21. ÇORUM OLAYLARI

Aynı günlerde Çorum'da, Kahramanmaraş benzeri, büyük olaylar yaşanıyordu. 27 Mayıs 1980 günü MHP'li Bakanlardan Gün Sazak'ın öldürülmesinin arkasından Çorum'da da faşistler tarafından karışıklıklar çıkartılmak istenmiş, ancak, Kahramanmaraş olaylarının etkisiyle halkın sokaklara barikatlar kurarak kendilerini savunmaları sonucunda başarılamamıştı. Bu sonuçta, bölgede görev yapan askeri birliklerin başında bulunan generalin tarafsız tutumunun da katkısı olmuştu. Olaylar sırasında tarafsız davranan bu komutan ise (her nedense!) daha sonra görevinden alınmıştı. Ondan sonra faşistlerin bölgedeki saldırıları, yeni bir Kahramanmaraş katliamı yaratma çabaları, provokasyonları, Alevi-Sünni kışkırtmaları daha da yoğunlaştı.

 

1 Temmuz 1980 Çorum’da faşistlerin yeniden saldırılara başlaması sonucunda yer yer çatışmalar oldu. CHP'li ve sol görüşlü yurttaşların evlerine girişilen saldırılar sonucunda 4 kişi hayatını kaybetti. Faşist saldırıların genişlemesinden sonra, 2 Temmuz sabah saat 06-00'da başlamak üzere Çorum'da yeniden sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

2-3 Temmuz günleri sokağa çıkma yasağına rağmen, faşistler bombalı ve silahlı saldırılarını sürdürdüler. Olaylarda 3 kişi daha öldü ve 5 kişi yaralandı. Bu 3 kişinin 2'si İskilip yolu üzerinde ölü olarak bulunmuştu. Faşistler çok sayıda işyerini ateşe verdiler. Her yerde arama yapılmasına rağmen, faşistlerin saldırı üssü olarak kullanıldığı mahallelerde güvenlik kuvvetleri hiç bir arama yapmadılar.

Bu arada 2-3 Temmuz günlerinde Çorum’un Alaca ilçesinde de bin kişilik bir faşist grup saldırıya geçerek 50 işyerini tahrip etti ve 8 kişiyi yaraladı. Mecitözü’ndeki olaylarda da Hisarkavak köyünden bir kişi tabancayla vurularak öldürüldü, 3 kişi yaralandı. Hisarkavaklılar ilçeye gelerek protesto gösterilerinde bulundular.

4 Temmuz Cuma günü faşistler Çorum’da sokağa çıkma yasağı kaldırıldıktan sonra uzun menzilli silahlar ve bombalarla topyekün bir saldırıya geçtiler; ikinci bir Maraş katliamı yaratmayı amaçladılar. Önceden planladıkları saldırılarla Çorum bir savaş alanı oldu.

Cuma günü olaylar, faşistlerin Milönü mahallesinde bulunan Alaaddin Camiinin bombalandığı ve kurşunlandığı şeklinde yalan haberleri yaymalarıyla doruk noktasına çıktı. Ulu Camii’nde Cuma namazından sonra vaaz verilirken bir faşist camiye girdi ve "Alaaddin Camii’ni yaktılar siz ne duruyorsunuz" diye bağırdı. Aynı anda bütün camilerde benzer propgandalar yapıldı. Camilerden boşalan vatandaşların büyük bir kısmı haberin yalan olduğunu anlayınca faşistlerin peşinden gitmedi. Ancak, "Komünistler camileri yakıp yıkıyor" söylentileri şehirde yoğun bir şekilde işlendi ve bir kısım yurttaş tahrik edildi. Sigortaevleri, Terlemezevler semtlerinde başlayan olaylarda bazı polisler de kalabalık faşist topluluklara öncülük ettiler. Gösteri ve saldırılar daha sonra sol görüşlü kişilerin oturduğu mahallelere yayıldı ve yüzlerce ev çıkarılan yangınlar sonucu hasar gördü. Saldırıların yöneldiği semtlerde, faşistlerle halk arasında yoğun çatışmalar oldu. Saldırganlar her seferinde barikattarın ardındaki halk tarafından püskürtüldü.


