1 Temmuz 1980 Çorumda faşistlerin yeniden
saldırılara başlaması sonucunda yer yer çatışmalar oldu. CHP'li ve sol
görüşlü yurttaşların evlerine girişilen saldırılar sonucunda 4 kişi
hayatını kaybetti. Faşist saldırıların genişlemesinden sonra, 2 Temmuz
sabah saat 06-00'da başlamak üzere Çorum'da yeniden sokağa çıkma yasağı
ilan edildi.
2-3 Temmuz günleri sokağa çıkma yasağına rağmen,
faşistler bombalı ve silahlı saldırılarını sürdürdüler. Olaylarda 3 kişi
daha öldü ve 5 kişi yaralandı. Bu 3 kişinin 2'si İskilip yolu üzerinde
ölü olarak bulunmuştu. Faşistler çok sayıda işyerini ateşe verdiler. Her
yerde arama yapılmasına rağmen, faşistlerin saldırı üssü olarak
kullanıldığı mahallelerde güvenlik kuvvetleri hiç bir arama yapmadılar.
Bu arada 2-3 Temmuz günlerinde Çorumun Alaca
ilçesinde de bin kişilik bir faşist grup saldırıya geçerek 50 işyerini
tahrip etti ve 8 kişiyi yaraladı. Mecitözündeki olaylarda da Hisarkavak
köyünden bir kişi tabancayla vurularak öldürüldü, 3 kişi yaralandı.
Hisarkavaklılar ilçeye gelerek protesto gösterilerinde bulundular.
4 Temmuz Cuma günü faşistler Çorumda sokağa çıkma
yasağı kaldırıldıktan sonra uzun menzilli silahlar ve bombalarla
topyekün bir saldırıya geçtiler; ikinci bir Maraş katliamı yaratmayı
amaçladılar. Önceden planladıkları saldırılarla Çorum bir savaş alanı
oldu.
Cuma günü olaylar, faşistlerin Milönü mahallesinde
bulunan Alaaddin Camiinin bombalandığı ve kurşunlandığı şeklinde yalan
haberleri yaymalarıyla doruk noktasına çıktı. Ulu Camiinde Cuma
namazından sonra vaaz verilirken bir faşist camiye girdi ve "Alaaddin
Camiini yaktılar siz ne duruyorsunuz" diye bağırdı. Aynı anda bütün
camilerde benzer propgandalar yapıldı. Camilerden boşalan vatandaşların
büyük bir kısmı haberin yalan olduğunu anlayınca faşistlerin peşinden
gitmedi. Ancak, "Komünistler camileri yakıp yıkıyor" söylentileri
şehirde yoğun bir şekilde işlendi ve bir kısım yurttaş tahrik edildi.
Sigortaevleri, Terlemezevler semtlerinde başlayan olaylarda bazı
polisler de kalabalık faşist topluluklara öncülük ettiler. Gösteri ve
saldırılar daha sonra sol görüşlü kişilerin oturduğu mahallelere yayıldı
ve yüzlerce ev çıkarılan yangınlar sonucu hasar gördü. Saldırıların
yöneldiği semtlerde, faşistlerle halk arasında yoğun çatışmalar oldu.
Saldırganlar her seferinde barikattarın ardındaki halk tarafından
püskürtüldü.
