22. FATSA'DA "NOKTA" OPERASYONU

Çorum'da yaşanan olaylar faşistlere karşı kamuoyunda çok güçlü bir tepkinin oluşmasına yol açmıştı. Bu yüzden bu havanın dağıtılması ve dikkatlerin başka yöne çekilmesi gerekiyordu. Bu nedenle Fatsa'da "Nokta" operasyonu adını verdikleri operasyonu başlattılar. Faşist ve gerici çevrelerce ileri sürülen, Fatsa'ya pasaportsuz girilemediği, halkın baskı altında olduğu gibi yalanların arkasından Fatsa'yı kuşattılar.O sıralar hayat kadınlarıyla eğlenirken ortalıkta görünmeyen iki başçavuşun kaybolduğu, kaçırıldığı haberleri çıkarıldı. İlçenin dışında güvenlik kuvvetleri günlerce bekletildi. Böylece ilçeye girilemediği görüntüsü yaratılıyor ve tüm dikkatler Fatsa üzerinde yoğunlaştırılıyordu. Ve günlerce süren bir yaygaranın arkasından 12 Temmuz günü bir mekanize piyade taburu, üç jandarma komando birliği

  ile il alay komutanlığı takviye kuvvetleri, Ordu Emniyet Müdürlüğü ekipleri, zırhlı araçların eşliğinde Fatsa'ya girdiler.

Günlerce öyle bir gerilim yaratılmıştı ki, askeri, birliklerin ilçeye girişinde savaş çıkacakmış gibi bir hava yaratılmıştı. Oysa, o günlerde kopartılan yaygaralara karşı, ilçenin Belediye Başkanı AP, CHP ve MSP ilçe başkanlarıyla birlikte kopartılan yaygaranın asılsız olduğunu gazeteler aracılığıyla duyurmaya çalışıyor; bu küçük-yoksul ilçe insanları üzerinde oynanmak istenen oyunları açığa çıkarmak için çırpınıyorlar; gerçekleri görmesi için Demirel'i Fatsa'ya davet ediyorlardı. Ama Demirel'in derdi başkaydı ve koparılan yaygara o kadar gürültülüydü ki, kimse onları duymadı ve duymak istemedi.

Böyle bir gürültü ve toz duman içerisinde zırhlı birlikler eşliğindeki güvenlik kuvvetleri ilçeye girdiler! Güvenlik kuvvetlerine herhangi bir karşı koyma olmadı. İlçede büyük bir arama tarama operasyonuna girişildi ve 16 ruhsatsız tabanca ele geçirildi!

Demirel'in "Çorum'u bırak Fatsa'ya bak" sözleriyle, Çorum'daki 50'ye yakin ölü, yakılıp yıkılan evler, barikatlar ve sabahtan akşama susmayan otomatik silahlardan başını kaldıran herkes, Fatsa'da işte bunları gördü:16 ruhsatsız tabanca! Ve güvenlik kuvvetlerine yol gösteren yüzleri maskeli bazı sivil şahıslar. Şehirde arama yapan ekiplerin önünden giden bu "maskeli siviller" bazı kişileri gösteriyor, güvenlik kuvvetleri de onları göz altına alıyordu. Gazeteciler, bu maskelileri merak ettiler ve bu maskeli sivil şahısların bazılarının cinayet işledikleri için polis tarafından aranan Ülkü Ocaklı militanlar olduklarını öğrendiler. Evet, aynen böyle: Silahlı saldırılara katılan, cinayet işleyen ve bu suçlarından dolayı sözde güvenlik kuvvetleri tarafından "aranan" faşist militanlar, Fatsa halkı tarafından tanınmasın diye, yüzlerine maske takılarak güvenlik kuvvetlerinin düzenlediği operasyonlara katılıyor, rehberlik ediyorlardı. Gazeteciler, Vali Reşat Akkaya`ya bu durumu sorduklarında R.Akkaya onların ülkücü ve aranan şahıs olmalarının önemli olmadığını, savaşta hayat kadınlarından bile yararlanılabileceğini söyledi.

Fatsa "Nokta" operasyonu, Demirel açısından fiyasko ile sonuçlanmıştı. Başbakan, alınan sonucu yetersiz buluyordu. 3 Ağustos günü yapılan sıkıyönetim koordinasyon toplantısında okuduğu raporunda, "Fatsa'da meydana gelen olay, Fatsa Cumhuriyeti olayıdır. Orada devlet yoktur. Seyirci kalmıştır. Henüz Fatsa'nın başındayız. Kökünde Kızıldere vardır. Bu mesele yarım bırakılamaz. Bırakılırsa yüz Fatsa çıkar" diyordu (1)

Demirel niçin "bırakılırsa yüz Fatsa çıkar" diyordu? Fatsa o dönemde Türkiye'nin hemen hiç olay yaşanmayan, en sakin yörelerinden biriyken, neden rahatsız ediyordu birilerini? Demirel Fatsa’dan niçin korkuyordu?

Bunu anlayabilmek için Fatsa'ya biraz daha yakından bakmak ve biraz daha geriye gitmek gerekiyor.

Fatsa, Türkiye'de yaşananları anlayabilmek için belki de en iyi örneklerden birini oluşturuyor.

Fatsa

12 Mart sonrasında Türkiye'nin her yanında olduğu gibi , Fatsa'da da sivil faşist hareket devlet tarafından desteklenip güçlendirilmişti. Fatsalı devrimciler, ilericiler 12 Mart işkencehanelerinde, zindanlarında zulüm görürken, Fatsa'da Ülkü Ocakları vb. kuruluşların kurulup, çalışması için her türlü destek ve olanak sağlandı. Yörede büyük gücü olan tefecilerin de, desteğiyle, MHP ve Ülkü Ocaklarını kurdular. MC'nin kurulmasından sonra faşistlerin Fatsa halkına yönelik saldırıları yoğunlaştı. Sopalı, zincirli, bıçaklı saldırılarda pek çok insanı yaraladılar. Okullara yönelik saldırılarla, özellikle orta dereceli okulları ele geçirmeye çalıştılar, sessiz çoğunluk üzerinde terör estirdiler. Her gün öğrencilerden bir kısmı okul kapısında ya da sokaklarda, dışardan getirilmiş serserilerden oluşan faşist güruhlar tarafından dövülüyordu. Bu dönemde sol görüşlü kişilerin rahatça girebilecekleri yerler çok sınırlıydı. Halkevi üyeleri bile Halkevi binasına gitmeye çekinir durumdaydı.1977 yılı başlarında Halkevi Başkanı Kemal Kara, gece evine giderken faşistler tarafından demir çubuk ve zincirlerle dövülerek ağır şekilde yaralandı. Kemal Kara saldırganları teşhis etmesine rağmen, polisler hiçbir işlem yapmadı.

