|
Mevcut siyasal buhranın en üst noktasını oluşturan bu
olayla birlikte Türkiye bir askeri müdahale sürecine fiilen girmiş oluyor;
bir başka ifadeyle, 12 Eylül'e doğru geriye sayma başlıyordu.
"Siyasi Partilerin aralarında anlaşarak Devlete bir
baş bile seçememeleri" darbecilerin gözünde askeri müdahalenin önemli
bahanelerinden birini daha oluşturuyordu. Nitekim, bu konu 12 Eylül'den
sonra K.Evren'in 12 Eylül'ün "mazeretlerini" açıklamaya çalışırken devamlı
öne sürdüğü konulardan biri olmuştur.
O dönemde ülkedeki siyasal gelişmelerin
belirlenmesinde etkin durumda olan egemen çevrelerde siyasal bunalımın
aşılması için başlıca iki eğilimin bulunduğu söylenebilir: Askeri yönetim
ve CHP-AP arasındaki bir işbirliği. Buhran derinleştikçe, ikinci eğilim
(yani CHP-AP arasındaki uzlaşma yoluyla bunalımı aşma eğilimi) giderek
zayıflamış ve tekelci burjuva çevrelerinde bir askeri darbe tercihi iyice
ağır basmaya başlamıştı.
CHP Genel Başkanı B.Ecevit, (özellikle hükümetten
düştükten sonra) ısrarla bunalımın aşılması için AP ile işbirliği önermiş,
bir CHP-AP koalisyonunu esas alan bir politika izleyerek, tekelci burjuva
ve ordu çevrelerindeki askeri darbe eğilimlerini önlemeye çalışmıştır.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında da Ecevit, aynı doğrultuda bir
politika izleyerek, AP'ye Cumhurbaşkanı seçimi için işbirliği yapmayı ve
bir AP-CHP koalisyonu kurmayı ısrarla önermiştir:
Demirel ise bu öneriye yanaşmamış ve
Cumhurbaşkanının seçilemeyişi karşısında Anayasa değişikliği yapılarak,
Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini ve erken seçimlere
gidilmesini önermiştir. Demirel'in isteklerinin o günkü koşullarda
gerçekleşme şansı bulunmadığı ortadaydı. Bu durumda Demirel`in
politikasının ve tutumunun gerçek amacının ne olduğu sorusu ortaya
çıkacaktı. AP'nin CHP ile uzlaşarak, Cumhurbaşkanı seçimini sağlaması, hiç
değilse darbecilerin elindeki kozlardan birini ortadan kaldıracağına göre,
her fırsatta ve ısrarla "militarizme ve askeri darbelere karşı olduğunu"
söyleyen Demirel niçin buna yanaşmamışur? Demirel, 12 Eylül'den sonraki
yıllarda kendisine yöneltilen bu doğrultudaki sorulara hiçbir zaman
tatminkar bir açıklama getirememiştir.
Bir tarafta tekelci ve darbeci çevrelerde yeni bir
Anayasa tartışmaları (ve hangi çevrelerin adamı olduğu bilinen Coşkun
Kırca gibilerine hazırlatılmış Anayasa taslakları!) ortalıkta
dolaşıyorken, Demirel izlediği bu politikayla, ortadaki Anayasa
tartışmalarına bir yanından katılmış oluyordu. Demirel'in bu tutumunun
(subjektif niyeti bir tarafa) sonuçta askeri darbe eğilimlerine güç
verdiği ortadadır.
Demirel, bilerek ve isteyerek bir rejim bunalımı
yaratıyordu. Yaptığı, uzun süredir başında bulunduğu "iç savaş
politikalarının" bu düzlemde uygulanmasından başka bir şey değildi.
Cumhurbaşkanını seçtirmeyerek, istediği doğrultuda bir Anayasa
değişikliğini dayatıyordu.
Cumhurbaşkanlığı seçimi turları, Anayasa değişikliği
tartışmaları ve askeri darbe söylentileri arasında sürdü gitti. Haziran
ayı geldiğinde, turlar Muhsin Batur ve Faik Türün'ün adaylıklarıyla devam
ediyordu. ("Parlamenter demokrasimizin" çıkarabildiği Cumhurbaşkanı
adaylarından biri, 12 Mart muhtıracısı, diğeri 12 Mart işkencecisiydi!