Bir Gazeteci Anlatıyor

O sırada Çorum'da görevli bulunan Hürriyet gazetesi muhabiri gazeteci Saygı Öztürk olayların başlangıcını ve başından geçenleri şöyle anlatıyor:

"(...) O gün bir polis yetkilisi bana, 'Saygı, olay çıkarsa cuma günü çıkar, çok dikkatli ol' demişti.(...) Hatta bu polis yetkilisi 'cuma namazını atlat, eğer olay çıkmazsa gidersin' demişti. Ben şehir rnerkezinde bir otelde kalıyordum. Bu arada tam öğle saatiydi. 'Allah Allah' sesleriyle birlikte şehrin merkezi ana baba gününe dönmüştü. Birkaç kişi de toplanan halka, 'siz ne duruyorsunuz, Aleviler Alaaddin Camisini yaktılar. Allah'ını seven silahına sarılsın, bugün Cihat günüdür' diye bağırıyordu. Ben otelin terasına çıkarak yanan camiyi görmek istiyordum. Yanımdakilere, 'yanan cami hangisi' diye sorduğumda, Milönü semtinde yanan bir evi gösterdiler, 'işte şu dumanın çıktığı yer Alaaddin Camisi dediler. Ben pek camiye benzetemedim ve otelden aşağıya inerek, kalabalığın arasına karıştım. Bu arada herkesin elinde tabanca, av tüfeği, balta, tırpan gibi aletler vardı. Benim elime de demir bir çubuk tutuşturdular. Ben de kalabalık ile birlikte caminin bulunduğu mahalleye doğru ilerlemeye başladım. Benim tek amacım alevler içerisinde yanan caminin resmini çekmekti.(...) Mahalleye yaklaştıkça, kalabalığm sayısı azalıyordu. Yaşlıca bir adama rastladım. 'Amca bu yakılan cami nerede?' diye sordum. Adam elimdeki makineyi görünce gazeteci olduğumu anladı. Tam bana caminin yakılmadığını ve bunların hepsinin yalan olduğunu izah ediyordu ki, adamın yanında bir genç belirdi. Elinde bir karyola demiri vardı. Bu arada -ben daha önce tanıdığım için biliyorum- bir sivil polis mahalleye doğru ilerleyen halka caminin yakılmadığını, bunun tamamen provokasyon olduğunu izah ediyordu. MHP'li bazı militanlar polisin kafasına demir çubuk vurmak suretiyle etkisiz hale getirdiler. Bayıldı mı, öldü mü bilemiyorum. O sırada yaşlı adamın yanında peydahlanan genç bana, 'sen camiyi niye soruyorsun, kimsin sen?' diye sordu. Kendisine gazeteci olduğumu söyleyince, bahçe duvarından atlayarak, bir-iki dakikalığına kayboldu ve yanında 10-15 kişilik bir grup ile geri döndü. O genç grubuna, 'bakın bir komünist yakaladık,' dedi. Grup hemen elimdeki makineyi aldı ve ellerindeki tabancalarla beni tehdit ederek SSK Hastanesine doğru götürmeye başladılar. (...) Hastaneye geldiğimizde, orada daha kalabalık bir grupla karşılaştım. Bunların hepsi sağcıydı. Hastaneyi de kaleleri olarak ilan etmişlerdi. Hastanede beni bir odaya çıkardılar ve sorguladılar.(...) Bu arada hastanede herkes, kimi saçını kesiyor, kimi bıyıklarını kesiyor, yani yüzlerini değiştiriyorlardı. Bunu tanınmamak için yapıyorlarmış. Bu 6-7 saat süren rehinelik süresini hiç unutamıyorum. (...) Ya serbest bırakılacak, ya da öldürülecektim. (...) MHP'liler askerlere, 'komünist asker' diye bağırıyorlardı. Tam bu kargaşa sırasında grubun arkasından fırladığım gibi askerlerin yanına koştum. (...) Bazı Bakanlar gelmiş, basın toplantısı düzenliyorlardı. Hatta dönemin Sağlık Bakanı da hastanelerde durumun iyi olduğunu söylemişti.(...) Bakan'a 'yalan söylüyorsunuz. Biraz önce beni SSK Hastanesinde öldüreceklerdi!' dedim..."(5)

O gün silah ve bomba sesleri gün boyu susmadı. Çevre illerden Çorum'a askeri birlikler geldi ve şehrin üzerinde zaman zaman jetler uçtu. Askeri birlikler şehirde devriye görevi yapmaya başladılar. Bazı polisler faşistlere büyük ölçüde yardımcı oldular. Bu arada, bir polis panzerinden halkın üzerine ateş açıldı.