Bir Gazeteci Anlatıyor
O sırada Çorum'da görevli bulunan Hürriyet gazetesi
muhabiri gazeteci Saygı Öztürk olayların başlangıcını ve başından
geçenleri şöyle anlatıyor:
"(...) O gün bir polis yetkilisi bana, 'Saygı,
olay çıkarsa cuma günü çıkar, çok dikkatli ol' demişti.(...) Hatta bu
polis yetkilisi 'cuma namazını atlat, eğer olay çıkmazsa gidersin'
demişti. Ben şehir rnerkezinde bir otelde kalıyordum. Bu arada tam öğle
saatiydi. 'Allah Allah' sesleriyle birlikte şehrin merkezi ana baba
gününe dönmüştü. Birkaç kişi de toplanan halka, 'siz ne duruyorsunuz,
Aleviler Alaaddin Camisini yaktılar. Allah'ını seven silahına sarılsın,
bugün Cihat günüdür' diye bağırıyordu. Ben otelin terasına çıkarak yanan
camiyi görmek istiyordum. Yanımdakilere, 'yanan cami hangisi' diye
sorduğumda, Milönü semtinde yanan bir evi gösterdiler, 'işte şu dumanın
çıktığı yer Alaaddin Camisi dediler. Ben pek camiye benzetemedim ve
otelden aşağıya inerek, kalabalığın arasına karıştım. Bu arada herkesin
elinde tabanca, av tüfeği, balta, tırpan gibi aletler vardı. Benim elime
de demir bir çubuk tutuşturdular. Ben de kalabalık ile birlikte caminin
bulunduğu mahalleye doğru ilerlemeye başladım. Benim tek amacım alevler
içerisinde yanan caminin resmini çekmekti.(...) Mahalleye yaklaştıkça,
kalabalığm sayısı azalıyordu. Yaşlıca bir adama rastladım. 'Amca bu
yakılan cami nerede?' diye sordum. Adam elimdeki makineyi görünce
gazeteci olduğumu anladı. Tam bana caminin yakılmadığını ve bunların
hepsinin yalan olduğunu izah ediyordu ki, adamın yanında bir genç
belirdi. Elinde bir karyola demiri vardı. Bu arada -ben daha önce
tanıdığım için biliyorum- bir sivil polis mahalleye doğru ilerleyen
halka caminin yakılmadığını, bunun tamamen provokasyon olduğunu izah
ediyordu. MHP'li bazı militanlar polisin kafasına demir çubuk vurmak
suretiyle etkisiz hale getirdiler. Bayıldı mı, öldü mü bilemiyorum. O
sırada yaşlı adamın yanında peydahlanan genç bana, 'sen camiyi niye
soruyorsun, kimsin sen?' diye sordu. Kendisine gazeteci olduğumu
söyleyince, bahçe duvarından atlayarak, bir-iki dakikalığına kayboldu ve
yanında 10-15 kişilik bir grup ile geri döndü. O genç grubuna, 'bakın
bir komünist yakaladık,' dedi. Grup hemen elimdeki makineyi aldı ve
ellerindeki tabancalarla beni tehdit ederek SSK Hastanesine doğru
götürmeye başladılar. (...) Hastaneye geldiğimizde, orada daha kalabalık
bir grupla karşılaştım. Bunların hepsi sağcıydı. Hastaneyi de kaleleri
olarak ilan etmişlerdi. Hastanede beni bir odaya çıkardılar ve
sorguladılar.(...) Bu arada hastanede herkes, kimi saçını kesiyor, kimi
bıyıklarını kesiyor, yani yüzlerini değiştiriyorlardı. Bunu tanınmamak
için yapıyorlarmış. Bu 6-7 saat süren rehinelik süresini hiç
unutamıyorum. (...) Ya serbest bırakılacak, ya da öldürülecektim. (...)
MHP'liler askerlere, 'komünist asker' diye bağırıyorlardı. Tam bu
kargaşa sırasında grubun arkasından fırladığım gibi askerlerin yanına
koştum. (...) Bazı Bakanlar gelmiş, basın toplantısı düzenliyorlardı.
Hatta dönemin Sağlık Bakanı da hastanelerde durumun iyi olduğunu
söylemişti.(...) Bakan'a 'yalan söylüyorsunuz. Biraz önce beni SSK
Hastanesinde öldüreceklerdi!' dedim..."(5)
O gün silah ve bomba sesleri gün boyu susmadı. Çevre
illerden Çorum'a askeri birlikler geldi ve şehrin üzerinde zaman zaman
jetler uçtu. Askeri birlikler şehirde devriye görevi yapmaya başladılar.
Bazı polisler faşistlere büyük ölçüde yardımcı oldular. Bu arada, bir
polis panzerinden halkın üzerine ateş açıldı.
Barikat çatışmalarına katılan bir yurttaş, polisin
tutumunu şöyle anlatmıştı:
"Faşistler saldırıya geçiyor önce, diyelim ki,
yaklaşık 100 metre ilerliyorlar, sonra halk karşı saldırıya geçiyor ve
faşistleri önüne katarak kovalamaya başlıyor. Faşistler geldikleri son
noktadan 50 metre içeri atıldıkları zaman, önce polis panzeri devreye
giriyor ve ateş açarak halkı durduruyor. Halk eğer panzere ve polise
karşı koyuyorsa, bu kez asker geliyor, araya giriyor ve faşistler 50
metrelik bir alan daha kazanmış oluyor."