)
Artan Devlet Terörü
1980 yılının ilk aylarından itibaren olayların hızla
yoğunlaşmaya başladığı gözleniyordu.1980 Ocak'ında 178 kişi ölmüş, Şubat
ayında ise, sayı 200'ün üzerine çıkarak, 224'ü bulmuştu. Şubat ayından
sonra da sürekli yükselen bir çizgi izleyerek, 300'lere doğru tırmanmaya
başlıyordu. 1980 yılının baharında Cumhurbaşkanlığı turları, Anayasa
değişiklikleri ve askeri darbe tartışmalarının sürüp gittiği bir ortamda
artık Türkiye günde ortalama on kişinin öldüğü bir ülke haline gelmişti.
Yine dikkati çeken bir nokta,1980 başından itibaren
güvenlik kuvvetleri tarafından vurularak öldürülenlerin sayısının gittikçe
artmaya başlamasıydı. Bu şekilde Ocak ayı içinde 13, Şubat ayında 18,
Mart'ta 17, Nisan'da 38, Mayıs'ta 24 ve Haziran`da 34 kişi güvenlik
kuvvetleri tarafından vurularak öldürülmüştü.
Örneğin Mart ayında, İstanbul Kuştepe'de
jandarmanın bildiri dağıtan solcu bir gruba ateş açması sonucu, bir genç
vurularak öldü.. Ertesi gün de Çağlayan'da bildiri dağıtan 16 yaşındaki
bir genç aynı şekilde can verdi. Gültepe kavşağında ise, jandarmanın dur
ihtarına uymayan bir polis yaralandı.
Uşak'ta polis, işkenceyi protesto etmek için
gösteri yapan öğrencilere ateş açtı ve 3 öğrenci yaralandı.
Ankara Yenişehir Sağlık kolejine faşistlerin
saldırısından sonra polis öğrencilere ateş açtı, 8 öğrenci yaralandı.
İstanbul Sefaköy'de jandarma bir genci vurarak
öldürdü.
Mardin Derik ilçesi Şikestun köyünde jandarma ile
bir grup arasında meydana gelen çatışmada biri öğretmen 3 kişi ile bir
yüzbaşı, bir astsubay ve bir de er öldü.
Adana Kiremithane mahallesinde polisle çatışmaya
giren 5 faşistten 2`si yaralandı. Nisan ayında 6 kişi daha yine polis ve
jandarma tarafından dur ihtarına uymadıkları gerekçesiyle kurşunlanarak
öldürüldüler.
Mardin'de 2 çoban, jandarma tarafından öldürüldü.
Jandarma Bandırmada dur ihtarına uymayan bir otomobile ateş açtı,
otomobilde bulunan bir kişi öldü.
Kars'ta jandarma, bir operasyonu sırasında,
aranmakta olan bir kişiyi öldürdü.
Giresunda dur ihtarına uymayan bir kişi
öldürüldü. Adıyaman Gerger ilçesi Gönen köyünde jandarmanın ihtarına
uymayan bir kişi daha öldürüldü.
Kasımpaşada yine jandarmanın dur ihtarma uymayan bir genç öldürüldü.
Ankara Ege Mahallesinde de bir genç aynı şekilde jandarma tarafından
öldürüldü. Polis Üsküdar'da bir eve düzenlediği operasyonda bir genci
öldürdü.
Artvin-Şavşat'ta jandarma ile halk arasında çıkan
çatışmada bir kadın öldürüldü, 2'si asker 3 kişi yaralandı. İzmirde pul
yapıştıran bir öğrenci polis tarafından kurşunlanarak ağır yaralandı.
1 Mayıs kutlamaları nedeniyle yapılan
gösterilerde, Ankara Tuzluçayır da jandarma ateşi sonucu bir kadın öldü,
498 kişi gözaltına alındı.
İstanbul'da dur ihtarına uymadıkları gerekçesiyle
kurşunlanan 2 kişiden biri öldü, diğeri yaralandı. Bayrampaşada
duvarlara yazı yazanlara polisin ateş açması sonucu, çıkan çatışmada
arada kalan bir ortaokul öğrencisi vurularak öldü.