Barikat çatışmalarına katılan bir yurttaş, polisin tutumunu şöyle anlatmıştı:

"Faşistler saldırıya geçiyor önce, diyelim ki, yaklaşık 100 metre ilerliyorlar, sonra halk karşı saldırıya geçiyor ve faşistleri önüne katarak kovalamaya başlıyor. Faşistler geldikleri son noktadan 50 metre içeri atıldıkları zaman, önce polis panzeri devreye giriyor ve ateş açarak halkı durduruyor. Halk eğer panzere ve polise karşı koyuyorsa, bu kez asker geliyor, araya giriyor ve faşistler 50 metrelik bir alan daha kazanmış oluyor."

Öte yandan, faşist katiller ellerini kollarını sallayarak gezerken, iki saldırganı yakalayan polis memuruna Vali "götür bunları, bana Milönü semtinde sokağa çıkanları getir" demişti. Çünkü Milönü sol görüşlü halkın çoğunlukta olduğu bir semtti.

Polislerin olaylar içindeki rolü o günlerde gazetelerde yer alan haberlerde bile açıkça gözleniyordu:

"Çorum-(...) halkın kendilerini barikatlarla koruyamadığı, sol görüşlü kişilerin oturduğu Milönü mahallesini çevreleyen bu semtten başlayan gösteriler sırasında güvenlik kuvvetlerinin etkili olmadığı gibi, bazı polislerin bunlara öncülük yaptığı öne sürülmüştür." (Cumhuriyet, 5.7.1980)

"(...) İşte size dün öğle saatlerinde Çorum'la yapılmış bir telefon konuşmasını naklediyoruz:

(...) - Polisin durumu?
-Bir .Polis panzeri var, faşistlerin koruyuculuğunu yapıyor. Halkın üzerine ateş açan, saldıran faşistleri koruyor bir yerden örneğin Milönü'ne bugün (dün) faşist grupların giriştiği saldırının önünde bir panzer vardı." (Cumhuriyet, 4.7.1980)

"Çorum- (...) Cumhuriyet Savcısı Ertem Türker'in dün verdiği bilgiye göre, evlerine bomba atılarak ağır yaralanan sol görüşlü Aslan Işıtman ve Mustafa Tahtasız tedavi altına alınmışlardır (Mustafa Tahtasız birkaç gün sonra öldü)" (Cumhuriyet, 4.7.1980)

Erzincan Sıkıyönetim Komutanlığı 1 no.lu Askeri Mahkemesi, 1982/275 no.lu kararını tekrar gözden geçirip, 2 Temmuz 1980 günü Çorum olayları sırasında Çorum Emniyet Müdürlüğü'nde görevli polis memurları Ekrem Bağana, Kemal Maraşlı ve Yalçın Malkoç'u ekip arabasıyla gelip bir evde önce arama yaparak, dışarı çıktıktan sonra, eve karşıdan bomba atıp tarayarak Mustafa Tahtasız’ı öldürüp, Aslan Işıtman'ı yaralamaktan dolayı önce ölüm, daha sonra ömür boyu hapse mahkum etti. Ekrem Bağana Ankara Emniyeti'nde I2 Eylül'den sonra Ankara Devrimci Yol Davası sanıklarını (yani bizleri) sorgulayan DAL grubunda da görev yapmıştı.

Çorum'daki faşist katliam, bu şekilde devletin güvenlik güçlerinin, polislerin gözetim ve desteği altında devam etti.

Olaylar sırasında elektrik ve sular da faşistler tarafından kesilmişti. Halk ekmek almak için sokağa çıkamadı. Sol görüşlü kişilerin oturduğu ve barikatlarla korunan mahallelerde ise halk kendi ekmek dağıtımını gerçekleştirdi. 8 Temmuz 1980 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, Çorum halkının faşist saldırılara karşı dayanışması ve direnişi ve de örgütlenmesi şu şekilde yer almıştı:

"TEK GÜVENCE BARİKATLAR: Tek güvencenin barikatlar olduğu bu savaş kentinde, güvenlik kuvvetlerinin tutumu ise insanların kinini artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Örneğin bir devlet adamı çıkıp da, evleri dükkanları, araçları yakılanlara devlet elini uzatacak demedi şimdiye dek. Bu da saldırıya uğramış ve can ve mal yitirmiş insanların sorunlarını kendi başlarına çözmeye itmiş.