Öte yandan, faşist katiller ellerini kollarını
sallayarak gezerken, iki saldırganı yakalayan polis memuruna Vali "götür
bunları, bana Milönü semtinde sokağa çıkanları getir" demişti. Çünkü
Milönü sol görüşlü halkın çoğunlukta olduğu bir semtti.
Polislerin olaylar içindeki rolü o günlerde
gazetelerde yer alan haberlerde bile açıkça gözleniyordu:
"Çorum-(...) halkın kendilerini barikatlarla
koruyamadığı, sol görüşlü kişilerin oturduğu Milönü mahallesini
çevreleyen bu semtten başlayan gösteriler sırasında güvenlik
kuvvetlerinin etkili olmadığı gibi, bazı polislerin bunlara öncülük
yaptığı öne sürülmüştür." (Cumhuriyet, 5.7.1980)
"(...) İşte size dün öğle saatlerinde Çorum'la
yapılmış bir telefon konuşmasını naklediyoruz:
(...) - Polisin durumu?
-Bir .Polis panzeri var, faşistlerin koruyuculuğunu yapıyor. Halkın
üzerine ateş açan, saldıran faşistleri koruyor bir yerden örneğin
Milönü'ne bugün (dün) faşist grupların giriştiği saldırının önünde bir
panzer vardı." (Cumhuriyet, 4.7.1980)
"Çorum- (...) Cumhuriyet Savcısı Ertem Türker'in
dün verdiği bilgiye göre, evlerine bomba atılarak ağır yaralanan sol
görüşlü Aslan Işıtman ve Mustafa Tahtasız tedavi altına alınmışlardır
(Mustafa Tahtasız birkaç gün sonra öldü)" (Cumhuriyet, 4.7.1980)
Erzincan Sıkıyönetim Komutanlığı 1 no.lu Askeri
Mahkemesi, 1982/275 no.lu kararını tekrar gözden geçirip, 2 Temmuz 1980
günü Çorum olayları sırasında Çorum Emniyet Müdürlüğü'nde görevli polis
memurları Ekrem Bağana, Kemal Maraşlı ve Yalçın Malkoç'u ekip arabasıyla
gelip bir evde önce arama yaparak, dışarı çıktıktan sonra, eve karşıdan
bomba atıp tarayarak Mustafa Tahtasızı öldürüp, Aslan Işıtman'ı
yaralamaktan dolayı önce ölüm, daha sonra ömür boyu hapse mahkum etti.
Ekrem Bağana Ankara Emniyeti'nde I2 Eylül'den sonra Ankara Devrimci Yol
Davası sanıklarını (yani bizleri) sorgulayan DAL grubunda da görev
yapmıştı.
Çorum'daki faşist katliam, bu şekilde devletin
güvenlik güçlerinin, polislerin gözetim ve desteği altında devam etti.
Olaylar sırasında elektrik ve sular da faşistler
tarafından kesilmişti. Halk ekmek almak için sokağa çıkamadı. Sol
görüşlü kişilerin oturduğu ve barikatlarla korunan mahallelerde ise halk
kendi ekmek dağıtımını gerçekleştirdi. 8 Temmuz 1980 tarihli Cumhuriyet
gazetesinde, Çorum halkının faşist saldırılara karşı dayanışması ve
direnişi ve de örgütlenmesi şu şekilde yer almıştı:
"TEK GÜVENCE BARİKATLAR: Tek güvencenin barikatlar
olduğu bu savaş kentinde, güvenlik kuvvetlerinin tutumu ise insanların
kinini artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Örneğin bir devlet adamı
çıkıp da, evleri dükkanları, araçları yakılanlara devlet elini uzatacak
demedi şimdiye dek. Bu da saldırıya uğramış ve can ve mal yitirmiş
insanların sorunlarını kendi başlarına çözmeye itmiş.
BİR DENEY, MAHALLE KOMİTELERİ: Çorumun bir
kesiminde bir deney yaşanmaktadır. Devrimci-demokrat güçlerin
örgütlendikleri 'Mahalle Komiteleri'... Komitelerin görevleri,
'barikatların sağlamlaştırılması, nöbet işlerinin düzenlenmesi ve halkın
öteki sorunlarının çözümlenmesi olarak özetlenebilir."
Çorum'daki katliam halkın direnmesi sayesinde
K.Maraş'taki gibi büyük ölçekte olmamıştı. Ama sonraki günlerde sağda
solda işkenceyle öldürülmüş, kurşunlanmış cesetler bulunmaya devam edildi.