Tarsus Katliamı
Yine bu aylarda güvenlik kuvvetleri tarafından
yaratılan bu tür olayların en önemlilerinden biri, 23 Nisan günü
Tarsus'ta yaşandı.
23 Nisan günü, Tarsus'ta, Adana-Mersin karayolunda
hasta olan babasına ilaç almaya giden 15 yaşındaki bir kız çocuğu kamyon
altında kalarak öldü. Bu ölüm haberi kısa sürede çevre mahallelerde
duyuldu. Aynı yol üzerinde 24 kurban veren ve sayısız önlem alınması
için yetkililere başvuran, buna karşılık kendi elleriyle yola yaptıkları
kasisler bile sökülen halk, akın akın kaza yerine geldi. Burada toplanan
1500'ü aşkın kalabalık, yollara barikatlar kurdu ve gösteriler yaptı.
Çevre il ve ilçelerden takviye edilen güvenlik
güçleri, halk topluluğunun çevresini kuşattı. Tartışmalar başladı. Bu
tartışmalar sürerken, bir subay aniden ateş emri verdi. Jandarma ateş
açtı. Bu ateş ve çıkan panik sonucu 10 kişi can verdi. Ölenler arasında
biri altı yaşında 3 çocuk ve 65 yaşında bir yaşlı da bulunuyordu. Ayrıca
21'i ağır olmak üzere 300 kişi çeşitli yerlerinden yaralandı. Katliam
sonrasında yüzden fazla insan gözaltına alındı. Katliam, "Çatışma çıktı,
asker de ateş açtı' yalanıyla örtbas edilmeye çalışıldı.
Bir tarafta faşistlerin işlediği cinayet ve
katliamlar azgınca sürdürülürken, halkın can güvenliğini sağlaması gereken
güvenlik kuvvetleri, afiş asan, duvarlara yazı yazan, bildiri dağıtanlara
ve dur ihtarına uymadığı gibi sudan gerekçelerle sıradan vatandaşlara ateş
açıyor ve çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine yol açıyordu. Ama ne
gam! Böylece, kendi arabasıyla yolda giderken bile ölüm tehlikesi
ensesinden eksik edilmeyen insanlarda,bu olayların ne pahasına olursa
olsun önlenmesi düşünceleri güçlendirilmiş ve yaygınlaştırılmış oluyordu.
Evet, "Birileri gelsin; ne olursaolsun, nasıl yaparsa yapsın, bu işi
bitirsin; huzuru sağlasın!"
"Güvenlik Kuvvetlerinin" bu asayişi sağlama(!) operasyonları sürerken,
faşist terör, cinayet ve katliamlar hiç durmaksızın sürüp gidiyordu.
Ümit Kaftancıoğlu Cinayeti
11 Nisan 1980. Mecidiyeköy'deki evinden sabah saat
08.20'de çıkan yazar ve TRT İstanbul Radyosu kültür yayınları
yapımcılarından Ümit Kaftancıoğlu, otomobiline bineceği sırada, silahlı
saldırıya uğradı. Yazar Kaftancıoğlu, saldırganlarca açılan yaylım ateşi
sonucu ağır biçimde yaralandı. Koma halinde hastaneye kaldırılan yazar,
ameliyata alınmadan önce can verdi. 1965'ten beri İstanbul Radyosu'nda
görev yapan Kaftancıoğlu'nun roman, öykü ve inceleme dalında 12 eseri
yayınlanmıştı. Kaftancıoğlu, TRT Büyük Ödülü'nü ve Milliyet gazetesinin
Karacan Armağanını da kazanmıştı.
Dr. Sevinç Özgüner Cinayeti
23 Mayıs 1980. Mecidiyeköy'de Ümit
Kaftancıoğlu'nun öldürüldüğü sokaktan 200 metre kadar uzaklıktaki başka
bir sokakta, sabah saat 04.00 sıralarında silah ve çığlık sesleri
duyuldu. Hedef, Türk Tabipler Birliği yöneticilerinden diş hekimi Dr.
Sevinç Özgüner ve kocası TEP yöneticisi Vecdi Özgüner'di.