BİR DENEY, MAHALLE KOMİTELERİ: Çorum’un bir kesiminde bir deney yaşanmaktadır. Devrimci-demokrat güçlerin örgütlendikleri 'Mahalle Komiteleri'... Komitelerin görevleri, 'barikatların sağlamlaştırılması, nöbet işlerinin düzenlenmesi ve halkın öteki sorunlarının çözümlenmesi olarak özetlenebilir."

Çorum'daki katliam halkın direnmesi sayesinde K.Maraş'taki gibi büyük ölçekte olmamıştı. Ama sonraki günlerde sağda solda işkenceyle öldürülmüş, kurşunlanmış cesetler bulunmaya devam edildi. Şehir içinde halk güvenilir semtlere, bir kısmı ise, Çorum'dan başka yerlere göç etmeye başladı.

O günlerde Kahramanmaraş'takine benzer sahneler de yaşandı. İşte onlardan bazı örnekler:

"Hamza Kökmen, Çorum'un Sarılık mahallesine dayıoğlu Elvan Çağlar'ın şehir içi göçüne yardımcı olmak için gelir. 15-20 kişi tarafından karşı mezhepten diye yakalanır. Bir inşaata götürülmek için çağrılan taksinin gelmesini beklerken kaçmaya çalışır, yakalanır, olay yerine (Çorum İbrahim Çayırı mevkiine) taksiyle götürülür, bir ağaca bağlanır, yüzü gözü bıçakla kesilir, deşilir, kurşunlanır. Bir ara öldü sanılarak bırakıldığı yerden, gözleri akmış biçimde sürünerek kaçmaya çalışırken yakalanır, 4 saat işkence sonucu öldürülür. Muhtarın da kararıyla gömülür. Cesedin gömüldüğü yerin kazılmasıyla 2 yıl sonra pantalonu, ayakkabısı vs. bulunarak, yakınları tarafından teşhis edilir. Sanıklardan birinin olaydan sonra kan tuttuğu için, 'ben adam kestim diye sokaklarda bağırıp çağırdığı görülür.."

Erzincan Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu As.Mahkemesi 1983/ 115 Evrak, 83/40 Esas ve 1983/339 sayılı 29.12.1983 günlü karar gerekçesinden:

SONUÇ: Olay devletin Anayasal düzeniyle ilgili bulunmadı, ve adi cinayet hükümlerine göre 450/3'e göre bir ölüm ve diğer sanıklara çeşitli hapis cezaları verildi.

4 Temmuz günü, 8 Alevi rehin alınıp bir inşaatın bodrumunda hava kararıncaya kadar bekletilmişti. Daha sonra kolları bağlı rehineler, maskeli silahlı kişiler tarafindan bir tarlaya götürülmüş, burada topluca katledilmişti.

Bu katliamın nasıl olduğu, kimler tarafmdan düzenlendiği 6 yıl sonra mahkemede açığa çıktı. Çorum olaylarının görüldüğü mahkemede yapılan açıklamalara göre bu olayın nasıl gerçekleştiği, Nokta dergisinin 8 Haziran 1986 tarihli sayısında şöyle yer aldı:

"(...) 4 Temmuz cuma günü faşistler bazı Alevi yurttaşları rehin almaya başladılar. Alevi Kartal ailesi o gün kapılarını sıkı sıkıya kapattı, korku içinde dışardan gelen sesleri dinledi. Birden onların da kapısı çalındı. Bazı kimseler 'dışarı çıkın, öldüreceğiz sizi' diye bağırdılar. Satılmış Kartal kapıyı kırılmak üzereyken açtı. Kapıdan elleri sopalı bir grup içeri dalmıştı. Satılmış Kartal o kargaşada kendini dışarı atmıştı ve bitişik apartmanda gizlenmeyi başarmıştı: Ama karısı, Gökçen Kartal evde kalmıştı. Kadının bağırmaları duyuluyordu. Gökçen Kartal sürüklenerek dışarı çıkarıldı. Orta yaşlı kadın önce yakınlardaki başka bir eve götürüldü. Aynı mahallede oturan Emine Üreyen, saldırganların bir ara Gökçen Kartal'ın kilotunu çıkartarak değneğe takıp salladıklarını, sonra urganla el ve ayaklarını bağlayarak götürdüklerini gördü.
Gökçen Kartal"ın ardından Emine Üreyen’in de kocasını rehin aldılar. Dehşetin kol gezdiği Çepni mahallesinde Süleyman Üreyen, silahlı ve sopalı insan avcılarının ikinci avı olmuştu.
Aynı saatlerde Ahmet Doğan bu cehennemden kurtulabilmek için göç hazırlığına başlamıştı. Bir kamyon tutmuş, eşyasını alelacele yüklemiş, çoluk çocuğunu da bindirmişti. Kendisi de tam kamyonun üzerine çıkacağı sırada, yani kurtuluşun eşiğinde iken 'avcılar’ geldiler. Ahmet Doğan’ı ve arkadaşı Veli Solmaz'ı zorla kamyondan indirdiler, her ikisi de 'kurtarın öldürüyorlar’ diye bağırdı. Ahmet Doğan ve Veli Solmaz ile birlikte rehin alınanların sayısı 4 olmuştu.