Bu olaydan bir süre sonra, 15 Haziran 1977'de aynı faşist çetenin saldırısı sonucunda Kemal Kara öldürüldü.

Bu olay Fatsa'da meydana gelen ilk öldürme olayıdır.

Halk arasında çok sevilen Kemal Kara'nın öldürülmesi, Fatsa'da büyük bir tepki doğurdu. Cenazeye büyük bir kalabalık katıldı. Fatsalı gençler, faşist serserilere topluca karşı koymaya başladılar. Zaten bir avuç serserinin zorbalığına dayanan faşistlerin etkinliği kısa sürede ortadan kalktı ve sokaklarda eskisi gibi rahatça dolaşıp kabadayılık edemez hale geldiler.

Bunlardan biri bir keresinde siyah çarşaflara bürünerek kadın kılığına girip, gizlice Fatsa Halkevi binasının önüne gelerek, katliam yapmak istemiş; ancak orada kimseyi bulamayınca, sokakta rastladığı İsa Aydemir adındaki devrimci bir genci çarşafının altına sakladığı silahla vurmuştu. İsa Aydemir de ölmeden önce silahını ateşleyerek, kendisini vuran kadın kılığındaki faşist Oktay Orbey'i öldürmüş, olay o tarihteki Günaydın gazetesinde "kendi katilini kendisi vurdu" diye yer almıştı.

Ekonomik bunalımın, yoklukların, karaborsanın sürüp gittiği bir dönemde yapılan seçimlerde; karaborsaya ve yolsuzluklara karşı mücadele edeceğini söyleyen, halkın söz ve karar sahibi olacağı bir belediyecilik anlayışını savunan ve seçimlerden önce faşistler tarafından vurularak öldürülmek istenen Fikri Sönmez, Belediye Başkanlığı'na seçildi.

Seçimlerden bir ay sonra Fatsa halkı, kendi seçtiği temsilciler aracılığıyla içinde AP'li ve MSP'lilerin de bulunduğu 11 halk komitesi kurdu. Fatsa halkı bu komiteler içinde örgütlenerek şenlik düzenledi, tefecilerle mücadele etti. Halkın gücüne dayanan bu çalışmalar kısa sürede başarı kazandı.

Türkiye'nin her yanını saran silahlı çatışmalar Fatsa'da söz konusu değildi. Fatsa'da herkes dostluk-kardeşlik içinde yaşamaya başladı. "Dört yılda yapılamaz" denen Fatsa sokakları, kadın-çocuk herkesin katılımıyla sürdürülen "Çamura Son" kampanyasıyla bir hafta içinde yeniden düzenlendi. Fatsa kadınlarının çabalarıyla 400 profesyonel kumarcının bulunduğu ilçede kumar oynamaya son verildi. Parası ödendiği halde alınamayan itfaiye aracının yerine, sağdan soldan bulunan parçalarla eski bir itfaiye aracı çalışır hale getirildi. Karadeniz'deki tüm küçük üreticileri ağır bir sömürü altında tutan tefeciler, Fatsa'da eski yöntemlerini uygulayamaz oldular. Yüksek faizli tefeci sömürüsü son buldu; büyük tefeciler, yoksul köylülerden, biriken faiz borçlarını toplayamadılar. Fatsa'da karaborsa önlendi. Halka satılmadan istif edilen yağlar, istifçilerin depoları açılarak halk komiteleri eliyle halka dağıtıldı. 7'den 70'e herkesin katıldığı halk şenlikleri düzenlendi. Fatsalılar o güne dek hiç yaşamadıkları huzur ve güvene kavuştular. Öyle ki, AP ilçe yöneticileri bile parti merkezlerine çektikleri telgrafla, "Bize yapacağınız en büyük iyilik, Fatsa'nın idaresini bize bırakmanız, karışmamanızdır." dediler. Fatsa AP İlçe Başkanı operasyon öncesinde gazetecilere şunları söylüyordu:

"Huzur içinde Fatsalı kardeşlerimizle yaşıyoruz. Ünye ve Ordu'ya gittiğimizde sıkıntılarımız oluyor. Dövülüyor, horlanıyoruz. Bizim ilçemizde kan yok, ateş yok, barut yok."(2)

MSP İlçe Başkanı aynı tarihli Milliyet'te şunları açıklıyordu:

"Fatsa'da ateş ile barut yok. Böylesine huzurlu bir yerde olay çıkarmak istemek niye? Değişik görüşlerle her zaman bir aradayız. İlçede zorlama yok, tazyik yok, herkese insan gözüyle bakılıyor.."

Ve işte Fatsa'daki bu gelişmeler, egemen sınıf temsilcilerini ve politikacılarını dehşete sürüklemişti. Fatsa, kendi bozuk-çürümüş düzenleri karşısında korkutucu-güzel bir örnek olmuştu. Fatsa halkı kendi gücüne güvenmesini, kendisini yönetmesini öğrenmişti.

Halk komitelerinde görev alan bir AP'li şöyle demişti:

"Bugün belediye bir şey yapacağı zaman, halka danışalım diyor. Ama biz, halk zaten bizi seçmiş, tekrar halka danışmanın ne anlamı var, diye düşünürdük. Şimdi, mahallelerdeki halk komitelerine danışılmadan birşey yapılmıyor."

İşte bu sözler "demokrasi" aldatmacasıyla ortada dolaşan Demirel'lerin yüreğine korku salmaya yetmişti. Fatsa'da gerçek bir demokrasinin, gerçek bir halk yönetiminin çekirdekleri atılmış, halk binlerce yıldır kendilerini yönettiğini söyleyen sömürücülere-asalaklara ihtiyacı bulunmadığını, kendi kendisini pekâla daha iyi yöneteceğini fark etmeye başlamıştı. Bu küçük ilçe halkının kendi elleriyle yarattıkları güzellikler öylesine etkileyiciydi ki, çevre ilçelerde kulaktan kulağa, dilden dile yayılmaya başladı. Çevre ilçelerdeki AP'li Belediye Başkanları bile, Fatsa'ya geliyor, Belediye Başkanıyla görüşüyor, yapılan çalışmaları görerek, kendi ilçelerinde de gerçekleştirebilmek için bilgi alıyorlardı.