Özgüner'ler daha önce bir çok kez tehdit
edilmişti: 3 gün önce de evlerinin kapısını kıran bazı kişiler içeri
girmişlerdi. Çocukları da Mecidiyeköy'ün "komünistlere mezar olacak"
yazılı sokaklarında çeşitli sataşmalara uğramışlardı. Bir gün önceden
bir tanıdık gibi telefon ederek, o akşam evde olup olmadıklarını soran
katiller, sabah saat 04.00'de kapıya geldiler. Kapıyı hızla vurarak,
polis olduklarını söylediler, kapının açılmaması üzerine kırarak içeri
girdiler.
İçeri giren 3 kişinin silahlarını kendisine
yönelttiklerini gören Sevinç Özgüner, mutfağa kaçtı. 3 katil burada
kıstırdıkları doktorun başına ve göğsüne 7-8 el ateş ederek öldürdüler.
Yatak odasına geçen faşistler, burada da Vecdi Özgüner'i kuışunladılar.
Vecdi Özgüneri ağır yaralayan faşistler evden kaçtılar. Bu arada
dışarıdan pencerelere çıkan komşulara da 2-3 el ateş ettiler.
Ümit Kaftancıoğlunun öldürülmesiyle ilgili olarak
Ahmet Mustafa Kıvılcım isimli bir MHP'li, MHP İstanbul davasında
yargılandı. Daha pek çok öldürme olayından sorumlu tutulan A.M.Kıvılcım,
adi suç hükümlerine göre, 36 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dr. Sevinç
Özgüneri öldüren, eşi Vecdi Özgüner'i yaralayan faşistler ise
bulunmadı, cezalandırılmadı.
Çuval Cinayetleri
Yine o sıralarda faşistlerin, sol görüşlü olarak
bilinen kişileri sokakta herkesin önünde vurmak yerine, kaçırdıktan sonra
işkence ederek öldürmeye başladıkları görüldü.l980 başlarından itibaren
insantar sokak ortasında silah zoruyla kaçırılıyor; birkaç gün sonra
işkence edilerek, öldürülmüş haldeki cesetleri rastgele yerlere, çuval ya
da TV kutusu gibi şeylerin içinde bırakılıyordu. Bu şekilde 1980'in ilk
altı ayı içinde (Ocak ayından Haziran'a kadar) 33 kişiyi kaçırarak,
işkence yaparak öldürmüşlerdi.
İstanbul 2 no.lu Askeri Mahkemesinde görülen MHP ve
Ülkücü Kuruluşlarla ilgili davada yargılanan N.Tevfik Ağansoy'un
itiraflarında bu olaylar şöyle anlatılıyor:
"Sıkıyönetimin ilanıyla birlikte (...) bir takım
provokasyonlar yapılarak, askerin aşırı solun üzerine gitmesi
sağlanacaktı. Bu amaçla karakollara yakın duvarlara, 'Faşist Polisten
hesap sorulacak -THKP-C' ... yazardık.
Solu bir yandan şikayet ederken bir yarıdan da
temizlik hareketi yürütülüyordu. İl başkanlıklarının talimatına göre,
bölgedeki bazı militanlar, öldürülmesi gereken komünistleri cadde
ortasında vurmak yerine, silah tehdidiyle kaçırarak, parti veya dernek
binasına getiriyorlar, sonra bunları işkenceye tabi tutarak,
sorgulamalarını yapıyorlardı. Sorgulama sonucu alınan bilgiler
değerlendirildikten sonra da bu kişiler boğma teli veya naylon iple;
çoğu zaman da komando düğümü atılarak boğulmaya bırakılır, bir
battaniye, televizyon kutusu ya da çuvala sarılarak, içerisine de
genellikle 'Şeriatçı İntikam Tugayı' bildirileriyle komünistlerin hakim
olduğu bölgelerden birine bırakılırdı."(1)
1980 Ocak'ından Haziran'a kadar 6 ay içinde sadece
İstanbul'da 16 kişi kaçırılarak işkence edilmiş ve öldürülmüştü. Kaçırılıp
işkence edilen ve öldü diye sokağa atılanlardan canlı olarak
kurtulabilenlerin sayısı ise, çok daha fazlaydı.