Mustafa Bağcı, Şükrü Yalçın, Hayri Büyücü, Mehmet Yılmaz da o saatlerde rehin düştüler.Rehin alınan 8 kişi kolları ayakları bağlı biçimde bir inşaatın bodrum katına götürüldüler. Hava kararmak üzereydi.

Aynı saatlerde, Çorum'da büyük olaylar çıktığını duyan Karapürçek ve Hacıpaşa köylerinden bir grup, traktörleriyle kente geldiler. Kent girişinde durduruldular ve yüzleri maskeli kişilerce kimlik kontrolünden geçtiler. Kontrolü yapanlar, 'bunlar Sünni, bizden' dediler. Köylüler o akşam daha kente bile girmeden kendilerini katliamın içinde bulacaklardı.

Mahallenin oba başkanı Eyüp Gül, ÜYD Çorum Başkanı Seydi Esenyel'i evinin önünde karşıladı: 'Başkan' dedi, 'Alevilere ait 30'u aşkın ev ve işyeri tahrip ettirdim. Bir yandan da devam ediyoruz ve 8 tane rehinemiz var'(...)

ÜYD Başkanı olaylara 'tanık' olmaları için köylülerin orada kalmasını istemişti. Ancak köylülerin sağlama alınması için, 'suça da iştirak ettirilmesi' gerektiğini düşündü. Oba Başkanı'na bu doğrultuda talimat verdi.(...) Maskeli faşistler, köylüler ve rehinelerden oluşan topluluğa Esenyel son bir konuşma yaptı ve şunları söyledi: 'yapılan her hareket, Türk milletinin bölünmezliği ve parçalanmaması içindir. Köylülerle birlikte gideceksiniz bu işi bitireceksiniz. Öldüreceksiniz.'

Rehineler Çorum’un dışında biı-iki kilometre uzakta Hıdırlık mevkiine bir tarlaya götürüldüler.(...) Köylülerin başında 20 kadar maskeli kaldı. Diğer maskelilerden 10-15 kadarı rehineleri köylülerden 200 m. uzaklığa, ekinlerin içine götürdüler. Oradan silah sesleri geldi. Rehineler öldürülmüştü.(...)

Ölüm mangası Çorum'a geri döndüğünde ÜYD Başkanı kendilerine, 'Türk Milliyetçiliği adına yapılan eylemler için minnettar olduğunu söyledi!"

Katliam mahkeme tutanaklarında bu şekilde yer aldı.

Ve 8 yıl sonra gazetelerde şöyle bir haber yayınlandı:

'Çorum olaylari davası 8 yılda bitti: Erzincan Askeri Mahkemesinde 8 yıldır süren 53 sanıklı 'Çorum Olayları davası dün sonuçlandı. Mahkeme, 2 sanığa önce ölüm cezası verdi, daha sonra 24'er yıl ağır hapis cezasına çevirdi. Öteki sanıklar serbest bırakıldı.

Erzincan Askeri Mahkemesi'ndeki davada yargılanan sanıklardan Seydi Esenyel ile Recep Uslu önce ölüm cezasına çarptırıldılar. Ancak, duruşmalar sırasında 'pişman olduklarını belirterek, çeşitli itiraflarda bulunan sanıkların bu tutumları hafifletici neden olarak kabul edildi ve sanıklar hakkındaki ölüm cezaları, 24'er yıl ağır hapis cezasına dönüştürüldü.

