20. CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ
ve ANAYASA TARTIŞMALARI

1980 yılının Mart ayında Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündeme geldi ve Meclis'teki ilk turlarla birlikte seçimlerden bir sonuç alınamayacağı, Cumhurbaşkanının kolay kolay seçilemeyeceği anlaşılmaya başlandı. O günlerdeki Meclis aritmetiğine göre hiçbir parti tek başına Cumhurbaşkanını seçebilecek çoğunluğu sağlayamıyordu ve partiler arasında bir uzlaşma (özelikle AP'nin tutumu yüzünden) sağlanamıyordu. AP Genel Başkanı Demirel, CHP ile (1973 yılında olduğu gibi) anlaşarak yeni bir Cumhurbaşkanı seçme yoluna yanaşmadı ve başka bir yol da bulunmadığından seçimler kısa süre içinde "kilitlendi".

  Mevcut siyasal buhranın en üst noktasını oluşturan bu olayla birlikte Türkiye bir askeri müdahale sürecine fiilen girmiş oluyor; bir başka ifadeyle, 12 Eylül'e doğru geriye sayma başlıyordu.

"Siyasi Partilerin aralarında anlaşarak Devlete bir baş bile seçememeleri" darbecilerin gözünde askeri müdahalenin önemli bahanelerinden birini daha oluşturuyordu. Nitekim, bu konu 12 Eylül'den sonra K.Evren'in 12 Eylül'ün "mazeretlerini" açıklamaya çalışırken devamlı öne sürdüğü konulardan biri olmuştur.

O dönemde ülkedeki siyasal gelişmelerin belirlenmesinde etkin durumda olan egemen çevrelerde siyasal bunalımın aşılması için başlıca iki eğilimin bulunduğu söylenebilir: Askeri yönetim ve CHP-AP arasındaki bir işbirliği. Buhran derinleştikçe, ikinci eğilim (yani CHP-AP arasındaki uzlaşma yoluyla bunalımı aşma eğilimi) giderek zayıflamış ve tekelci burjuva çevrelerinde bir askeri darbe tercihi iyice ağır basmaya başlamıştı.

CHP Genel Başkanı B.Ecevit, (özellikle hükümetten düştükten sonra) ısrarla bunalımın aşılması için AP ile işbirliği önermiş, bir CHP-AP koalisyonunu esas alan bir politika izleyerek, tekelci burjuva ve ordu çevrelerindeki askeri darbe eğilimlerini önlemeye çalışmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında da Ecevit, aynı doğrultuda bir politika izleyerek, AP'ye Cumhurbaşkanı seçimi için işbirliği yapmayı ve bir AP-CHP koalisyonu kurmayı ısrarla önermiştir:

Demirel ise bu öneriye yanaşmamış ve Cumhurbaşkanının seçilemeyişi karşısında Anayasa değişikliği yapılarak, Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini ve erken seçimlere gidilmesini önermiştir. Demirel'in isteklerinin o günkü koşullarda gerçekleşme şansı bulunmadığı ortadaydı. Bu durumda Demirel`in politikasının ve tutumunun gerçek amacının ne olduğu sorusu ortaya çıkacaktı. AP'nin CHP ile uzlaşarak, Cumhurbaşkanı seçimini sağlaması, hiç değilse darbecilerin elindeki kozlardan birini ortadan kaldıracağına göre, her fırsatta ve ısrarla "militarizme ve askeri darbelere karşı olduğunu" söyleyen Demirel niçin buna yanaşmamışur? Demirel, 12 Eylül'den sonraki yıllarda kendisine yöneltilen bu doğrultudaki sorulara hiçbir zaman tatminkar bir açıklama getirememiştir.

Bir tarafta tekelci ve darbeci çevrelerde yeni bir Anayasa tartışmaları (ve hangi çevrelerin adamı olduğu bilinen Coşkun Kırca gibilerine hazırlatılmış Anayasa taslakları!) ortalıkta dolaşıyorken, Demirel izlediği bu politikayla, ortadaki Anayasa tartışmalarına bir yanından katılmış oluyordu. Demirel'in bu tutumunun (subjektif niyeti bir tarafa) sonuçta askeri darbe eğilimlerine güç verdiği ortadadır.