Ağansoy'un anlatımlar'ında, bu tür olaylardan
birinde aydınlatıcı bilgiler de yer alıyor:
"(...) bir misal daha vereyim ; Mehmet Öz, Gülşen
Kavak ile yaşadığı dost hayatını, onu öldürmekle, kadını da komünist
olarak tanıtmakla noktalamıştır. Kadına işkence yaparak, cinsel organına
kazık sokmuşlar, daha sonra da iple boğmuşlardır: 'Devlet için!'
Olayı... Adapazarı Cezaevinde yatarken, Günaydın gazetesinin haberinden
öğrendik. Haberde kadının ellerinin ve ayaklarının arkadan bağlanarak
boğulduğunu, boğulmadan evvel tecavüz edildiğini ve cinsel organına
kazık sokulduğunu yazıyordu... Gazete ayrıca kadının o halde bir resmini
de yayınlamış, cesedin Arnavutköy'de bulunduğunu haber etmişti(...)
Kısa bir süre sonra bu işin bölgemiz militanlarından Mehmet Öz, Hasan
Taygar ve Ali Peker tarafından gerçekleştirildiğini öğrendik."(2)
1 Mayıs 1980
Alınan olağanüstü tedbir ve tehditlere rağmen 29-30
Nisan ve 1 Mayıs günlerinde ülke çapında yaygın "Faşizmi Protesto "
eylemleri gerçekleştirildi.
Genel direniş süresince Ankara'da, İstanbul'da,
Adana'da, İzmir'de ve yurdun dört bir yanında onbinlerce insanın katıldığı
gösteriler düzenlendi. İşçiler üretimi durdurdular ve fabrikalarda
direnişe geçtiler. Emekçi halk güçleri mahalle mahalle, köy köy, baskı ve
yasaklara karşı mitingler, yürüyüşler ve korsan gösteriler düzenlediler.
Okullarda forum,boykot ve işgaller yapıldı; devlet dairelerinde toplu
olarak iş bırakıldı. Dört bir yana pankartlar asıldı. Bu haklı direnişleri
bastırmak isteyen sıkıyönetim güçleri ve polis çaresiz kaldı,
Başbakan Demirel, 1 Mayıs günü akşamı TV'de "1
Mayıs'ı kutlatmadıklarını" söylerken bile sokaklarda 1 Mayıs gösterileri
devam ediyordu.
CHP'lilere Karşı Yoğunlaşan
Saldırılar
1980 yılında, CHP'lilere yönelik saldırıların da
yoğunlaştığı görülür. Bu saldırılar sonucunda çok sayıda parti yöneticisi
hayatını kaybetti. Demirel'in III.MC Hükümeti'nin kurulmasından sonra
Haziran ayının sonuna kadar geçen süre içinde; aralarında Adana İl Başkanı
Avukat Ahmet Albay, Kayseri İl Başkanı Avukat Mustafa Kulkuloğlu, Nevşehir
İl Başkanı eski milletvekili Avukat Zeki Tekinel, İstanbul Beyoğlu İlçe
Başkanı ve İstanbul Belediye Başkan Yardımcısı Bülent Demir, yine İstanbul
eski merkez ilçe yönetim kurulu üyesi Avukat Burhanettin Erozan, Denizli
Günver kasabası ile Konya Çumra Belebiye Başkanları, Kahramanmaraş
olayları davası avukatlarından (Adana) H.Sıtkı Güllüoğlu, Uşak CHP İl
Sekreteri Mühendis Ethem Kaya ve Manisa eski İl Başkanı Eczacı Mete
Erdem'in de bulunduğu 50'ye yakın CHP yöneticisi, faşistler tarafından
vurularak öldürülmüştü. Bu arada pek çok yerde de CHP binalarına ve
Halkevlerine saldırılarak tahrip edilmiş, aralarında CHP'li
milletvekillerinin de bulunduğu CHP'lilere yönelik saldırılarda, pek çok
CHP'li yurttaş yaralanmış ya da öldürülmüştür.
27 Mayıs günü MHP'li eski bakanlardan Gün Sazak
Ankara'da öldürüldü. Gün Sazakın öldürülmesi nedeniyle faşistler tüm
yurtta terör estirdiler.
28 Mayıs günü Konyada 2000 kadar faşist, çeşitli
gösteriler yaptılar. CHP binasını tahrip ettiler. Olaylarda biri polis 6
kişi yaralandı. Olaylar, sonraki günlerde de devam etti. İnşaat
işçilerinin kaldığı eve silahlı baskın düzenleyerek, 2 işçiyi
öldürdüler, bir işçiyi yaraladılar. Belediye binasını tahrip ettiler.