İşte Demirel'in "bırakırsanız yüz Fatsa çıkar" dediği olay buydu.

Ve işte bunun için, o zamana kadar Türkiye'nin en huzurlu köşelerinden biri olan Fatsa, böyle güzel bir örnek olmaktan çıkarılmalıydı.

Demirel'in Ordu Valisi Kelle İstiyor

Demirel, bu kararın yerine getirilmesi için, Türkeş'e gönderdiği "Başbuğum" diye başlayan mektuplarıyla tanınan MHP'li Reşat Akkaya'yı Ordu'ya Vali olarak gönderdi. Genelkurmay Başkanlığına gönderilen bir raporda "Atatürk devrimleri düşmanı olduğu" belirtilen R.Akkaya; Emniyet Müdürlüğü yaptığı her ilde olay çıkarnıış ve görevinden alınmıştır. Eskişehir ve Mersin Emniyet Müdürlükleri görevini yürütürken, AP yanlısı olan Valilerin isteği üzerine görevinden alınmıştır. Görev yaptığı her yerde MHP, yanlısı tutumuyla dikkat çekmiştir.

Ankara Emniyet Müdürlüğü yaptığı sırada Balgat kahvehane katliamını ve Tepecik otobüs katliamını düzenleyen faşistleri yakalayan 2. Şube ekibini görevden uzaklaştırmıştı. Yine 1979 yılında Gümrük ve Tekel Bakanlığı'nı basan faşistler, sıkıyönetim görevlilerince yakalanınca, Ankara Emniyet Müdürü Reşat Akkaya hemen bir basın toplantısı düzenleyerek, bakanlığı basanların milliyetçiler değil, kızıl komünistler olduğunu açıklamış; arkasından Ankara Sıkıyönetim Komutanı, saldırganların sağ görüşlü olduğunu açıklayarak, R.Akkaya'nın görevden alınmasını istemiş ve R.Akkaya görevden alınmıştı.

İşte, Demirel'in Ordu'ya Vali olarak atadığı kişi budur. R.Akkaya, Ordu Emniyet Müdürlüğü’ne, Amasya'da bir yurttaşın ölümüne yol açan MHP militanı Z.Abidin Aksoy'u, Milli Eğitim Müdürlüğüne de yine Ülkü Ocaklari kurucusu Celal Şahin'i atar. Fatsalı faşistlerle bir toplantı yaparak, onları "ses isterim, kelle isterim.." diye kışkırtır.

Fatsa'da çıkarlarını korumaya kararlı bir halk vardı. Sömürüye hayır diyen bir halk vardı.

Fatsa’nın karışması, kana bulanması gerekiyordu. Devletin Valisi R.Akkaya göreve başlamadan önce 11 Temmuz 1980'e dek 14 öldürme olayı olmuştu Fatsa’da. 11 Temmuz 1980'den 12 Eylül'e kadar ise (2 ayda!), tam 56 öldürme olayı yaşanacaktı.

1977 Haziıan'ında Fatsa Halkevleri Şube Başkanı Kemal Kara’nın öldürülmesiyle başlayan saldırı, üç yıl sonra amacına ulaşmış, Fatsa’nın kararlı direnişi, bir askeri müdahalenin somut nedenleri arasına konulmuştu."(3)

MHP'nin valisi, önce Fatsa'yı çevreleyen ilçe ve kasabalara yüklendi. Nisan ayında göreve başlar başlamaz, Gürgentepe ve Çamaş bucaklarında CHP'li Belediye Başkanlarına saldırdı. Özel emir vererek, Gürgentepe'deki Belediye işhanını tahrip ettirdi. Gölköy'de uzun menzilli silahlarla halkın üzerine ateş açtırdı; ve çok sayıda insanın ölümüne ve yaralanmasına neden oldu. Saldırıya uğrayan insanları, saldırıların sorumlusu gibi gösterdi, emniyet binalarında, cezaevlerinde işkenceden geçirdi. MHP'li olmayan kamu görevlilerini il dışına tayin ettirdi. Faşist yöneticilere destek oldu. Örneğin, Ünye'de Validen destek alan MHP'li emniyet kadrosu, ilçede devlet terörü estirdi. Sivil faşistler elini kolunu sallayarak halka saldırmaya, gözdağı vermeye başladılar. Haziranın son günlerinde Aybastı yolu üzerinde yaptıkları katliamda 5 kişiyi öldürdüler. Temmuz başında Fatsa’da bir kasap, dışardan gelen faşistler tarafından dükkanının önünde öldürüldü. Aybastı`daki katliamdan sonra, burada halk ile faşistler arasında silahlı çatışmalar başladı. Çamaş'ta jandarma bir öğretmeni öldürünce, halkla jandarma arasında çatışma çıktı; jandarma 3 kişiyi daha öldürdü ve çatışmada bir de astsubay öldü. Samsun'dan getirilen askeri takviye birlikleri Ordu'nun ilçelerine yerleştirildi.

Sıra Fatsa'ya Gelmişti

9 Temmuz günü bir demeç veren Demirel, "küçük terör odaklarının kurutulacağını" söyledi. Fatsa, Erzincan ve Sarıkamış'tan getirilen askeri birlikler tarafından kuşatıldı.

Fatsa'nın CHP, AP ve MSP'li ilçe başkanları,11 Temmuz'da bu gelişmeler üzerine gazetelere bir açıklama yaparak şöyle dediler:

"Her yerde kan var. Biz burada huzur içindeyiz. 'Fatsa’ya pasaportsuz girilmiyor' gibi söylentiler yalandır. Fatsa halkı için dosyalardan, dedikodulardan, fısıltılardan aldığınız bilgilerle karar vermeyin. Bizlerle değil, halkla görüşün."

İşte "Nokta" operasyonu bu ortamda başladı ve gelişti. Operasyon sırasında bütün Fatsa'yı ev ev, didik didik aradılar; Su Ürünleri binası hemen bir işkencehane haline getirildi. Aralarında Belediye Başkanı Fikri Sönmez'in de bulunduğu 390 kişi, vakit yitirilmeden işkenceden geçirilmeye başlandı. Sivil faşist terör ile devlet terörü elbirliği içinde Fatsa'nın üzerine bir kabus gibi çöktü.

MHP'li faşistler, Vali R.Akkaya eliyle operasyondan hemen sonra Fatsa'ya yerleştirildi; Vali onlara dernek açmaları için kendi elleriyle bir bina tuttu. Kalacak yerleri olmayan faşistlere her gün ilçeye gelip akşamları dönebilmeleri için özel otobüs seferleri düzenledi. Faşistler bellerindeki silahlarla caddelerde boy göstermeye, halka zulmetmeye, haraç toplamaya başladılar. Fatsa'da büyük bir operasyonla günlerce silah arayan polisler, bu katilleri ve bellerindeki silahları görmezden geldiler.