Şehir içinde halk güvenilir semtlere, bir kısmı ise, Çorum'dan başka
yerlere göç etmeye başladı.
O günlerde Kahramanmaraş'takine benzer sahneler de
yaşandı. İşte onlardan bazı örnekler:
"Hamza Kökmen, Çorum'un Sarılık mahallesine
dayıoğlu Elvan Çağlar'ın şehir içi göçüne yardımcı olmak için gelir.
15-20 kişi tarafından karşı mezhepten diye yakalanır. Bir inşaata
götürülmek için çağrılan taksinin gelmesini beklerken kaçmaya çalışır,
yakalanır, olay yerine (Çorum İbrahim Çayırı mevkiine) taksiyle
götürülür, bir ağaca bağlanır, yüzü gözü bıçakla kesilir, deşilir,
kurşunlanır. Bir ara öldü sanılarak bırakıldığı yerden, gözleri akmış
biçimde sürünerek kaçmaya çalışırken yakalanır, 4 saat işkence sonucu
öldürülür. Muhtarın da kararıyla gömülür. Cesedin gömüldüğü yerin
kazılmasıyla 2 yıl sonra pantalonu, ayakkabısı vs. bulunarak, yakınları
tarafından teşhis edilir. Sanıklardan birinin olaydan sonra kan tuttuğu
için, 'ben adam kestim diye sokaklarda bağırıp çağırdığı görülür.."
Erzincan Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu
As.Mahkemesi 1983/ 115 Evrak, 83/40 Esas ve 1983/339 sayılı 29.12.1983
günlü karar gerekçesinden:
SONUÇ: Olay devletin Anayasal düzeniyle ilgili
bulunmadı, ve adi cinayet hükümlerine göre 450/3'e göre bir ölüm ve
diğer sanıklara çeşitli hapis cezaları verildi.
4 Temmuz günü, 8 Alevi rehin alınıp bir inşaatın
bodrumunda hava kararıncaya kadar bekletilmişti. Daha sonra kolları bağlı
rehineler, maskeli silahlı kişiler tarafindan bir tarlaya götürülmüş,
burada topluca katledilmişti.
Bu katliamın nasıl olduğu, kimler tarafmdan
düzenlendiği 6 yıl sonra mahkemede açığa çıktı. Çorum olaylarının
görüldüğü mahkemede yapılan açıklamalara göre bu olayın nasıl
gerçekleştiği, Nokta dergisinin 8 Haziran 1986 tarihli sayısında şöyle yer
aldı:
"(...) 4 Temmuz cuma günü faşistler bazı Alevi
yurttaşları rehin almaya başladılar. Alevi Kartal ailesi o gün
kapılarını sıkı sıkıya kapattı, korku içinde dışardan gelen sesleri
dinledi. Birden onların da kapısı çalındı. Bazı kimseler 'dışarı çıkın,
öldüreceğiz sizi' diye bağırdılar. Satılmış Kartal kapıyı kırılmak
üzereyken açtı. Kapıdan elleri sopalı bir grup içeri dalmıştı. Satılmış
Kartal o kargaşada kendini dışarı atmıştı ve bitişik apartmanda
gizlenmeyi başarmıştı: Ama karısı, Gökçen Kartal evde kalmıştı. Kadının
bağırmaları duyuluyordu. Gökçen Kartal sürüklenerek dışarı çıkarıldı.
Orta yaşlı kadın önce yakınlardaki başka bir eve götürüldü. Aynı
mahallede oturan Emine Üreyen, saldırganların bir ara Gökçen Kartal'ın
kilotunu çıkartarak değneğe takıp salladıklarını, sonra urganla el ve
ayaklarını bağlayarak götürdüklerini gördü.
Gökçen Kartal"ın ardından Emine Üreyenin de kocasını rehin aldılar.
Dehşetin kol gezdiği Çepni mahallesinde Süleyman Üreyen, silahlı ve
sopalı insan avcılarının ikinci avı olmuştu.