Demirel, bilerek ve isteyerek bir rejim bunalımı yaratıyordu. Yaptığı, uzun süredir başında bulunduğu "iç savaş politikalarının" bu düzlemde uygulanmasından başka bir şey değildi. Cumhurbaşkanını seçtirmeyerek, istediği doğrultuda bir Anayasa değişikliğini dayatıyordu.

Cumhurbaşkanlığı seçimi turları, Anayasa değişikliği tartışmaları ve askeri darbe söylentileri arasında sürdü gitti. Haziran ayı geldiğinde, turlar Muhsin Batur ve Faik Türün'ün adaylıklarıyla devam ediyordu. ("Parlamenter demokrasimizin" çıkarabildiği Cumhurbaşkanı adaylarından biri, 12 Mart muhtıracısı, diğeri 12 Mart işkencecisiydi! )

Artan Devlet Terörü

1980 yılının ilk aylarından itibaren olayların hızla yoğunlaşmaya başladığı gözleniyordu.1980 Ocak'ında 178 kişi ölmüş, Şubat ayında ise, sayı 200'ün üzerine çıkarak, 224'ü bulmuştu. Şubat ayından sonra da sürekli yükselen bir çizgi izleyerek, 300'lere doğru tırmanmaya başlıyordu. 1980 yılının baharında Cumhurbaşkanlığı turları, Anayasa değişiklikleri ve askeri darbe tartışmalarının sürüp gittiği bir ortamda artık Türkiye günde ortalama on kişinin öldüğü bir ülke haline gelmişti.

Yine dikkati çeken bir nokta,1980 başından itibaren güvenlik kuvvetleri tarafından vurularak öldürülenlerin sayısının gittikçe artmaya başlamasıydı. Bu şekilde Ocak ayı içinde 13, Şubat ayında 18, Mart'ta 17, Nisan'da 38, Mayıs'ta 24 ve Haziran`da 34 kişi güvenlik kuvvetleri tarafından vurularak öldürülmüştü.

Örneğin Mart ayında, İstanbul Kuştepe'de jandarmanın bildiri dağıtan solcu bir gruba ateş açması sonucu, bir genç vurularak öldü.. Ertesi gün de Çağlayan'da bildiri dağıtan 16 yaşındaki bir genç aynı şekilde can verdi. Gültepe kavşağında ise, jandarmanın dur ihtarına uymayan bir polis yaralandı.

Uşak'ta polis, işkenceyi protesto etmek için gösteri yapan öğrencilere ateş açtı ve 3 öğrenci yaralandı.

Ankara Yenişehir Sağlık kolejine faşistlerin saldırısından sonra polis öğrencilere ateş açtı, 8 öğrenci yaralandı.

İstanbul Sefaköy'de jandarma bir genci vurarak öldürdü.

Mardin Derik ilçesi Şikestun köyünde jandarma ile bir grup arasında meydana gelen çatışmada biri öğretmen 3 kişi ile bir yüzbaşı, bir astsubay ve bir de er öldü.

Adana Kiremithane mahallesinde polisle çatışmaya giren 5 faşistten 2`si yaralandı. Nisan ayında 6 kişi daha yine polis ve jandarma tarafından dur ihtarına uymadıkları gerekçesiyle kurşunlanarak öldürüldüler.

Mardin'de 2 çoban, jandarma tarafından öldürüldü. Jandarma Bandırma’da dur ihtarına uymayan bir otomobile ateş açtı, otomobilde bulunan bir kişi öldü.

Kars'ta jandarma, bir operasyonu sırasında, aranmakta olan bir kişiyi öldürdü.

Giresun’da dur ihtarına uymayan bir kişi öldürüldü. Adıyaman Gerger ilçesi Gönen köyünde jandarmanın ihtarına uymayan bir kişi daha öldürüldü.
Kasımpaşa’da yine jandarmanın dur ihtarma uymayan bir genç öldürüldü. Ankara Ege Mahallesinde de bir genç aynı şekilde jandarma tarafından öldürüldü. Polis Üsküdar'da bir eve düzenlediği operasyonda bir genci öldürdü.

Artvin-Şavşat'ta jandarma ile halk arasında çıkan çatışmada bir kadın öldürüldü, 2'si asker 3 kişi yaralandı. İzmir’de pul yapıştıran bir öğrenci polis tarafından kurşunlanarak ağır yaralandı.