Aynı davada yargılanan tutuklu 13 sanık ise, ceza evinde yattıkları süre göz önünde bulundurularak, serbest bırakıldılar. Çorum olayları davasında daha önce 38 kişi de beraat etmişti. Böylece yaklaşık 8 yıl süren 'Çorum olayları davasının dosyası kapanmış oldu." (6)

General Esengün Açıklıyor

Çorum Olayları sırasında bölgeden sorumlu 15. Piyade Tugayı Komutanı olan emekli Tuğgeneral Şahabettin Esengün, Nokta dergisinin 8 Haziran 1986 tarihli sayısında kendisine yöneltilen soruları cevapladı:

Nokta: ... neydi Çorum Olayları?

ESENGÜN: Çorum Olayları bir mezhep kavgası değildi. Böyle bir imaj verilmeye çalışılmıştı. Mezhep ayrılığı, aşırı sağ ve aşırı solun çatışması için bir provokasyon olarak kullanılmıştır. (...) Münferit olaylar 1980 yılı içerisinde Amasya’da, Çorum da, Tokat'ta oluyor, zaman zaman ilgili valilerin talebi ile olayları önlemek için kanun gereği askeri birlikleri sevk ediyorduk. Ancak Gün Sazak'ın ölümünden sonra olayı protesto eder nitelikte Çorum il merkezinde ve özellikle alış veriş merkezinde çok yaygın dükkan tahrip etme, yangın çıkartma olaylarının başladığını bana intikal ettirdiler. Hemen Çorum'a gittim. Gördüğüm manzara dehşet vericiydi. Tamamen Alevilere ait olduğunu öğrendiğim bir kısım dükkan yakılmış, yıkılmış, tahrip olmuştu. Çoğunluk Alevilerin bulunduğu Milönü kesimine girmenin imkanı yoktu. Tamamen barikatlarla çevrilmiş ve adeta şehir bu görünümü ile ikiye ayrılmıştı. Şaşkınlığımı gizleyemedim ve zamanın Valisine 'bir şehir bir gecede bu hale nasıl gelebilir?' diye sordum. Daha sonra bana bağlı bir kısım birlikleri üst komutanlıktan aldığım emirle Çorum’a sevk ettim.

Nokta: İlk olayların başlangıcında bazı kamu görevlilerinin taraf tutması ya da olaylara müdahale etmemesi söz konusu mu?

ESENGÜN: Valiye 'bir şehir nasıl böyle parçalanır' dediğimi aktarmıştım size. Onun altında çok şeyler yatıyor. 'Emniyet kuvvetleri neredeydi?' diye sordum. 'Bu dükkanlar polis kuvvetlerinin görev yaptığı bir yerde güpegündüz nasıl tahrip edilir ve önlenemez ve bir şehir iki kesime nasıl ayrılır, Doğu ve Batı Berlin gibi?'(...)

Nokta: Bildiğim kadarıyla 2 MHP milletvekili sizi bu olaylar sırasında ziyaret ediyor. Bu milletvekillerinin uyarılarındaki amaç neydi?

ESENGÜN : İsimlerini dahi hatırlamak istemiyorum. Bu milletvekilleri devamlı surette yaranın kabuklaşması değil, kanamasını isteyen tiplerdi. İşleri güçleri, Ankara'da belirli odakları tahrik etmek ve almış olduğu yetkilerle Çorum’a gelip, karmakarışık etmekti. Bu iki milletvekili olayların tarafımdan bastırılmasını memnuniyetle karşılamadı. Yani ne istiyorlardı? Bir taraf korunsun, diğer taraf öldürülsün. Yani katalizör rol oynamayacaksınız, güvenlik tedbirlerini tam olarak almayacaksınız, bir kesim ki ona Sünni kesim diyebilirsiniz, Alevileri esasen sıkışmış bir bölgede çevirmiş, onların üstüne saldırıp imha etmek istiyorlardı.

Nokta: Bu iki milletvekilinin size açıktan bir tehditleri söz konusu oldu mu?

ESENGÜN: Bir asker kişi olarak, bir generale tehditleri zaten sökmezdi de, ama 'senin cezanı biz veririz’ gibi bir davranış içindeydiler. Özellikle biri fevkalade küstah bir tavır içindeydi. Bunun karşısında benden gerekli uyarıyı aldılar. Zamanın Valisi Yüksel Çavuşoğlu'nun makamında, son olaylar sırasında kendilerine Çorum’da bulunmamalarının daha hayırlı olacağını, güvenlik kuvvetlerinin ve güvenlikten sorumlu bana bağlı birliklerin burada vazifeli olduğunu ve asker oldukça onların beklediği manzaranın ortaya çıkmayacağını kendilerine söyledim.