Aynı saatlerde Ahmet Doğan bu cehennemden kurtulabilmek için göç
hazırlığına başlamıştı. Bir kamyon tutmuş, eşyasını alelacele yüklemiş,
çoluk çocuğunu da bindirmişti. Kendisi de tam kamyonun üzerine çıkacağı
sırada, yani kurtuluşun eşiğinde iken 'avcılar geldiler. Ahmet Doğanı
ve arkadaşı Veli Solmaz'ı zorla kamyondan indirdiler, her ikisi de
'kurtarın öldürüyorlar diye bağırdı. Ahmet Doğan ve Veli Solmaz ile
birlikte rehin alınanların sayısı 4 olmuştu.
Mustafa Bağcı, Şükrü Yalçın, Hayri Büyücü, Mehmet
Yılmaz da o saatlerde rehin düştüler.Rehin alınan 8 kişi kolları
ayakları bağlı biçimde bir inşaatın bodrum katına götürüldüler. Hava
kararmak üzereydi.
Aynı saatlerde, Çorum'da büyük olaylar çıktığını
duyan Karapürçek ve Hacıpaşa köylerinden bir grup, traktörleriyle kente
geldiler. Kent girişinde durduruldular ve yüzleri maskeli kişilerce
kimlik kontrolünden geçtiler. Kontrolü yapanlar, 'bunlar Sünni, bizden'
dediler. Köylüler o akşam daha kente bile girmeden kendilerini katliamın
içinde bulacaklardı.
Mahallenin oba başkanı Eyüp Gül, ÜYD Çorum Başkanı
Seydi Esenyel'i evinin önünde karşıladı: 'Başkan' dedi, 'Alevilere ait
30'u aşkın ev ve işyeri tahrip ettirdim. Bir yandan da devam ediyoruz ve
8 tane rehinemiz var'(...)
ÜYD Başkanı olaylara 'tanık' olmaları için
köylülerin orada kalmasını istemişti. Ancak köylülerin sağlama alınması
için, 'suça da iştirak ettirilmesi' gerektiğini düşündü. Oba Başkanı'na
bu doğrultuda talimat verdi.(...) Maskeli faşistler, köylüler ve
rehinelerden oluşan topluluğa Esenyel son bir konuşma yaptı ve şunları
söyledi: 'yapılan her hareket, Türk milletinin bölünmezliği ve
parçalanmaması içindir. Köylülerle birlikte gideceksiniz bu işi
bitireceksiniz. Öldüreceksiniz.'
Rehineler Çorumun dışında biı-iki kilometre
uzakta Hıdırlık mevkiine bir tarlaya götürüldüler.(...) Köylülerin
başında 20 kadar maskeli kaldı. Diğer maskelilerden 10-15 kadarı
rehineleri köylülerden 200 m. uzaklığa, ekinlerin içine götürdüler.
Oradan silah sesleri geldi. Rehineler öldürülmüştü.(...)
Ölüm mangası Çorum'a geri döndüğünde ÜYD Başkanı
kendilerine, 'Türk Milliyetçiliği adına yapılan eylemler için minnettar
olduğunu söyledi!"
Katliam mahkeme tutanaklarında bu şekilde yer
aldı.
Ve 8 yıl sonra gazetelerde şöyle bir haber
yayınlandı:
'Çorum olaylari davası 8 yılda bitti: Erzincan
Askeri Mahkemesinde 8 yıldır süren 53 sanıklı 'Çorum Olayları davası dün
sonuçlandı. Mahkeme, 2 sanığa önce ölüm cezası verdi, daha sonra 24'er
yıl ağır hapis cezasına çevirdi. Öteki sanıklar serbest bırakıldı.
Erzincan Askeri Mahkemesi'ndeki davada yargılanan
sanıklardan Seydi Esenyel ile Recep Uslu önce ölüm cezasına
çarptırıldılar. Ancak, duruşmalar sırasında 'pişman olduklarını
belirterek, çeşitli itiraflarda bulunan sanıkların bu tutumları
hafifletici neden olarak kabul edildi ve sanıklar hakkındaki ölüm
cezaları, 24'er yıl ağır hapis cezasına dönüştürüldü.
Aynı davada yargılanan tutuklu 13 sanık ise, ceza
evinde yattıkları süre göz önünde bulundurularak, serbest bırakıldılar.
Çorum olayları davasında daha önce 38 kişi de beraat etmişti. Böylece
yaklaşık 8 yıl süren 'Çorum olayları davasının dosyası kapanmış oldu."
(6)
General Esengün Açıklıyor
Çorum Olayları sırasında bölgeden sorumlu 15. Piyade
Tugayı Komutanı olan emekli Tuğgeneral Şahabettin Esengün, Nokta
dergisinin 8 Haziran 1986 tarihli sayısında kendisine yöneltilen soruları
cevapladı:
Nokta: ... neydi Çorum Olayları?