Bir kitapçı dükkaninı yaktılar. Çumrada da gösteriler yapan faşistler
CHP binasını yaktılar. "Çumra'da Çığır" gazetesinin binasını tahrip
ettiler. İlçede sokağa çıkma yasağı kondu, buna rağmen 3 otoya ve bir
eve daha patlayıcı madde attılar.
Beşiktaş'ta Halk tüketim kooperatifine baskın
düzenleyerek, bir öğrenciyi öldürdüler, 2 kişiyi yaraladılar. Adanada
yazıhanesine baskın yaptıkları Avukat Ahmet Albay'ı öldürdüler.
Eskişehir'de faşistlerin kepenk kapattırmasına karşı çıkan lokanta
sahibi, dükkanında vurularak öldürüldü. Adanada CHP merkez ilçe başkanı
doktor'un muayenehanesine baskın yaptılar, 3 kişiyi yaraladılar,
kaçarken bir jandarma erini öldürdüler, diğerini yaraladılar. Bursa
Gemlik'te TSİP yöneticisini öldürdüler. Erzurumda Atatürk Üniversitesi
dahil, tüm öğrencileri derslere sokmayarak, boykot yaptırdılar, şehir
merkezinde bütün esnafa kepenk kapattırdılar. Ağrı'da belediye otobüsüne
ateş açtılar, bir kişiyi öldürdüler, 2 kişiyi yaraladılar:
28-29 Mayıs günlerinde Sivas'ta da çeşitli
gösteriler düzenleyen faşistler, kışkırttıkları kalabalık bir öğrenci
kitlesine sokaklarda yürüyüşler yaptırdılar. Şehir merkezinde
toplandıktan sonra buradan solcuların ve Alevilerin oturduğu mahallelere
saldırıya geçtiler. Sokağa çıkma yasağına rağmen, saldırılarını
sürdürdüler ve CHP'lilere, Alevilere ait evleri yakıp yıktılar. Hedef
gözetmeksizin halkı kurşunlayarak, 2 gün boyunca şehirde terör
estirdiler.
Çorum'da ise, saldırılarını bir gerici ayaklanmaya
kalkışmaya kadar genişlettiler. Çatışmalarda TÖB-DER'li bir öğretmeni
öldürdüler. CHP'lilere, ilericilere ait 50'ye yakın işyerini tahrip
ettiler, çok sayıda yurttaşın yer aldığı olaylar askeri birliklerin
müdahalesi sonucu bastırılabildi.
Halktan kimseler, gazetecilere, "eğer hazırlıklı
olmasaydık, faşistler ikinci bir Kahramanmaraş yaratacaklar, çoluk
çocuğu katledeceklerdi" dediler. Saldırıları önlemeye çalışan askeri
birliklere faşistler ateş açtı. Askerlerle faşistler arasında da
çatışmalar çıktı. Bu olaylar sırasında tarafsız davranan askeri
birliklerin komutanı ise daha sonra görevinden alındı.
Bütün bunlar, bir süre sonra meydana gelecek olan
büyük Çorum olaylarının bir habercisi, başlangıcı gibiydi.
İnciraltı Katliamı
12 Haziran 1980. İzmir İnciraltı Yurtlarında
üniversite öğrencileri, seçme sınavına girecek öğrencilerin de katıldığı
bir moral gecesi düzenlediler. Moral gecesi, polis ve jandarmanın
namlularından çıkan kurşunlarla ölen 6 öğrencinin ve çok sayıda yaralının
kanlarına bulandı. Katliama tanık olan bir öğrenci, bu tertibi
gazetecilere anlatırken şunları söylemişti:
"Moral gecesi başlayalı bir saat kadar olmuştu.