Nokta: İkinci olaylar nasıl başladı. İkinci olaylar öncesi ne gibi olaylar cereyan etti?

ESENGÜN: Saat 13 civarında öğlen namazı vakti Jandarma Alay komutanlığından ayrılıp, tabur merkezine gideceğim sırada adeta bir merkezden sinyal almışcasına bir-bir buçuk saat içerisinde sağ kesim sokaklarında hayret verici bir biçimde barikatlar oluşturulmuştu. Şehrin muhtelif kritik ve kilit noktalarına yerleştirdiğim birlik komutanlarından devamlı telsiz raporları alıyordum. Sağ kesimin böyle çok ani barikatlarla donatıldığını, sol kesimde durumun nasıl olduğunu sorduğumda onlarda da aynı yoğunlukta barikatlar kurulduğunu öğrendim.

Nokta: Siz jandarma alayından çıkışınızda herhangi bir müdahale ile karşılaştınız mı?

ESENGÜN: Muazzam bir direniş vardı. Beni örtülü olarak enterne etmeye çalışıyorlardı. Jandarma Alay komutanlığı dahil her tarafı barikatlarla donatmalarının amacı buydu. Ve bunların bir merkezden sevk ve idare edildiğinden kesinlikle kuşkum yoktu. Sivil toplum bu ölçüde bilinçli olamaz. Alaaddin Camii'ni bombalama haberi bu sırada meydana geldi. 'Alaaddin Camii'nin de yakıldığını söylüyorlar, kuvvetler nerede? Var mı böyle bir durum?' dediğimde, orada görevli subayın, 'kesinlikle böyle bir durum yoktur, cami güvenlik altındadır. Çünkü o civarda güvenlik önlemleri var. Ancak biliyorsunuz yer yer yangın çıkartıyorlar, cadde üzerinde barikatlar, alevler var. Demek ki camiyi yakıyorlar imajı vermek için- bu yangınlar çıkartılmış' dedi. Askeri birlikler, çıkarılan bu sahte haberi alınan önlemlerle bir balon gibi söndürdüler. Ancak ne yazık ki, bu mizansene asker dışında bazı kamu görevlileri de inanarak Ankara'ya caminin gerçekten yakıldığını rapor ettiler (...) Maalesef her iki olayda da kesin olarak hatırlamamakla birlikte 50 civarında masum insan, kalleşçe kaçırılarak öldürüldü. Bunları önlemenin imkanı olmadı.

Nokta : Emniyet kuvvetlerinin tutumunu nasıl tanımlayabilirsiniz?

ESENGÜN: Şu anda emniyet kuvvetlerinden memnun olduğumu söyleyemem. Tabii, o olaylar bu görevlilerin gerçek tutumunu daha ziyade ortaya çıkardı. Öyle hadiseler oldu ki, polis teşkilatı görev duygusu içinde davranmış olsaydı, böyle bir sonuç ortaya çıkmış olmazdı.

Nokta: Olaylardan çıkar uman bazı mihraklardan bahsettiniz. Bu mihraklardan kastınız MHP -örgütlenmesi miydi? Yoksa başka bir örgütlenme mi?

ESENGÜN: Ben bu konudaki değerlendirmemi o zaman yaptım. İlgili makamlara ilettim. Daha doğrusu bağlı olduğum makamlara çok açık bir dille rapor ettim. Ancak bunlar tabii askeri rapor olduğu için, bir on yıl geçmeden açıklanamaz. Neden Çorum’da böylesine kanlı olaylar sahnelendi. Niyetleri neydi? Bu niyetlerini şu anda tam olarak teşhis etmiş değilim. Ne amaç güttüler, neden bu kadar insanı öldürdüler, öldürttüler? Niçin evler; işyerleri yakıldı yıkıldı? Amaçları neydi? Ülke çapında bir iç ayaklanmanın provası mıydı. Yoksa bir askeri darbeyi, askeri ihtilali zorunlu kılacak bir şey mi yaratmak istediler? Bir talan mı yaratmak istediler? Bunu çıkaramıyorum. Ama amaç ne olursa olsun, bu olayları yaratanları ve olaylarda maalesef maşa olarak kullanılanları lanetliyorum."(7)

İşte, As.Savcıların iddianame'nin 1280.ci sayfasında "Fatsa ve ÇORUM olayları da nazara alındığında örgütün ...Anayasal düzeni cebren ortadan kaldırmak amacına yönelik ve bu amaç için elverişli nitelikte olduğu görülmektedir" diyerek bizim Anayasal düzeni yıkmaya kalktığımızın bir kanıtı(!) olarak ileri sürdüğü ÇORUM olayları!..

