|
|
|
|
22. FATSA'DA "NOKTA" OPERASYONU Çorum'da yaşanan olaylar faşistlere karşı kamuoyunda çok güçlü bir tepkinin oluşmasına yol açmıştı. Bu yüzden bu havanın dağıtılması ve dikkatlerin başka yöne çekilmesi gerekiyordu. Bu nedenle Fatsa'da "Nokta" operasyonu adını verdikleri operasyonu başlattılar. Faşist ve gerici çevrelerce ileri sürülen, Fatsa'ya pasaportsuz girilemediği, halkın baskı altında olduğu gibi yalanların arkasından Fatsa'yı kuşattılar.O sıralar hayat kadınlarıyla eğlenirken ortalıkta görünmeyen iki başçavuşun kaybolduğu, kaçırıldığı haberleri çıkarıldı. İlçenin dışında güvenlik kuvvetleri günlerce bekletildi. Böylece ilçeye girilemediği görüntüsü yaratılıyor ve tüm dikkatler Fatsa üzerinde yoğunlaştırılıyordu. Ve günlerce süren bir yaygaranın arkasından 12 Temmuz günü bir mekanize piyade taburu, üç jandarma komando birliği |
![]() |
|
ile il alay komutanlığı takviye kuvvetleri, Ordu
Emniyet Müdürlüğü ekipleri, zırhlı araçların eşliğinde Fatsa'ya girdiler.
Günlerce öyle bir gerilim yaratılmıştı ki, askeri, birliklerin ilçeye girişinde savaş çıkacakmış gibi bir hava yaratılmıştı. Oysa, o günlerde kopartılan yaygaralara karşı, ilçenin Belediye Başkanı AP, CHP ve MSP ilçe başkanlarıyla birlikte kopartılan yaygaranın asılsız olduğunu gazeteler aracılığıyla duyurmaya çalışıyor; bu küçük-yoksul ilçe insanları üzerinde oynanmak istenen oyunları açığa çıkarmak için çırpınıyorlar; gerçekleri görmesi için Demirel'i Fatsa'ya davet ediyorlardı. Ama Demirel'in derdi başkaydı ve koparılan yaygara o kadar gürültülüydü ki, kimse onları duymadı ve duymak istemedi. Böyle bir gürültü ve toz duman içerisinde zırhlı birlikler eşliğindeki güvenlik kuvvetleri ilçeye girdiler! Güvenlik kuvvetlerine herhangi bir karşı koyma olmadı. İlçede büyük bir arama tarama operasyonuna girişildi ve 16 ruhsatsız tabanca ele geçirildi! Demirel'in "Çorum'u bırak Fatsa'ya bak" sözleriyle, Çorum'daki 50'ye yakin ölü, yakılıp yıkılan evler, barikatlar ve sabahtan akşama susmayan otomatik silahlardan başını kaldıran herkes, Fatsa'da işte bunları gördü:16 ruhsatsız tabanca! Ve güvenlik kuvvetlerine yol gösteren yüzleri maskeli bazı sivil şahıslar. Şehirde arama yapan ekiplerin önünden giden bu "maskeli siviller" bazı kişileri gösteriyor, güvenlik kuvvetleri de onları göz altına alıyordu. Gazeteciler, bu maskelileri merak ettiler ve bu maskeli sivil şahısların bazılarının cinayet işledikleri için polis tarafından aranan Ülkü Ocaklı militanlar olduklarını öğrendiler. Evet, aynen böyle: Silahlı saldırılara katılan, cinayet işleyen ve bu suçlarından dolayı sözde güvenlik kuvvetleri tarafından "aranan" faşist militanlar, Fatsa halkı tarafından tanınmasın diye, yüzlerine maske takılarak güvenlik kuvvetlerinin düzenlediği operasyonlara katılıyor, rehberlik ediyorlardı. Gazeteciler, Vali Reşat Akkaya`ya bu durumu sorduklarında R.Akkaya onların ülkücü ve aranan şahıs olmalarının önemli olmadığını, savaşta hayat kadınlarından bile yararlanılabileceğini söyledi. Fatsa "Nokta" operasyonu, Demirel açısından fiyasko ile sonuçlanmıştı. Başbakan, alınan sonucu yetersiz buluyordu. 