1 Mayıs kutlamaları nedeniyle yapılan gösterilerde, Ankara Tuzluçayır da jandarma ateşi sonucu bir kadın öldü, 498 kişi gözaltına alındı.

İstanbul'da dur ihtarına uymadıkları gerekçesiyle kurşunlanan 2 kişiden biri öldü, diğeri yaralandı. Bayrampaşa’da duvarlara yazı yazanlara polisin ateş açması sonucu, çıkan çatışmada arada kalan bir ortaokul öğrencisi vurularak öldü.

Tarsus Katliamı

Yine bu aylarda güvenlik kuvvetleri tarafından yaratılan bu tür olayların en önemlilerinden biri, 23 Nisan günü Tarsus'ta yaşandı.

23 Nisan günü, Tarsus'ta, Adana-Mersin karayolunda hasta olan babasına ilaç almaya giden 15 yaşındaki bir kız çocuğu kamyon altında kalarak öldü. Bu ölüm haberi kısa sürede çevre mahallelerde duyuldu. Aynı yol üzerinde 24 kurban veren ve sayısız önlem alınması için yetkililere başvuran, buna karşılık kendi elleriyle yola yaptıkları kasisler bile sökülen halk, akın akın kaza yerine geldi. Burada toplanan 1500'ü aşkın kalabalık, yollara barikatlar kurdu ve gösteriler yaptı.

Çevre il ve ilçelerden takviye edilen güvenlik güçleri, halk topluluğunun çevresini kuşattı. Tartışmalar başladı. Bu tartışmalar sürerken, bir subay aniden ateş emri verdi. Jandarma ateş açtı. Bu ateş ve çıkan panik sonucu 10 kişi can verdi. Ölenler arasında biri altı yaşında 3 çocuk ve 65 yaşında bir yaşlı da bulunuyordu. Ayrıca 21'i ağır olmak üzere 300 kişi çeşitli yerlerinden yaralandı. Katliam sonrasında yüzden fazla insan gözaltına alındı. Katliam, "Çatışma çıktı, asker de ateş açtı' yalanıyla örtbas edilmeye çalışıldı.

Bir tarafta faşistlerin işlediği cinayet ve katliamlar azgınca sürdürülürken, halkın can güvenliğini sağlaması gereken güvenlik kuvvetleri, afiş asan, duvarlara yazı yazan, bildiri dağıtanlara ve dur ihtarına uymadığı gibi sudan gerekçelerle sıradan vatandaşlara ateş açıyor ve çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine yol açıyordu. Ama ne gam! Böylece, kendi arabasıyla yolda giderken bile ölüm tehlikesi ensesinden eksik edilmeyen insanlarda,bu olayların ne pahasına olursa olsun önlenmesi düşünceleri güçlendirilmiş ve yaygınlaştırılmış oluyordu. Evet, "Birileri gelsin; ne olursa’olsun, nasıl yaparsa yapsın, bu işi bitirsin; huzuru sağlasın!"
"Güvenlik Kuvvetlerinin" bu asayişi sağlama(!) operasyonları sürerken, faşist terör, cinayet ve katliamlar hiç durmaksızın sürüp gidiyordu.

Ümit Kaftancıoğlu Cinayeti

11 Nisan 1980. Mecidiyeköy'deki evinden sabah saat 08.20'de çıkan yazar ve TRT İstanbul Radyosu kültür yayınları yapımcılarından Ümit Kaftancıoğlu, otomobiline bineceği sırada, silahlı saldırıya uğradı. Yazar Kaftancıoğlu, saldırganlarca açılan yaylım ateşi sonucu ağır biçimde yaralandı. Koma halinde hastaneye kaldırılan yazar, ameliyata alınmadan önce can verdi. 1965'ten beri İstanbul Radyosu'nda görev yapan Kaftancıoğlu'nun roman, öykü ve inceleme dalında 12 eseri yayınlanmıştı. Kaftancıoğlu, TRT Büyük Ödülü'nü ve Milliyet gazetesinin Karacan Armağanını da kazanmıştı.

