedeniyle Niksar, Şiran, Erzincan'da miting düzenleyen CHP'lilere ve Ecevit'e silahlı, taşlı, sopalı saldırılar olmuş; Ecevit konuşturulmamış, mitingler dağıtılmış; Ecevit ve milletvekilleri canlarını zor kurtarmışlardır. Bu ve benzeri olaylarla faşist saldırılar milyonlarca insanın içinde yer aldığı bir topluluğa yönelince,bu insanlar kaçınılmaz olarak çatışma alanı içine sokulmuştu. Bu olay ise, MC ile birlikte başlatılan siyasal kutuplaşmanın daha keskinleşmesinden başka bir sonuç yaratmadı. Aynı durum mezhep ayrılıkları konusunda da geçerlidir. Anadoluda halk kesimleri arasında yüzlerce yıllık bir geçmişi olan dinsel kökenli ayrılıklar, kırsal bölgelerden göçün hızlanmasıyla birlikte, kentlere taşınmış ve farklı mezheplere mensup halk kesimleri kentlerde yan yana ve iç içe yaşamaya başlamışlardır. Faşistlerin bu ayrılıklardan, çelişkilerden yararlanma, daha geniş olan muhafazakar-Sünni kesimleri kazanma amacıyla saldırılarını Alevi kesimlere yöneltmeleri bu kez şiddetin ve çatışmaların, mezhep çelişkilerinin bulunduğu toplum kesimleri içinde yaygınlaşmasını getirmiştir. Böylece şiddet giderek toplumsal ve kitlesel bir nitelik kazanmış, çatışmalar yurdun ve toplumun her yanını sararken, bunalım yavaş yavaş bir iç savaş boyutuna yükselmeye başlamıştı. Türkiye 1980'lere gelirken, düzenin siyasal kurumları, bu şekilde bir iç savaş doğrultusunda gelişen bunalımdan bir çıkış yolu getiremiyordu. Partiler ve parlamento, düzenin yüz yüze kaldığı sorunları çözemiyor, ekonomik kriz önlenemiyor, çatışmalar-kamplaşmalar durdurulamıyordu. Genel olarak burjuva toplumların bu şekilde derin bir bunalım içine sürüklendiği ve bunalımdan demokratik bir çıkış yolunun bulunamadığı dönemlerde, faşist yönetimler gündeme gelir. Faşizm, emperyalist-kapitalist sistem içinde böyle bunalımlar içinde doğup gelişmiş bir olgudur. I.Dünya Savaşı sonrası Avrupa'sının, savaştan yenik çıkmış Almanya ve İtalya gibi ülkelerin içine sürüklendikleri bunalımlar, bu ülkelerde faşizme yol açmıştır. Öylesine derin bir bunalım içine giren toplumlarda, ya devrimci-demokratik bir çıkış yolu bulunur, ya da düzen kendi içinde çıkış yolları arar. Faşizm, burjuvazinin başvurduğu sınırsız bir şiddete ve savaşa dayanan bir "çıkış yolu"dur. Türkiye'deki durumun (Almanya ve İtalya gibi ülkelerden) farkı, emperyalizme bağımlı bir yeni -sömürge düzeni söz konusu olmasıdır. Bu yüzden bunalımın niteliği kadar bunalımdan çıkış yolları da farklı olmuş, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin damgasını taşımıştır. Zaten kendisi emperyalizme bağımlı olan ve bu nedenle bunalıma sürüklenen bir ülkenin emperyalist savaşa yönelmesi düşünülemezdi. Bunalım ortamı içinde bulunan orta sınıf kesimlerdeki gerici fanatik eğilimleri örgütleyerek, MHP çevresinde gelişen faşist hareket, emperyalizm ve tekelci burjuvazi tarafından desteklenmekle birlikte, temel tercihleri haline gelememiştir. Gerek emperyalist güçler, gerekse tekelci burjuvazi MHP çevresindeki faşist hareketi düzene karşı gelişen toplumsal muhalefeti bastırma ve bunalımdan devrimci-demokratik bir çıkış yolunu önleme aracı olarak, bir iç savaş aracı olarak desteklemişler; buna karşı esas tercih olarak bir askeri darbe yolunu seçmişlerdir. Verili karmaşık toplumsal yapısı ve jeopolitik konumuyla, 1980 Türkiye'sinde, sonuç olarak bütün ülkeyi K.Maraş'a dönüştürme anlamına gelen bir programın taşıdığı riskler ortadaydı. (Böyle bir gelişmenin sonunun nereye varacağı kestirilemezdi.) Bu yüzden emperyalizm ve tekelci burjuvazinin tercihi kendileri için denenmiş ve "güvenli bir yol" olan bir askeri darbe yönünde gerçekleşmiştir. 12 Eylül'ün bu şekilde kaçınılmaz hale gelişinde, 1980 öncesindeki çeşitli siyasal akımların katkısını, rolünü ve sorumluluğunu da göz önünde tutmak gereklidir. Türkiye'nin öylesine derin bir bunalıma sürüklenmesinde, siyasi partiler arasında en önemli sorumluluk, kuşkusuz, kendi iktidarlarını sürdürebilmek uğruna, 1975'ten sonra izlediği MC politikalarıyla ülkenin bir kan gölüne dönmesine yol açan Adalet Partisi'nin üstündedir. Her zaman militarizme ve askeri darbelere karşı olduğunu söyleyen Demirel, Türkiye'nin içine sürüklendiği bunalımdan demokrasi içindeki bir çıkış yolunu gerçekte hiçbir zaman savunmamıştır. 