Erzincan'dan Fatsa'ya geçici görevle gönderilen polisler, görev sürelerini doldurmadan, can güvenliklerinin olmaması nedeniyle ilçeyi terk ettiler ve bunlardan 8'inin Ordu Emniyet Müdürü ile Fatsa Emniyet Amiri hakkında suç duyurusunda bulundukları saptanmıştı. Dilekçede yakınmaya neden olan olaylar şöyle sıralanmıştı:

"30 temmuz günü görev almak üzere Fatsa Emniyet Amirliğinin önünde hazır bulunduk. Aynı gün karakoldaki işkenceler devam ediyordu (...) Bir takım adamlarının olduğunu, bunların silahlandırıldığını ve bu vatandaşların yakalanmayacağı emrini veriyorlardı.(...) 30 Temmuz 1980 günü saat 9.00 sularında sahil yolunda devriye dolaşırken şüphelendiğimiz bir otoyu aramaya karar verdik. Arabadan inmek istemediler. Kendilerinin memur olduklarını söylediler. Biz inamayıp, arama yaptık. 3 kişinin üzerindeki üç silahı, mermiler silaha sürülü vaziyette ellerinden aldık. Bu şahısların üzerindeki silahları çıkardığımız an, Komiser Orhan Candan’ın ekibi yanımıza gelerek, yakaladıklarımızı bırakmamızı istediler. Yakaladıklarımızı karakola götürmek için arabaya bindiriıken, Konya ekibinden sivil bir polis memuru elindeki otomatik silahı bize doğrultarak,'yakalayacak başka kimse bulamadınız mı?' diye bizleri tehdit etti. Karakola geldiğimizde ise (...) yakalananların üzerinden aldığımız silahı bir arkadaşımızın elinden almak istedi. Bu sırada Emniyet Amiri Kemal Şahin geldi, yakaladığımız kişilere dönerek, 'ulan... çocukları' diye bağırarak, 'silahları bu polislere yakalatacağınıza; onları tarayıp yakalanmasaydınız’ dedi. Ve orada bulunan polislere dönerek, 'hadi bunlar kendilerini yakalayanları taramadılar, siz neden taramadınız?’ diye bağırdı. 'Yarın sizi Çullu tepesine gönderip, hızınızı orada keseceğim' dedi. Biz de 'Türk bayrağı olan her yerde görev yaparız’ dedik. Bunun üzerine bizi panzerle kariyerlerin giremediği yerlere gönderip, teker teker temizleteceklerini söylediler."(4)

İşte, sözde Fatsa'ya huzur getirmek için yapılan "Nokta operasyonu!" Değil halkın, devlet görevlilerinin bile can güvenliği kalmıyor. Kaymakam Aslan Gündüz, R.Akkaya tarafından görevden alınıyor. C.Savcısı görevden ayrılmak zorunda bırakılıyor. Ünye'deki bir savcıya telefon eden C.Savcısı C.Erdemir:

"Rapor alıp gideceğim ağabey" diyor, "oraya not alın: başıma bir şey gelirse, canımdan olursam yani, sorumlusu Emniyet Amiridir. Korktuğum yok, ama yavaş yavaş ortaya çıkıyor herşey. Hakim mi? ... izne ayrıldı. Ne yapsın kızcağız?.. Onun da başı dertte."(5)

C.Savcısı Erdemir, ilçeden ayrılmadan önce 28.7.1980 tarihinde Fatsa Kaymakamlığına, Ünye Savcılığına, Ordu Valiliği'ne, Jandarma Birlik Komutanlığına yazdığı yazıda, Fatsa'daki olaylar hakkında bilgi vermekteydi:

"Fatsa merkezinde işlenen faili meçhul darp olaylarında sağ görüşlü kişilerin darp yaptığı saptanmıştır. Mağdurların emniyete başvurmaktan çekindikleri veya başvurmaktan alıkonuldukları bilinmektedir."(6)

Nokta Operasyonu devam ettiği sırada, panzerlerin, binlerce askerin, polislerin kol gezdiği şehir merkezinde, Sait Alp (öğrenci), Dursun Özdemir (öğrenci), Hacı Uygun (köylü), Baki Ata (Seber Köyü Muhtan), Ahmet Gündoğdu (köylü), Kazım San (köylü), Muammer Yavuz (öğrenci), Mehmet Demir (şoför) ÜGD militanlarınca öldürülmüşlerdir.

Yaşlı-genç, CHP'li, AP'li, MSP'li yüzlerce insan dövülmüş, yaralanmış, evleri, işyerleri tahrip edilmiş, yakılıp kurşunlanmıştır.

Operasyon sonrasındaki Fatsa'yı bir AP'li yurttaş gazetelere şöyle anlatmıştır:

"Bugün de, devlet terörü yaşanıyor Fatsa’da. Sonra biz devlet deyince çok büyük bir güç görmeye alışmışızdır. Ama gördük ki, peşlerine taktıkları iki sidikli adamla girdi devlet Fatsa'ya. Böylesine de devlet demek çok güç. Fatsa’ya oradan buradan getirilenlerle hiçbir yere gidilmez. Yarın öbürgün tokatını yerler Fatsalı'ların o köşe başlarında bekleyenler."(7)

Gerçekten de öyle oldu.

Bugün Fatsa davasında görülen olayların büyük çoğunluğu Vali R.Akkaya'nın Ordu'ya atanmasından ve Nokta operasyonunda sonra, faşistlerin (bellerinde Validen aldıkları silahlarla) Fatsa'ya -devlet eliyle- yerleştirilmelerinden sonra meydana gelmiştir. Yani, "terör ve anarşi" Fatsa'ya devlet eliyle getirilmiştir.(8)

Niçin Fatsa?

Sadece Çorum'da değil, Türkiye'nin her yanında faşist terör ve katliamların sürüp gittiği bir dönemde, Fatsa kasıtlı olarak hedef haline getirilmiştir.

Tercüman gazetesinin Kahramanmaraş katliamından sonra sevinç çığlıkları atan E.Göze ve A.Kabaklı gibi yazarları, Fatsa'yı dillerine dolayarak, bir hedef tahtası haline getirmek istemişler; Fatsa'ya sağcıların giremediği, "pasaport" kontrolü yapıldığı, Fatsa'da solcu olmayanlara zulmedildiği yaygaralarını tekrarlayıp durmuşlardır.