ESENGÜN: Çorum Olayları bir mezhep kavgası
değildi. Böyle bir imaj verilmeye çalışılmıştı. Mezhep ayrılığı, aşırı
sağ ve aşırı solun çatışması için bir provokasyon olarak kullanılmıştır.
(...) Münferit olaylar 1980 yılı içerisinde Amasyada, Çorum da,
Tokat'ta oluyor, zaman zaman ilgili valilerin talebi ile olayları
önlemek için kanun gereği askeri birlikleri sevk ediyorduk. Ancak Gün
Sazak'ın ölümünden sonra olayı protesto eder nitelikte Çorum il
merkezinde ve özellikle alış veriş merkezinde çok yaygın dükkan tahrip
etme, yangın çıkartma olaylarının başladığını bana intikal ettirdiler.
Hemen Çorum'a gittim. Gördüğüm manzara dehşet vericiydi. Tamamen
Alevilere ait olduğunu öğrendiğim bir kısım dükkan yakılmış, yıkılmış,
tahrip olmuştu. Çoğunluk Alevilerin bulunduğu Milönü kesimine girmenin
imkanı yoktu. Tamamen barikatlarla çevrilmiş ve adeta şehir bu görünümü
ile ikiye ayrılmıştı. Şaşkınlığımı gizleyemedim ve zamanın Valisine 'bir
şehir bir gecede bu hale nasıl gelebilir?' diye sordum. Daha sonra bana
bağlı bir kısım birlikleri üst komutanlıktan aldığım emirle Çoruma sevk
ettim.
Nokta: İlk olayların başlangıcında bazı kamu
görevlilerinin taraf tutması ya da olaylara müdahale etmemesi söz konusu
mu?
ESENGÜN: Valiye 'bir şehir nasıl böyle parçalanır'
dediğimi aktarmıştım size. Onun altında çok şeyler yatıyor. 'Emniyet
kuvvetleri neredeydi?' diye sordum. 'Bu dükkanlar polis kuvvetlerinin
görev yaptığı bir yerde güpegündüz nasıl tahrip edilir ve önlenemez ve
bir şehir iki kesime nasıl ayrılır, Doğu ve Batı Berlin gibi?'(...)
Nokta: Bildiğim kadarıyla 2 MHP milletvekili sizi
bu olaylar sırasında ziyaret ediyor. Bu milletvekillerinin
uyarılarındaki amaç neydi?
ESENGÜN : İsimlerini dahi hatırlamak istemiyorum.
Bu milletvekilleri devamlı surette yaranın kabuklaşması değil,
kanamasını isteyen tiplerdi. İşleri güçleri, Ankara'da belirli odakları
tahrik etmek ve almış olduğu yetkilerle Çoruma gelip, karmakarışık
etmekti. Bu iki milletvekili olayların tarafımdan bastırılmasını
memnuniyetle karşılamadı. Yani ne istiyorlardı? Bir taraf korunsun,
diğer taraf öldürülsün. Yani katalizör rol oynamayacaksınız, güvenlik
tedbirlerini tam olarak almayacaksınız, bir kesim ki ona Sünni kesim
diyebilirsiniz, Alevileri esasen sıkışmış bir bölgede çevirmiş, onların
üstüne saldırıp imha etmek istiyorlardı.
Nokta: Bu iki milletvekilinin size açıktan bir
tehditleri söz konusu oldu mu?
ESENGÜN: Bir asker kişi olarak, bir generale
tehditleri zaten sökmezdi de, ama 'senin cezanı biz veririz gibi bir
davranış içindeydiler. Özellikle biri fevkalade küstah bir tavır
içindeydi. Bunun karşısında benden gerekli uyarıyı aldılar. Zamanın
Valisi Yüksel Çavuşoğlu'nun makamında, son olaylar sırasında kendilerine
Çorumda bulunmamalarının daha hayırlı olacağını, güvenlik kuvvetlerinin
ve güvenlikten sorumlu bana bağlı birliklerin burada vazifeli olduğunu
ve asker oldukça onların beklediği manzaranın ortaya çıkmayacağını
kendilerine söyledim.
Nokta: İkinci olaylar nasıl başladı. İkinci
olaylar öncesi ne gibi olaylar cereyan etti?