Folklor ekibini izliyorduk. Güvenlik kuvvetleri aniden giriş kapısından
girerek bir araya toplanmamızı istediler. Biz ayağa kalkınca ateş
edildi. Kurşunlardan korunmak için yere yattık. 'Ayağa kalkın' diye
bağırdılar. Ayağa kalkanların üzerine yeniden ateş ettiler. Bu arada bir
arkadaşımız beyni parçalanarak öldü. Bir kısmımız bloklara sığınırken,
bazı arkadaşlar da arka bahçeye doğru kaçtı. Çeşitli yerlerden yardım
isteyen sesler geliyordu. 3. bloktan bir kız arkadaş 'burada yaralı var'
diye bağırdı. Fakat güvenlik kuvvetleri 'içeriye gir, yoksa seni de
vururuz' şeklinde karşılık verdi.Yaralı arkadaş sabahleyin aynı yerde
ölü olarak bulundu. Barsakları parçalanmıştı."
Diğer yaralılar da uzun süre bekletildiler. Bir
yaralı öğrenci daha kan kaybından öldü: -Kalbi rahatsız olan bir başka
öğrenci de kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Yaralanan
öğrencilerden birisi sonraki gelişmeleri şöyle anlatmıştı:
"Olay sırasında yere yattığımız halde kurşunlardan
kurtulamadık. Kurşun kafama geldi. 3 saat sonra hastaneye kaldırdılar.
Pansuman yapıp karakola götürdüler. Kimi arkadaşın belinde, bazılarının
bacağında kurşunlar hâla duruyordu. Nezaret kan içinde kaldı."
Evet, aynen böyle! Öğrenciler moral gecesinde
şarkılar, türküler söylüyorlar. Herhalde bu durumu "Türkiye'nin
güvenliğine yönelik bir düşman saldırısı" olarak değerlendiriyorlar ve
yaylım ateşiyle öğrencilerin 6'sını öldürüyorlar. Yaralı olarak
kurtulabilenleri karakolda sorguya çekiyorlar!
Olay üzerine yetkililerden doğru dürüst bir açıklama
da yapılmıyor. Askeri birliğin komutanı olan üsteğmenin MHP'li olduğu
söyleniyor. (6 kişiyi öldürten üsteğmen çok sonraları olay nedeniyle 25
yıl hapis cezasına çarptırıldı!)
Nevşehir Olayları
17-18 Haziran 1980. CHP eski milletvekili ve
Nevşehir İl Başkanı Zeki Tekinel yazıhanesinden evine dönerken, 18.00
civarında, CHP İl Yönetim Kurulu üyesi olan bakkal Yavuz Babanın
dükkanına uğradı. Buraya silahlı baskın düzenleyen 3 faşist, Zeki
Tekinel ve Yavuz Babayı öldürdüler. Tekinel bir hafta önce Ankara"ya
giderek bazı CHP milletvekillerine kendisinin izlendiğini söylemiş ve
"Beni vurmak istiyorlar" demişti. Ertesi gün düzenlenen cenaze törenine
Ecevit ve CHP milletvekilleri de katıldı. Polisin hiçbir tedbir almadığı
cenaze töreninde kortejde bulunan Ecevit ve milletvekillerinin üzerine
büyük bir binadan ve 2 yerden faşistler tarafından yaylım ateş açıldı.
Saldırı sonucunda 2 milletvekili ve CHP Gençlik Kolları Sekreteri
kurşunlanarak yaralandı. Ecevit ateş edilmeye başlanınca Vilayet
konağına sığındı ve Başbakan Demirel ve Genelkurmay Başkanı Evreni
telefonla aradı. Henüz yaralıların vücudundan kurşunlar çıkarılmamışken,
demeç veren İçişleri Bakanı ise, "Olaylarda silah kulanılmamıştır, mühim
bir olay değil, sadece taşlamışlar" dedi.
Haziran ayının bir diğer özelliği, topyekün bir
niteliğe bürünen faşist saldırılar karşısında yurdun çeşitli yerlerinde
kazanılan deneylerin de bir sonucu olarak, halkın gecekondu mahallerinde,
kasabalarda ve işyerlerinde "barikatlar" kurarak direnmeye çalışması oldu.
Kahramanmaraş katliamından ders çıkaran halk güçleri, her bir faşist
saldırıda kendisini savunmak ve direnmek üzere önlemler almaya başladı.