O dönemde sürüp giden iç savaş ortamı içinde ülkedeki kamplaşmanın en üst noktalara vardığı bir gerçekti. Özellikle K.Maraş katliamı, bu kamplaşmayı korkunç boyutlara ulaştırmış, sadece mahalleler değil, şehirler bile bölünmüştü. Örneğin Malatya'dan binlerce aile,K.Maraş ve Malatya olaylarının etkisiyle, İstanbul'a göçmüştü. Başkent Ankara'da mahalleler bölünmüş, karşılıklı olarak solcuların ve sağcıların giremediği mahalleler ve bölgeler meydana gelmişti. Ecevit Çankaya köşkünde, dönemin Cumhurbaşkanı Vekili Çağlayangil ve Demirel ile yaptığı görüşmesinde, Ankara'nın göbeğindeki Bahçelievler'de faşistlerin hakimiyet kurduklarından, oradaki CHP milletvekillerinin evlerine zorla girerek haraç aldıklarından yakınmıştı. Gazeteci Hasan Cemal, Ankara’nın kenar semtlerinde yaşanan dehşet ortamını, o günlerde kaleme aldığı bir yazısında şöyle anlatıyordu:

"22 Temmuz 1980.

Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler, İstanbul'da öldürüldü bugün.

Hava olağanüstü gergin.

Çankaya Çevre sokak'taki CHP Genel Merkezi çok kalabalık.

Genel Sekreter Yardımcısı Altan Öymen’in odası ana baba günü.

Kadın, çoluk çocuk doluşmuşlar. Ankara’nın çeşitli mahallelerinden vatandaşlar. Ama galiba daha çok Etimesgut ilçesinin 30 Ağustos mahallesinden gelmişlerdi.

Bağıra çağıra dertlerini anlatmak çabasındalar. Sessizce bir köşeye çekilip, dinlemeye koyuldum.

'Gece sabaha kadar silah atılıyor, çoktandır karyolada yattığımız yok. Yataklar yerde... Başımızı pencere yüksekliğine kaldıramıyoruz..' 'Bu çocuğu kurşun korkusundan günlerce banyonun içine yatırdık. Hastalandı. Şu çocuğun dili tutuldu: Doktora götürdük, şok dedi.'

'Evimize girdiler. Televizyonu kırdılar. Eşyaları parçaladılar. komşularımız hep göç etti. Biz de mi göç edelim? Yoksa silahlanalım mı?'

Genel Sekreter Yardımcısı bir yandan bunları dinliyor, bir yandan da elindeki bir yazıyı tamamlamaya çalışıyordu:

'Kusura bakmayın, şunu bir bitirip göndereyim de...' dedi, 'Parti adına başsağlığı telgrafı.'

Gene vurulanlar vardı: Abdurrahman Köksaloğlu, Nihat Erim; Kemal Türkler zinciri:.. Bir yandan yurdun çeşitli yerlerinden birbirini izleyen öteki ölümler...

Genel Sekreter Yardımcısı kaleme sarılınca, oturanlardan bir genç, can kulağıyla dinlenmediği duygusuna kapılmış olacak, kafasının tası atmış gibi patladı:

'Başsağlığı telgraflarıyla olmaz. Diyalogla, iktidara el uzatmakla olmaz. Eli silahlı canilerin saldırıları sürüp gidiyor... Lafla, güvercin uçurmakla bunlar nasıl önlenecek?..Başka şeyler yapmak lazım.'

Genellikle sinirleri alınmış bir adam izlenimi bırakan Altan Öymen, bir anda yerinden fırlayıp, 'peki ne yapalım!' diye bağırmaya başladı, susmuyordu:

'Biz muhalefetteyiz unutuyor musunuz?.. Sonra sen sadece sizin mahalle mi kurşunlanıyor sanıyorsun? Bak Çorum'a, Merzifon’a, Adana’ya, Hatay'a... Şu telefon on dakikadır çalmadı. Beş dakika geçsin, gene bir ölüm haberi gelir.'

Öymen sakinleşmeye çalıştı. Bağırdığı gence 'kusura bakma’ gibisinden Samsun paketinden bir sigara tuttu. Her zaman olduğu gibi ceplerinde, masanın üstünde kibrit, çakmak aradı ama bulamadı.

Ve ‘nasıl bir muhalefet'i tartışmaya başladılar sakin sakin...'

***

Bu tür tartışma ve yakınmalara Halk Partisi Merkezinde veya tabandan yönetime dönük olarak sürekli tanık olunmakta. Bunun gibi sayısız örneği partili yetkililerden dinliyoruz.

İnsanlar, terör ve şiddete karşı, devletin güvenlik kuvveti yetersiz kalınca veya tarafsız davranmazsa, kendi başının çaresine bakmaya yöneliyor. İttifaklar arıyor, canını, malını korumak için. Bu da cepheleşmenin koyulaşması demek, eli silahlı uç fraksiyonların değirmenine su taşınması demek...

Özellikle Halk Partili vatandaşlar açısından bu durum Çorum’da yaşandı, hatta hala da yaşanmaktadır diyebiliriz.
Alevilere ve CHP'lilere yönelik saldırılar ancak solun tüm kesimleri arasında dayanışma ile bir ölçüde göğüslenebildi. Bir ölçüde diyoruz, çünkü 40'a yakın yurttaş çatışmalarda ölmüştür.

Sözünü ettiğim bu kendiliğinden dayanışmanın bir başka çarpıcı yanı vardır. Dayanışma can ve mal güvenliğini korumak için bir bakıma içgüdüsel biçimde gerçekleşmiştir. Ama burda başı çekenler vardır: Soldaki bazı silahlı gruplar.

Anladığımız kadarıyla mekanizma şöyle işliyor: Alevi yurttaşlara, Halk Partililere saldırılar başlar. Devletin güvenlik kuvvetleri yetersiz veya seyirci kalır; yer yer görmezlikten gelir, hatta bazen sırt sıvazlar. O zaman vatandaş, devletin, tarafsız Anayasal yörüngede olması gereken güvenlik veya koruma şemsiyesinin dışında kaldığını hisseder ve fiilen yaşarsa ne yapacaktır?...

'Devletin devletliği kalmadığını kendi hayatında yaşamaya başlarsa vatandaş ne yapacaktır?..