ESENGÜN: Saat 13 civarında öğlen namazı vakti
Jandarma Alay komutanlığından ayrılıp, tabur merkezine gideceğim sırada
adeta bir merkezden sinyal almışcasına bir-bir buçuk saat içerisinde sağ
kesim sokaklarında hayret verici bir biçimde barikatlar oluşturulmuştu.
Şehrin muhtelif kritik ve kilit noktalarına yerleştirdiğim birlik
komutanlarından devamlı telsiz raporları alıyordum. Sağ kesimin böyle
çok ani barikatlarla donatıldığını, sol kesimde durumun nasıl olduğunu
sorduğumda onlarda da aynı yoğunlukta barikatlar kurulduğunu öğrendim.
Nokta: Siz jandarma alayından çıkışınızda herhangi
bir müdahale ile karşılaştınız mı?
ESENGÜN: Muazzam bir direniş vardı. Beni örtülü
olarak enterne etmeye çalışıyorlardı. Jandarma Alay komutanlığı dahil
her tarafı barikatlarla donatmalarının amacı buydu. Ve bunların bir
merkezden sevk ve idare edildiğinden kesinlikle kuşkum yoktu. Sivil
toplum bu ölçüde bilinçli olamaz. Alaaddin Camii'ni bombalama haberi bu
sırada meydana geldi. 'Alaaddin Camii'nin de yakıldığını söylüyorlar,
kuvvetler nerede? Var mı böyle bir durum?' dediğimde, orada görevli
subayın, 'kesinlikle böyle bir durum yoktur, cami güvenlik altındadır.
Çünkü o civarda güvenlik önlemleri var. Ancak biliyorsunuz yer yer
yangın çıkartıyorlar, cadde üzerinde barikatlar, alevler var. Demek ki
camiyi yakıyorlar imajı vermek için- bu yangınlar çıkartılmış' dedi.
Askeri birlikler, çıkarılan bu sahte haberi alınan önlemlerle bir balon
gibi söndürdüler. Ancak ne yazık ki, bu mizansene asker dışında bazı
kamu görevlileri de inanarak Ankara'ya caminin gerçekten yakıldığını
rapor ettiler (...) Maalesef her iki olayda da kesin olarak
hatırlamamakla birlikte 50 civarında masum insan, kalleşçe kaçırılarak
öldürüldü. Bunları önlemenin imkanı olmadı.
Nokta : Emniyet kuvvetlerinin tutumunu nasıl
tanımlayabilirsiniz?
ESENGÜN: Şu anda emniyet kuvvetlerinden memnun
olduğumu söyleyemem. Tabii, o olaylar bu görevlilerin gerçek tutumunu
daha ziyade ortaya çıkardı. Öyle hadiseler oldu ki, polis teşkilatı
görev duygusu içinde davranmış olsaydı, böyle bir sonuç ortaya çıkmış
olmazdı.
Nokta: Olaylardan çıkar uman bazı mihraklardan
bahsettiniz. Bu mihraklardan kastınız MHP -örgütlenmesi miydi? Yoksa
başka bir örgütlenme mi?
ESENGÜN: Ben bu konudaki değerlendirmemi o zaman
yaptım. İlgili makamlara ilettim. Daha doğrusu bağlı olduğum makamlara
çok açık bir dille rapor ettim. Ancak bunlar tabii askeri rapor olduğu
için, bir on yıl geçmeden açıklanamaz. Neden Çorumda böylesine kanlı
olaylar sahnelendi. Niyetleri neydi? Bu niyetlerini şu anda tam olarak
teşhis etmiş değilim. Ne amaç güttüler, neden bu kadar insanı
öldürdüler, öldürttüler? Niçin evler; işyerleri yakıldı yıkıldı?
Amaçları neydi? Ülke çapında bir iç ayaklanmanın provası mıydı. Yoksa
bir askeri darbeyi, askeri ihtilali zorunlu kılacak bir şey mi yaratmak
istediler? Bir talan mı yaratmak istediler? Bunu çıkaramıyorum. Ama amaç
ne olursa olsun, bu olayları yaratanları ve olaylarda maalesef maşa
olarak kullanılanları lanetliyorum."(7)
İşte, As.Savcıların iddianame'nin 1280.ci sayfasında
"Fatsa ve ÇORUM olayları da nazara alındığında örgütün ...Anayasal düzeni
cebren ortadan kaldırmak amacına yönelik ve bu amaç için elverişli
nitelikte olduğu görülmektedir" diyerek bizim Anayasal düzeni yıkmaya
kalktığımızın bir kanıtı(!) olarak ileri sürdüğü ÇORUM olayları!..