3 Ağustos günü yapılan sıkıyönetim koordinasyon toplantısında okuduğu raporunda, "Fatsa'da meydana gelen olay, Fatsa Cumhuriyeti olayıdır. Orada devlet yoktur. Seyirci kalmıştır. Henüz Fatsa'nın başındayız. Kökünde Kızıldere vardır. Bu mesele yarım bırakılamaz. Bırakılırsa yüz Fatsa çıkar" diyordu (1) Demirel niçin "bırakılırsa yüz Fatsa çıkar" diyordu? Fatsa o dönemde Türkiye'nin hemen hiç olay yaşanmayan, en sakin yörelerinden biriyken, neden rahatsız ediyordu birilerini? Demirel Fatsadan niçin korkuyordu? Bunu anlayabilmek için Fatsa'ya biraz daha yakından bakmak ve biraz daha geriye gitmek gerekiyor. Fatsa, Türkiye'de yaşananları anlayabilmek için belki de en iyi örneklerden birini oluşturuyor. Fatsa 12 Mart sonrasında Türkiye'nin her yanında olduğu gibi , Fatsa'da da sivil faşist hareket devlet tarafından desteklenip güçlendirilmişti. Fatsalı devrimciler, ilericiler 12 Mart işkencehanelerinde, zindanlarında zulüm görürken, Fatsa'da Ülkü Ocakları vb. kuruluşların kurulup, çalışması için her türlü destek ve olanak sağlandı. Yörede büyük gücü olan tefecilerin de, desteğiyle, MHP ve Ülkü Ocaklarını kurdular. MC'nin kurulmasından sonra faşistlerin Fatsa halkına yönelik saldırıları yoğunlaştı. Sopalı, zincirli, bıçaklı saldırılarda pek çok insanı yaraladılar. Okullara yönelik saldırılarla, özellikle orta dereceli okulları ele geçirmeye çalıştılar, sessiz çoğunluk üzerinde terör estirdiler. Her gün öğrencilerden bir kısmı okul kapısında ya da sokaklarda, dışardan getirilmiş serserilerden oluşan faşist güruhlar tarafından dövülüyordu. Bu dönemde sol görüşlü kişilerin rahatça girebilecekleri yerler çok sınırlıydı. Halkevi üyeleri bile Halkevi binasına gitmeye çekinir durumdaydı.1977 yılı başlarında Halkevi Başkanı Kemal Kara, gece evine giderken faşistler tarafından demir çubuk ve zincirlerle dövülerek ağır şekilde yaralandı. Kemal Kara saldırganları teşhis etmesine rağmen, polisler hiçbir işlem yapmadı. Bu olaydan bir süre sonra, 15 Haziran 1977'de aynı faşist çetenin saldırısı sonucunda Kemal Kara öldürüldü. Bu olay Fatsa'da meydana gelen ilk öldürme olayıdır. Halk arasında çok sevilen Kemal Kara'nın öldürülmesi, Fatsa'da büyük bir tepki doğurdu. Cenazeye büyük bir kalabalık katıldı. Fatsalı gençler, faşist serserilere topluca karşı koymaya başladılar. Zaten