12 Eylül öncesinde Demirel'in siyasi programının özü, kendi iktidarına dokunulmamak kaydıyla, ancak bir açık faşist rejim altında yapılabilecek herşeyin (kendi iktidarı altında!) yapılmasından ibarettir. Nitekim, kendisi bunu o dönemde "İsterlerse faşist desinler, ne gerekiyorsa yapılacaktır" diyerek ifade ediyordu. Bu programın demokrasinin savunulmasıyla uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı açıktır. Dahası, bu tutumuyla "İsterlerse faşist desinler" dediği şeyleri yapacak olanları, yani askerlerin ("davul benim boynumda olduğuna göre, tokmakta benim elimde olmalı" diye düşünerek), yönetime tümüyle el koymalarını kolaylaştırdığını söylemek de olanaklıdır. Türkiye'nin en bunalımlı bir döneminde 2 yıl iktidarda kalan "Demokratik Sol" Ecevit Hükümeti de, ne bunalımdan çıkışı sağlayabilecek bir sosyal demokrat program getirebilmiş, ne de faşist saldırıları durdurarak, halkın can güvenliğini sağlayabilmiştir. Türkiye'nin 1980'lere gelirken karşılaştığı bunalımın bir sosyal demokrat programla aşılıp aşılamayacağı ayrı bir sorundur. Ecevit, karşı karşıya bulunulan ekonomik-sosyal ve siyasal sorunları çözmeyi hedefleyen ciddiye alınabilecek bir program bile ortaya koyamamıştır. Sonunda 2 yıllık iktidarı boyunca pek çok konuda her hangi bir sağ iktidardan pek fazla bir farkı olmayan bir politika yürütmüş ve kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğramıştır. En önemlisi de bir yanda faşizmin, en önemli sorun olarak ortaya çıktığı bir dönemde, Ecevit Hükümetinin ciddi bir faşizme karşı mücadele düşüncesine bile sahip olamayışıdır. O, sorunu faşizme karşı mücadele olarak değil, soyut bir "anarşi ve terör" ün önlenmesi olarak görmüştür. Böyle bir anlayışla faşizme karşı mücadelenin başarılamayacağı ortadaydı. Tekelci çevreler tarafından iktidardan düşürüldükten sonra ise Ecevit, AP ile kurulacak bir koalisyon hükümeti ile sorunların çözülebileceği, "anarşi ve terörün" önlenerek, bunalımın aşılabileceğini savunmuş ve bunun dışında başka bir çözüm yolu getirememiştir. Bu noktada, 12 Eylül'ün önlenemeyişinde solun sorumluluğu üzerinde hiç değilse birkaç sözün söylenmesi gerekiyor. Egemen burjuva güçlerinin bu şekilde açık faşizmi dayattıkları bir dönemde geriye tek altematif olarak kalan devrimci-demokratik bir çıkış yolu, ancak devrimci-demokrat güçler tarafından gerçekleştirilebilirdi. 12 Eylül'ün, emperyalizmin ve tekelci burjuvazinin bir tercihi olarak dayatıldığı 1980 Türkiye'sinde sol, 12 Eylül'ü önleyebilecek devrimci-demokratik bir çözüm yolunu getirememiştir. İçe dönük, olumsuz, rekabetçi bir mücadele anlayışı içindeki, kırk parçaya bölünmüş, örgütsüz, dağınık ve kendiliğindenci yapılarıyla devrimci-demokratik sol kesimlerin bunalım içindeki topluma, demokratik bir alternatif çözüm yolunu önerip, gerçekleştirebilecek bir olgunluktan, yetkinlikten çok uzak olduğu bir gerçektir. 1980 sonbaharının Türkiye'si, işte bu nedenlerle 12 Eylül'ü önleyebilecek -ona alternatif- bir çözüm yolunu getirememiştir. 12 Eylül askeri darbesi gündeme gelene kadar, Türkiye'de yaşanan olayların genel dökümüne göz gezdirdiğimizde, faşist güçlerin gerçekleştirdikleri olayların büyük bir toplama ulaştığı ve en acımasız biçimlere büründüğü ortaya çıkmaktadır. 12 Eylül öncesinde meydana gelen ölüm olaylarının
genel dökümü tespit edebildiğimiz kadar şöyledir:
Tablodan da görüldüğü gibi, 12 Eylül öncesinde meydana gelen olaylarda 2109 sol görüşlü insana karşılık, 1286 sağ görüşlü insan ölmüştür. Ölen solcuların sayısı, ölen sağcıların sayısının iki katına yakındır. Faşistler ayrıca 129 adet kahve tarama, okula giden öğrencilerin üzerine bomba atma, tarama, belediye otobüslerini kurşunlama gibi olaylarda 177 kişiyi; Balgat, Piyangotepe, Mecidiyeköy pasaj baskını ve benzeri 13 toplu katliamda 77 kişiyi; K.Maraş, Çorum, Malatya gibi 55 gerici ayaklanmada ve gerici ayaklanma girişimde 129 kişiyi; 79 adam kaçırma olayında çoğunluğu işkencede olmak üzere, 92 kişiyi öldürdüler. Yine davadan döndüğü için de, 16 kişi faşistler tarafından vurularak öldürüldü. Faşistler tarafından öldürülenler arasında Abdi İpekçi gibi gazeteciler, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Yaşar Doğanay vb. gibi profesörler, Cevat Yurdakul gibi emniyet müdürleri, Abdurrahman Köksaloğlu gibi milletvekilleri, Doğan Öz gibi savcılar, Ümit Kaftancıoğlu gibi yazarlar, Kemal Türkler gibi sendika başkanları ve daha birçok aydın, belediye başkanı, CHP il başkanı vb. de bulunmaktadır. Bir anlamda 12 Eylül öncesinin simgesi olan Kahramanmaraş, Çorum vb. katliamlarla birlikte bütün bu toplumun önde gelen insanlarına karşı girişilen eylemlerin altında faşistlerin imzası bulunmaktadır. |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org