Ve işte General Esengün'ün (Mahkemenizin reddettiği)
tanıklığı ve ortaya koyduğu gerçekler...
Ve yine işte bu saygıdeğer Generalin ortaya koyduğu
sorular:
"Neden Çorum'da böylesine kanlı olaylar
sahnelendi? Neden bu kadar çok insan öldürdüler, öldürttüler? Niçin
evler, işyerleri yakıldı, yıkıldı? Amaçları neydi? Ülke çapında bir
ayaklanmanın provası mıydı? Yoksa bir askeri darbeyi, askeri ihtilali
zorunlu kılacak bir şey mi yaratmak istediler? Bir talan mı yaratmak
istediler?"
Bu soruların karşılığında bütün bu olaylardan dolayı
bizleri -devrimcileri- suçlayanların örtbas etmek istedikleri gerçekler
yatıyor.
Çorumu Bırak Fatsa'ya Bak
Çorum olayları üzerine zamanın İçişleri Bakanı
Gülcügil, "Çorum olaylarını devlete karşı solcular çıkardı, devleti
destekleyen sağcılar, solculara karşı mücadele etti" diye bir açıklama
yaptı. Herşey öylesine açık, öylesine ortadaydı ki, herkes ayağa kalktı.
Ecevit bile, çok sert bir konuşmayla, İçişleri Bakanını Çorum'da katliama
girişen faşistleri desteklemekle suçladı. Bunun üzerine Gülcügil, 180
derecelik, bir dönüş yaparak, faşistleri de suçlayan bir konuşma yaptı ve
1970'den önce Adalet Partisi içinde sola karşı ülkücülerin desteklenip
örgütlendirilmesi önerilerine kendisinin karşı çıktığını açıklayarak,
faşistlere karşı olduğunu göstermeye ve kendisini savunmaya çalıştı. (8)
Tartışma, kısa süre sonra (herhalde bu son
açıklamalara MHP'nin gösterdiği tepki nedeniyle) Gülcügil'in İçişleri
Bakanlığı'ndan istifasıyla sonuçlandı.
Ecevit, Hükümetten Çorum ve çevresinde sıkıyönetim
ilan edilmesini istedi. Ancak MHP'liler, Çorum'da görevli askeri
birliklerin tutumundan hiç te hoşnut değillerdi ve Demirel Çorum'da
sıkıyönetim önerisine yanaşmadı.
Evet, Çorum'da yaşananlar öylesine açık, herşey
öylesine ortadaydı ki, Demirel rahatsız olmaya başlamıştı, Çorum olayları
üzerine tekrar tekrar soru soran gazetecilere sinirlenerek,"Siz Çorum'u
bırakın, Fatsa'ya bakın!" dedi.
Demirel'in sözleri, panayır yerinde cambaz seyreden
kalabalığın içinde, tam adamm cebinden cüzdanını çekerken yakalanan
hırsızın ne yaptığını soran adama verdiği cevaba benziyordu: "Aldırma,
cambaza bak!"
Evet, "Çorum'u bırak, Fatsa'ya bak!" ya da "Aldırma
cambaza bak!"
(1) N.Tevfik Ağansoy'un İstanbul Sıkıyönetim
Komutanlığı 2 No.lu Askeri Mahkemesinde görülen dava dosyasındaki
itiraflarından
(2) N.Tevfık Ağansoy'un İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 No.lu Askeri
Mahkemesinde görülen dava dosyasındaki itiraflarından.
(3) M.Ali BİRAND, 12 Eylül 04.00, s.20P
(4) E.TUŞALP, Eylül İmparatorluğu, s.36
(5) Nokta Dergisi, 8 Haziran 1986
(6) Hürriyet, 25 Haziran 1988
(7) NOKTA, 8 Haziran 1986
(8) Gülcügil'in sözünü ettiği olay,Özel Harp Dairesi Başkanı C.Akyol'un
1965 sonrasında gelişen sol düşüncelere karşı sağın (Ülkü Ocakları
çevresinde) "örgütlendirilmesi' önerisi ve bu önerinin AP içinde
tartışılması olayıdır.
|