bir avuç serserinin zorbalığına dayanan faşistlerin etkinliği kısa sürede ortadan kalktı ve sokaklarda eskisi gibi rahatça dolaşıp kabadayılık edemez hale geldiler. Bunlardan biri bir keresinde siyah çarşaflara bürünerek kadın kılığına girip, gizlice Fatsa Halkevi binasının önüne gelerek, katliam yapmak istemiş; ancak orada kimseyi bulamayınca, sokakta rastladığı İsa Aydemir adındaki devrimci bir genci çarşafının altına sakladığı silahla vurmuştu. İsa Aydemir de ölmeden önce silahını ateşleyerek, kendisini vuran kadın kılığındaki faşist Oktay Orbey'i öldürmüş, olay o tarihteki Günaydın gazetesinde "kendi katilini kendisi vurdu" diye yer almıştı. Ekonomik bunalımın, yoklukların, karaborsanın sürüp gittiği bir dönemde yapılan seçimlerde; karaborsaya ve yolsuzluklara karşı mücadele edeceğini söyleyen, halkın söz ve karar sahibi olacağı bir belediyecilik anlayışını savunan ve seçimlerden önce faşistler tarafından vurularak öldürülmek istenen Fikri Sönmez, Belediye Başkanlığı'na seçildi. Seçimlerden bir ay sonra Fatsa halkı, kendi seçtiği temsilciler aracılığıyla içinde AP'li ve MSP'lilerin de bulunduğu 11 halk komitesi kurdu. Fatsa halkı bu komiteler içinde örgütlenerek şenlik düzenledi, tefecilerle mücadele etti. Halkın gücüne dayanan bu çalışmalar kısa sürede başarı kazandı. Türkiye'nin her yanını saran silahlı çatışmalar Fatsa'da söz konusu değildi. Fatsa'da herkes dostluk-kardeşlik içinde yaşamaya başladı. "Dört yılda yapılamaz" denen Fatsa sokakları, kadın-çocuk herkesin katılımıyla sürdürülen "Çamura Son" kampanyasıyla bir hafta içinde yeniden düzenlendi. Fatsa kadınlarının çabalarıyla 400 profesyonel kumarcının bulunduğu ilçede kumar oynamaya son verildi. Parası ödendiği halde alınamayan itfaiye aracının yerine, sağdan soldan bulunan parçalarla eski bir itfaiye aracı çalışır hale getirildi. Karadeniz'deki tüm küçük üreticileri ağır bir sömürü altında tutan tefeciler, Fatsa'da eski yöntemlerini uygulayamaz oldular. Yüksek faizli tefeci sömürüsü son buldu; büyük tefeciler, yoksul köylülerden, biriken faiz borçlarını toplayamadılar. Fatsa'da karaborsa önlendi. Halka satılmadan istif edilen yağlar, istifçilerin depoları açılarak halk komiteleri eliyle halka dağıtıldı. 7'den 70'e herkesin katıldığı halk şenlikleri düzenlendi. Fatsalılar o güne dek hiç yaşamadıkları huzur ve güvene kavuştular. Öyle ki, AP ilçe yöneticileri bile parti merkezlerine çektikleri telgrafla, "Bize yapacağınız en büyük iyilik, Fatsa'nın idaresini bize bırakmanız, karışmamanızdır." dediler. Fatsa AP İlçe Başkanı operasyon öncesinde gazetecilere şunları söylüyordu:
MSP İlçe Başkanı aynı tarihli Milliyet'te şunları açıklıyordu:
Ve işte Fatsa'daki bu gelişmeler, egemen sınıf temsilcilerini ve politikacılarını dehşete sürüklemişti. Fatsa, kendi bozuk-çürümüş düzenleri karşısında korkutucu-güzel bir örnek olmuştu. Fatsa halkı kendi gücüne güvenmesini, kendisini yönetmesini öğrenmişti. Halk komitelerinde görev alan bir AP'li şöyle demişti:
İşte bu sözler "demokrasi" aldatmacasıyla ortada dolaşan Demirel'lerin yüreğine korku salmaya yetmişti. Fatsa'da gerçek bir demokrasinin, gerçek bir halk yönetiminin çekirdekleri atılmış, halk binlerce yıldır kendilerini yönettiğini söyleyen sömürücülere-asalaklara ihtiyacı bulunmadığını, kendi kendisini pekâla daha iyi yöneteceğini fark etmeye başlamıştı. Bu küçük ilçe halkının kendi elleriyle yarattıkları güzellikler öylesine etkileyiciydi ki, çevre ilçelerde kulaktan kulağa, dilden dile yayılmaya başladı. Çevre ilçelerdeki AP'li Belediye Başkanları bile, Fatsa'ya geliyor, Belediye Başkanıyla görüşüyor, yapılan çalışmaları görerek, kendi ilçelerinde de gerçekleştirebilmek için bilgi alıyorlardı. İşte Demirel'in "bırakırsanız yüz Fatsa çıkar" dediği olay buydu. Ve işte bunun için, o zamana kadar Türkiye'nin en huzurlu köşelerinden biri olan Fatsa, böyle güzel bir örnek olmaktan çıkarılmalıydı. Demirel'in Ordu Valisi Kelle İstiyor Demirel, bu kararın yerine getirilmesi için, Türkeş'e gönderdiği "Başbuğum" diye başlayan mektuplarıyla tanınan MHP'li Reşat Akkaya'yı Ordu'ya Vali olarak gönderdi. Genelkurmay Başkanlığına gönderilen bir raporda "Atatürk devrimleri düşmanı olduğu" belirtilen R.Akkaya; Emniyet Müdürlüğü yaptığı her ilde olay çıkarnıış ve görevinden alınmıştır. Eskişehir ve Mersin Emniyet Müdürlükleri görevini yürütürken, AP yanlısı olan Valilerin isteği üzerine görevinden alınmıştır. Görev yaptığı her yerde MHP, yanlısı tutumuyla dikkat çekmiştir. Ankara Emniyet Müdürlüğü yaptığı sırada Balgat kahvehane katliamını ve Tepecik otobüs katliamını düzenleyen faşistleri yakalayan 2. Şube ekibini görevden uzaklaştırmıştı. Yine 1979 yılında Gümrük ve Tekel Bakanlığı'nı basan faşistler, sıkıyönetim görevlilerince yakalanınca, Ankara Emniyet Müdürü Reşat Akkaya hemen bir basın toplantısı düzenleyerek, bakanlığı basanların milliyetçiler değil, kızıl komünistler olduğunu açıklamış; arkasından Ankara Sıkıyönetim Komutanı, saldırganların sağ görüşlü olduğunu açıklayarak, R.Akkaya'nın görevden alınmasını istemiş ve R.Akkaya görevden alınmıştı. İşte, Demirel'in Ordu'ya Vali olarak atadığı kişi budur. R.Akkaya, Ordu Emniyet Müdürlüğüne, Amasya'da bir yurttaşın ölümüne yol açan MHP militanı Z.Abidin Aksoy'u, Milli Eğitim Müdürlüğüne de yine Ülkü Ocaklari kurucusu Celal Şahin'i atar. Fatsalı faşistlerle bir toplantı yaparak, onları "ses isterim, kelle isterim.." diye kışkırtır.