Bir yandan kendini, kendi kaba gücüyle korumaya hazırlanırken, öte yandan kendisine alternatif bir 'koruma şemsiyesi' sunmaya dünden hazır silahlı eylemcilere -istemeye istemeye- de olsa yönelecektir; çünkü can korkusu, mal kaygısı içindedir.

Çorum’da olan, bir açıdan budur işte.

Başkenti çevreleyen gecekondu mahallelerinde de genellikle benzer bir süreç işlemeye başlamıştır.

Başkentin varoşlarında 'ilan edilmemiş bir iç savaş'ın yaşandığı söylenebilir.. Çankaya tepelerindeki blok apartmanların sakinleri, güneş batımıyla birlikte duyulmaya başlayan silah seslerini neredeyse kanıksamışlardır. Yalnızca gecekondulara bakan alt katlarda oturanlar, ilk silah sesinde, pencere önlerinden çekilip, sutlarını duvara vermektedirler...

'Hemen her gün Ankara büromuzun kapısını çalan vatandaşların yakınmalarını biliyoruz; tümü de Halk Partili değil bu insanların. Hepsinin anlattıkları aynı olguyu açığa çıkarıyor: Devlet yok buralarda...Devlet devletliğini yitirmeye başlayınca yurttaşın gözünde insanlar kendine 'koruma şemsiyesi sunanlara yaklaşıyor... Ya da kendini, kendi gücüyle korumanın yollarını arıyor ve buluyor. Bazı mahallelerin kilit yerlerinde nöbet noktaları oluşturulmuş durumda. Sırayla nöbet tutulmakta; tabii elde sopayla değil, başka şeylerle...

Ve kamplaşma, cepheleşme denen olgu derinleşmeye başlıyor kendiliğinden. 'devleti' ortada göremeyenler, onun koruyucu şemsiyesinin işlemediğini veya tek yanlı işlediğini görenler, kendi başlarının çaresine bakmaya koyuluyorlar..."(9)

Evet, yazarın öznel yorumları dışında, Ankara'nın durumu buydu. Faşist saldırılar karşısında "Devlet"in tek yanlı (yani taraflı!) tutumu sonucunda insanların kendi canının derdine düştüğünü, kendini kendi gücüyle korumanın yollarını aradığını, bazı mahallelerin kilit yerlerinde (silâhlı!) nöbetler tutulduğunu ve kamplaşma-cepheleşme denen olgunun -bu yoldan- derinleşmeye başladığını sergileyen bu satırlar, sadece Ankara'nın değil bütün yurdun içinde bulunduğu durumu yansıtmaktaydı.

Sadece mahalleler değil, şehirler bölünmeye başlamıştı.

Örneğin Erzurum, Gümüşhane, Yozgat gibi iller tümüyle faşistlerin hakimiyeti altına girmiş, solcular giremez hale gelmişti. O sıralarda Yozgat'ın MHP'li Belediye Başkanının kendi istihbaratlarının devletin istihbarat teşkilatından daha güçlü olduğunu, 5 bin silahlı militanlarının olduğunu, Yozgat'ta kendilerinden habersiz kuş bile uçamayacağını söylediği haberleri yayınlanıyordu. O halde niçin bir Erzurum, bir Gümüşhane, bir Yozgat değil de yalnızca Fatsa? Niçin Fatsa'daki gibi bir operasyon da örneğin Yozgat'a düzenlenmemiştir? Öyle bir operasyon düzenlenmiş olsaydı, Yozgat Belediye Başkanı ve "5 bin silahlı militanı" göz altına alınıp, işkence yapılsaydı, Yozgat'a giremeyen solcuların beline (Vali tarafından!) silah takılıp, dernek binası tutularak yerleştirilseydi, neler olurdu Yozgat'ta?

Kuşkusuz ki, Fatsa "Nokta" operasyonu,12 Eylül için bir "ön çalışma" niteliğini taşıyordu. O günkü ortam içinde toplumun büyük çoğunluğu bir askeri darbeyi bekler hale getirilmişti. Ama Çorum'daki, Kahramanmaraş'taki, 16 Mart'taki, Bahçelievler'deki insanlık dışı katliamlarıyla; İpekçi'lerden, Tütengil'e, onlarca değerli bilim adamımızın katledilmesiyle; kahvehane taramaları, çuval cinayetleriyle faşizmin çirkin yüzü öylesine açığa çıkmıştır ki, o ortamda yapılacak bir askeri müdahaleden kamuoyu bu faşist katliamların hesabının sorulmasını bekleyecekti. Bu nedenle, faşizmin bu çirkin yüzünü örtbas etmek için Fatsa'da devlet eli ve tahrikiyle çıkartmayı umdukları olayları istismar edebilecekleri hesabını yapıyorlardı. Fatsa'yı dillerine doladılar, bu küçük ilçeyi bir "günah keçisi" haline getirnıek istediler.

Ve bu nedenle, 12 Eylül'den sonra, Tütengil'lerin, Karafakioğlu'ların katilleri bulunamazken, K.Maraş, Çorum, 16 Mart katliamlarını tertipleyenlere değil, bunları protesto edenlere idam cezaları verilirken, Bahçelievler katliamının sanığı emniyette bir gün bile tutulmaz, ama pankart asan kız çocuklarına haftalarca işkence yapılırken... Cuntacılar Fatsa'yı dillerinden hiç düşürmediler...

Abdurrahman Köksaloğlu, Nihat Erim, Kemal Türkler

Temmuz ayında Çorum ve Fatsa, olaylarından sonra peşpeşe üç önemli olay daha meydana geldi.

Önce 15 Temmuz günü faşistler, büyük bir pervasızlıkla, CHP İstanbul milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu'nu öldürdüler. Köksaloğlu'nu, bürosuna yaptıkları bir silahlı baskından sonra öldüren faşistlerden MHP'li Osman Tüfekçi, daha sonra yakalanarak Sıkıyönetim Mahemesinde yargılandı ve adi suç hükümlerine göre (adiyen katil!) 29 sene hapis cezasına mahkum oldu.

19 Temmuz'da ise, bu kez 12 Mart döneminin ünlü Başbakanı N.Erim, Dragos'taki evinin yakınlarında, koruma polisiyle birlikte vurularak öldürüldü. N.Erim'in öldürülmesinden dolayı sol bir gruba mensup üç kişi 146/1'e göre idam cezasına çarptırıldılar.