Ve işte General Esengün'ün (Mahkemenizin reddettiği) tanıklığı ve ortaya koyduğu gerçekler...

Ve yine işte bu saygıdeğer Generalin ortaya koyduğu sorular:

"Neden Çorum'da böylesine kanlı olaylar sahnelendi? Neden bu kadar çok insan öldürdüler, öldürttüler? Niçin evler, işyerleri yakıldı, yıkıldı? Amaçları neydi? Ülke çapında bir ayaklanmanın provası mıydı? Yoksa bir askeri darbeyi, askeri ihtilali zorunlu kılacak bir şey mi yaratmak istediler? Bir talan mı yaratmak istediler?"

Bu soruların karşılığında bütün bu olaylardan dolayı bizleri -devrimcileri- suçlayanların örtbas etmek istedikleri gerçekler yatıyor.

Çorum’u Bırak Fatsa'ya Bak

Çorum olayları üzerine zamanın İçişleri Bakanı Gülcügil, "Çorum olaylarını devlete karşı solcular çıkardı, devleti destekleyen  sağcılar, solculara karşı mücadele etti" diye bir açıklama yaptı. Herşey öylesine açık, öylesine ortadaydı ki, herkes ayağa kalktı. Ecevit bile, çok sert bir konuşmayla, İçişleri Bakanını Çorum'da katliama girişen faşistleri desteklemekle suçladı. Bunun üzerine Gülcügil, 180 derecelik, bir dönüş yaparak, faşistleri de suçlayan bir konuşma yaptı ve 1970'den önce Adalet Partisi içinde sola karşı ülkücülerin desteklenip örgütlendirilmesi önerilerine kendisinin karşı çıktığını açıklayarak, faşistlere karşı olduğunu göstermeye ve kendisini savunmaya çalıştı. (8)

Tartışma, kısa süre sonra (herhalde bu son açıklamalara MHP'nin gösterdiği tepki nedeniyle) Gülcügil'in İçişleri Bakanlığı'ndan istifasıyla sonuçlandı.

Ecevit, Hükümetten Çorum ve çevresinde sıkıyönetim ilan edilmesini istedi. Ancak MHP'liler, Çorum'da görevli askeri birliklerin tutumundan hiç te hoşnut değillerdi ve Demirel Çorum'da sıkıyönetim önerisine yanaşmadı.

Evet, Çorum'da yaşananlar öylesine açık, herşey öylesine ortadaydı ki, Demirel rahatsız olmaya başlamıştı, Çorum olayları üzerine tekrar tekrar soru soran gazetecilere sinirlenerek,"Siz Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın!" dedi.

Demirel'in sözleri, panayır yerinde cambaz seyreden kalabalığın içinde, tam adamm cebinden cüzdanını çekerken yakalanan hırsızın ne yaptığını soran adama verdiği cevaba benziyordu: "Aldırma, cambaza bak!"

Evet, "Çorum'u bırak, Fatsa'ya bak!" ya da "Aldırma cambaza bak!"

(1) N.Tevfik Ağansoy'un İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 No.lu Askeri Mahkemesinde görülen dava dosyasındaki itiraflarından
(2) N.Tevfık Ağansoy'un İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 No.lu Askeri Mahkemesinde görülen dava dosyasındaki itiraflarından.
(3)  M.Ali BİRAND, 12 Eylül 04.00, s.20P
(4) E.TUŞALP, Eylül İmparatorluğu, s.36
(5) Nokta Dergisi, 8 Haziran 1986
(6) Hürriyet, 25 Haziran 1988
(7) NOKTA, 8 Haziran 1986
(8) Gülcügil'in sözünü ettiği olay,Özel Harp Dairesi Başkanı C.Akyol'un 1965 sonrasında gelişen sol düşüncelere karşı sağın (Ülkü Ocakları çevresinde) "örgütlendirilmesi' önerisi ve bu önerinin AP içinde tartışılması olayıdır.


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org