Dr. Sevinç Özgüner Cinayeti

23 Mayıs 1980. Mecidiyeköy'de Ümit Kaftancıoğlu'nun öldürüldüğü sokaktan 200 metre kadar uzaklıktaki başka bir sokakta, sabah saat 04.00 sıralarında silah ve çığlık sesleri duyuldu. Hedef, Türk Tabipler Birliği yöneticilerinden diş hekimi Dr. Sevinç Özgüner ve kocası TEP yöneticisi Vecdi Özgüner'di.

Özgüner'ler daha önce bir çok kez tehdit edilmişti: 3 gün önce de evlerinin kapısını kıran bazı kişiler içeri girmişlerdi. Çocukları da Mecidiyeköy'ün "komünistlere mezar olacak" yazılı sokaklarında çeşitli sataşmalara uğramışlardı. Bir gün önceden bir tanıdık gibi telefon ederek, o akşam evde olup olmadıklarını soran katiller, sabah saat 04.00'de kapıya geldiler. Kapıyı hızla vurarak, polis olduklarını söylediler, kapının açılmaması üzerine kırarak içeri girdiler.

İçeri giren 3 kişinin silahlarını kendisine yönelttiklerini gören Sevinç Özgüner, mutfağa kaçtı. 3 katil burada kıstırdıkları doktorun başına ve göğsüne 7-8 el ateş ederek öldürdüler. Yatak odasına geçen faşistler, burada da Vecdi Özgüner'i kuışunladılar. Vecdi Özgüner’i ağır yaralayan faşistler evden kaçtılar. Bu arada dışarıdan pencerelere çıkan komşulara da 2-3 el ateş ettiler.

Ümit Kaftancıoğlu’nun öldürülmesiyle ilgili olarak Ahmet Mustafa Kıvılcım isimli bir MHP'li, MHP İstanbul davasında yargılandı. Daha pek çok öldürme olayından sorumlu tutulan A.M.Kıvılcım, adi suç hükümlerine göre, 36 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dr. Sevinç Özgüner’i öldüren, eşi Vecdi Özgüner'i yaralayan faşistler ise bulunmadı, cezalandırılmadı.

Çuval Cinayetleri

Yine o sıralarda faşistlerin, sol görüşlü olarak bilinen kişileri sokakta herkesin önünde vurmak yerine, kaçırdıktan sonra işkence ederek öldürmeye başladıkları görüldü.l980 başlarından itibaren insantar sokak ortasında silah zoruyla kaçırılıyor; birkaç gün sonra işkence edilerek, öldürülmüş haldeki cesetleri rastgele yerlere, çuval ya da TV kutusu gibi şeylerin içinde bırakılıyordu. Bu şekilde 1980'in ilk altı ayı içinde (Ocak ayından Haziran'a kadar) 33 kişiyi kaçırarak, işkence yaparak öldürmüşlerdi.

İstanbul 2 no.lu Askeri Mahkemesinde görülen MHP ve Ülkücü Kuruluşlarla ilgili davada yargılanan N.Tevfik Ağansoy'un itiraflarında bu olaylar şöyle anlatılıyor:

"Sıkıyönetimin ilanıyla birlikte (...) bir takım provokasyonlar yapılarak, askerin aşırı solun üzerine gitmesi sağlanacaktı. Bu amaçla karakollara yakın duvarlara, 'Faşist Polisten hesap sorulacak -THKP-C' ... yazardık.

Solu bir yandan şikayet ederken bir yarıdan da temizlik hareketi yürütülüyordu. İl başkanlıklarının talimatına göre, bölgedeki bazı militanlar, öldürülmesi gereken komünistleri cadde ortasında vurmak yerine, silah tehdidiyle kaçırarak, parti veya dernek binasına getiriyorlar, sonra bunları işkenceye tabi tutarak, sorgulamalarını yapıyorlardı. Sorgulama sonucu alınan bilgiler değerlendirildikten sonra da bu kişiler boğma teli veya naylon iple; çoğu zaman da komando düğümü atılarak boğulmaya bırakılır, bir battaniye, televizyon kutusu ya da çuvala sarılarak, içerisine de genellikle 'Şeriatçı İntikam Tugayı' bildirileriyle komünistlerin hakim olduğu bölgelerden birine bırakılırdı."(1)

1980 Ocak'ından Haziran'a kadar 6 ay içinde sadece İstanbul'da 16 kişi kaçırılarak işkence edilmiş ve öldürülmüştü. Kaçırılıp işkence edilen ve öldü diye sokağa atılanlardan canlı olarak kurtulabilenlerin sayısı ise, çok daha fazlaydı.