MHP'nin valisi, önce Fatsa'yı çevreleyen ilçe ve kasabalara yüklendi. Nisan ayında göreve başlar başlamaz, Gürgentepe ve Çamaş bucaklarında CHP'li Belediye Başkanlarına saldırdı. Özel emir vererek, Gürgentepe'deki Belediye işhanını tahrip ettirdi. Gölköy'de uzun menzilli silahlarla halkın üzerine ateş açtırdı; ve çok sayıda insanın ölümüne ve yaralanmasına neden oldu. Saldırıya uğrayan insanları, saldırıların sorumlusu gibi gösterdi, emniyet binalarında, cezaevlerinde işkenceden geçirdi. MHP'li olmayan kamu görevlilerini il dışına tayin ettirdi. Faşist yöneticilere destek oldu. Örneğin, Ünye'de Validen destek alan MHP'li emniyet kadrosu, ilçede devlet terörü estirdi. Sivil faşistler elini kolunu sallayarak halka saldırmaya, gözdağı vermeye başladılar. Haziranın son günlerinde Aybastı yolu üzerinde yaptıkları katliamda 5 kişiyi öldürdüler. Temmuz başında Fatsada bir kasap, dışardan gelen faşistler tarafından dükkanının önünde öldürüldü. Aybastı`daki katliamdan sonra, burada halk ile faşistler arasında silahlı çatışmalar başladı. Çamaş'ta jandarma bir öğretmeni öldürünce, halkla jandarma arasında çatışma çıktı; jandarma 3 kişiyi daha öldürdü ve çatışmada bir de astsubay öldü. Samsun'dan getirilen askeri takviye birlikleri Ordu'nun ilçelerine yerleştirildi. Sıra Fatsa'ya Gelmişti 9 Temmuz günü bir demeç veren Demirel, "küçük terör odaklarının kurutulacağını" söyledi. Fatsa, Erzincan ve Sarıkamış'tan getirilen askeri birlikler tarafından kuşatıldı. Fatsa'nın CHP, AP ve MSP'li ilçe başkanları,11 Temmuz'da bu gelişmeler üzerine gazetelere bir açıklama yaparak şöyle dediler:
İşte "Nokta" operasyonu bu ortamda başladı ve gelişti. Operasyon sırasında bütün Fatsa'yı ev ev, didik didik aradılar; Su Ürünleri binası hemen bir işkencehane haline getirildi. Aralarında Belediye Başkanı Fikri Sönmez'in de bulunduğu 390 kişi, vakit yitirilmeden işkenceden geçirilmeye başlandı. Sivil faşist terör ile devlet terörü elbirliği içinde Fatsa'nın üzerine bir kabus gibi çöktü. MHP'li faşistler, Vali R.Akkaya eliyle operasyondan hemen sonra Fatsa'ya yerleştirildi; Vali onlara dernek açmaları için kendi elleriyle bir bina tuttu. Kalacak yerleri olmayan faşistlere her gün ilçeye gelip akşamları dönebilmeleri için özel otobüs seferleri düzenledi. Faşistler bellerindeki silahlarla caddelerde boy göstermeye, halka zulmetmeye, haraç toplamaya başladılar. Fatsa'da büyük bir operasyonla günlerce silah arayan polisler, bu katilleri ve bellerindeki silahları görmezden geldiler. Erzincan'dan Fatsa'ya geçici görevle gönderilen polisler, görev sürelerini doldurmadan, can güvenliklerinin olmaması nedeniyle ilçeyi terk ettiler ve bunlardan 8'inin Ordu Emniyet Müdürü ile Fatsa Emniyet Amiri hakkında suç duyurusunda bulundukları saptanmıştı. Dilekçede yakınmaya neden olan olaylar şöyle sıralanmıştı:
İşte, sözde Fatsa'ya huzur getirmek için yapılan "Nokta operasyonu!" Değil halkın, devlet görevlilerinin bile can güvenliği kalmıyor. Kaymakam Aslan Gündüz, R.Akkaya tarafından görevden alınıyor. C.Savcısı görevden ayrılmak zorunda bırakılıyor. Ünye'deki bir savcıya telefon eden C.Savcısı C.Erdemir:
C.Savcısı Erdemir, ilçeden ayrılmadan önce 28.7.1980 tarihinde Fatsa Kaymakamlığına, Ünye Savcılığına, Ordu Valiliği'ne, Jandarma Birlik Komutanlığına yazdığı yazıda, Fatsa'daki olaylar hakkında bilgi vermekteydi:
Nokta Operasyonu devam ettiği sırada, panzerlerin, binlerce askerin, polislerin kol gezdiği şehir merkezinde, Sait Alp (öğrenci), Dursun Özdemir (öğrenci), Hacı Uygun (köylü), Baki Ata (Seber Köyü Muhtan), Ahmet Gündoğdu (köylü), Kazım San (köylü), Muammer Yavuz (öğrenci), Mehmet Demir (şoför) ÜGD militanlarınca öldürülmüşlerdir. Yaşlı-genç, CHP'li, AP'li, MSP'li yüzlerce insan dövülmüş, yaralanmış, evleri, işyerleri tahrip edilmiş, yakılıp kurşunlanmıştır. Operasyon sonrasındaki Fatsa'yı bir AP'li yurttaş gazetelere şöyle anlatmıştır:
Gerçekten de öyle oldu. Bugün Fatsa davasında görülen olayların büyük çoğunluğu Vali R.Akkaya'nın Ordu'ya atanmasından ve Nokta operasyonunda sonra, faşistlerin (bellerinde Validen aldıkları silahlarla) Fatsa'ya -devlet eliyle- yerleştirilmelerinden sonra meydana gelmiştir. Yani, "terör ve anarşi" Fatsa'ya devlet eliyle getirilmiştir.(8) Niçin Fatsa? Sadece Çorum'da değil, Türkiye'nin her yanında faşist terör ve katliamların sürüp gittiği bir dönemde, Fatsa kasıtlı olarak hedef haline getirilmiştir. Tercüman gazetesinin Kahramanmaraş katliamından sonra sevinç çığlıkları atan E.Göze ve A.Kabaklı gibi yazarları, Fatsa'yı dillerine dolayarak, bir hedef tahtası haline getirmek istemişler; Fatsa'ya sağcıların giremediği, "pasaport" kontrolü yapıldığı, Fatsa'da solcu olmayanlara zulmedildiği yaygaralarını tekrarlayıp durmuşlardır. O dönemde sürüp giden iç savaş ortamı içinde ülkedeki kamplaşmanın en üst noktalara vardığı bir gerçekti. Özellikle K.Maraş katliamı, bu kamplaşmayı korkunç boyutlara ulaştırmış, sadece mahalleler değil, şehirler bile bölünmüştü. Örneğin Malatya'dan binlerce aile,K.Maraş ve Malatya olaylarının etkisiyle, İstanbul'a göçmüştü. Başkent Ankara'da mahalleler bölünmüş, karşılıklı olarak solcuların ve sağcıların giremediği mahalleler ve bölgeler meydana gelmişti. Ecevit Çankaya köşkünde, dönemin Cumhurbaşkanı Vekili Çağlayangil ve Demirel ile yaptığı görüşmesinde, Ankara'nın göbeğindeki Bahçelievler'de faşistlerin hakimiyet kurduklarından, oradaki CHP milletvekillerinin evlerine zorla girerek haraç aldıklarından yakınmıştı. Gazeteci Hasan Cemal, Ankaranın kenar semtlerinde yaşanan dehşet ortamını, o günlerde kaleme aldığı bir yazısında şöyle anlatıyordu:
Evet, yazarın öznel yorumları dışında, Ankara'nın durumu buydu. Faşist saldırılar karşısında "Devlet"in tek yanlı (yani taraflı!) tutumu sonucunda insanların kendi canının derdine düştüğünü, kendini kendi gücüyle korumanın yollarını aradığını, bazı mahallelerin kilit yerlerinde (silâhlı!) nöbetler tutulduğunu ve kamplaşma-cepheleşme denen olgunun -bu yoldan- derinleşmeye başladığını sergileyen bu satırlar, sadece Ankara'nın değil bütün yurdun içinde bulunduğu durumu yansıtmaktaydı. Sadece