Özellikle TARİŞ direnişinden ve ilk Çorum olaylarından sonra bu, direnme
yöntemi olarak giderek yaygınlaştı. Haziran ayında Tarsus'ta ve
Ordu-Gölköy'de bu tür çatışmalar oldu. Bütün bunlar, iç savaşın vardığı
boyutun ve halkın faşizme kitle halinde meşru bir karşı koyuşunun
göstergesiydi. Çünkü halk bu tür yöntemleri yaratmasa, barikat kurarak
kendini savunmasa, faşistler tıpkı K.Maraş'ta yaptıkları, Çorum'da yapmaya
çalıştıkları gibi, mahallere girecekler; çoluk çocuk herkesi keseceklerdi.
Öte yandan, Ecevit'in Nevşehir'den telefonla
arayarak kendisinin; milletvekillerinin ve partili yurttaşların can
güvenliğinin sağlanması için yardım istediği Genelkurmay Başkanı Evren o
sırada bir askeri darbenin gerçekleştirilmesi için gerekli kararı
çıkarmakla meşguldü.
Gerçekten de 1980 Haziran ayının ortalarına
gelindiğinde; askeri darbe için "koşullar yeterince olgunlaşmış"
sayılabilirdi. Mayıs ayında 266 kişi ölmüştü. Ölenlerden 114'ü sol, 52'si
sağ görüşlüydü. Haziran ayının ortalarına gelindiğinde, her gün ortalama
10 kişi ölüyordu. Cumhurbaşkanı seçilemiyordu. Faşist terör ve katliamlar
sonucu halk büyük bir tedirginlik içine sürüklenmişti.
17 Haziran günü, genişletilmiş sıkıyönetim ve MGK
toplantısına katılan bütün generaller, koşulların olgunlaştığı konusunda
fıkir birliğine vardılar, darbe için gün tespit ettiler. l978'de kurulmuş
ve 2 kişiden oluşturulmuş olan "özel çalışma grubu"nun Genelkurmay 2.
Başkanı General Haydar Saltık'ın emrinde uzun süredir hazırladığı "Bayrak
Planı"nın çeşitli ordu kademelerine iletilmesi kararlaştırıldı:
"Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve
2.Başkanı çağırdı ve hareket emrini uzattı. 'BÜTÜN ORDU KOMUTANLARINA:
BAYRAK PLANININ UYGULAMAYA GİRİŞ GÜNÜ 11 TEMMUZ, SAATİ İSE 04.00'DİR'
Bayrak Planı, özel kuryelerle dağıtılmaya başlandı.(3)
Bayrak Planının dağıtılmaya başlandığı günlerde CHP,
hükümeti düşürmek için bir gensoruyu Meclise vermişti. MSP ise, hükümetten
desteğini çektiğini açıklamıştı.
2 Temmuz günü Mecliste yapılan gensoru oylamasında,
MSP yeniden karar değiştirerek, hükümete güvenoyu verince, gensoru
reddedildi ve hükümet düşmekten kurtuldu.
Genelkurmay, o gün Bayrak Planını geri toplattı:
Darbe ertelenmişti. Sonradan, "Yeni güvenoyu almış bir hükümetin
düşürülmesi uygun görülmedi," diye açıklanacaktı.
Erbil Tuşalp ise, Eylül İmparatorluğu isimli
kitabında bu konuda şunları söylüyor:
"Zamanlama açısından ortaya çıkan belirsizliğin
bir tek nedeni vardı. Sağ-sol ayırımı ordunun genç kesiminde çok ciddi
boyutlara ulaşmıştı. Yönetime el koymak için hemen hareket edilirse,
Silahlı Kuvvetlerin genç subaylarının karışacağı bir iç çatışmadan
korkuluyordu. Ordu içinde çıkabilecek bir çatışmayı ortadan kaldıracak
önlemlerin alınması için zamana ve özel düzenlemelere gereksinim
vardı.(...)
Ordunun tabanındaki güçlü siyasal eğilimin yönetime el konulması
karşısında tutumunun ne olacağı hesaplanmadan düğmeye basılmayacaktı.
Genç subaylar silahlarını temizliyorlardı. Sağ görüşlü bir teğmen,
silahıyla oynarken kendini vurmuştu. Yöneticiler olayın çok ucuz
atlatıldığını söylüyorlardı. Vurulan karşı görüşten biri olsaydı,
istenmeyen gelişmelerden söz ediliyordu.(4)
|