Ağansoy'un anlatımlar'ında, bu tür olaylardan birinde aydınlatıcı bilgiler de yer alıyor:

"(...) bir misal daha vereyim ; Mehmet Öz, Gülşen Kavak ile yaşadığı dost hayatını, onu öldürmekle, kadını da komünist olarak tanıtmakla noktalamıştır. Kadına işkence yaparak, cinsel organına kazık sokmuşlar, daha sonra da iple boğmuşlardır: 'Devlet için!' Olayı... Adapazarı Cezaevinde yatarken, Günaydın gazetesinin haberinden öğrendik. Haberde kadının ellerinin ve ayaklarının arkadan bağlanarak boğulduğunu, boğulmadan evvel tecavüz edildiğini ve cinsel organına kazık sokulduğunu yazıyordu... Gazete ayrıca kadının o halde bir resmini de yayınlamış, cesedin Arnavutköy'de bulunduğunu haber etmişti(...)
Kısa bir süre sonra bu işin bölgemiz militanlarından Mehmet Öz, Hasan Taygar ve Ali Peker tarafından gerçekleştirildiğini öğrendik."(2)

1 Mayıs 1980

Alınan olağanüstü tedbir ve tehditlere rağmen 29-30 Nisan ve 1 Mayıs günlerinde ülke çapında yaygın "Faşizmi Protesto " eylemleri gerçekleştirildi.

Genel direniş süresince Ankara'da, İstanbul'da, Adana'da, İzmir'de ve yurdun dört bir yanında onbinlerce insanın katıldığı gösteriler düzenlendi. İşçiler üretimi durdurdular ve fabrikalarda direnişe geçtiler. Emekçi halk güçleri mahalle mahalle, köy köy, baskı ve yasaklara karşı mitingler, yürüyüşler ve korsan gösteriler düzenlediler. Okullarda forum,boykot ve işgaller yapıldı; devlet dairelerinde toplu olarak iş bırakıldı. Dört bir yana pankartlar asıldı. Bu haklı direnişleri bastırmak isteyen sıkıyönetim güçleri ve polis çaresiz kaldı,

Başbakan Demirel, 1 Mayıs günü akşamı TV'de "1 Mayıs'ı kutlatmadıklarını" söylerken bile sokaklarda 1 Mayıs gösterileri devam ediyordu.

CHP'lilere Karşı Yoğunlaşan Saldırılar

1980 yılında, CHP'lilere yönelik saldırıların da yoğunlaştığı görülür. Bu saldırılar sonucunda çok sayıda parti yöneticisi hayatını kaybetti. Demirel'in III.MC Hükümeti'nin kurulmasından sonra Haziran ayının sonuna kadar geçen süre içinde; aralarında Adana İl Başkanı Avukat Ahmet Albay, Kayseri İl Başkanı Avukat Mustafa Kulkuloğlu, Nevşehir İl Başkanı eski milletvekili Avukat Zeki Tekinel, İstanbul Beyoğlu İlçe Başkanı ve İstanbul Belediye Başkan Yardımcısı Bülent Demir, yine İstanbul eski merkez ilçe yönetim kurulu üyesi Avukat Burhanettin Erozan, Denizli Günver kasabası ile Konya Çumra Belebiye Başkanları, Kahramanmaraş olayları davası avukatlarından (Adana) H.Sıtkı Güllüoğlu, Uşak CHP İl Sekreteri Mühendis Ethem Kaya ve Manisa eski İl Başkanı Eczacı Mete Erdem'in de bulunduğu 50'ye yakın CHP yöneticisi, faşistler tarafından vurularak öldürülmüştü. Bu arada pek çok yerde de CHP binalarına ve Halkevlerine saldırılarak tahrip edilmiş, aralarında CHP'li milletvekillerinin de bulunduğu CHP'lilere yönelik saldırılarda, pek çok CHP'li yurttaş yaralanmış ya da öldürülmüştür.