mahalleler değil, şehirler bölünmeye başlamıştı. Örneğin Erzurum, Gümüşhane, Yozgat gibi iller tümüyle faşistlerin hakimiyeti altına girmiş, solcular giremez hale gelmişti. O sıralarda Yozgat'ın MHP'li Belediye Başkanının kendi istihbaratlarının devletin istihbarat teşkilatından daha güçlü olduğunu, 5 bin silahlı militanlarının olduğunu, Yozgat'ta kendilerinden habersiz kuş bile uçamayacağını söylediği haberleri yayınlanıyordu. O halde niçin bir Erzurum, bir Gümüşhane, bir Yozgat değil de yalnızca Fatsa? Niçin Fatsa'daki gibi bir operasyon da örneğin Yozgat'a düzenlenmemiştir? Öyle bir operasyon düzenlenmiş olsaydı, Yozgat Belediye Başkanı ve "5 bin silahlı militanı" göz altına alınıp, işkence yapılsaydı, Yozgat'a giremeyen solcuların beline (Vali tarafından!) silah takılıp, dernek binası tutularak yerleştirilseydi, neler olurdu Yozgat'ta? Kuşkusuz ki, Fatsa "Nokta" operasyonu,12 Eylül için bir "ön çalışma" niteliğini taşıyordu. O günkü ortam içinde toplumun büyük çoğunluğu bir askeri darbeyi bekler hale getirilmişti. Ama Çorum'daki, Kahramanmaraş'taki, 16 Mart'taki, Bahçelievler'deki insanlık dışı katliamlarıyla; İpekçi'lerden, Tütengil'e, onlarca değerli bilim adamımızın katledilmesiyle; kahvehane taramaları, çuval cinayetleriyle faşizmin çirkin yüzü öylesine açığa çıkmıştır ki, o ortamda yapılacak bir askeri müdahaleden kamuoyu bu faşist katliamların hesabının sorulmasını bekleyecekti. Bu nedenle, faşizmin bu çirkin yüzünü örtbas etmek için Fatsa'da devlet eli ve tahrikiyle çıkartmayı umdukları olayları istismar edebilecekleri hesabını yapıyorlardı. Fatsa'yı dillerine doladılar, bu küçük ilçeyi bir "günah keçisi" haline getirnıek istediler. Ve bu nedenle, 12 Eylül'den sonra, Tütengil'lerin, Karafakioğlu'ların katilleri bulunamazken, K.Maraş, Çorum, 16 Mart katliamlarını tertipleyenlere değil, bunları protesto edenlere idam cezaları verilirken, Bahçelievler katliamının sanığı emniyette bir gün bile tutulmaz, ama pankart asan kız çocuklarına haftalarca işkence yapılırken... Cuntacılar Fatsa'yı dillerinden hiç düşürmediler... Abdurrahman Köksaloğlu, Nihat Erim, Kemal Türkler Temmuz ayında Çorum ve Fatsa, olaylarından sonra peşpeşe üç önemli olay daha meydana geldi. Önce 15 Temmuz günü faşistler, büyük bir pervasızlıkla, CHP İstanbul milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu'nu öldürdüler. Köksaloğlu'nu, bürosuna yaptıkları bir silahlı baskından sonra öldüren faşistlerden MHP'li Osman Tüfekçi, daha sonra yakalanarak Sıkıyönetim Mahemesinde yargılandı ve adi suç hükümlerine göre (adiyen katil!) 29 sene hapis cezasına mahkum oldu. 19 Temmuz'da ise, bu kez 12 Mart döneminin ünlü Başbakanı N.Erim, Dragos'taki evinin yakınlarında, koruma polisiyle birlikte vurularak öldürüldü. N.Erim'in öldürülmesinden dolayı sol bir gruba mensup üç kişi 146/1'e göre idam cezasına çarptırıldılar. Erim'den sonra sıra Kemal Türkler'deydi. DİSK kurucularından ve eski Genel Başkanlarından, Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler, 20 Temmuz'da İstanbul Merter