Erim'den sonra sıra Kemal Türkler'deydi. DİSK kurucularından ve eski Genel Başkanlarından, Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler, 20 Temmuz'da İstanbul Merter sitesindeki evinin önünde, arabasının içinde silahlı 4 faşist tarafından çapraz ateşe tutularak öldürüldü. MHP İstanbul davası iddianamesinde, AlpasIan Türkeş'in Yakacık'taki evinde görüştüğü Yılma Durak ve Celal Adan'a, DİSK'in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylediği ve DİSK yöneticilerinin yok edilmesi emrini (elini ot biçer gibi yaparak) verdiği(10) ve daha sonra adı geçenlerin, Berker İnanoğlu'nun yazıhanesinde yeniden biraraya geldikleri, DİSK yöneticilerinin adreslerini sağlayan Aydın Esin'in bu adresleri Celal Adan'a yazdırdığı, Celal Adan tarafından MHP militanlarından Ünal Osmanagaoğlu, Abdülsamet Karakuş, Aydın Eryılmaz ve İsmet Koçak'ın Kemal Türkler'in öldürülmesiyle görevlendirildiği, adı geçen şahısların 22 Temmuz günü Türkler’in evinin önüne, Aydın Eryılmaz'ın bir gün önce çaldığı bir otoyla gittikleri, İsmet Koçak'ın T'ürkler'in evden çıktığını haber verdiği, Abdülsamet Karakuş, İsmet Koçak ve Ünal Osmanağaoğlu’nun birlikte ateş ederek Türkler'i öldürdükten sonra, Aydın Eryılmaz'ın kullandığı otoyla kaçtıkları (Celal Adan,Yılma Durak ve diğer sanıkların ifadelerine dayanılarak) anlatılmıştır. Mahkeme sanıklardan Abdülsamet Karakuş ve Aydın Eryılmaz'a bu olay nedeniyle 16'şar yıl ceza verdi. İsmet Kocak, Celal Adan, Yılma Durak ve Alpaslan Türkeş, bu olaydan beraat ettiler. Ünal Osmanağaoğlu ise kaçak.

Temmuz ayı içerisinde toplam 388 kişi öldü.

Ölenlerden 122'si sol, 86'sı sağ görüşlü.

Güvenlik kuvvetleri 34 kişiyi öldürmüştü.

Olaylar sırasında belli bir siyasi görüşü olmayan ya da belirlenemeyen 125 kişi de hayatını yitirmişti.

Çorum olayları, Fatsa operasyonu, aralarında Kemal Türkler'in, Nihat Erim'in, A.Köksaloğlu'nun da bulunduğu yüzlerce ölü. Gazetelerde her gün yer alan, kaçırıldıktan sonra boğulmuş, işkenceyle öldürülmüş, TV kutusunda ya da çuval içinde bulunmuş cesetlerin haberleriyle, katliam haberleriyle dehşete sürüklenmiş bir toplum..:

Artık bir askeri darbe için her şey hazırdı.

Ağustos ayında toplanan Askeri Şura'da darbe günü de belirlendi. Darbe Ağustos ayındaki ordu içi atamalar tamamlandıktan sonra; Eylül ayının 12'sinde gerçekleşecekti.

Artık 12 Eylül'e kadar müdahale'nin teknik hazırlıklarının tamamlanmasından ve darbe sonrası programlarının ayrıntılarının gözden geçirilmesinden başka yapılacak bir şey yoktu.

Ağustos ayının başından 12 Eylül'e kadar geçen 42 günlük süre içinde meydana gelen olaylarda 571 kişi hayatını kaybetmişti...

Artık tam bir kaostu yaşananlar.

Ordu Aybastı'da, 2 CHP'liyi ve yoldan geçen bir kadını kurşunladılar. Gaziantep Kilis'te CHP ilçe yönetim kurulu üyesi Avukata gece yolda yürürken pusu kurdular. Adana,Pozantı'da arabayla Bürücek yaylasına giden il genel meclisi üyesi CHP'liye ve yanındaki 2 kişiye ateş açtılar.

İstanbul Pendik'te CHP Kartal eski ilçe başkanı oto elektrikçisini, dükkanına yaptıkları silahlı baskında vurdular. Adana Taşköprü'de il genel meclisi üyesi olan CHP'li bakkal da aynı şekilde dükkanında kurşunlandı. Osmaniye'de CHP ilçe yönetim kurulu üyesi dişçiyi de muayenehanesinde vurdular. Hepsi ölümle sonuçlanan bu saldırılarda CHP örgütünden 7 kişi can verdi.

Kayseri'de kendilerini polis olarak tanıtan faşistler, Etibank Çin-Kur fabrikasında MİSK'e karşı DİSK'in sendikal faaliyetlerini sürdüren 3 CHP'li işçiyi işten dönerken kurşunlayarak öldürdüler.

Niğde Bor'da çıkan çatışmada bir devrimciyi öldürdüler, 7 kişiyi yaraladılar. İstanbul Zeytinburnu'nda terzi dükkanına yaptıkları silahlı baskın sonucu çıkan çatışmada bir işçiyi öldürdüler. Diğer çatışmalarda yine Niğde Bor'da bir kişiyi, Ankara Hamamönü’nde bir öğrenciyi, Adana Demirköprü’de bir kişiyi öldürdüler. Ankara Yıldızevler’inde çıkan çatışmada bir faşist öldü, 2 kişi de yaralandı. 5 gün sonra aynı yerde çıkan ikinci çatışmada faşistler bir öğrenciyi öldürdüler. Konya Ereğlisi’nde hükümet konağı civarında çıkan çatışmada biri faşist iki kişi öldü, 3 kişi yaralandı. Ankara Cengiz Topel mahallesindeki çatışmada evinde oturmakta olan bir terziyi öldürdüler.

Samsun Çarşamba’da bir kahvehaneyi silahla taradılar, 3 kişiyi öldürdüler, 9 kişiyi yaraladılar. İstanbul Şişli'de durakta bekleyenlere ateş açtılar ve bir işçiyi öldürdüler, 3 kişiyi yaraladılar. Ankara Aydınlıkevler'de silahla taradıkları kahvehanede bulunan bir kişiyi öldürdüler, bir kişiyi yaraladılar. Bursa Gemlik'te kurşunladıkları evdeki bir işçiyi, Gaziantep Nizip'te aynı şekilde evinin balkonunda oturan bir öğretmeni, Balıkesir’de evinde bulunan bir kişiyi, Ankara İncesu'da patlayıcı madde attıkları evdeki bir kadını öldürdüler.

Tarsus'da faşistlerle, devrimciler arasında meydana gelen yaygın silahlı çatışmalarda polis gösteri yapan devrimcilere ateş açtı, 2 kişiyi öldürdü. Çatışmalar sırasında 8 kişi yaralandı ve bazı evler yakıldı.