27 Mayıs günü MHP'li eski bakanlardan Gün Sazak Ankara'da öldürüldü. Gün Sazak’ın öldürülmesi nedeniyle faşistler tüm yurtta terör estirdiler.

28 Mayıs günü Konya’da 2000 kadar faşist, çeşitli gösteriler yaptılar. CHP binasını tahrip ettiler. Olaylarda biri polis 6 kişi yaralandı. Olaylar, sonraki günlerde de devam etti. İnşaat işçilerinin kaldığı eve silahlı baskın düzenleyerek, 2 işçiyi öldürdüler, bir işçiyi yaraladılar. Belediye binasını tahrip ettiler. Bir kitapçı dükkaninı yaktılar. Çumra’da da gösteriler yapan faşistler CHP binasını yaktılar. "Çumra'da Çığır" gazetesinin binasını tahrip ettiler. İlçede sokağa çıkma yasağı kondu, buna rağmen 3 otoya ve bir eve daha patlayıcı madde attılar.

Beşiktaş'ta Halk tüketim kooperatifine baskın düzenleyerek, bir öğrenciyi öldürdüler, 2 kişiyi yaraladılar. Adana’da yazıhanesine baskın yaptıkları Avukat Ahmet Albay'ı öldürdüler. Eskişehir'de faşistlerin kepenk kapattırmasına karşı çıkan lokanta sahibi, dükkanında vurularak öldürüldü. Adana’da CHP merkez ilçe başkanı doktor'un muayenehanesine baskın yaptılar, 3 kişiyi yaraladılar, kaçarken bir jandarma erini öldürdüler, diğerini yaraladılar. Bursa Gemlik'te TSİP yöneticisini öldürdüler. Erzurum’da Atatürk Üniversitesi dahil, tüm öğrencileri derslere sokmayarak, boykot yaptırdılar, şehir merkezinde bütün esnafa kepenk kapattırdılar. Ağrı'da belediye otobüsüne ateş açtılar, bir kişiyi öldürdüler, 2 kişiyi yaraladılar:

28-29 Mayıs günlerinde Sivas'ta da çeşitli gösteriler düzenleyen faşistler, kışkırttıkları kalabalık bir öğrenci kitlesine sokaklarda yürüyüşler yaptırdılar. Şehir merkezinde toplandıktan sonra buradan solcuların ve Alevilerin oturduğu mahallelere saldırıya geçtiler. Sokağa çıkma yasağına rağmen, saldırılarını sürdürdüler ve CHP'lilere, Alevilere ait evleri yakıp yıktılar. Hedef gözetmeksizin halkı kurşunlayarak, 2 gün boyunca şehirde terör estirdiler.

Çorum'da ise, saldırılarını bir gerici ayaklanmaya kalkışmaya kadar genişlettiler. Çatışmalarda TÖB-DER'li bir öğretmeni öldürdüler. CHP'lilere, ilericilere ait 50'ye yakın işyerini tahrip ettiler, çok sayıda yurttaşın yer aldığı olaylar askeri birliklerin müdahalesi sonucu bastırılabildi.

Halktan kimseler, gazetecilere, "eğer hazırlıklı olmasaydık, faşistler ikinci bir Kahramanmaraş yaratacaklar, çoluk çocuğu katledeceklerdi" dediler. Saldırıları önlemeye çalışan askeri birliklere faşistler ateş açtı. Askerlerle faşistler arasında da çatışmalar çıktı. Bu olaylar sırasında tarafsız davranan askeri birliklerin komutanı ise daha sonra görevinden alındı.

Bütün bunlar, bir süre sonra meydana gelecek olan büyük Çorum olaylarının bir habercisi, başlangıcı gibiydi.


İnciraltı Katliamı

12 Haziran 1980. İzmir İnciraltı Yurtlarında üniversite öğrencileri, seçme sınavına girecek öğrencilerin de katıldığı bir moral gecesi düzenlediler. Moral gecesi, polis ve jandarmanın namlularından çıkan kurşunlarla ölen 6 öğrencinin ve çok sayıda yaralının kanlarına bulandı. Katliama tanık olan bir öğrenci, bu tertibi gazetecilere anlatırken şunları söylemişti:

"Moral gecesi başlayalı bir saat kadar olmuştu. Folklor ekibini izliyorduk. Güvenlik kuvvetleri aniden giriş kapısından girerek bir araya toplanmamızı istediler. Biz ayağa kalkınca ateş edildi. Kurşunlardan korunmak için yere yattık. 'Ayağa kalkın' diye bağırdılar. Ayağa kalkanların üzerine yeniden ateş ettiler. Bu arada bir arkadaşımız beyni parçalanarak öldü. Bir kısmımız bloklara sığınırken, bazı arkadaşlar da arka bahçeye doğru kaçtı. Çeşitli yerlerden yardım isteyen sesler geliyordu. 3. bloktan bir kız arkadaş 'burada yaralı var' diye bağırdı. Fakat güvenlik kuvvetleri 'içeriye gir, yoksa seni de vururuz' şeklinde karşılık verdi.Yaralı arkadaş sabahleyin aynı yerde ölü olarak bulundu. Barsakları parçalanmıştı."

Diğer yaralılar da uzun süre bekletildiler. Bir yaralı öğrenci daha kan kaybından öldü: -Kalbi rahatsız olan bir başka öğrenci de kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Yaralanan öğrencilerden birisi sonraki gelişmeleri şöyle anlatmıştı:

"Olay sırasında yere yattığımız halde kurşunlardan kurtulamadık. Kurşun kafama geldi. 3 saat sonra hastaneye kaldırdılar. Pansuman yapıp karakola götürdüler. Kimi arkadaşın belinde, bazılarının bacağında kurşunlar hâla duruyordu. Nezaret kan içinde kaldı."

Evet, aynen böyle! Öğrenciler moral gecesinde şarkılar, türküler söylüyorlar. Herhalde bu durumu "Türkiye'nin güvenliğine yönelik bir düşman saldırısı" olarak değerlendiriyorlar ve yaylım ateşiyle öğrencilerin 6'sını öldürüyorlar. Yaralı olarak kurtulabilenleri karakolda sorguya çekiyorlar!

Olay üzerine yetkililerden doğru dürüst bir açıklama da yapılmıyor. Askeri birliğin komutanı olan üsteğmenin MHP'li olduğu söyleniyor. (6 kişiyi öldürten üsteğmen çok sonraları olay nedeniyle 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı!)

Nevşehir Olayları

17-18 Haziran 1980. CHP eski milletvekili ve Nevşehir İl Başkanı Zeki Tekinel yazıhanesinden evine dönerken, 18.00 civarında, CHP İl Yönetim Kurulu üyesi olan bakkal Yavuz Baba’nın dükkanına uğradı. Buraya silahlı baskın düzenleyen 3 faşist, Zeki Tekinel ve Yavuz Baba’yı öldürdüler. Tekinel bir hafta önce Ankara"ya giderek bazı CHP milletvekillerine kendisinin izlendiğini söylemiş ve "Beni vurmak istiyorlar" demişti. Ertesi gün düzenlenen cenaze törenine Ecevit ve CHP milletvekilleri de katıldı. Polisin hiçbir tedbir almadığı cenaze töreninde kortejde bulunan Ecevit ve milletvekillerinin üzerine büyük bir binadan ve 2 yerden faşistler tarafından yaylım ateş açıldı. Saldırı sonucunda 2 milletvekili ve CHP Gençlik Kolları Sekreteri kurşunlanarak yaralandı. Ecevit ateş edilmeye başlanınca Vilayet konağına sığındı ve Başbakan Demirel ve Genelkurmay Başkanı Evren’i telefonla aradı. Henüz yaralıların vücudundan kurşunlar çıkarılmamışken, demeç veren İçişleri Bakanı ise, "Olaylarda silah kulanılmamıştır, mühim bir olay değil, sadece taşlamışlar" dedi.