sitesindeki evinin önünde, arabasının içinde silahlı 4 faşist tarafından çapraz ateşe tutularak öldürüldü. MHP İstanbul davası iddianamesinde, AlpasIan Türkeş'in Yakacık'taki evinde görüştüğü Yılma Durak ve Celal Adan'a, DİSK'in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylediği ve DİSK yöneticilerinin yok edilmesi emrini (elini ot biçer gibi yaparak) verdiği(10) ve daha sonra adı geçenlerin, Berker İnanoğlu'nun yazıhanesinde yeniden biraraya geldikleri, DİSK yöneticilerinin adreslerini sağlayan Aydın Esin'in bu adresleri Celal Adan'a yazdırdığı, Celal Adan tarafından MHP militanlarından Ünal Osmanagaoğlu, Abdülsamet Karakuş, Aydın Eryılmaz ve İsmet Koçak'ın Kemal Türkler'in öldürülmesiyle görevlendirildiği, adı geçen şahısların 22 Temmuz günü Türklerin evinin önüne, Aydın Eryılmaz'ın bir gün önce çaldığı bir otoyla gittikleri, İsmet Koçak'ın T'ürkler'in evden çıktığını haber verdiği, Abdülsamet Karakuş, İsmet Koçak ve Ünal Osmanağaoğlunun birlikte ateş ederek Türkler'i öldürdükten sonra, Aydın Eryılmaz'ın kullandığı otoyla kaçtıkları (Celal Adan,Yılma Durak ve diğer sanıkların ifadelerine dayanılarak) anlatılmıştır. Mahkeme sanıklardan Abdülsamet Karakuş ve Aydın Eryılmaz'a bu olay nedeniyle 16'şar yıl ceza verdi. İsmet Kocak, Celal Adan, Yılma Durak ve Alpaslan Türkeş, bu olaydan beraat ettiler. Ünal Osmanağaoğlu ise kaçak. Temmuz ayı içerisinde toplam 388 kişi öldü. Ölenlerden 122'si sol, 86'sı sağ görüşlü. Güvenlik kuvvetleri 34 kişiyi öldürmüştü. Olaylar sırasında belli bir siyasi görüşü olmayan ya da belirlenemeyen 125 kişi de hayatını yitirmişti. Çorum olayları, Fatsa operasyonu, aralarında Kemal Türkler'in, Nihat Erim'in, A.Köksaloğlu'nun da bulunduğu yüzlerce ölü. Gazetelerde her gün yer alan, kaçırıldıktan sonra boğulmuş, işkenceyle öldürülmüş, TV kutusunda ya da çuval içinde bulunmuş cesetlerin haberleriyle, katliam haberleriyle dehşete sürüklenmiş bir toplum..: Artık bir askeri darbe için her şey hazırdı. Ağustos ayında toplanan Askeri Şura'da darbe günü de belirlendi. Darbe Ağustos ayındaki ordu içi atamalar tamamlandıktan sonra; Eylül ayının 12'sinde gerçekleşecekti. Artık 12 Eylül'e kadar müdahale'nin teknik hazırlıklarının tamamlanmasından ve darbe sonrası programlarının ayrıntılarının gözden geçirilmesinden başka yapılacak bir şey yoktu. Ağustos ayının başından 12 Eylül'e kadar geçen 42 günlük süre içinde meydana gelen olaylarda 571 kişi hayatını kaybetmişti... Artık tam bir kaostu yaşananlar.
Eylül ayının ilk haftasında Dışişleri Bakanı H.Erkmen hakkında verilen gensoru sonucunda Hükümet güvenoyu alamadı ve bakan düştü. Konya'da MSP'nin düzenlediği mitingde "şeriat isteriz" sloganları atıldı, İstiklal Marşı söylenirken yere oturuldu ve ezan okundu. Ecevit aynı günlerde yaptığı bir konuşmada şöyle demişti:
12 Eylül 1980'de düdük öttü. Oyun bitti. Ve, bu kez karanlıkta oynanan bir başka kanlı "oyun"
başladı Türkiye'de. (1) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-10, s.299 |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org