Çorum Kargı'nın bir köyünde, bir grup faşist şehire gelmek için otobüs bekleyen köylülerin üzerine ateş açtılar, 5 köylüyü katlettiler.

Düzenledikleri silahlı baskınlarda Bursa’daki bakkal dükkanında yeğeni solcu olduğu için bakkalı; Konya'da kayınpederine ait bakkal dükkanında bulunan öğretmeni; Adana Karaisalı Behirli köyünde kahvehanede bulunan 2 genci, İstanbul Mecidiyeköy'de nalbur dükkanında dükkan sahibini; Ankara Abidinpaşa'da baharatçı dükkanında 2 kişiyi, Bursa’da bakkal dükkanındaki öğrenciyi, Kırşehir'deki eczanedeki eczacıyı, Denizli Acıpayam Dere köyünde kahvede bulunan 2 genci, Bursa’da eczanesine yaptıkları baskında Eczacılar Odası Başkanını öldürdüler.

Bursa’da biri tornacı diğeri işçi 2 genci kaçırdılar, işkence ettiler; kurşunladılar. İstanbul Sağmalcılar cezaevinde, koğuşlarındaki 2 adli tutukluyu işkence yaptıktan sonra şişleyerek öldürdüler. Mecidiyeköy'de yağlı boyacı bir genci kaçırdılar, işkence ile öldürdüler ve cesedini bir çuval içinde yola bıraktılar. Tarsus'da 2 lise öğrencisini kaçırdılar, işkence ettiler ve kurşunladılar: Bursa’da kaçırdıkları bir öğrenciyi Piremur mezarlığında kafasına kurşun sıkarak öldürdüler.

Ankara Dikmen mahallesinde çıkardıkları silahlı çatışmada bir ODTÜ işçisini, başka bir mahallede aynı şekilde bir kişiyi daha öldürdüler. Beşevler'de okula giden öğrencilere ateş açtılar, bir kişi öldü, 5 kişi yaralandı. Eskişehir Alanönü’nde silahla taradıkları kahvehanede bulunan AP'li bir işçi öldü, 3 kişi yaralandı. Mersin’de sinema önünde bekleyenlere ateş açmaları sonucu 2'si çocuk 3 kişiyi öldürdüler, 10 kişiyi yaraladılar ve saldırıda kullandıkları taksinin şoförünü de öldürdüler. Ankara Seyranbağları'ndaki birahaneyi silahla taradılar; birahanenin sahibi öldü, 3 kişi yaralandı.

Ordu Aybastı Uzundere köyünde CHP'li bir ailenin evini otomatik silahlarla taradılar, 5 kişiyi katlettiler.Ankara Türközü'nde belediye işçisinin evine bomba attılar, kurşunladıkları bir kişiyi öldürdüler. Düzenledikleri silahlı baskınlarda Adana’da bir dükkan sahibini, İstanbul Eyüp'te tuhafiyeci dükkanının sahibinin eşi olan öğretmeni, Adana'da muayenehaneye doktor gibi geldikten sonra doktoru, Balıkesir'de kahvedeki bir işçiyi, Etlik Ayvalı'da gece kapısını kırarak girdikleri evde bulunan 2 memur kardeşi,İstanbul Hürriyet mahallesinde kahvedeki bir pideciyi öldürdüler, Ankara’da bir ögretmeni kaçırdılar, işkence ettiler öldürdüler.

Eylül ayının ilk haftasında Dışişleri Bakanı H.Erkmen hakkında verilen gensoru sonucunda Hükümet güvenoyu alamadı ve bakan düştü. Konya'da MSP'nin düzenlediği mitingde "şeriat isteriz" sloganları atıldı, İstiklal Marşı söylenirken yere oturuldu ve ezan okundu.

Ecevit aynı günlerde yaptığı bir konuşmada şöyle demişti:

"(...) Fakat toplum tribünde seyirci, partiler de sahada oyuncu durumda olursa, yalnızca partilerle politikacılar soyunup sahaya çıkar, halk da tribünlerde seyirci gibi kalırsa, demokrasi gerçeklik kazanamaz. Demokrasinin böyle sanıldığı, böyle uygulandığı bir ülkede siyaset giderek çirkin ve anlamsız bir oyuna dönüşür... Toplumun sabrını tüketen bir kavgaya dönüşür... Sonunda korkarım ki birisi çıkar, düdüğü çalar, 'oyun bitti, herkes evine' der."(11)

12 Eylül 1980'de düdük öttü.

Oyun bitti.

Ve, bu kez karanlıkta oynanan bir başka kanlı "oyun" başladı Türkiye'de.
 

(1) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-10, s.299
(2) Milliyet, 4 Temmuz 1980
(3) Erbil TUŞALP, Eylül İmparatorluğu, s.l24
(4) Cumhuriyet, 21 Ağustos 1980
(5)  Cumhuriyet, 15 Ağustos 1980
(6)  Aynı Yerde
(7) Cumhuriyet, 19 Ağustos 1980
(8) 12 Eylül sonrasında görülen Aybastı olayları davası kararında, bir yargıcın şu şerhi yer aldı: "1980 yılı Ağustos ayında Aybastı operasyonlarının başlatıldığı ve bu operasyonlarla birlikte sağ çetenin seri şekilde öldürmelere giriştiği görülür. Devlet güçlerine yardımcı olduklarına inandırılan sağ çete mensuplarının özellikle operasyon döneminde işledikleri suçlardan sanıkların yanında operasyon yapanların da soıumlulukları vardır. Hatta sağ çete mensuplarının operasyonlar sırasında kendilerine komiser ve polis demeleri anlamlıdır. Belki de bu görev kendilerine başkaları tarafından verilmiştir. Sağ çetenin başkanı Nevzat Karayüz'ün Aybastı'ya getirilişindeki giz henüz çözülebilmiş değildir. Kısacası, sağ çetenin Aybastı’da gerçekleştirdiği olaylarda başkalarının etkileri açıkça görülmektedir.(...) Devletin görevi suç işlenmesini önlemektir...' (Erz.Sk.Km. 1 no.lu Mah. Aybastı Davası Gerekçeli Kararı. Yargıç Galip Güzel'in karşı oy yazısı.)
(E.TUŞALP, Eylül İmparatorluğu, s.l22)
(9)  H. CEMAL, Tank Sesiyle Uyanmak, s. 92
(10) Bkz: İstanbul MHP Davası İddianamesi, s.759 vd.
(11)  Cüneyt ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-10, s.367


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org