Haziran ayının bir diğer özelliği, topyekün bir niteliğe bürünen faşist saldırılar karşısında yurdun çeşitli yerlerinde kazanılan deneylerin de bir sonucu olarak, halkın gecekondu mahallerinde, kasabalarda ve işyerlerinde "barikatlar" kurarak direnmeye çalışması oldu. Kahramanmaraş katliamından ders çıkaran halk güçleri, her bir faşist saldırıda kendisini savunmak ve direnmek üzere önlemler almaya başladı. Özellikle TARİŞ direnişinden ve ilk Çorum olaylarından sonra bu, direnme yöntemi olarak giderek yaygınlaştı. Haziran ayında Tarsus'ta ve Ordu-Gölköy'de bu tür çatışmalar oldu. Bütün bunlar, iç savaşın vardığı boyutun ve halkın faşizme kitle halinde meşru bir karşı koyuşunun göstergesiydi. Çünkü halk bu tür yöntemleri yaratmasa, barikat kurarak kendini savunmasa, faşistler tıpkı K.Maraş'ta yaptıkları, Çorum'da yapmaya çalıştıkları gibi, mahallere girecekler; çoluk çocuk herkesi keseceklerdi.

Öte yandan, Ecevit'in Nevşehir'den telefonla arayarak kendisinin; milletvekillerinin ve partili yurttaşların can güvenliğinin sağlanması için yardım istediği Genelkurmay Başkanı Evren o sırada bir askeri darbenin gerçekleştirilmesi için gerekli kararı çıkarmakla meşguldü.

Gerçekten de 1980 Haziran ayının ortalarına gelindiğinde; askeri darbe için "koşullar yeterince olgunlaşmış" sayılabilirdi. Mayıs ayında 266 kişi ölmüştü. Ölenlerden 114'ü sol, 52'si sağ görüşlüydü. Haziran ayının ortalarına gelindiğinde, her gün ortalama 10 kişi ölüyordu. Cumhurbaşkanı seçilemiyordu. Faşist terör ve katliamlar sonucu halk büyük bir tedirginlik içine sürüklenmişti.

17 Haziran günü, genişletilmiş sıkıyönetim ve MGK toplantısına katılan bütün generaller, koşulların olgunlaştığı konusunda fıkir birliğine vardılar, darbe için gün tespit ettiler. l978'de kurulmuş ve 2 kişiden oluşturulmuş olan "özel çalışma grubu"nun Genelkurmay 2. Başkanı General Haydar Saltık'ın emrinde uzun süredir hazırladığı "Bayrak Planı"nın çeşitli ordu kademelerine iletilmesi kararlaştırıldı:

"Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve 2.Başkanı çağırdı ve hareket emrini uzattı. 'BÜTÜN ORDU KOMUTANLARINA: BAYRAK PLANININ UYGULAMAYA GİRİŞ GÜNÜ 11 TEMMUZ, SAATİ İSE 04.00'DİR' Bayrak Planı, özel kuryelerle dağıtılmaya başlandı.(3)

Bayrak Planının dağıtılmaya başlandığı günlerde CHP, hükümeti düşürmek için bir gensoruyu Meclise vermişti. MSP ise, hükümetten desteğini çektiğini açıklamıştı.

2 Temmuz günü Mecliste yapılan gensoru oylamasında, MSP yeniden karar değiştirerek, hükümete güvenoyu verince, gensoru reddedildi ve hükümet düşmekten kurtuldu.

Genelkurmay, o gün Bayrak Planını geri toplattı: Darbe ertelenmişti. Sonradan, "Yeni güvenoyu almış bir hükümetin düşürülmesi uygun görülmedi," diye açıklanacaktı.

Erbil Tuşalp ise, Eylül İmparatorluğu isimli kitabında bu konuda şunları söylüyor:

"Zamanlama açısından ortaya çıkan belirsizliğin bir tek nedeni vardı. Sağ-sol ayırımı ordunun genç kesiminde çok ciddi boyutlara ulaşmıştı. Yönetime el koymak için hemen hareket edilirse, Silahlı Kuvvetlerin genç subaylarının karışacağı bir iç çatışmadan korkuluyordu. Ordu içinde çıkabilecek bir çatışmayı ortadan kaldıracak önlemlerin alınması için zamana ve özel düzenlemelere gereksinim vardı.’(...)
Ordunun tabanındaki güçlü siyasal eğilimin yönetime el konulması karşısında tutumunun ne olacağı hesaplanmadan düğmeye basılmayacaktı.
Genç subaylar silahlarını temizliyorlardı. Sağ görüşlü bir teğmen, silahıyla oynarken kendini vurmuştu. Yöneticiler olayın çok ucuz atlatıldığını söylüyorlardı. Vurulan karşı görüşten biri olsaydı, istenmeyen gelişmelerden söz ediliyordu.(4)


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org